• 200 syf.
    ·7/10
    gerçekten de bir tereddütün romanı.. hem de dibine kadar.. okurken acaba yarım bıraksam mı diye bir çok kere tereddüt geçiriyorsunuz :)

    peyami safa tam bir psikolojik tahlil yazarı. ama benim düşünceme göre, belki de hayatta çok derin yalnızlıklar yaşamış biri. çünkü ancak yalnızlığı çok uzun süreler boyunca ve çok derin yaşayanlar böyle kitaplar yazabilirler. kitapta ayrıca fazlaca ahkam kesmeler görülüyor. toplumla ilgili kendi fikirlerini bolca aktarmış. hatta sanırsınız ki, belki de kitabı sırf bunun için yazmış.

    aslında ilk başta anlatılan hikaye çok daha fazla ilgi çekiciydi. mualla'nın okuduğu o kitap hiç bitmesin istedim. onunla beraber bende yemeğimi yarıda bırakıp orda anlatılan hikayenin devamını okumaya koştum. ama sonra anladım ki, o hikayenin devamı hiç gelmeyecek. bunun hayal kırıklığını yaşadım. başka başka hikayeler çıktı karşıma. bir an geldi, acaba hala aynı hikayede miyim şüphesine düştüm. yani kitapta resmen bir kaybolma yaşadım ve bu hoşuma gitmedi. o yarım bırakılmışlık hissiyle dolu hayal kırıklığı duygusunu kitap boyunca üstümden atamadım.

    yani sözün özü, okumak için risk alınması gereken bir kitap. bu arada eski kelimeleri çok fazla. ama akıcı üslüp yüzünden bu okuma zorluğu yaratmıyor. aksine o akıcılıkla, bütün kelimeleri zaten anlıyorsunuz..
  • 368 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    -MEÇHUL DELİKANLI İNCELEME-

    "Yıllar , yıllar önce genç bir delikanlı gelmiş İstanbul'a Kastamonu'dan.Hayat bu ya , yetim bir delikanlıymış gelen.Ailesiyle birlikte, annesi, kız kardeşleriyle birlikte, yaşam mücadelesinin geri sayfalarını burada doldurmak üzere, güzel bir insanın vesilesiyle düşmüşler yollara...

    Ne yazık ki hayat, bu güzel aileyi bölmek zorunda kalmış.Geçim zorluğu nedeniyle, okuma hakkını kız kardeşlerine bırakıp sesiz sedasız evden ayrılmış bir gün bu genç.

    Sokaklar meskeniymiş artık O gencin.Sokaklar kaderiymiş.İstanbul, ilmek ilmek örüyormuş kader örgüsünün ağlarını. Bazen öyle zorluklar çıkıyormuş ki karşına... Ama güçlüymüş hayata karşı umutsuzluğa karşı sevgisizliğe karşı. İşte o yıllarda tanımış , yıllar yılı can dostları olacak o iki güzel insanla.Ali ve Orhan..

    Hayat zormuş,hayat kimsesizler için cehennemmiş..
    Kağıt toplamaya başlamış O genç .Sokaklardan kağıt, karton, teneke kutu, işe yarayan her şeyi toplayıp ekmeğini çıkarmaya çalışıyomuş.O artık bir kağıt toplayıcısıymış.Üstü başı bazen pis ama yüreği tertemiz olan ...Bir de arabası varmış .Yani , Mahiri:)

    Bir gün, sokakları arşınlarken arabasıyla bir kız çıkmış apartmandan.Okula gitmekteymiş kız.Görür görmez vurulmuş, yüreği sımsıcak olmuş.Ama gösteremezmiş kendisini utanmış garibanlığından Yüreği güzel adam. Gizliden gizliye şuursuzca sevmiş hep .

    Aşkını , hasretini, sevdadını kaleme kağıda dökmeye başlamış böylelikle. Kendisini hiç bilemeyeceği düşündüğü sevdasını herkes bilsin diye Yüreğinden düşen her şiirini, kağıtlara yazıp, ağaçlara raptiyelemiş.Altına da mahlasını yazmış,.Meçhul Delikanlı.... Günlerce, haftalarca böyle sürmüş. Tabi ki şiirleri gören biri haber yapana kadar ...

    Sonrasında ne mi olmuş?Bu Meçhul Delikanlı meşhur delikanlı oluvermiş:)

    Okurken içimin sımsıcak oldugu şiirlerinin her zaman yüreğimi alaşağı ettiği bu kitap bana umudun , duanın, şükrün, aşkın dostluğun önemini sağladı.. He unutmadan en sevdiğim şiiride Osmanımın;
    "Gayrı yok bu yüreğin dayanası,
    Bu ateşte gel birazda sen yan.."
  • 184 syf.
    ·1 günde
    İsmine bakıp ne demek istiyor diye düşünürken okuyup kapağını kapattıktan sonra nasıl da haklı kitabın ismi diyor, insan. Eminim siz de okusanız öyle derdiniz.

    Zaman kelimesini kullanırken dudaklarımızın arasından kolay bir şekilde savururuz. Ancak o zaman, bize öyle tumturaklı bir yumruk savurur ki ağır zorluğu altında ezilmemek elde değil.

    Kimimize ilaç gibi gelirken, kimimize zehir olur geçer. Zamannn... Nasıl da hayatla bağlantılı bir kavramsın sen öyle. Her hayat sözü geçtiğinde önünde düğme ilikleyesiö geliyor.

    Kimini adam, kimini çocuk eden zaman... Neyse ki zaman beni yanlış anlamadan kitap hakkında bir iki söz söyleyip kapatayım yorumu.

    Lanet Olsun Zaman Nehrine kitabı, ismini hatırlamadığım bir instagram hesabında gördüm. Konusu ilgimi çekti. Kitap elime ulaştığında biraz içeriğini inceledim. Zor bir okuma beklediğini fark ettim. Ki bu tespitim çok da yerindeydi. Okuyunca anladım.

    Kitabın anlatımı benim gözümde üst düzeydi diyebilirim. Çünkü ruhun derinliklerindeki o sarsıntıyı bana verebildi. Hikayesinden etkilendim. Bana iletmek istediklerinde kafama dank diye vurdu.

    Üst düzey bir kitap okurken başlarda içine giremediğiniz ve hala bir şey anlamadığınız hissi oluştu mu hiç, bir kitabı okurken?

    Bende oldu. Yabancılık hissettim. Ancak yüz sayfayı aştıktan sonra aktı gitti. Çünkü yazarın asıl kaygısı yüz sayfadan sonraydı.

    Konusu ise; ortada bir anne var. Üstelik hasta. Evi terk eder. Terk ettikten sonra fabrika işçisi oğluna bir haber gider. Oğlu peşine düştükten sonra asıl film, orada başlar. Çünkü zamanla bir hesaplaşma vardır. Geçmişle, şimdiyle ve gelecekle.

    Benim nazarımda mükemmel bir kitap. Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.

    Sizden ricam bu kitaba şans verin, olur mu?

    O kaygının içinde kaybolacağınıza inanıyorum.

    [Kaynak: https://www.instagram.com/...gshid=15wru8ykj67nr]
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Savaşın, yoksulluğun, çaresizliğin işlendiği romanın çok samimi bir anlatımı var. Bilinç akışı tekniği ile yazıldığı için zaman zaman kopukluklar ve çevirideki ufak tefek hatalar okuma ve anlama zorluğu yaşatıyor.
    Hikayeyi bize, dünyayı çocuk gözleriyle sürekli hayret ederek izleyen Natalia anlatıyor. Bu arada her bir eşyanın bolca tasviri var. :)

    ~ devamı spoiler içerebilir~

    .
    .


    Natalia çok genç yaşta Quimet ile evlenir. Kocası ona Colometa (güvercin) adını takar. Böylece güvercin olur Natalia. Olayların akışı içinde güvercinler hayatını kabusa çevirir. Evini ve hayatını kaplayan güvercinlere karşı bir mücadeleye girişir. Hiçbir şeye karşı çıkmayan, başkaldırmayan Natalia için bu bir devrim niteliğindedir.
    Savaş çıkar ve güvercinler gider sonunda. Bununla beraber her şey gider. Tutunacak hiçbir dalı kalmaz Natalia’nın. Yaşamın kıyısından bir başkası döndürür onu.

    Romanın sonunda ise Natalia, geçmişine dair sembolik bir devrim daha yapar. Hüzünlü güzel bir aşk hikayesiydi severek okudum.

    Merce Rodoreda kitabın sonunda, romanın yazılış öyküsünden söz ediyor. İyi edebiyat eserlerinin nasıl birbirini beslediğini anlatırken, Dante, Lawrence,  Voltaire, James Joyce, Tolstoy, Balzac, Proust, Bernat Metge gibi ünlü yazarlarının isimlerini ekliyor.
  • Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.
  • 195 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Orta Çağ köylüsünü mü, 1950’lerin Türk köylüsü ve köy yaşantısını mı okudum emin değilim. İnsan şaşıp kalıyor, nasıl yani, nasıl bu kadar kötü şartlar olabilir diyor. Eh şehirli için pek anormal bir yorum değil elbet. Annemiz babamız, onların anne ve babaları zaten bu yokluğu bir şekilde görmüştür. Yokluk derken, gerçekten yokluk.

    Köy Enstitüleri kapatıldığından beri insanların dilinden düşmedi. Konu hakkında bilgisi olanı da olmayanı da, ah o “Köy Enstitüleri” der durur. Cahilliğin bitmesi için, kurtuluş gözüyle bakılıyordu. Ama türlü sebepler, türlü siyasi oyunlar bu enstitülerin yaşamasına izin vermedi. Enstitü tek başına bir işe yarar mı? Yaramaz. Bu okuduğumuz kitapta yaramadığını görüyoruz. Çünkü devlet buna eğilmelidir. Devlet yok derse, atanan öğretmen var edemez. Yapabildiği şey zaten sınırlı olacakken, yokluğun olduğu köylerde yaşam mücadelesine dönüşecektir. Eğitim mi, o hak götüre, yaşarsa yine iyi…

    *

    Mustafa Kemal, Gazi ve Atatürk olmadan önce cahillikle savaşın planlarını yapıyor, Milli Mücadele döneminde ki beyanlarında bu konuları ele alıyordu. 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Türkiye Eğitim Kongresini açıyor ve konuşmasını yapıyordu. Tarihine dikkat edin, daha Cumhuriyet kurulu değil, düşünsenize Ankara’daki Meclisin idam fermanı yayınlanmış, Kurtuluş Mücadelesi yapılmamış, İzmir ve İstanbul düşman işgalinden kurtulmamış. Yıl 1921 eğitim kongresi… Bu büyük bir düşün değil; ayağını yere sağlam basan, geleceği cephede planyan bir adamın inancıdır. Ki birer birer yapıyor zaten söylendiklerini. Cumhuriyet ilan edildikten sonrada görüyoruz ki, en önemli kaynak hep eğitime aktarılıyor. Yalnız bir sorun var, eğitimli denebilecek genç insanlar yok, neden? Çünkü hepsi savaşlarda yitip gitmiş, elde kalan sayı yetersiz. Kısa sürede öğretmenler yetiştirilmiş, örgütlenmeler yapılmış, seferberlik başlatılmış. Bunlar yıllara yayılmış, daha sonra Üniversite reformu gerçekleştirilmiş, Hitler’in gazabından kaçan profesörler ülkemize sığınmış. Kabul etmişiz ve tüm (olan, olmayan) imkanları sağlamış, bu bizim en büyük şanslarımızdan biri olmuştur. Açılan bölümlerin haddi hesabı yoktur lakin yine yetersizdir. Çünkü nitelikli insan sayısı azdır, zaman lazım, zaman en büyük düşman olup çıkmıştır.

    Bazen eksik okuma, bazen eksik bilgi insanları yanıltabiliyor. Cumhuriyet tamamlanmış bir proje değildir. Yapılmak istenilenler ülkenin dört bir yanında başarıya ulaşmamıştır. Özellikle köy halkı zor şartlarda yaşamlarını sürdürmüştür. Yanlış anlamayın, şehir insanları da bolluk içinde yaşamıyordu. Ülkenin o seferberlik dönemlerini okuyunca görüyoruz ki, bakan, milletvekili hep yokluk içinde, kıt kanaat geçiniyor. Adları var o kadar. Doktoru, öğretmeni, az olan mühendisi hep yokluk içinde. Herkes yaşadığı güne bakıyor, ülkeye bir şey kazandırmaya çalışıyor. Müthiş bir azim, bu azim bizde olsa, neyse… O insanların haklarını asla ödeyemeyiz bunu iyice anlamak gerekiyor. Çoğu bomboş evlerde, bir yatağın olduğu odalarda hastalıktan ölmüştür. Ölürken bile el açmamışlardır kimseye, devletten yardım bile istememişlerdir. Şimdi ise öğrencilerin durumu ortada, öğretmenlerin ise eğitimden ziyade “maaş” beklentisi daha fazla. (Amacı eğitim olan Öğretmenlerimizi konu dışında tutuyorum.) Evet, yaşam için para gerekir lakin bazı meslekler önce meslek ahlakı gerektirir, para ilk öncelik değildir. Manevi değeri vardır, memlekete adam yetiştirmek kolay mıdır? Değildir, o çileyi en başta çekecek olanlardan biridir öğretmen, çünkü bu yola çekeceği çileyi de hesaplayarak girmelidir. Para kazanmak istiyorsa başka işler mevcut, öğretmenlik yapmak zorunda değildir. İyi şartlar hep olsun, kim istemez? Neden öğretmen çile çeksin, tabiki çekmesin ama durum bu. Mahmut Makal’ın çektiğinin %0,00001…’ine bile katlanabilirler mi? Ben katlanamam. Öküzün kıçından düşen gübre için kavga ediyor insanlar, sebep? Yakacak bir o var çünkü.

    Kitaba dönecek olursak, Mahmut Makal yaşadığı dönemi ve zorlukları yazarken kullandığı dil, üslup ve anlatış olarak büyük sükse yaratmış. Kitabın sonunda hem yurt içinde, hem de yurt dışında aldığı övgü yazıları var. Büyük isimler, büyük gazeteler. İnsan okuyunca bir kez daha şaşıyor. Şimdi döneme dönelim ve neymiş bu zorluklar bir bakalım, bakalım ki ayağımız çamura değse yüzümüz ekşiyen bizler, bu anlatılanların hangi kısmına katlanabilirdik?

    Günümüzde çarpıcı filmler yapılmadığı sürece, seviyesi düşük filmlerde öyle güzel köy hayatları gösterilir ki, insanlar mest olur oralara gitmeye çalışır. Köy var, köy var. Çilenin olmadığı köy köy değildir o başka şeydir. Köy denildiğinde aklınıza üreten, ürettiğini satan, toprağı işleyen köylü gelmesin. Sadece yaşamak için nefes alan köylüyü de hayal edin…

    Evler yağmurdan yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmekler sulanıp yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün kıçından düşen tezek için kavga ediyor, çünkü o tezek ile sınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyor, yemek derken ne bulurlarsa yemek o, aklınıza köy bulgurundan yapılan pilav falan gelmesin, onlar lüks, yağlı pilav düşünmeyin hayli hayli lüks, giyecek yok, on yıllık pantolon, on yıllık gocuk, onunda her yeri yamalı, yaması gocuktan daha pahalı hale gelmiş, dolabınızda kaç kaban vs. var bir kıyaslayın, ben kıyaslayınca utanıyorum, bir tarafta yaşamak için mücadele eden insanlar, bir tarafta istediğimiz şeylerden bazıları olmayınca dünyaya küsen bizler.

    Makal’ın anlattığı köye Ara Güler’in fotoğrafları hayat vermiş. Ara Güler’i yakın zamanda kaybettik, nur içinde uyusun. Kimdir derseniz, İlber Ortaylı; Ara Güler olmasaydı, İstanbul hatıralarının büyük bir bölümüne sahip olamazdık diyordu, çünkü kimse fotoğraflamıyordu onun gibi diyordu. Köyüde fotoğraflamış, gözümüze ilk çarpan şey ayakkabı. Özellikle kadınların ve çocukların ayakkabıları yok. Kışın dahi yok, yalınayak gidip geliyorlar, ayakkabısı olanlara bakıyorsun, önümüze koysalar korkudan ağlarız o derece.

    Köy yaşamı toz pembe değildir, hayatı toz pembe yaşayan insanların, köy ve köylüye bakış açısı farklıdır. Bilmediğimiz konularda fikir yürütmek sanki bize verilmiş bir vazife gibi her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Ege’nin köyü başka, doğu’nun köyü başkadır. Şirince’ye şarap almaya gitmekle, doğuya öğretmenlik yapmaya gitmek aynı şey değildir. Bilmem anlatabildim mi.

    "Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?" #57839473

    Kış, kar var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bir bölümü hastalıktan kışın ölüyor, ölümün kol gezdiği yerde, öğretmen nasıl ders yapıyor derseniz yapamıyor, okul diye tesis edilen dört duvar çöküyor, su içinde, her yer çamur, batmışsın, el yüz kir içinde, yıkanmak mı, ne yıkanması, vücut simsiyah, artık katman oluşmuş, temizlik yok, ayaklar simsiyah.

    Ulaşım yok, ayda bir belki posta geliyor, gelen posta üç aylık, köye gelmesi keyfe keder, gazete geldiğinde gündem başka, başbakan değişiyor köylünün haberi yok, köylü yaşam derdinde, artık başka düşüncesi yok. Öğretmeni pek sevmezler, gavur icadı geliyor onlara, öğrettikleri de gavur icadı. Pek istemiyorlar, o yüzden hacı, hoca, şık, şeyh, molla, hafız daha önemli. Yiyecek yemekleri yok ama, şık hastaymış, yemek lazımmış, ısınamıyormuş, hemen elde ne var ne yok toplatılıp götürülüyor. İnsanlar yine sömürülüyor ve bunu düzeltmek imkânsız. Eğer ağzını açarsan dinden çıkıyorsun, başlıyorlar konuşmaya, gomünissttin, gomünissst! Eh enstitüler de bu yüzden kapanmadı mı? Bu yalandan! İşte Demokrat Parti böyle bir ortamda iktidar oldu, köylü gelirse Allahtan, gelmezse yine Allahtan diyor, yaşarsa şükür, ölürse kader diyordu. Ama hakkı olanı almak bir türlü aklına gelmiyordu, ne yapsınlardı, ellerinden ne gelirdi düşüncesi hakim.

    Evet zor şartlar altında yaşayan insanları ve köyleri bildiğimizi sanıyoruz ama pek bu bilginin yanına yaklaştığımız söylenemez. Hala benzer durumlar var, medeniyetten uzak köyler var. Devlet işte bunun için vardır, benim ödediğim vergi birilerinin cebine değil, ihtiyacı olan yerlerin gelişmesine kullanılmalıdır. Binlerce kitabım var, Makal öyle bir anlatıyor ki, sahip olduğum kitaplardan utanacak hale geldim neredeyse. Kitabım olduğuna sövecektim, az kalmıştı.

    Bu bir öykü değil, roman değil, mizah değil, yaşamın içinden gerçek bir kesit. Bu kitapta hayat tecrübesi var, yaşam zorluğu var. Tozun, kirin içinde, karın içinde, odasız, açıkta ders yapmaya çalışan öğretmenin yazdığı, insanları şok eden gerçekler var. Bu gerçekler fazla gelince ülkeye kitap yasaklanır ama yurt dışında çevrilir ve büyük övgüler alır. Kitabın son sayfaları bu yazılara ayrılmıştır, kesinlikle okuyun.

    Kısaca yazayım derken, biraz uzattım, kitabın size katacağı çok şey var. Özellikle ülkemizin gelişmesine katkı sağlayacağını hayal ettiğimiz öğretmenlerimiz bu ve benzeri kitapları çocuklara, gençlere okutmalıdır. Milli ve insani bilinç, özellikle bu dönemde ihtiyacımız olan şeylerin başında gelmektedir. Ellerinde binlerce liralık telefonlarla dolaşan çocuklara birileri yokluğu göstermeli. Yoksulluk her yerde olabilir, şehir ya da köy seçmez yokluk lakin kitabı okuduğunuzda ülkemiz sınırları içindeki köy ve köylerden bahsedildiğine inanmayabilirsiniz, size aşırı gerçek geldiği için inkarı seçebilirsiniz, bunlar yaşandı ve yaşanıyor.

    Yaşadığımız hayatın değerini bilelim derim, çünkü zorluk falan çektiğimiz yok, çoğu şımarıklığımızdan ibaret olan şikayetler diyebilirim. Şımarığız bunu kabul edelim, dürüst olalım kendimize.

    Mutlaka okuyun, okutun. Okuduğunuzda hangi çağdan kesitler okuduğunuza pek inanmayacaksınız…
    Bir akşamüstü fasulye sulamaktan dönüyordum Mencilis’ten. Tam sığırın köye dağılma vaktine rastlamıştım. Birbirinin anasına babasına ilenerek ineklerin ardından düşen pislikleri avuç avuç topluyorlardı. Kul Hasan’ın karısı derler, kır saçlı bir kadın var. Kollarını sıvamış, koca bir pislik yuvarlağını kucaklamış götürüyor tezek yapmak için...

    Laf olsun diye, ”Bre Mıcırlı nine, bu ne hal?” demiş bulundum.

    Tozdan beni göremiyordu, ama sesimden tanıdı. Biraz önce kavga ettiklerinden canı burnundaymış. Alay ettiğimi sanmış; bir kızdı, bir kızdı:

    ”Beni söyletme ağşamınan, git yanımdan! Eğlence sırası dail... Senin keyfin kirt, tuzun kuru he! Alem kazanır, galem yir. Bizim yerimizde olsan, sen ne devşirirsin gopa gopa!”

    Onun hali benim içimi yakıyor, benim sözüm onun içini... #57839911

    *

    İş bu inceleme Tuco Herrera 'ya ithaf edilmiştir. Cumhuriyeti anlamak, insanımızı tanımak, yaşanılanları okumak ve aktarmak bir nevi boynumuzun borcudur.

    Sağlıcakla...
  • Niçin siir okuruz ??
    Herhalde yoklugunu hissettigimiz bir şeyleri tamamlamak ,bir zorlugu gidermek ve nihayet bir doyum saglamak icin...