• 266 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    ***
    Çalın TAMTAMLARI!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=nWOixCO1MC0

    "Hisset Yüce Varlık'ın gelişini!
    Neşelen ve neşe içinde öl!
    Davulların müziğinde eri!
    Bende seni, sende beni gör." #38699979

    ***

    Merhaba 1k okurları, akla hayale bile gelmemesi gereken yılların birinde Aldous Huxley adında bir yazar çıkar ve yaşadığı dünyaya kafa tutar. Ve bu dünyayı kendi kafasında yarattığı dünya ile birleştirip Cesur Yeni Dünya ‘yı meydana getirir. 1930’lu yıllarda klonlama üzerine yazabilmek, ileri görüşlülüğün ve bilimin bile ötesindedir. Ülkelerin yaşadığı çağ dışılık, fakirlik ve yıkıcılık göz önüne alınırsa, demek
    istediğim şeyi anlayacaksınız.
    *
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır.”
    *
    Sizler İçin Özel Hazırlanan PDF Formatında Okuyabilirsiniz:
    https://yadi.sk/i/zPgI9XKMsLjOOQ

    *

    Bu inceleme üç bölümden oluşmaktadır;

    1- Ford’a Selam Olsun! (Doğaçlama bir inceleme),
    2- Cesur Yeni Dünya nasıl ortaya çıktı, esin kaynağı neydi, nelerdi, ne anlatmak istiyor?
    3- Kısaca 1984 ve Cesur Yeni Dünya karşılaştırması.


    Modernizmin kokuşmuşluğu, Yeni Dünya içine haplanmış; Özgürlüğün bedeli Vahşilik ile taçlanmış!

    Burası, CESUR YENİ DÜNYA!

    *

    BİRİNCİ BÖLÜM:

    *HERKES, HERKES İÇİNDİR*

    Kirlenmiş bir dünya, küllerinden doğmak için kendi sürecini başlatır. Tarihin derinliklerine indikçe bunun rahatsız edici örnekleri ile karşılaşırız. Her dönem karanlık, her dönem bataklık içindedir. Kendi karamsarlığı içinde kendi sistemini yaratmayı başarmıştır.


    Günümüzün sözde pembe düşleri gerçeği yansıtmadığı gibi, geçmişin dünyası da pembe düşlere gebe değildi. Tam da çamura saplanmış diktatörlüklerin yönetimleri ile doluydu.

    Çeşitli çeviri farklılıklarını göz önüne alarak ve birden fazla ünlü ismin adına imza edilen şu sözü hatırlayalım:

    “Süngüyle her şeyi yapabilirsiniz ama süngünün üstüne oturamazsınız.”

    İnsanları hangi forma sokarsanız sokun, içlerinde barındırdıkları RUH her zaman ortaya çıkmaya meyillidir. İnsan olarak doğmayan ama bu Ruhu bulan distopya ve bilimkurgu filmi örnekleri de mevcuttur. İnsanın düşmanı insandır. İnsanı, insandan koruduktan sonra her şey çözülecektir. “simple”

    İnsanlığı yönetmek için ya onların rızasını alırsınız yani demokrasi gibi yollarla, oy ile iktidara gelirsiniz ya da itaat etmek durumunda bırakıp, dikta ederek diktatörlüğünüzü ilan eder, topluluğu silah gücü ile kontrol altına alırsınız.

    Cesur Yeni Dünya, Ford ülküsünün izinde, bilimin sonsuzluğunda insanları etki altına almak için çeşitli ilaçlar kullanmaktadır. Bu ilaçlar sayesinde insanlık kontrol altına alınmaktadır. İnsanların üremediği, klonlandığı bir dünya hayal edin ve kavanozlarda dünyaya gelen seri üretim insanlık düşünün:

    https://giphy.com/...r-3ohzdQhmr2YrxHT45y

    Bu klonlar kendi aralarında sınıflandırılıyor. Nasıl ki, Zenginler, orta halliler, fakirler ve evsizler gibi
    tanımlar var, kitapta da Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon sınıflandırmaları var. Şekil A: https://ibb.co/123Z2g7

    Bu üretimlerin hepsinin birbirinden farkları var ve hepsi üretim esnasında çeşitli kimyasallar ile
    kontrol altına alınıyor. Daha sonra ise düşünmelerini engelleyen SOMA karışımını alıyorlar. Kafalar güzel yani. Uykularında şartlandırılan bu insanlar, günlük yaşamlarında mutlu bir dünya da yaşadıklarını sanıyorlar. Aslında yaşadıkları dünyanın nasıl bir dünya olduğunu bilmemektedirler.

    Aile kavramı yoktur, herkes herkesindir. İlk insan yaşamını düşünürsek ya da kabilelerin yaşam tarzı buna yakındır. Herkes, herkesle birlikte olabilir ve bu çok doğaldır. Cinsel yolla üremek söz konusu değildir, çağ dışıdır, böyle bir durum olması halinde hızlıca cezanızı çekeceğiniz adalara gönderilirsiniz.
    Ahh, Cesur Yeni Dünya!

    Modernizmin ve uyuşukluğun dışında kalan bölgelerde bulunmakta. Bu bölgelerde yaşayanlara VAHŞİ adı verilmekte. Vahşilerin kendi yaşam tarzları olmakla birlikte, özgür bir şekilde yaşayabilmektedirler. Teknolojiden ve tüm gelişmelerden yoksun fakat, özgür bir dünya!


    İKİNCİ BÖLÜM:

    *Modern Kölelik, Masallar Ve Mutluluk Patlaması*

    Kitabın Karakterleri Hakkında Bilgi vermek istiyorum. İsimlerin nasıl oluştuğunu bilmenizde fayda var, bunu kitabı okumadan bilmek spoiler değil, kitaba olan borcunuzdur. Bilmeden okumaktansa bilip okumak daha iyi değil midir? İlk adlar kitaptaki karakterler, ikinci adlar Huxley’in karakterleri esinlendiği isimlerdir.

    Mustapha Mond: Mustafa Kemal Atatürk, Sir Alfred Mond
    Bernard Marx: George Bernard Shaw ve Karl Marx
    Lenina Crowne: Vladimir Lenin Fanny Crowne: Fanny Kaplan Polly Trotsky: Lev Troçki
    Benito Hoover: Benito Mussolini, Herbert Hoover
    Helmholtz Watson: Hermann von Helmholtz, John B. Watson Darwin Bonaparte: Napoleon Bonaparte, Charles Darwin Herbert Bakunin: Herbert Spencer, Mikhail Bakunin
    Primo Mellon: Miguel Primo de Rivera, Andrew Mellon Sarojini Engels: Friedrich Engels, Sarojini Naidu
    Fifi Bradlaugh: Charles Bradlaugh Joanna Diesel: Rudolf Diesel
    Jean-Jacques Habibullah: Jean-Jacques Rousseau, Habibullah Khan

    Bu önemli isimlerden esinlenerek oluşturulmuş karakterler, kitabın içerisinde ki diyaloglarda
    kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

    Cesur Yeni Dünyada insanlar cinsel yolla değil, tüp ile dünyaya gelir. Bu sitemin adı Bokanovski’dir. Yapay bir insan üretimidir. Üretim yapay olursa, insanlarda yapay olur. Bu söze karşılık gerçek dünyamıza bakarsak, normal yolla dünyaya gelmiş insanlarında ne kadar yapay olduğunu söylememe gerek yok, hatta birçoğu; yapay sanat dalında ödül dağıtsalar, birbirleri ile kapışacak seviyededirler.


    "...Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketemezsiniz." #38646208

    Tüketmek,
    Daha çok tüketmek,
    Sürekli meşgul olmak, ama kitaplarla değil,
    Bu dünyada gelecek ya da geçmiş kaygısı yoktur, Anı yaşamanın mutluluğu vardır,
    "Dört yıldan daha az bir sürede altı yüz kırk kadınla birlikte olduğu söyleniyordu."
    #38658108

    İsteyen istediği kadınla birlikte olur,
    Bu sav kitapta ki gibi altı yüz yıl sonra değil,
    Çok kısa bir zaman sonra modern dünyanın klasik davranış biçimi haline gelmiştir.

    "Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme." #38701346

    *

    Bir hap atarsın ağzına,
    Tüm olumsuzluklar kaybolur,
    Umutsuzluğun olduğu yerde,
    isyan vardır, Hapın olduğu yerde huzur vardır,
    Yaşasın Ford demek için,
    Yanında Hap olmalıdır,
    Hap yoksa,
    Hapı yuttun demektir,
    Bu hapın adı SOMA’dır!

    *

    Toplum uyuşturulmuştur,
    Düşünemez haldedir,
    Haplar ve bilinçaltına girilmesi sayesinde
    Pablo Escobar’ın beyaz rüyasında yürür gibi kafaları iyidir.
    Fikir diye bir şey yoktur,
    Sublimal mesajlar,
    Telkinler,
    Anonslar,
    Sürekli gülen suratlara ne yapması gerektiğini söyler, Tıpkı 1984’de ki gibi!
    “Big Brother is Watching You!”

    *

    Sistem eleştirisi yapmak hatta bunun üzerine kurgusal kitaplar yazmak basit gibi gözükebilir. Ama sırf eleştiri yapmayı becerdiğini sanıyorsun diye bunu yapamazsın. Herkes yapamaz, yapabilmek için; akıl ve mantığını kullanarak, bilgi birikimini ortaya dökerek, aklın uç noktalarında yürüyüp, gerektiğinde
    koşarak, sistemi eleştirirken dahi sistemi sistemin içerisinde bozguna uğratarak, okuyucuyu da kaba tabirle dumura uğratarak yapabilmek lazımdır, bu da herkese nasip olmaz. Aslında bu tanım neden herkes yapamazın tanımıdır.


    *

    Düşünmek, YOK!
    Sorgulamak, YOK!
    Hüzün, YOK!
    Çözüm Üretmek, YOK!
    Fikir söylemek, YOK!
    Yalnız kalmak, YOK!
    Şüphe, YOK!
    Öfke, YOK!
    Kaygı, YOK!
    Soma, VAR!*

    Devletlerin insanlardan beklentileri çoğu zaman bu şekildedir. Özelikle dikta rejimler de, halkın sorgulaması kesinlikle beklenmez. Sorgusuz bir şekilde itaat etmeleri beklenir. İnsanlar çalışmadan

    birçok şeyi elde etmek istiyorlar. Bu sistemde biraz çalıştırıp, insanların rahatını sağlıyorlar. İnsanlar sürekli bir şeylerle meşgul olurlarsa, o zaman hükümetlerin karşısına çıkmazlar. Çok uzak değil, yakın bir geçmişte, Elon Musk aynen şu ifadeleri kullandı;


    “Çalışmanın daha kolay olduğu yerler de var, ancak kimse dünyayı haftada 40 saat çalışarak
    değiştirmedi.” dedi. “Dünyayı değiştirmek için kaç saat çalışmak gerekir?” sorusunu ise, “80 ila 100
    saat arasında olduğu” şeklinde cevapladı.


    İnsanların rahata ermesi teknoloji ile olacak gibi görünmüyor. Teknoloji hep var olacak olacağı düşünülse de, insansız iş gücünden yoksun bir dünya pek düşünülür gibi durmuyor. İnsanlar sorun yaratmamak içiN, sürekli bir şeylerle meşgul edilmelidir. Bunun en bariz örneği, tamamen içine battığımız, Tüketim Toplumudur!


    Sadece tüketirsek, tüketecek bir şeyin kalmayacağını çok yakında anlayacağız!


    “Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”


    ~Mustafa Kemal Atatürk

    Gazi Paşa durumu özetlemiş, dünyadan bağı kopmuş devletten, modern bir ülke yaratması Huxley'in gözünden kaçmamış, kitaba konu olan karakter Mustafa Mond, Mustafa Kemal'den esinlenilmişti.


    *


    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:


    Kısa Kısa Cesur Yeni Dünya ve 1984 Karşılaştırması;


    1984’te Terör ve fiziksel şiddet yöntemleri kullanılarak bir diktatörlük öngörülmüştür,

    CSY’da ise; ilaçlarla insanlar uyuşturulmuş, bu şekilde itaat etmeleri sağlanmıştır, kısacası bilimin
    etkisi altındadır.


    1984’te kitapların yasaklanması ve yok edilmesi konu edilirken,

    CYD’da ise; insanların kitapları okumayı kendilerinin bırakacağından, okuma oranının azalacağından,
    sonra akıllara kitapların hiç gelmeyeceğinden bahseder.


    1984’te insanların baskı altında yaşaması, sürekli izleniyor olması konu edilirken,

    CYD'da ise haplar sayesinde mutlu insan toplulukları konu edilmiştir. Bilinçsiz bir toplum tasviri vardır.


    1984’te gizli bir başkaldırı örgütü vardır, ve bu örgüt ile her şey düzelecektir, bunun hayali vardır,

    CYD'da ise, böyle şeylere yer yoktur, gerekte yoktur. İnsan zaten kendi bilinçsizliği ve vurdumduymazlığı sayesinde, kendisi böyle bir kurtuluşu akıl dahi edememektedir.


    Kısacası özetlersek, bu iki önemli distopya’nın Orwell tarafı daha karanlık ve kötücül bir dünya sunar, yüzümüze postallarla basılıp geçilir, korku insanlığın efendisi olur! Huxley tarafı ise, insanlığın tüketim toplumu olacağını öngörür, vurdumduymazdır, düşünemez, zaten kendisi, kendi pimini çekmiştir.
    Bilimin ve teknolojinin yaygınlaşmasıyla, bu tamamen yok olur ve insanlık kendisini hapların kaderine
    koy verir.


    "Bilim tehlikelidir; büyük bir özenle ağzına gem vurmak ve zincire bağlı tutmak zorundayız."
    #38837919


    Mutlu olmak varken, neden mutsuzluğu seçesin ki diye soruyor CesurYeniDünya!


    *


    Bu dünyada “HERKES, HERKESE AİTTİR,”

    Burası “CESUR YENİ DÜNYA!”


    *


    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.

    10/10


    *

    Iron Maiden – Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
    https://www.youtube.com/watch?v=4_FDjDwNygM


    “Kayboldu hepsi,
    Satıldı ruhun;
    Bu Cesur Yeni Dünya ‘ya.”
  • Keşke birileri yirmi yıl önce bugünleri görseydi de, yollar bu kadar dar yapılmasaydı.
    Kasabalara koca koca apartmanlar dikildi fakat otopark yapmak akla gelmedi.
    Belki geldi de başka öncelikler girdi araya.
    Kasabanın dar sokaklarında arabamı bırakacak mendil kadar bir yer için fır fır dönüyorum… Model model, renk renk ne çok araba var. Bazı hanelerde iki tane…
    Mahalle aralarında öyle park halinde bekliyor araçlar. Hava güzel olacak da, can bir yerlere gitmeyi çekecek de, benzin parası denkleştirilecek, çoluk çocuk deniz kenarına olmadı mesire yerine gidilecek, keyifli bir gün geçirilecek… Araba unutulacak sonra, arada yerinde duruyor mu diye kontrol edilecek, sabahları işe giderken tekmeyle lastiklerin inip inmediğine bakılacak, hafta sonları bir kovaya su doldurulup üstünkörü ötesi berisi silinecek...
    “ Araban var mı?”
    “ Var” denecek, “olmaz mı?”
    Lafın burasında ihtiyaç ve istek kavramları üzerine atıp, tutabilirim.
    Fakat herkesin bu iki kavramın ne anlama geldiğini ve ihtiyaç ve isteklerini karıştırmadığını biliyorum!
    Bir şekilde her şeyi biliyoruz işte!
    Okumadan, dinlemeden, yaşayarak öğreniyoruz biz. Metodumuz bu!
    Önce soyuluyoruz sonra kamera taktırıyoruz.
    Önce camdan çıkıyoruz sonra emniyet kemeri takıyoruz.
    Önce batıyoruz sonra çıkmaya çalışıyoruz.
    Yazlıklar da öyle!
    Okullar kapanmadan havalar ısınmaya başlayınca çıksak şöyle bir deniz kenarı kasabaları gezsek, saysak bakalım kaç tane yazlık var?
    Acaba yılın kaç ayı hayat var bu yazlıklarda?
    Ortalama bir bedel belirlesek yazlık sayısı ile çarpsak, nasıl bir rakam buluruz?
    Marketlerde torbanın yirmi beş kuruşa satılması çok önemli tabi!
    Patlıcan almış başını gidiyor, biber daha da sivrilmiş, soğan eskisinden daha çok göz yaşartıyor…
    “ Arkadaşlarında var diye, çok ısrar edince birer tane ayfon aldık çocuklara, karne hediyesi. Karttan çektiriverdik, on iki ay ödeyeceğiz.”
    Belki zaman nedenleri sorgulama zamanıdır.
    Ben herkesin nedenleri sorguladığını biliyorum!
    Mesela, neden ben kasabamda deniz varken, Bodrum’a gidiyorum?
    Neden kasabamdaki deniz Bodrum’un denizi kadar mavi değil?
    Neden benim kasabamda Bodrum’daki tesisler yok?
    Neden Bodrum’a yabancı turist geliyor da benim kasabama gelmiyor?
    Neden ayda bir defa bindiğim arabam var?
    Neden iki senede bir gidip on beş gün kaldığım yazlığım var?
    Neden maaşım iki bin beş yüz lirayken kredi kartımın limiti on bin lira?
    Neden bankalar sürekli kredi vermek için telefon ediyor?
    Neden köşe yazarları sürekli Bodrum’u yazıyor da benim kasabamı yazmıyor?
    Neden televizyonlara Bodrum çıkıyor da benim kasabam çıkmıyor?
    Patlıcan, sivribiber ve soğana bağlayabiliriz meseleyi zaten torba da yirmi beş kuruş!
    Arabaya alarm da taktırmak lazım ki, maazallah biri yanlışlıkla sürtünüverse mahalleyi ayağa kaldırsın.
    “ Araban var mı?”
    “ Var!”
    “ Kümesin var mı?”
    “ Var!”
    “ Horozun var mı?”
    “ Var!”
    “ Sabahları ötüyor mu?”
    “ Horozum olsun, ibikli olsun, ötmesin!”
    Gerisi şarkı!
    Bodrum Bodrum…
    Sahi benim kasabamın neden şarkısı yok?
  • 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Siyasal bağımsızlık, adlî, ekonomik ve malî hayatımızı yok etmeye ve sonucunda yaşama hakkımızı ortadan kaldırmaya yönelmiş <Sevr Antlaşması> bizce YOKTUR!”

    Mustafa Kemal Atatürk (1921 - Atatürk’ün S.D.I1I, s. 16-17)

    *
    Uyarı: *Spoiler olma ihtimali olduğu iddia edilen bilgiler olabilir. Bunu kabul ederek incelemeyi okumaya devam edebilirsiniz...
    *
    ~Mustafa Kemal Atatürk~'ün adının olduğu yerde;
    "spoiler" değil
    olsa olsa "HAKİKAT" vardır! ~
    .
    Murat Ç
    *

    Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığında;
    Sakarya Meydan Muharebeleri ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebeleri kazanılmamış,
    Kocatepe’den meydanlara eğilip bakmamış,
    Sath-ı müdafaa ile düşmanı şaşırtmamış,
    Ordulara “İlk Hedefiniz AKDENİZ, İleri!” taarruz emrini vermemiş,
    İzmir düşman işgalinden kurtulmamış,
    Lozan imzalanmamış,
    Sevr masadan kalkmamış,
    İstanbul emperyalistlerden geri alınmamış,
    Bağımsızlık henüz timsal olunmamış,
    İngilizler ve Yunanlar limanları terk etmemiş,
    Ülke yabancı sömürgesinden kurtulmamış,
    Devrim başarılmamış,
    Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmamış,
    Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılarak Saltanat kaldırılmamış,
    Gümrü antlaşması imzalanmamış,
    Ankara Antlaşması imzalanmamış…


    Var olan durumdan istifade edip konuşmamış, işgal altında ki ülkede; yokluk içindeyken dayatılan sömürgeyi ve köleliği en başından reddetmiştir!

    Sarayın/sultanın yalakası olmamış, TAM BAĞIMSIZ bir ülkenin planını cephede yapmış, Milletin KENDİ kendisini yönetmesini, çalışan KÖYLÜNÜN üretmesini, Bilimin yolunda yeni nesillerin yetişmesini, KADINLARIN özgürlüğe kavuşmasını Anafartalar’da, Conkbayırın’da, Kocatepe’de, Katma’da, Trablusgarb’da aklına koymuştu!

    Sömürge değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir “TÜRKIYA” ifadesini kullandığında, Yunanlılar, Ankara yolundaydı…

    *

    Atatürk Etkisi;

    İFLASA ve İŞGALE karşı DİRENİŞİ ve KURTULUŞU yaratan etkidir!

    Atatürk Etkisini anlayabilmek için Cumhuriyet öncesi dönemi, Cumhuriyet mücadelesini, Cumhuriyet’in kurulduktan sonraki evresini iyi bilmek gerekir.

    Dünü anlamadan, bugünü anlamanın bir yolu yoktur. Cumhuriyet tarihini yalanlarla karalamak isteyenlere karşı, belgeli tarih okuyup, iftiralara cevap verebilmek, asla geri adım atmamak "Boynumuzun" borcudur!

    *

    Sürekli bir kıyas yapma eğilimi içinde olan her bireye sormakta fayda vardır;

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını vermek için toprağı kendi kanıyla sulamaya hazırken diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, savaştığı cephelerde, ulaşabildiği tüm kurumları telgraf yağmuruna tutarken ve uyarırken diğerleri ne yapıyordu?
    Peki Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’u ülkenin bağımsızlık planı olarak görürken, diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, ordu idaresinin Alman komutanlardan acilen alınması için telgraf üstüne telgraf yazarken, üst makamların rütbelileri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, tüm olumsuzluklara rağmen oradan oraya sürülürken, onu kendi hırsları uğruna harcamayı seçenler ne yapıyordu?

    Kimse kusura bakmasın, aynı dönem içinden Mustafa Kemal tüm özellikleriyle bütün kurmaylardan, devlet yetkililerinden, tüm düşünce ve fikirlerden ayrılıyor ve sıyrılıyorsa, bu onun karakterinden, ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyordur. Diğerlerinin de ileriyi göremeyen, dönemin içinde yabancılara bel bağlamasından kaynaklanıyordur.

    Bir Yarbay düşünün Çanakkale’yi ilk başta kıyıdan savunmak gerektiğini söylüyor ve düşmanın çıkarma yapacağı yeri harita da çiziyor. Bir General düşünün ki bu savunma hattını gereksiz görüp, geriye çekiyor.

    Bu Yarbay; Mustafa Kemal iken, General ise; Alman Liman von Sanders’tir.

    Yarbay Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te Albaylığa terfi ettirilirken, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığına getiriliyor.

    Bu durum neden önemlidir? Mustafa Kemal’in savunma hattı ilk başta uygulansaydı, düşmanın kıyıya çıkması engellenecek ve binlerce verilen kayıp önlenecekti. Bu plan uygulanmadığı için, binlerce şehit kanı toprağı sulamıştır. Bunun sorumlusu orduyu Alman Generallere teslim edenlerdedir. Almanların tek amacı, İngilizleri Çanakkale de daha fazla tutmak, kendi çarpıştıkları cephelerde savaşı kazanmaktır. Bizim erlerimiz, bir yabancının elinde oyuncak olmuştur. Kendi menfaatleri için kullanılmıştır… Bunu hala anlayamadınız mı? Bunu anlamamakta hala zorlanıyor ve tarihe yumuşak bir bakış atmak niyetinde misiniz? Bir karar, binlerce insanın boşuna ölmesine sebebiyet vermiştir, o yüzden geri dönüp baktığımızda, hata yapmıştır diyerek geçiştiremeyeceğimiz konularla doludur tarih!

    Bu çarpık düzenin biraz öncesine gidelim… Değinmeden olmaz, kısaca II. Abdülhamit Han’ı ziyaret edelim.

    *

    II. ABDÜLHAMİT

    Zor bir dönemde tahta geçti,
    Operadan hoşlanırdı,
    Polisiye kitapları severdi,
    Fransızca bilirdi,
    Döneminde imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile;
    Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Kağızman Ruslara,
    Kotur Kazası ve civarı İran’a,
    Bosna Hersek, Avusturya’ya bırakıldı,
    Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu,
    Kıbrıs ve Mısır kaybedildi,
    Ondan önce 1854’te ilk dış borç alındı,
    1881’de Duyunu Umumiye idaresi kuruldu,
    İflas eden ekonomi için milyonlarca borç alındı,
    Yüksek faizle geri ödemeler yapılmaya çalışıldı,
    Köylü vergiye bağlandı,
    Döneminde 13 dış borç anlaşması yapıldı,
    Borçlar millete için değil,
    Yeni saray yapımında zevk için kullanıldı,
    Galata bankerlerine borçlanıldı,
    Saray yabancı elçiler tarafından kontrol altındaydı,
    Ordu Haliç’te çürütüldü,
    Suikast korkusuna herkesten şüpheleniyordu,
    Hatalı kararlar ile topraklar kaybedildi,
    Bazı topraklar masa başında kaybedildi,
    Baskı rejimi kurdu,
    Basın susturuldu,
    Sansür uygulandı,
    Devrimler, suikast, grev, cumhuriyet, vatan, millet gibi (…) sözcükler basında yasaklandı,
    TRT dizilerinde ki gibi değil,
    Gerçekte milyonlarca metrekare Osmanlı toprağı, onun döneminde kaybedildi,
    1908’de tahttan indirildi,
    II. Abdülhamit dönemi sona erdi…

    1905’te kendisine suikast düzenlendi,
    Belçikalı Edward Jorris yakalandı,
    İdama mahkum edildi,
    Yabancı baskısına dayanamayan II.Abdülhamit,
    Günümüzde PAPAZ’ı salanlar gibi dik duramayıp,
    Jorris’i güle oynaya gönderdi.

    Ne demiştik, dünü bilmeden, bugünü anlayamazsınız!

    Hafiyeler zamanıydı,
    II. Abdülhamit baskıyı artırmıştı,
    Her yerde sarayın/sultanın hafiyeleri vardı,
    Kitaplar yasaklıydı,
    Yayın yapmak suçtu,
    Mustafa Kemal öğrenciyken suçlamalarla karşı karşıya kaldı,
    Hapse atıldı,
    Suçlamalar kanıtlanamadı,
    Birkaç ay tutuklu kaldı,
    Dışarı çıktığında ise sürülecekti,
    Görev Yeri: Suriye olacaktı…

    Sürgün onun kaderi olacak,
    Vatan savunmasından ve Bağımsızlıktan geri adım atmayacaktı!

    *

    *** KUT’ÜL AMARE ve KATMA ZAFERİ ***

    Şimdi Kut’ül Amare Zaferine bir göz atacağız, KATMA zaferi ile karşılaştırıp, milli bayramlarımızı kutlamamak için, alternatif kutlamalar çıkaranların, neyi kutladığını anlayacağız.

    Halil (Kut) Paşa İngilizlere karşı parlak bir zafer kazandı.
    Üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kut’ül Amare doğru hamleler ve sabır soncunda İngilizlerin eline bırakılmadı. Irak topraklarında kazanılan bu zafer, günlerce kutlandı ve dillerden düşmedi. İngilizler, teslim oldu olmasına da bunu unuttu mu?

    Enver Paşamızın(!) hamleleri sayesinde, Halil Paşa’nın himayesinde ki ordunun yarısını, İran’a gönderdi. Türk gücü bu hamleden sonra zayıfladı. İngilizler bu durumu değerlendirmek için tüm imkanlarını seferber ederken, yanlış hamlenin bedelini ödeyeceğinden habersiz olarak Enver Paşa zafer sarhoşuydu. Bütünü görememek sorunu yaşıyordu.

    11 ay sonra İngilizler 22 Şubat 1917’de Kut’ül Amare’yi ele geçirdi. 11 Mart 1917’de de Bağdat’ı aldılar.

    Bu kaybın en baş sorumlusu Enver Paşa'dır.

    Şimdi bu konuyu neden anlattım? Kut’ül Amare ile ilgili bir çok yayın yapılıyor ve kitap basılıyor. Zafer güzel bir şeydir, kutlanır, hatırlanır, kahramanlıklar anılır, hep birlikte analım. Yalnız; 11 Ay sonra kaybedildiği neden hatırlatılmaz?

    Eğer bu gerçekten zaferse, neden bu bölge sınırımızda değil? Devamlılığı olmayan bir zafer, zafer midir?

    Gazi Paşa şöyle der;

    “Hiçbir zafer gaye değildir, zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için en belli başlı vasıtadır.”

    Peki Kut zaferi, ne işe yaramıştır? 11 Ay sonra kaybedilmiştir. Anlık olarak kazanılan, daha sonra kaybedilen yeri, milli bayramlara alternatif diye ortaya çıkartmak neyin göz boyamasıdır? Zaferi anlatanlar, Halil Kut Paşamızın ve şehitlerin ve gazilerin haklarına tecavüz etmiyorlar mı? Onları kullanmıyorlar mı? Durum ortadadır ve menfaat uğruna kullanılmaktadır. Siyasete alet edilmiştir.

    *** Mustafa Kemal ve KATMA Zaferi ***

    Atatürk, Katma Zaferini anlatırken “Türk süngüleriyle sınır çizdim” diyor ve bunu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türkiye’nin milli sınırlarını belirlemek için ben Türk süngülerinin çizdiği bu hattı ileri sürdüm” diyecekti.

    Katma Zaferi ile ilgili Fahrettin Altay Paşa;
    Yıldırım Orduları dağıldı. Ordu Komutanı Liman Von Sanders kaçtı. Cevat ve Mersinli Cemal Paşalar da ordu komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakıp gittiler. Mustafa Kemal'in bu koşullarda “istila ordusunu” Halep civarında durdurması “hayrete şayan bir olaydır.” diyecekti.

    30 Ekim 1918’de Osmanlı Mondros ile teslim olurken, Mustafa Kemal teslim olmayacaktı, o hiçbir zaman teslim olmadı. I. Dünya Savaşı’nın son muharebesini o kazandı. Son milli sınırları SÜNGÜLER ile çizdi.

    “Türk Ordusu'nun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetleri, 26 Ekim 1918'de saldırdılar. Ancak hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar, yenilip geri çekildiler. Atatürk, çok güçlü bir İngiliz atlı tümenini geri püskürterek I. Dünya Savaşı'nın son muharebesini kazandı. Böylece 19 Eylül 1918'de Yafa'nın kuzeyinde başlayan İngiliz saldırısını, 500 km'yi aşan bir ilerlemeden sonra, 26 Ekim 1918'de Katma bölgesinde; İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telrifat çizgisinde durdurdu. İki gün sonra Antakya'yı da kontrol etti.”
    (ATASE, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi, C.4, Kısım 2, s. 728 vd)

    Şimdi Kut ile Katma Zaferini neden anlattığımı anlamışsınızdır. Tarihimizi karşılaştırıp küçültmek ya da büyütmek gayesi değildir, tarihi yanlış anlatıp, insanları kutuplaştıranlara karşı bir cevaptır. Kronik kitap bu konularda çok başarılı, gündemi kaçırmıyor hemen kitap basıyor. Maşallah diyelim onlara…

    *

    *** YIKILIŞ VE KURTULUŞ ***

    Muazzez İlmiye Çığ , Atatürk Ve Sumerliler kitabında der ki;

    Türkiye'de Atatürk Devrimi'yle birlikte tam üç devrim birden yaptık.
    1- Rönesans,
    2- Sanayi Devrimi,
    3- Fransız Devrimi. #37051398

    Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke kurma uğraşına girişirken, aynı dönemlerde Faşizm ve Bolşevizm dalgaları yayılıyordu. Hepsine set çekti ve bu topraklara özgü modernleşme atılımları ile, tam bağımsız, üreten bir Cumhuriyet kurdu.

    Mustafa Kemal’i anlamak, az zamanda yaptığı ÇOK ve BÜYÜK işleri bilmekten geçer.
    Mustafa Kemal’i anlamak, bir kitapla olmaz, Cumhuriyet döneminin öncesini ve sonrasını da anlamak gerekir,
    Mustafa Kemal’i anlamak, İZİNDEYİZ demekle de olmaz; hem de hiç olmaz, Fikirlerinin etrafında beyin fırtınası yaparak daha da büyütmek gerekir,

    Mustafa Kemal’i anlamak, sadece onu anlamakla da olmaz, en az bu kadroyu da anlamakla olur;
    *Dr. Reşit Galip,
    *Mahmut Esat Bozkurt,
    *Şükrü Saracoğlu,
    *Salih Bozok,
    *Albay Nazım,
    *Yarbay Mahmut,
    *Ali Kemal Efendi,
    *Rifat Börekçi,
    *Mazhar Müfit Kansu,
    *İbrahim Ethem Akıncı,
    *Asker Saime,
    *Eribe,
    *Türkan Baştuğ,
    *Mustafa Necati,
    *Vasıf Çınar,
    *Hasan Ali Yücel,
    *Ruşen Eşref Ünaydın,
    *Yunus Nadi,
    *Falih Rıfkı Atay ve niceleri…

    Mustafa Kemal fikir adamı idi, tek başına hiçbir şey yapmamıştır. Arkasında dev bir kadro vardır. Onu yalnızlaştıran aslında, bu isimleri saklayanlardır. Bilmenizi istemiyorlar, neler yapıldığını anlamanızı istemiyorlar, Cumhuriyet’in nasıl yokluk içinde kurulduğunu bilmenizi istemiyorlar, kısaca anlatarak bir günde kurulmuş hissi veriyorlar…

    Atatürk'ün kendisinin kurduğu ve özerk kurumlar olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ne yapmaktadır? Neden Cumhuriyet dönemine ait kitapları tekrar basmamaktadır? Nedeni şu, kendi ayakları üzerinde dursun diye devletten bağımsız kurulan bu kurumlar, 1980'lerden sonra devlet himayesine alındı. Yani iktidara göre yayınlar çıkarmaya, Cumhuriyet döneminin yayınlarını tekrar basmamaya başladı. Türk Tarih Tezi sahaflarda ateş pahası ama TTK bu kitabı inatla tekrar basmıyor, basmak istemiyor!

    Mustafa Kemal’i anlamak için, Cumhuriyet’i anlamak gerekir.

    Ne haldeydik, ne hale geldik sorunu sorduğumuzda, Turgut Özakman şöyle diyor;

    "Kısacası ölüyorduk, dirildik; kulduk, vatandaş olduk; yarı sömürgeydik, tam bağımsızlığa kavuştuk; çağdışıydık, çağı yakaladık; dünyaya kapalı bir toplumduk, dünyaya açıldık; ikinci sınıf bir devlet muamelesi görürken, milletler ailesinin eşit bir üyesi olduk; her yerde ve her düzeyde saygı gördük; uygar dünyanın kamuoyu karşımızdaydı, yanımızda yer aldı; milli ekonomi ve planlı kalkınma dönemini açtık; Batı on yıl tek kuruş kredi vermediği halde, dürüst ve bilinçli bir yönetim sayesinde sanayi dönemini başlattık; birçok fabrika kuruldu; Osmanlı Devleti borca batıktı, bütün borçlarını son kuruşuna kadar ödedik; kıt kanaat geçindik ama tüm yabancı kurumları ve demiryollarını millileştirdik; yeni demiryolları yaparak yurdun batısıyla doğusunu, kuzeyiyle güneyini birleştirdik; sanata, kültüre, spora büyük önem verdik; onurlu, bağımsız bir dış politika izledik; bütün komşularımızla dostça ilişkiler kurduk." #29696994

    Yetmez ama kısa bir özet bile nefeslerimizi kesmeye yetiyor haliyle…

    *

    "Çözümleri, yaşadığımız hayatın içinden çıkardık. Hiçbiri sebepsiz değildir, hepsi hayat kadar güçlü gerekçelere dayanmaktadır."

    Bu söz o kadar büyük anlamlar içeriyor ki, etrafımıza baktığımızda her şeyde bu sözü görebilmemiz mümkün.

    Kahvesine atacak şeker bulamayan Atatürk, 1926 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nı kuracaktı.
    İstikbali Göklerde arayan Atatürk, 1936’da Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kuracaktı,
    Savaşta silah bulamayan Atatürk, 1926’da Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı kuracaktı,
    Kurtuluş Savaşını veren askerlerin halini bilen Atatürk, 1927’de Bünyan Dokuma Fabrikası’nı kuracaktı,

    Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927’de,
    Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928’de,
    İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası 1929’da,
    Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası 1930’da,
    Konya Ereğli ve Bakırköy Bez Fabrikaları 1934’te
    İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası 1934’te,
    Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası 1934’te,
    İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası 1934’te,
    Bursa Merinos Fabrikası 1935’de
    Ankara Çubuk Barajı 1936’da,
    Malatya Sigara Fabrikası 1936’da,
    Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de,
    Divriği Demir Ocakları 1938’de,
    Sivas Çimento Fabrikası 1938’de kurulmuştur.

    Bu fabrikalar neyi ifade etmektedir?

    Batı tarafından sömürülen Osmanlı üretmemiş, tüketmiş, borçlanmış ve sömürge edilmiş, en sonunda fişi çekilmiştir.

    Genç Cumhuriyet ise, kısa vadede borçları kapatmış, yabancı sermayeli şirketleri millileştirmiş, üretmiş ve kalkınmaya başlamıştır.

    Bu fabrikalar, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ifade etmektedir!
    Şehit kanlarının boşa gitmediğini göstermektedir!
    Köylünün, çalışıp millete efendilik etmesini ifade etmektedir!
    Bu fabrikalar DİRENEN bir ülkenin Kaleleridir.

    Atatürk “Her Fabrika Bir Kaledir.” demiştir. Bu sözün haklılık payı o kadar yüksektir ki, bu sözü kavrayamamış olanlar değer bilememiştir.

    Batı 300 yıldır atılım yaparak gelişmiş ve modernleşmiş bir toplum olmasına karşın, Osmanlı bu durumdan çok uzaktı. Genç cumhuriyet 15 yılda yapılan atılımlarla arayı kapatmış, ekonomik alanda yükselme yaşanmış, üniversite reformları ile eğitim çağ atlamış, okuma yazma oranı harf inkılabı ile yükseltilmiş, yetişen öğrencilerimiz yurt dışına eğitimine “KIVILCIM” olarak gönderilmiş, “ALEV” olarak dönmüşlerdir.

    Cumhuriyeti anlamak için, her bir kıvrımı, her bir dokunuşu bilmek gerekir. Hissetmek, ait olmak, paylaşmak ve minnet duymak gerekmektedir.

    Yanında arkadaşları vardı, evet. Nutuk’ta çok önemli bir gerçeği söyler Atatürk;

    “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî yaşamın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet yasalarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikrî ve ruhî yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş, bütün toplumumuza uygulatmak zorunluğunda idim.”
    1927 (Nutuk I, s. 15-16)

    Yavaş yavaş yaptı, Cumhuriyet’i içinde sakladı, soranlara cevap vermedi, ta ki ilan edeceği evreye kadar.

    Üst paragrafta Nutuk’tan yaptığım alıntı çok önemlidir. Yanındaki arkadaşlarının KAVRAYIŞ SINIRINDAN bahsediyor Atatürk. Nasıl ki, bugün "nasıl anlamıyorlar" diyorsak, o gün de anlaşılmıyordu.

    Mustafa Kemal Cumhuriyet derken, Saltanat diyorlardı,
    Mustafa Kemal Özgür Kadın derken, onlar perdeler arasında kadın istiyordu,
    Mustafa Kemal Üretelim derken, onlar borç alalım diyordu,
    Mustafa Kemal Geldikleri Gibi Giderler derken, onlar Amerikan ve İngiliz Mandası diyordu,
    Mustafa Kemal Tam Bağımsızlık derken, onlar yapma etme İzmir’i de mi alacağız diyordu,
    Mustafa Kemal Eğitim derken, onlar medrese diyordu,
    Mustafa Kemal Bilim derken, onlar halife diyordu,
    Mustafa Kemal Modern Türkiye derken, onlar hilafet istiyordu,

    Yanında olan insanlar kısım kısım, fikir fikir ona karşı çıkmıştı. Onları idare etti, dereyi geçmesi gerekiyordu.

    Yaptığı birçok şeyi tabi ki onunla yola çıkanlarla yaptı, ama;
    Birçok yeniliği ve gelişimi de ONLARA RAĞMEN yaptı!

    *

    *** LOZAN ***

    Özellikle LOZAN’ın hala anlaşılamadığını görüyoruz. Bu kitap özelinde bilerek konu etmedim, çünkü LOZAN’a yakışır bir inceleme, LOZAN ile ilgili bir kitapta olmalı.

    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Kuyruk acısının farkındasınız değil mi? Lozan işte böyle bir anlaşmadır. Lozandan önce kaybedilen toprakları ve ada ve adacıkları bilmeyenler ilk önce onları öğrenmeliler. Torun tombalak lafları ağızlarından düşmüyor ama soru sorduğunuzda “sen benim ceddime” diye başlıyorlar. Neyse…

    Mondros, Sevr ve Lozan ile ilgili başka planlarım var, şimdilik affınızı istiyorum.

    *

    Mustafa Kemal Atatürk
    Kuldan birey,
    Ümmetten millet,
    Saltanattan Cumhuriyet yaratmıştır.
    Bugün yapılmak istenen şey,
    Bireyden Kul olması, Milletten ümmet olması, Cumhuriyet Rejiminin Saltanat vari bir rejim halini almasıdır.
    FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR bireyler yetişmesi için bize en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bırakan Atatürk’e karşı, onu anlayan ve fikirlerini kendisine rehber edinen Türkiye Halkı, gerçek anlamda bu saçmalığı yer mi?
    Yiyenlere afiyet olsun, CUMHURİYET evlatları buna izin VERMEZ!
    İçiniz müstereh olsun!

    *

    Kitap içeriğinde olan ama değinmediğim, Hitler ve Mussolini konusunu başka incelemelerde detaylıca anlatıyorum, o yüzden incelemeyi uzatmak istemedim. Hitler ve Mussoli’nin kadınlar hakkında ki görüşlerinden iki alıntı paylaşıp, Özdemir İncenin Cumhuriyet kadınlarımıza sorduğu soruyu, ben de okurlarımıza sormak istiyorum.

    Mussolini;
    "Çalışan kadın, erkeğin işsiz kalmasına neden olmaktadır." #40425413

    Hitler;
    "Nasyonel Sosyalistler, kadınların politik hayatta konumlanmasına yıllarca karşı çıktık, çünkü bize göre bu değersiz olurdu." #30664054

    Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini Etkisi Batılı kadına adeta “cehennem” hayatı yaşatırken aynı dönemde Türkiye’de ATATÜRK Etkisi, Türk kadınını bin yıllık zincirlerden kurtarıp ÖZGÜRLEŞTİRİYORDU.

    O zaman şu soruyu soralım;

    "Ruh ve Kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet'e nasıl karşı olur?" #36123811

    *

    Sinan Meydan ‘ın belgelerle yazdığı kitaplar, birçok kıyıda köşe kalmış konuyu gün yüzüne çıkartıyor. Kendisine yazdığı bütün eserleri için teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’in ilk döneminde Falih Rıfkı Atay vardı, ben ona Atatürk’ün kalemşörü diyorum, bizim dönemimizde ise Sinan Meydan var!

    *

    Ve Unutmadan;

    "Bu toprakların kötü kaderini değiştiren etki;
    Mustafa Kemal Atatürk Etkisidir." #40428206

    Ve son olarak, diyeceğim o ki;

    "Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin
    -eğer cahil veya hain değilse-
    Atatürk'e düşman olması mümkün müdür Allah aşkına?" #28672371

    Sinan Meydan

    *

    İncelemeyi okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu kitabı okumadan önce Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri nı okuyunuz. Atatürk Etkisi, bu kitabın devamıdır.

    10/10

    *

    Kitap içerisinde bulunan kaynakça kitapların bir çoğuna sahibim. Bu kitapların bir kaçını sizler içinde ekliyorum;

    Mustafa Kemal Atatürk - Nutuk ve Atatürk'ün Bütün Eserleri

    Falih Rıfkı Atay - Çankaya

    Cahit Kayra - 1923 - 1950 Devletçilik Altın Yıllar

    İsmail Yavuz - Mustafa Kemal'in Uçakları

    Lord Kinross - Atatürk

    Afet İnan - Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

    Şerafettin Turan - Mustafa Kemal Atatürk-Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik ve Türk Devrim Tarihi (1. Kitap)

    Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)

    İlave olarak;

    Cengiz Özakıncı - Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    Kansu Şarman - Türk Promethe'ler

    Arnold Reisman - Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk'ün Vizyonu

    Murat Bardakçı - Yıkılış ve Kuruluş, Clt

    Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu

    Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi

    (...)
  • 443 syf.
    SPOILER!!!! ( Gerçi otobiyografik bir eserde spoylır mı olur bilmem ama olsun)

    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum
    Yıkadılar aldılar götürdüler
    Babamdan ummazdım bunu kör oldum
    -Cemal Süreya

    Sizin hiç babanız gözünüzün önünde yüreğinden hançerlenerek öldürüldü mü? Üstelik kardeşiniz tarafından?

    İşte ilgili müziğimiz:

    https://youtu.be/xn2gTJk2fQk

    Daha önceden de dediğim şeyin sonuna kadar ardındayım. Yaşar Kemal kitaplarını okumadan evvel, onun kendisi ve hayatı hakkında bilgiler içeren
    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor ve
    Bu Diyar Baştan Başa serisini okumakta fayda var. Bunları okumadan Yaşar Kemal kitaplarının hazzı yetim kalır. Neden mi?

    #29825312
    #25404127

    incelemelerinde anlatmaya çalıştıydım evvelden. Yineleyeyim kısaca.

    Yaşar Kemal aslında bir romancıdan öte bir destancı, aşık, ozan, gezgin, gözlemci. Yani Homerosoğlu. Bunu çokça zikretmiştik zati. O hiç görmediği, yaşamadığı veya işitmediği şeyi yazmaz. Gözlemlerini, bu toprağın insanlarının sorunlarını, aksayan kanayan yaralarımızı ve notlarını kendi kalın camlı kemik çerçevesinden aktarır bizlere. Hemi de tek gözüyle.

    Burada değinmek istediğim “Kimsecik” serisi, aslında Yaşar Kemal’in ve ailesinin öyküsüdür özünde. Şimdi değineceğim serinin ilk kitabı Yağmurcuk Kuşu .

    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabından da biliyoruz ki, Yaşar Kemal’in ailesi Van’dan Çukurova dolaylarına göçüyor ve oraya yerleşiyor. Bu göç sırasında yolda bir çocuk bulurlar. Her yeri yara bere, kurtlar kımıl kımıl. Aile bu çocuğu yanına alır ve evlat olarak kabul eder. Yusuf’tur çocuğun adı. Yaşar Kemal’in babası ona çok güvenir, çok sever, koruması yapar. Fakat zaman ilerler ve Yaşar Kemal dünyaya gelir. Ve bir gün Yaşar Kemal küçük bir çocukken gözleri önünde, camide babası öldürülür. Bunu yapan ise Yusuf’tur. Evet, serinin ilk kitabı tam da bu noktaya temas ediyor. Her şey olduğu gibi fakat ilginç noktalar var. Bunları tespit için daha önce dediğim gibi “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” kitabını okumanızda fayda var.

    Üvey kardeşinin babasını öldürmesi üzerine Yaşar Kemal bu durumu yıllarca düşünmüş. Ona karşı kin gütmemiş bile. Onu anlamaya çalışmış. Kendi röportajında da bunu dile getirir. Yıllarca onu anlamaya çalıştım diyor Usta. Ve bu bağlamda da bu romanı kaleme aldığını düşünüyorum.

    Kitapta Yusuf, Salman adıyla tanıtılıyor bizlere. Salman babasını öyle çok seviyor öyle tapıyor ki, Tanrıdan daha öte babası. Onun korumalığını üstleniyor, kendisi olmadan bir adım dahi attırmıyor babasına. Babası da onu baş tacı ediyor. Güneşe dua ederken her sabah Salman, babasına da dua ediyor tapıyor adeta.

    Yusuf’un geçmişiyle ilgili ayrıntılı bilgi yok ama kitapta Yusuf yani Salman bir Ezidi çocuk olarak anlatılıyor. Bilir misiniz Ezidi biri etrafına çizilen çemberin içinden, çizen kişi silene kadar hapsolurmuş. İşte burada da Yaşar Kemal buna benzer bir yapı kurmuş. Salman etrafına çizilen çemberden kurtulmak istiyor. Bu çember ise baskı, zulüm değil, sevgi, aşk, ulvi bir aşk. Zaten sevgi ile öfke kardeş değil midir? Sonunda da babasını öldürüyor, yani çemberi çizdiğini düşündüğü kişiyi.

    Yaşar Kemal Salman’ı ise korkulan, çocukları öldüren, yiyen biri olarak tasvir ediyor. Aslında çocukları öldürmekten kasıt bir karabasan gibi. Zira kitabın bazı yerlerinde Yaşar Kemal’de alışık olmadığımız hayali ögeler bulunuyor. Gerçekle gerçek dışılık-hayal, bazı noktalarda iç içe geçiyor. Öyle bir korku salıyor ki Salman köyün üzerine, omzuna Alaman filintasını takıyor, fişeklikleri dolu dolu çaprazlamaya bağlıyor ve kurşun olup korku olup kabus olup çöküyor. Kah dağa çıkıp tavukları avlayan kartalları avlıyor kah tepelerden köylülerin evlerine kurşun sıkıyor. Attığını vuran biri Salman.

    Salman karakteri aslında Yaşar Kemal’in kendini anlatıyor kitabında değindiği, tanıştığı bir Ezidi dilencinin anılarındaki bir karakter. Baldırıçıplak dolaşıp köylere yağmaya inen aç, kimsesiz, yoksul çocuk çetelerindeki, başıboş köpeklere önderlik yapan bir çocuk. Buradan esinlenmiş ve Salman karakterini yaratmış.

    Fakat bir ayrıntı var. Kitapta çokça yer verilen bir konu. Salman beyaz dişi atı ile sürekli cinsel ilişkiye giriyor. Onu sanki karısı gibi düşünüyor, ona öte yandan sevgi de besliyor. Buna şahit olan köyün çocukları sayesinde bu havadis köye yayılıyor. Ve Anadoluda hala bir yara olarak süregelen bir hadiseye ayna tutuyor: hayvanlarla ilişki-tecavüz. Bu durumda ise köylüler buna şaşırmıyor bile, olağan karşılıyor. Avradı olamayan erkek ne yapar başka, atıyla ilişkiye girmeyen erkek mi olur diye düşünüyor köylüler. Bunu aslında herkes yaparmış da kimse bu konuda konuşmazmış. Herkesin bildiği ama dillendirmediği bir durummuş. Bugün bile bu durumun yaşandığını biliyoruz. Bu konuyu irdeler isek ayrı bir konuya gark etmiş oluruz. Bu yüzden bu kısımı sizlere bırakıyorum.

    Yaşar Kemal’in Salman’ı neden böyle biri olarak ele aldığını açıkçası çok merak ettim. Hala da düşünüyorum. Seri bitince net bir fikre varacağım sanırım.

    Salman’ın, babası İsmail Ağa’yı öldürmesinin altında yatan sebepler arasında köydeki söylentiler de var. Herkes Salman’ın annesini İsmail Ağa’nın öldürdüğü ve Salman’dan bunu gizlediği yönünde dedikodular yayıyor. Bu durumda babasına duyduğu sevgi bir yerden sonra öfkeye dönüşüyor. Mustafa’nın yani Yaşar Kemal’in doğumu ve İsmail Ağa’nın onun doğumuna çok sevinmesi de tuz biber ekiyor. Uzun zaman sonra bir erkek evlat olarak dünyaya gelen Mustafa tüm sevgiyi üzerine çekiyor. Zaman ilerledikçe Salman'ın Mustafa’ya olan nefreti büyüyor ve bir çığ gibi Anavarzadan aşağı taşıyor. Pabucu dama atılmış hissediyor. Bu yüzden de büyük bir açmaza giriyor Salman. Sonunda ise İsmail Ağa’yı Kafkas işi kamasıyla böğründen bıçaklıyor.

    Kitapta pek çok dönemsel konuya değiniyor Yaşar Kemal. En belirgini ise Ermenilerden kalan yerleri, dönemin ileri gelenlerine tahsis edilmesi. Konaklar, tarlalar, mallar… Bu konuda daha önce paylaştığım bir yazıyı iliştiriyorum:

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    “Annesi İsmail Ağa’ya şöyle öğütler: ‘Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.”

    “Ermeniler kuş değil, evleri yuva olamaz”

    Dediğim gibi, bu seriyi daha iyi anlamak için yukarıda belirttiğim kitapları okumakta fayda vardır efendim.

    Yaşar Kemal kendi korkularını çekincelerini de işliyor kitapta. Kendini tekrar etme “alametifarikası” ise bu kitapta zirvelerde. Tasvirler yine almış başını Anavarza tepelerinden taşmış. Doğayı dantel misali işlemiş yazılarında. Kuşun kanadını, arının vızıltısını, suyun ve kanın sesini.

    burada kısa bir video linki bırakıyorum izlemek isterseniz:
    https://youtu.be/EXXFyi0XCxM

    İnsan sevdiğini öldürür mü? Peki sevdiği, insanı öldürür mü? Öldüğü için mi sever bir insan bir insanı yoksa sevdiği için mi ölür insan?

    Yaşar Kemal’in dilinin tutulmasına sebep olan bu olayı ve kendi geçmişini anlamak için yazdığını düşündüğüm bu kitabı okumak isteyen okurlara keyifli okumalar dilerim. Serinin diğer kitaplarında buluşmak üzere esen kalınız.

    Hepimizin kendi ellerimizle çizdiği bir Ezidi Çemberi yok mu? Kendi kendimize sınırlar koymaz mıyız aslında? Ve bu çemberin bozulmasını başkalarından beklemez miyiz?

    Şunu dinlemeden de olmaz ki değil mi?

    “Ben ölürsem, sevdiceğim var olsun canım, var olsun…”

    https://youtu.be/KXaH7jeVSkA
  • 71 syf.
    ·1 günde·6/10
    ​İncelemiş olduğum kitabı, Okuma Üzerine; 72 sayfadan oluşan, bölümler halinde olmayan ve deneme türünde yazılmış bir kitap. Kitabın ilk 25 sayfası yazarın çocukluğundaki okumalarını, okumaya olan tutkusunu ve okuma ortamını göstermesi bakımından oldukça önem arz etmekte. Küçük yaşlarda başlayan okuma serüveninde, bu arzusunu ve onu olumsuz etkileyen dış faktörleri üstün gözlem yeteneğiyle uzun uzun ve ustaca tasvir ediyor. Ayrıntılara inmek söz konusu olduğunda, bazen ayrıntılarda boğulmak tehlikesinin yakınlarında gezdiğini söylemek de yanlış olmaz. Bir cümleyi bazen tekrar tekrar okumanızı, algılayabilmenizi gerektirecek kadar yoğun bir anlatıma sahip Marcel Proust. İnce bir kitap olmasına rağmen içerisindeki cümleleri anlayabilmek ve yorumlayabilmek, 200 sayfalık bir kitabı okuduğum zamanla eşdeğerdi neredeyse. Başka bir ifadeyle beyin mesaisi yaptığımı da söyleyebilirim. Yazar, benim de merak ettiğim soruları soruyor ve cevaplarını da genellikle alıntılar yaparak veriyor: Okumak nedir? Niçin okumalıyız? Hangi kitaplar bizlere neyi hissettirir? Yazar kime denir? Ve belki de en önemlisi, nasıl okumalıyız, okumanın evrene, insana ve insanlığa kattığı şey nedir? Bunun çok fazla cevabı var fakat burada Marcel Proust’un da kitap üzerinde durduğu iki önemli noktaya değinmek yararlı olur:
    • Zihni en görgülü haline kavuşturması.
    • Tinsel hayata kapı açması
    ​Kitabın kapağını biraz daha aralayıp Proust’un okuma üzerine düşüncelerine geçelim. Kitabın uzunca bir kısmında, 7 ile 24. sayfaları arasında, anlattığı çocukluk zamanındaki okuma ortamı, bizlere aristokratik bir aileden geldiğini sezdirebiliyor. Yemek hakkında birkaç sayfa sürecek kadar yazıyor. Yemek yemenin onu, okumadan alıkoyduğunu, bir an önce bitmesini istediğini anlatarak, okumaya adeta aşkla bağlı olduğunu bize, en azından bana hissettiriyor. “Okumaya, ne yazık ki son verecek olan yemeğe hâlâ iki büyük saat vardı.” (s. 9). “Bazıları daha fazla beklemeden, masaya, önceden otururdu. Bu bir felaketti çünkü bu davranış sonradan gelenlere çoktan öğle olduğunu düşündürtecek ve ailemi, ‘Hadi, kapa kitabını, yemek yiyeceğiz.’ gibi öldürücü sözleri söylemeye yöneltecek kötü bir örnekti.” (s.10). ​
    Odasını, odasının penceresinden gördüklerini ve sokağı da uzunca tasvir eder. Odasını hiç beğenmez ve niçin beğenmediğini anlattığı, 14 – 20. sayfalar arasındaki detaylarla şaşkınlığa uğrayabilirsiniz. Betimleme nasıl yapılır sorusunu hiç sormaz ya da yanıt aramaz ama siz, kitap boyunca bunun nasıl yapılabileceğini, size sıradan gelebilecek, hiç dikkatinizi bile celp etmeyecek şeylerin nasıl sıra dışı bir anlatımla okuyucuya sunulabileceğini görürsünüz. Kendi söylemiyle, okumadan söz etmek isterken, kitaplardan başka her şeyden söz etmiştir, çünkü okumaları sırasında kendisiyle konuşanlar kitaplar değildir ve ekler: “Ama belki okumaların bende birbiri ardına bıraktığı hatıralar benim okurumda da uyanacaktır, bu çiçekli ve sapa yollarda zaman kaybetse de okuma adı verilen özgün psikolojik edim, zihinde yavaş yavaş yeniden yaratılacak ve böylece benim belirtmem gereken kimi düşünceleri kendine aitmiş gibi izleyebilecek güce sahip olacaktır.” (s. 27).
    Proust’a göre okuma saati, seçilmiş bir saat değildir. Evine biraz uzaktaki parkın yeşilliğinde derin bir sessizliğin yaşandığı ortamda da olabilir bu, evdekiler uyur uyumaz yaktığı mumun ışığında da okumaya kendini bırakabilir.
    ​Çocukluğundaki okumaların tasviri 25. sayfada verilen ilk gençlik yıllarındaki fotoğrafla son bulur ve artık okuma üzerine düşüncelerini alıntılar üzerinden anlatmaya başlar. İlk atıf Ruskin’edir. Ruskin’in, Kralların Hazinesi kitabında ileri sürülen düşünceyi özetleyecek cümleyi Descartes’in sözüyle verir: “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.” ve Descartes’in bu sözü üzerinden Ruskin’i eleştirir: “Fransız filozofun zaten biraz kuru bu düşüncesini belki Ruskin bilmiyordu ama görkemleriyle en sevdiği ressamın peyzajlarını aydınlatan sisleri andıran İngiliz sislerinin eriyip, Apollonvari bir altına karıştığı konuşmasının her yerinde karşılaşılan şey gerçekte bu düşüncedir.(…) Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa bir konuşmaya indirgenemez; bir kitapla dost arasındaki asıl farklılık, bilgeliklerinin büyüklüğündeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimidir; okuma, konuşmanın tersine, yalnızlığımızı sürdürürken yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek, esinlere açık olmaya ve zekânın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam ederek, her birimizin önceden iletilmiş bir başka düşünceyi iletmesidir.” (s.29-30). Bu durumun, okuma düşüncesinin kaynağına kadar gitmekle mümkün olabileceğini ve okuma işlevinin sınırlarının da onun özel niteliklerinin doğası ile ilgili olduğunu söyler sonrasında. Proust’a göre bu özel niteliklerin neler olduğunu bulmak amacıyla çocukluktaki okumalara inilmelidir. Yani çocukluk zamanındaki okumalarını bu kadar derin olarak anlatmasının nedeni, sonrasında sorduğu soruya önceden cevap vermek içindir.
    Okumayı nasıl tanımladığını daha önceden alıntıladığım bölümden hareketle özetlersek “Kişinin yalnızken önceden belli olan bir düşünceyi, müdahalesiz ve esinlere tamamen açık olarak, kendi zekâ sınırları içinde algılama süreci” şeklinde niteler. Yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliğinin başlayacağını savunur 34. sayfada da.
    ​Kitaplar bizlere rehberlik etmelidir ama edemez bazısı da. Hani derler ya “Bana balık verme, tutmasını öğret.” aynı o misâl… Proust buna da parmak basıyor ve okumanın tinsel hayatın eşiği olabileceğini, oradaki yolu göstereceğini ama yolu oluşturmayacağını vurguluyor. Yine de tinsel çöküntülerin patolojik denebilecek bazı durumlarındaki insanlar için okumanın bir tür iyileştirici bir disiplin olduğunu belirtir. Böyle durumlarda kitapların bazı sinir hastalıkları için ruhsal tedavilerine benzer rol oynadıklarını ifade eder.
    ​Kitapların gerçek dostlarımız olduğunu, bireyler arasındaki dostluğun geçici ve samimiyetsiz, okuma ile kurulan dostluğun ise kalıcı ve daha samimi olduğunun altını çizer: “Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimî bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. (…) Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak gerçekten istediğimiz içindir. Moliere’in söylediğine tam tuhaf bulduğumuz ölçüde güleriz; bizi sıktığında sıkılmış görünmekten korkmayız ve onunla birlikte olmaktan gına geldiğinde ne dehası ne de ünü onu aniden yerine koymaktan bizi alıkoyamaz. Bu katışıksız dostluğun atmosferi, sözden daha katışıksız olan sessizliktir. Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak, eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. O katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.” (s. 48 -49). Proust gibi düşünenlerin az olmadığı kanısındayım. Bazen insan ilişkilerimizde sahte dostluklar kurabiliyoruz, “Şöyle söylersem şunu düşünür mü, böyle yaparsam yanlış anlar mı, sırf o istediği için görüşmemiz gerekiyor ama ben istemiyorum, söylesem kırılır mı vs.” gibi iç sesler eksik olmaz kimi zaman fakat kitap öyle mi? Hiçbir zorunluluğumuz yokken sevdiğimiz için okuruz, o an daha fazla okumak istemiyorsak yerine koyar sonra okuruz, anlatılanlar bizim fikirlerimizle çelişiyorsa tartışırız, eleştiririz, tüm bunlara rağmen kafamızda şöyle bir soru olmaz: “Bu yaptıklarıma ve söylediklerime kırılmadın umarım.” Kalıplaşmış bir ifadeyle, kitaplar bizim gerçek dostlarımızdır.
    ​Zihnin en görgülü hâli… İfadenin büyüsünü hissedebiliyorsunuz, öyle değil mi? Zihnin en görgülü hâli nasıl oluşur? Elbette sadece okuma ve bilme yoluyla… Duyarlığımızın ve zekâmızın gücünü ancak kendi içimizde, ruhsal yaşamımızın derinliklerinde geliştirebileceğimizin farkında mıyız?
    ​Büyük yazarlar neleri, niçin okur? Onların tercihinin antik çağ yazarlarına yönelik olduğunu söyleyerek edebiyatın ağır toplarını, topa tutar: “Kendi çağdaşlarına pek "romantik" gelenler bile klasiklerden başka pek bir şey okumuyordu. Victor Hugo söyleşilerinde okuduğu kitaplardan söz ettiğinde, sık sık geçen adlar Moliere, Horatius, Ovidius ve Regnard'ın adlarıdır. Yazarların en az kitabı olanı ve eseri tamamıyla modernliğin ve yaşamın içinde olduğundan bütün klasik mirası reddetmiş görünen Alphonse Daudet, durmadan Pascal'ı, Montaigne'i, Diderot'yu ve Tacitus'u okur, alıntılar ve konu ederdi. Hatta belki klasik ve romantik arasındaki neredeyse yarı yarıya yorumdan oluşan ayrımı yenileyerek şunu da diyebiliriz ki, romantik olan okurlardır (akıllı okurlar, elbette), oysaki ustalar (hatta romantik denen ustalar, romantik okurların gözde ustaları) klasiktir. Bunlar, artık yaşamayan geleneklerin ya da hissediş biçimlerinin hatırasını koruyan yürürlükten kalkmış dillerin bütün güzel biçimlerini, bugünkü hiçbir şeyi andırmayan ve zamanın, üzerlerinden geçerken, hâlâ renklerini güzelleştiren tek şey olabildiği, süregelmekte ısrar eden geçmiş izlerini içerir.” (s. 53- 55). Buna karşılık, klasiklerin en iyi yorumcuları “romantikler” dir. Gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir, çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. Rastlantı sonucu en güzel kitapların eski yazarlar tarafından yazıldığını varsayarlar ve bu hiç kuşkusuz olabilir. Çünkü okuduğumuz eski kitaplar, çağımıza oranla çok geniş olan geçmişin bütününden seçilmiştir.
    Okuma Üzerine, bizlere sunduğu farklı bakış açıları, okumaya yeni bir soluk getirmesi, özgünlüğü, çarpıcı tespitleri, büyük düşünürlerin okumalarını dile getirmesi yönüyle bu konuda yazılmış önemli bir yapıt. Bu kitabı özellikle kitap kurtlarının, okumayı yaşamlarının içine yerleştirmiş kişilerin ve okumaya profesyonelce yaklaşanların okumasını tavsiye ederim, şayet kitap okumaya yeni başlayan birisi için başka bir kitap okumak istememesine neden olabilecek kadar derin anlatımlı olduğunu da daha önce ifade etmiştim.
  • Benden sürekli kitap tavsiyesi isteyenler oluyor. Arada kendi okuduklarımı paylaşıyorum ama kitabın 'tavsiyesi' olmaz dostlar. Bilgiye bakış ve okumadan yana beklenti kişisel kavramlardır. Kitap biraz da keşif seferidir; yola haritasız çıkılır.

    M. Serdar Kuzuoğlu
  • 664 syf.
    ·10/10
    Hayatımda yaptığım ya da yapacağım en hadsiz girişimdir Tristram Shandy’i incelemek. Yapacağım diyorum çünkü okuması zaten yeterince zorlayıcı olan bir kitabı, — zorlayıcı olması dikkati çok fazla gerektirmesinden kaynaklanıyor, —sıkıcı değil ancak tahammül seviyelerini zorlayan bir yazarın kaleminden çıkıyor—bir de üstüne incelemek - incelemeye çalışmak - ha tabi unutmadan eklemeliyim: M•••• S••••• tarafından mükemmel bir incelemesi zaten yapılmış—işte saydığım bu bir, iki , üç sebepten ötürü hadsiz bir girişim. Belki istesem sebepleri çoğaltabilirdim ama incelemeyi okuma zahmetine girişen kişiyi yormak bıktırmak istemiyorum. Zira uzun yazıların okunma oranı da düşük. Ne kadar uzatırsam o kadar az kişi okuyacak demek oluyor bu —tabii bu aslında iyi bir şey çünkü gerçekten bir şeyler okumaktan keyif alan insanların dikkatini cezbetmek önemli. İşte kültürlü, edebiyattan keyif alan, zor da olsa başladığı kitabı yarım bırakmayan —bu tabii ne kadar iyi bir özellik tartışılır çünkü Schopenhauer’ a göre çoğu kitap zaman kaybı ve —gerçekten Schopenhauer bu konuda çok haklı—neyse konuya geri dönersek—zorlu kitaplarla bile başa çıkan o güzel hanımefendiler, yakışıklı beyefendiler sizler bu kitap hakkında bir şeyler öğrenmeye hatta ve hatta bu kitaba sahip olup okumaya kesinlikle layıksınız. Bu onur karşısında sizlere ne kadar methiyeler düzsem eksik kalır— o yüzden kendinizi bu incelemeyi okuduktan sonra hatta kitabı okuduğunuz andan sonrada övmeye devam edebilirsiniz, —hak ediyorsunuz tüm o güzel cümleleri. Burada kesebilirdim ama yok bence biraz daha övülmek doğuştan gelen hakkınız. Stefan Zweig, Sabahattin Ali, Albert Camus, Dostoyevski ve sayamadığım daha onca popüler yazardan kurtulup, başka yazarların da varolduğunu ve okunmalarının- size belki o kişilerden daha çok- şey kazandıracağı eserler olduğunu içten içe düşünüyorsunuz demektir. Çünkü bilindik bir söz vardır: “ Herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor demektir.” Bu cümle tam olarak böyle miydi ya da kim söylemiş hatırlamıyorum ama kimse söylememişse de bugüne kadar daha güzel bir şey yaptık ve siz bu incelemeyi okurken bir şeyler ortaya koymuş olduk. Neyse sanırım sahibi vardı. Siz araştırabilirsiniz. Ya da boş verin her şeyi bilmek bazen insanı yorar. “ Herkes aynı yazarları okuyorsa kimse bir şey okumuyor demektir”. En çok üzen şey ise kitap okuyup gelişen, kültürlenen bu kişilerin sadece popüler kitapları okuması. Her gün aynı yazarların aynı kitaplarının aynı alıntılarına tanıklık etmekten ve - belki bilmeden buna katkıda bulunmaktan - utanç duyduğumu belirtmek zorundayım. Popüler kitaplarla kitap okumaya başlamaktan önce nasıl kitap okunmalı ki insan kendini geliştirsin konusunda yazılar, kitaplar okumanızın daha verimli olacağını sanıyorum- hem sizin için hem benim için hem de insanlık için. Ha bir de kitap okurken rahatlayan insanlarımız var. Doğal olarak rahatlama düşünme eylemini bırakmanızdan kaynaklanır. Kitap okumak sizi rahatlatıyorsa kusura bakmayın ama siz ya seviyenizin altında olan kitapları okuyorsunuz ya da siz sadece gündelik konularınızı düşünmemek için okuyorsunuz- her durumda kötü bir şey —gelişmiyorsunuz. —Evet, haklısınız ben kimim ki bunu değerlendirebilirim. — Tamam, tartışmayalım. Ben müsaadenizle devam edeyim.

    ———————————————————————


    37.0344 N, 27.4305 E koordinatlarına denk gelen bir ilçenin iki katlı, mavi kapılı binasının — ev diye de açıklanabilirdi biliyorum. — ama incelemeyi yazan benim o yüzden ben neyi nasıl söylemek istersem öyle söyleyeceğim.—Anlayışınız için teşekkürler. — içindeki salonun köşesinde yer alan ufak bir kitaplık var. Beyaz, ahşap,5 raflı. — İçine maksimum ne kadar kitap alabilir diye büyük çalışmalar sonucunda 296 tane alabildiğini gördük. —tabii gerekli geometri bilgisi ( https://dikdortgenler-prizmasi.hesabet.com )ve kitapların okunmak için yerinden çıkartılmama prensibi önemli bu dizilimde. İşte o kitaplığın 2. - üstten ikinci- rafında Yapı Kredi Yayınları sol tarafta kitap isimleri görülebilecek şekilde yerleştirilmişken sağında Babil kitaplığı serisi var yine aynı düzende. Tam ortasında ise diklemesine yerleştirilmiş, sırasıyla - soldan sağa- Celine- Gecenin Sonuna Yolculuk ve Taksitle Ölüm, Hobbes- Leviathan, Huysmans- Tersine, Hölderlin- Hyperion, Papini- Düşsel Konçerto ve bir de Tristram Shandy’i vardır. Her şey düzene kafamda isyan etmekle başladı.—Hangi düzen olduğunu anlayamadıysanız yeteri dikkatiniz verilmemiştir incelemeye ve buradan sonra okumayabilirsiniz— Ya da baştan okuyabilirsiniz. —Ayağa kalktım ve kitabı yerinden aldım. -Tahmin etmesi zor olmasa gerek hangi kitap olduğunu. Evet, Hyperion. Çünkü gözüme hoş görünmüyordu sıralamada Kazım Taşkent serisiyle görüntüsel bir uyumsuzluk barındırıyordu. Krem renginin yanında beyaz ve turuncu zihinlerde birleşir gibi gelse de- gerçekte gelmemişti ve görüntüyü bozuyordu. İşte o sırada bütünlüğü sağlamak amacıyla Tristram Shandy’i diğer dostlarıyla buluşturmak zorundaydım. Amacımsa en azından biraz olsun bir ahenk sağlamaktı. Ve bunu başarmak üzereydim ki daha önce okuduğum bu kitabın dili haricinde çok bir şey hatırlamadığımı anımsadım. — Ayrıca kitabı bir kere elime almıştım. — Evet, kitabı yarım bırakamamaktan daha kötü bir huy varsa o da dokunduğun kitabı okumadan yerine koymak. Bu ne demek tahmin edersiniz. Uygulamaya girdim ve kitabı okudum kategorisinden okuyorum’a çevirdim. —Üzüntü vericiydi. Sonuçta okuduğum kitap sayısı bir azalmıştı. Artık kimse beni beğenmeyebilirdi. Hemen okumalıydım. Ki bu sayede tekrar kitap sayım artabilsindi(!)


    IX. Bölüm


    Önsözü O. P. tarafından yapılmıştı kitabın. Nobel ödüllü, muhteşem, muazzam yazarımız. Kendisinin hiçbir kitabını okumadım ama ünü o kadar büyük ki bu sıfatları yazmam tutarsız görünmez diye düşünüyorum. Yine aynı sebepten önsözü okumadan geçtim. —Anlayabileceğiniz gibi tutarsızlığı sevmem madem kitaplarını okumadım önsözünü neden okuyayım. Zaten bir kitabın önsözünde kitabı anlatmaya çalışmak veya öğretmeye çalıştığı şeyleri açıklamak nasıl desem birazda küstahlık. Hem yazara sen kendini anlatamıyorsun ben açıklayayım, hem siz bu kitaptan bunları anlayamazsın ben size anlatayım hem de -bonus olarak- sizi belli kalıplara sokarak öğrenebileceğiniz başka şeyler varsa dahi bunu görmenizi engellemek demek değil midir? Sihirbazların çalışma prensibinden bunu görmek basit. Bende bana bu kitaptan şunu öğreneceksin diyenleri oldum olası sevmem. -Bırak bakalım ben ne öğreniyorsam öğreneyim sonra senle konuşuruz.— Ama yok illa açıklayacağız ki insanın hevesini kırarken, düşünce silsilesini de engellemiş olacağız. O yüzden umarım bu incelemede şikayet ettiğim şeyleri yapmamaya çalıştığımı anlar, ne kadar zorlandığımı görür ve anlayışınızla beni aynı ortamda bulundurursunuz. Bu inceleme sonunda elde etmek istediğim başarıyı tek cümleyle açıklamak istiyorum. “ Gürkan spoiler’ı öldürdü.” —Ah tefeci ve Türk düşmanı Shakespeare seninle sonra görüşeceğiz. —Ayrıca Hyperion’u da okudum. — O soruyu da akıllardan silelim ki Tristram Shandy ‘ den başka bir şey düşünemez hale gelelim.



    ••••••••••••


    X. Bölüm

    ......... ..... ...... ....... ... ........... ......... ... ........
    .. ...... ... ..............
    ......... ..?


    ••••••••••••


    XI. Bölüm

    PARDON biraz beklettim. Kahve almam gerekti de incelemeyi sürdürebilmek için. — İster misin? Eğer alıp geleceksen bekleyebilirim. Biraz olsun bu yazıyı beğenmişsen kahveyle daha güzel bir kombinasyon olacağına garanti ederim. Çay da olur ama şimdi seni bekletmek istemedim. —Demlemek falan uzun sürerdi. Ama sen illa çay içicem diye tutturuyorsan ve hali hazırda yoksa ben bekleyebilirim. —İşte bu incelemede buraya kadar gelebilmiş bir okur benim için bu denli değerlidir. Hatta bir güzellik yapayım sana.

    ************************************* ( işte tam olarak burda kalmıştın.)

    Hoşgeldin. —Afiyet olsun.— Devam edeyim. Değişik noktalama işareti kullanımları ve hatta yazım kurallarına uygunsuzluklar görmüş olabilirsin bu duruma kadar. Ama buna alışsan iyi edersin. —Çünkü Tristram Shandy bir kitap değil daha fazlası. Tam olarak hissettiğim şey; Tristram, Laurence, ben ve Toby avluya oturmuşuz ve resmen saadet zamanı.— Ayrıca arada Mura• Se••in de eşlik ediyor bizlere. —Kitabı okursan sen de bize eşlik edebilirsin senin gibi saygıdeğer bir şahsiyet bizi onurlandırır. —Noktalama işareti değdiğin şey nedir ki! —Bunlara dikkat etmekten anlatmak istediğimi anlatamadığım zamanlar oldu. Ama bir kitap yazıyorsan olmazsa olmaz di mi? Doğru. Bu yüzden kitap olarak alma Tristram’ı. Sen bir dost sahibi olucaksın. Ya da en azından okunacak bir şey olarak alma. —Bu kitapta hissettiğim en güzel şey, televizyon filmlerinde olduğu gibi aradaki camın ortadan kalkması. Yazar ve Tristram sizinle sohbet etmek istiyor. Ediyor. Sanki karşınızdaymış gibi bir sohbeti okumanızdan çok onu işitmenizi istermişçesine yeri geldiğinde kanıtları full metin halinde sunuyor yeri geldiğinde bir görüntü yaratıyor zihninizde. Kullanılan tüm -kitaplarda görmeye alışkın olmadığımız - işaretler konularla bir yerlerde bağlantılı. —Çünkü dümdüz size bir şeyi anlatsa bu kadar sansasyonel bir etki yaratamazdı yayımlandığında. Bir şeyleri anlamıyorsanız sizin anlamanızı istemediği için anlatmayan, anlayıp anlamadığınızı ölçüp dikkatinizi kendisine vermenizi isteyen bir yazardan bahsediyorum size. — Evet, evet büyük bir aşk romanı. — O alıntıları bulur paylaşırsan beğenileri de yüksek olur. — Demek isterdim ama Tristram yüksek zevklerin bir ürünü. O yüzden bu konuda karşılayamasa da güzel bir dostluğu barındıracağına eminim.


    XII. Bölüm

    Burada bir veda etmek istedim sana. —Eğer gelebildiysen buraya kadar,— gerçekten Tristram’ı okumalısın. —Konuyu anlatmaya çalışmaktansa kitapta karşılaşabileceğin enteresanlıklardan bir kesit sunmaktı amacım. —Kitabı anlatmadan kitabı anlatabilmeyi denemiş bir adamın konuşmasına şahitlik etmiş oldun sen de.



    —Aslında kahveni bitirdiğin an ile denk getirecek kadar uzatmak isterdim,— aynı anda olması önemliydi,—ama işte dünyanın kanayan bir yarası olsa gerek bu da. İnsanı alıştığı şeyden mahrum bırakmamak adına erken kesiyorum.

    Keyifli okumalar.