• 432 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Çözemediğiniz sorunlarınız mı var? İyi bir terapistin grup terapilerine katılmak istiyorsunuz ama yeterli paranız mı yok? İşte size eşsiz fırsat. Irvin Yalom aracılığı ile Julius'un grubundan çok şey öğrenebilirsiniz. Problemlerinize daha farklı yaklaşabilirsiniz.

    İşin şakası bir yana.. Yalom yine yaptı yapacağını. Kendisini Nietzsche Ağladığında eseri ile keşfetmiş ve hayran kalmıştım. Ve bu eseri ile hayranlığım da arttı. Aslında Yalom benim hep okumak istediğim ama tam olarak nasıl bir tarza sahip olması gerektiğini zaman zaman açıklayamadığım türde eserler kaleme almış. Gerçek ile kurgunun birleşimi ve okurken edinilen psikolojik desteklerin yanında bir çok mühim alıntı, filozoflarla ilgili bilgiler. Bu kitap aynı zamanda bir Schopenhauer el kitabı gibi. Onunla ilgili fazlasıyla bilgi edinmemi sağladı ve kitaplarını okumam için heveslendirdi.

    Irvin Yalom psikanalist, psikiyatrist, psikoterapist ve yazar. Rus-Yahudi kökenli bir aileden gelmekte ve çocukluğunda maddi olarak zorlu süreçler yaşamışlar. Bulunduğu muhitte tek beyaz aile olması ve tehlikeler olması sebebiyle Yalom sık sık güvenilir bulduğu halk kütüphanesinde zaman geçirmiş ve kendini geliştirmiştir. Üniversitede çok sıkı bir çalışma ile başarılı olmuştur. O dönemlerde Yahudi kökenli ailelerin karşılaştığı engeller ve zorluklardan dolayı üniversite için çok fazla çalışması gerekmiş. İleride felsefeye de büyük merak salarak kendisini yönlendirmiştir. Bu sayede eserlerinde gerçek-kurgu birleşimiyle birlikte felsefenin de büyük oranda harmanlandığını görüyoruz. Özellikle varoluşçu terapinin günümüz temsilcilerindendir.

    Yalom grup terapisi ve varoluşçu terapi üzerinde eğitici, profesyonel bir dille eserler yazmıştır ama bunlarda profesyonel bir dil kullanmasından kaynaklanan bazı eksikler olduğunu düşünür. Terapist-hasta ilişkisinin derinliğine inmeyi ama bunu farklı bir dille yapmayı ister. Bu nedenle de kurgusal edebiyata yönelir. Bu şekilde de eserinde bireylerarası teoriye dayalı grup terapisini karakterler üzerinden işliyor ve bu esnada bizlere de başarısız ilişkilerimizde yaşadığımız bazı sorunlara farklı bakış açısıyla yaklaşmamıza yardımcı oluyor. Ben bu terapi diyaloglarının olduğu kısımlardan özellikle zevk aldım.

    İçerikten bahsedecek olursam; beklemediği bir anda ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen psikiyatr Julius, hayatını sorgulamaya başlar. Kalan ömründe ne yapması ve nasıl yaşaması gerektiğini. Bunları sorgularken de üzerinde başarısız olduğu bazı hastalara ne olduğunu, verdiği desteğin hayatları üzerinde sonradan bir etkisi olup olmadığını merak eder ve bunlar arasından Philip'i seçer. Ona ulaşır ve olay zinciri burada başlar. Spoiler vermemek amacıyla çok detayına girmek istemediğim bu özet kısmı zaten kapak arkasında da daha detaylı görebilirsiniz.

    İşleyişte bölüm bölüm ilerliyor ve birinde grup terapi sürecine yer verirken bir sonrasında genellikle Schopenhauer’in hayatını anlatıyor. Bu filozofun hayat felsefesini kendisiyle özdeşleştiren Philip sayesinde bir çok nitelikli görüşünü de öğreniyoruz. Asosyal, herkesten uzak yaşayan, sadece köpeğiyle iyi bir iletişimi olan, kendisini felsefeye adamış, yalnız adam Schopenhauer. Hayata dair bakış açısında bir çok kısım insanı fazlasıyla etkilemekle birlikte katılmadığım yerler de oldu. İnsanların kendisini başkalarından fazlasıyla soyutlamasını, ilişkilerini çok fazla kısıtlı tutmasını ve kimseyi önemsemezsek daha çok önemseneceğimizi belirtiyor. Bunlara çok fazla katılmıyorum. Ben fazlasıyla duygu odaklı yaşadığım ve de karşımdakilerin hislerine de önem verdiğim için bunları yapabilmem karakterime de ters. Ama genel anlamıyla hayat üzerine görüşlerini belirtme şekli güzel. Sadece kadınlar üzerine bakış açısını yok sayarak onu benimsiyorum çünkü (sanırım özellikle annesiyle ilgili kötü ilişkisi ve bağının kopmasıyla ilgili olarak) çok fazla önyargılı. Ayrıca hayatı boyunca kadınlardan ilgi görmemesi ve dikkat çekmemesi de onu bu konuda iyice hırçın yapmış. Fikrimce Schopenhauer yaşadığı kötümser hayatın etkisiyle bu bakış açılarına sahip olmuş ama hayatının son dönemlerinde, kazandığı şöhret ile biraz daha sertliğini elden bırakarak bizi çelişkiye düşürmüyor değil.

    Eser en çok ‘ölüm korkusu’, onu nasıl yenebileceğimiz ve ne yapmamız gerektiği üzerine odaklanmış ve Julius üzerinden de bize bu konuda iç rahatlatıcı bir görüş açısı sunmuştur. Psikanaliz üzerinden düşündüğümüzde de uzmanlık alanına giren ve profesyonellik isteyen bir konuyu kurguya böyle güzel ve sıkmadan dökmesi beni çok cezbetti. Nietzsche Ağladığında bir tık daha iyi bir eser ama bundaki ustalığı ve etkileyiciliğini de göz ardı edemem. Kesinlikle okunması gereken ama sabır isteyen bir kitap. Hayatı, cinselliği, insanlarla olan başarısız ilişkilerimizi, ölüm korkumuzu, felsefeyi irdeleten bir çok yönüyle çok şey katıyor. Bu eser üzerine uzun uzadıya yazılabilecek o kadar şey var ki, cümlelerimi toparlayamıyorum. Çok şey öğrendim yine. Okuma seviyemi bir çıta daha yükselten Yalom'a teşekkürler.
    Keyifle kalın. : )
  • Hayatında değil Mustafa Kemal Atatürk kitabı okumak, hiç kitap okumayanların bile yaptığı eleştiri. Arkadaşlar size ne? Sizi ilgilendiren ne? Zevki alınabilecek bir şey sizi neden bu kadar fazla gerdi? Adam ekmek satmıyor, su satmıyor, herkes almak mecburiyetinde de değil. Almak isteyen alıyor, okumak isteyen ama parası yetmeyen yine okuyor. Aynı kitap 20 30 tlye de var zaten. Koleksiyon kitap bu, fiyatının fazla olmasının size eksisi ne? Nutuk kitabıyla kıyaslayan cahiller olmuş, koyun gibi biri bir şey diyor siz de düşünmeden destek veriyorsunuz. Nutuk tabii ucuz olacak, Nutuk kitabı zevki değil, Nutuk temel ihtiyaç gibi, herkesin alması ve herkesin okumasının gerektiği kitap. Kaçınız Nutuk okudu acaba bunu yazanların arasında gerçekten alan ve okuyan var mı? Ona bakarsanız evde yaptığınız makarnayla da karın doyuyor, dışarda aynısına bilmem kaç katı fazla para verdiğiniz makarnayla da doyuyor. Bu tamamen sizin tercihiniz, ister ekonomik ister lüks. Ucuz bir mağazadan aldığınız herhangi bir kıyafetin aynısını pahalı bir markadan da alabiliyorsunuz. Almak zorunda değilsiniz yani , sizin tercihinize bağlı. Yılmaz Özdil aynı kitabı (içerik olarak) 35 tlye sattı, yazılar aynı kalıp sadece görüntüsü değişiyor, kaça satarsa satar işinize gelmiyorsa ucuz olanı alırsınız, ota boka marka adına uçuk rakamlar harcarken Atam'ın kitabına 2500ü çok görmeyin. Siz keyfi bir şeyi pahalıya sattı diye Yılmaz Özdil'e yükleneceğinize bi düşünün bakalım temel ihtiyaçlarımızı bize ne kadara iteliyorlar, üstelik seçme şansımız yok, yaşamak için almak kullanmak zorundayız. Derdiniz lüks koleksiyon kitabı olmuş. Yılmaz Özdil'in kişiliğini bilmem hayatını bilmem, tek bildiğim yazdığı kitapların gerçekten güzel olması, emek dolu olması, her kuruşu helal olsun. Kazanacağı paraları hesaplayan tayfa, siz sınırlı sayıdan kazanılacak kitap kârını hesaplayana kadar koskoca bir ülkeyi satarak kazanılan paraları oturun da hesaplayın diyeceğim ama maalesef matematik yetmez. Kısacası ben bu kitabı destekliyorum, ister kazandığı parayla bağış yapsın ki yapmak zorunda değil, ister yesin ne yaparsa yapsın sonuç olarak hakediyor, emeğinin karşılığı. Ki ben düşünüyorum ki bu paralar onu zengin etmez, doğruyu konuştuğu için açılan tazminat davalarının yarısına bile anca yeter.
    Yılmaz Özdil
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Geçenlerde karın kışın ortasında hastalanmışım. Finaller var ders çalışmam lazım ama yataktan kalkamıyorum. Biraz ders çalışayım diye kalkıyorum midem bulanıyor başım dönüyor. Yatağa geri yatıyorum buz gibi hava...

    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...YU7-OoxH0&t=195s

    O günlerde de bu kitabı okumuştum. Acaba dedim kitaptan mı çok etkilendim :D

    Peyami Safa çok kaliteli bir yazar. Yazdığı her kitabı seviyorum (Sözde Kızlar hariç) . Bu kitabı da bana ilk okulda lisede oku diye dayatmışlardı tabii o aralar pek okuyan bir tip değildim arada okurdum :D

    Koğuş Hariciye falan bunlar ne abi derdim :D Bana hapishane ile ilgili bir kitapmış gibi gelirdi. Sonra da işte şimdilere nasip oldu bu kitabı okumam :)

    Nasıl bir kitap derseniz 10 puan verdim ama nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Kitapta hasta bir ana karakterimiz var ve Peyami Safa ustalığı sayesinde karakter öksürdüğü zaman sizi de öksürtebiliyor.

    Mesela ben de hastalandım.

    Kitap çok kısa olmasına rağmen dolu dolu! Neden bu zaman kadar bekletmişim bilmiyorum :D Neyse...

    Kitabı okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal kitabı koleksiyon yapacaklar için deri kaplama olarak 1881 adet basılacak, 2500 TL fiyat etiketi ile satılacak.

    *

    Bu fiyata kitap olur mu?

    Serbest piyasa. Arz / Talep, paran varsa al yoksa ucuz olanı al. Bunun bilincindesin zaten. A101 den almak da senin seçimin, Gurme Marketten almakta senin seçimin. Amacın xyz yemek, hangisini tercih edeceğin senin damak tadın ve bütçenle ilgili. Yanlış bir örnek değil sanırım?

    *

    Mustafa Kemal adı kullanılıyor mu?

    Kimler kullanmadı? Yılda ne kadar Atatürk ile ilgili kitap basılıyor ve satılıyor biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi ki. Araştırın, o zaman dönen ticareti tek bir yazara indirgemezsiniz. Linç mantığı her yerde.

    *

    Yılmaz Özdil çok para kazanıyor, bu haksızlık ama. :)

    Sayın okurlar, evinizde oturup yaptığınız tek şey tüketmek. Eleştirmek sosyal medya ile bir hastalık haline geldi, hepimizde var. Seviye 1 olan, punisher34 kullanıcı adı ile seviye 5 i bilgisizce istediği gibi eleştiriyor ya da eleştirdiğini sanarak sadece hakaret ediyor.

    Yılmaz Özdil'in yazdığı yazılar yüzünden ödeyeceği tazminat rakamı senin yaşamın boyunca çalışıp kazanacağından fazla. Ölüm tehditleri, içeri girip çıkamama durumu da malum ortada. Bu adam hem iktidarı hem de muhalefeti çoğunlukla alt yapısı sağlam bilgilerle eleştiriyor. Ve bu insanlar para kazanmasın, parasızlıktan aç kalsın ölsün gebersin ki sen mutlu ol. :) Ne kadar tazminat vs ödeyeceği falan seni ilgilendirmiyor, bundan sanane değil mi? Evet, sanane. O zaman 2500 TL'ye kitap satar, bundan da sanane, değil mi? Evet, sanane. :)

    *

    Kitapta kaynakça yok, bu fiyata satılamaz! Acaba?

    Bak sevgili okur, Mustafa Kemal'i anlatan bir çok kitabın temel kaynağı Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref ve Şevket Süreyya'nın kitapları ve yazılarıdır. Yabancı yazarlar dahi bu isimlerden yararlanır. Kötü bir şey yazmak isteyen de Armstrong'un kitabına atıf yapar. Kısacası kitapta kaynakça kullanmaması kendi tarzıdır. Bilinmeyen bilgilerden çok, bilinenlerin Özdilce anlatımıdır. 1000 sayfalık Atatürk kitabı okumak da tercihindir, bu kitabın normal edisyonlarını okumak da, 2500 TL olanını da. 100 sayfalık kaynakça ayrılan kitapların yaprağını çevirmeyecek kişiler kaynakça soruyor. Bu da işin komik olan kısmıdır. Çünkü konu sürü psikolojisidir.

    *

    Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal'i başarılı mı?

    Evet, başarılı. Neden?

    Dışarıdan bir gözle bakan konuyla alakasız bir insan kitabın satış rakamını, normalde tek başına başarı sayar. Çok sattı, rekor kırdı. Bu bir gerçek. Ama asıl başarısı şu oldu.

    Twitter üzerinden kitabı paylaşan insanların paylaşımlarına bakar ve yorumlarını okursanız, uzun kuyruklarda kitabını imzalatmak için saatlerce bekleyen insanlara bakar ve okuyanlar da bıraktığı etkilere dikkat ederseniz başarılıdır ve amacına ulaşmış bir projedir.

    Bu saydıklarımız başarı için yeterli mi veya bu kitabı okuyan kişiler Mustafa Kemal'i gerçekten anlar ve tanır mı?

    HAYIR.

    Bu kitap, kitap almayan insanlara dahi Mustafa Kemal'i okuttu. İşte bu gerçek başarıdır. Herkes kendisini Atatürk uzmanı zannediyor ve ufak bir zumre ile birlikte yandaş medya taraftarları kitabı eleştiriyor. Aslında ikisinin eleştiri tarzı ve yöntemi aynı. O zaman aynı paralelde buluşmuşlar. Ne mutlu onların adına. Özdil uzman bir tarihçi değil, gazeteci / yazar ve konunun uzmanları arasına adını yazdığınızda etki bırakmaz ama o uzmanları bu halk tanıyor mu? Tanımıyor, sorun orada...

    *

    Kitabı ya da Yılmaz Özdil'i eleştirmek yanlış mı?

    Hayır, tabi ki yanlış değil. Satılan bir ürün hakkında yorum yapmak herkesin hakkıdır. Gizli bir şey değil sonuçta. Yanlış olabilecek durum şudur. Ukalaca, dalga geçerek, çok bilmişlik taslayarak ve sürekli ticari konulardan gem vurarak yorum yapanlar bir yerde yanlış yapıyor. Çünkü, eleştirmek dediğimiz şey, argümanlarla yapılır ve karşı tarafın yaptığı şeyi çökertmeye çalışır tezler atar ya da yanlış olan şeyleri net olarak ortaya döker. Eleştiri adı altında yapılan şeylerin seviyesi 0-6 yaş grubuna bile girmez maalesef. Kendi kendilerine bir şeyler yapıyorlar. Ne yapıyorlar bilmiyorum.

    *

    Benim kitap hakkında ki fikrim nedir?


    Mustafa Kemal'i farklı tarzda okumak isteyen okurların ya da hiç Mustafa Kemal okumamış, tuğla biyografilerden korkan okurların Mustafa Kemal ile tanışma kitabı olabilir. Merak uyandırıp, araştırmaya daha fazla bilmeye itebilir. Kendi başına kısa tanıtım gibi bakılabilir. Çok bilmişlerde değil de öğrenmek için bir kıvılcım arayanlara aradıklarını verir. Başlangıç için idealdir derim.


    Paranız varsa; Kaynak Yayınlarının 30 Ciltlik "Atatürk'ün Bütün Eserleri" ni alabilirsiniz. Büyük bir çalışma ve emek ürünüdür. Gerçekten okumak istiyorsanız, almalısınız. Yoksa Yılmaz Özdil'i sabaha kadar yapıcı ya da yıkıcı şekilde eleştirin elinize hiçbir şey geçmez. Çözüm üretin, daha iyisini yapın. Rica ediyorum yapın biz de görelim.

    *

    Kendi fikirlerinizi istediğiniz şekilde yoruma belirtebilirsiniz. Konuya mantık açısından yaklaşılması gerekiyor. Bu sistemde kimin kim hakkında yazdığı, ne kadara sattığı kimseyi ilgilendirmez. Almazsın, amacına ulaşmaz. Yapabileceğin tek şey bu. Kimse senin keyfine göre bir şey yapmaz sevgili okur. İsterse 5000 TL yapar, isterse 10000 TL.

    *

    Yazdığım yazı Özdil'i savunuyor gibi durabilir. Hayır, konu savunmak değil, biraz mantık ile konuya yaklaşmak ile ilgili. Herkes kendisini otorite sanıyor, herkes bir şeylerin kendince hakkı olduğunu savunuyor, hakaret etmenin, itham etmenin, parmak ile göstermenin hakkı olduğunu sanıyor. Bu hepimizin sorunu. O yüzden bu yazıyı yazdım. Yoksa Özdil'i tanımam etmem, milyonlarca yorum yapan insanı tanımam etmem.

    Özgürlük dediğiniz şey, bir yayınevinin fiyat politikası içinde geçerlidir ve onları ilgilendirir. Alırsınız ya da almazsınız. Atatürk'ün kullanılması konusuna gelirsek, ilk önce o çenenizi bir kapatın derim. Çünkü, buraya gelene kadar daha nice yaşanmış olaylar ve durumlar var. 1938 den bugüne neler yapılmadı, sesiniz çıkmadı sevgili halk. Birisi 2500 TL ye kitap satacak diye kafayı yediniz. İlk önce oraları halledin, sonra buralara bir şeyler dersiniz.

    Saygılarımla.


    *22.01.2019*Yoruma yazdığım yazıyı da ekliyorum. *

    Özdil bugün 1881 başlıklı bir köşe yazısı yazmış. Sizinle paylaşmadan önce bir kaç kelam daha edeyim istedim.

    *

    Kitabın içeriği benim yazdığım yazı ile bağımsız bir durum. Okuyanın takdirine göre değişir.

    Kitabın satış fiyatını etkileyen bir çok unsur var onları da sıralamış Özdil ben orada da değilim. Özel tasarımlar, özel kağıtlar, kitabın ağırlığı, yazı tipi vsvsvs bir çok ilkten bahsetmiş, ben bunları da es geçiyorum.

    Şimdi herkesin bir bütçesi var. Hadi marka isimleri vereyim. Kimisi DeFacto, kimisi Zara, kimisi Armani giyinir. Mantıken hepsi giysidir. "basic" bir tişörtü 10 TL ye de alabilirsin, 100 TL ye de, 1000 TL ye de değil mi? Bu seçimi yaparken bir sürü kıstasın var ama en önemlisi para kısmı. Paran varsa zaten en pahalısını alırsın vs.

    Özdil'in kitabının da 20 liraya alabileceğin 30 liraya alabileceğin ve 2500 TL ye alabileceğin fiyatları var. Şimdi bu durum seni neden geriyor? Konu Atatürk mü? Gerçekten Atatürk mü yahu? Atatürk bu kadar önemliydi de 2500 TL lik kitapla mı aklınıza geldi? Sırf çok sattı diye sırf Özdil gazeteci diye sırf kaynakça kullanmadı diye bu o kadar kötü bir kitap mı? Hatta paçavra diyen var. Senin kitap yakanlardan farkın ne yahu? Zihninde bunları söyleyen çakmağı da çakar. Herkes tarihçi oldu çıktı ülke de tebrik ediyorum. Alkışlıyorum.

    Özdil ve kitabı zerre umurumda değil. İnsanların basit bir konuyu anlayamamaları komik. Özel koleksiyon adı üzerinde, ÖZEL. Al ya da alma bu hakaret etmeni gerektirmez.

    İster oku ister okuma, ister al ya da alma gram umurumda değil. Özdil de değil.

    Müjdat Gezen kitap çıkarmış. Bunu da kullanıyormuş. Yahu kullanır. Sen alık mısın? Sana mı soracak? Kusura bakmayın ama Yunan metinlerine ve düşünürlerine bir bakın bakalım nasıl kitap çıkarmışlar? O zaman nasıl yazmışlar? Cicero nun kellesi nasıl gitmiş? Bu söylediğiniz şeylerin hepsi kitap dünyasında var. O zaman değerli görülmeyen yazıları şimdi biz değerli görüyoruz. Bilmeden konuşan ciddi anlamda sizlersiniz. Fanusun içinde nasıl bir mutluluk yaşıyorsunuz siz?

    Kadıköyde bir sahafın vitrininde özel baskı ve boyutlarda kitaplar var. Gidin sorun bakalım fiyatlarını ne diyecek size? Ağzınız açık kalır. Liberta nın yukarısına doğru çıkın 20 metre ileride. Yanında retro gözlük satan bir yer var. Gidin sorun lütfen.

    Karşı görüşte olan kişilerin fikri saygı duyulacak durumda ise duyarım değilse o da gram umurumda değil.

    Atatürk imzalı giysiler, sömürü değil.
    Tabak çanak, sömürü değil.
    Filmler, belgeseller, sömürü değil.
    Kalemler, saatler, sömürü değil.
    Yabancı yazarların Atatürk kitapları, sömürü değil.

    Ama Özdil'in Mustafa Kemal kitabı sömürü öyle mi? Ve siz gerçeği görüyorsunuz öyle mi? Ben körüm görmüyorum? :)

    Helal olsun Özdil e ne diyim. Yıl olmuş 2019 gündem hala her gün Atatürk. Sömürüyormuşsun sömür ne diyim?

    Buyurun köşe yazısı... İster ciddiye alın okuyun ister okumayın, sizin bileceğiniz iş. İsterseniz de palavra diyin. Siz ne anlıyorsanız, yazılanlar o kadardır.

    https://www.sozcu.com.tr/...tter_impression=true
  • 528 syf.
    Son zamanlarda okuduğum pek de iyi olmayan polisiye kitaplarının üzerine ilaç gibi geldi adeta. Harlan Coben'in okuduğum ilk kitabı ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, hakkındaki övgüler yersiz değil.

    "Niyetin onu öldürmek değildi.
    Adın Matt Hunter."
    Diye başlıyor kitap. Etkileyici bir giriş cümlesi değil mi? Normalde hemen kaptıramam kendimi hikayeye ancak bu sefer öyle olmadı. İlk sayfadan itibaren elimden bırakmak istemedim. İyi bir polisiye okuyorsanız eğer, merak duygusu canınıza okur, okumadığınız zaman da aklınızı meşgul eder sürekli. İşte, aynen böyle bir kitap.

    Birbiriyle bağlantısız görünen birçok olay var kitabımızda. Olaylar sonunda, bir anda değil de yavaş yavaş çözülüyor. Böyle çoklu olayları birbirine bağlamaya çalışırken bazı yazarlar çokça mantık hataları yapıyorlar. Bu kitapta mantık hatası varsa da ben göremedim. Güzel bir polisiye okumak isteyen çekinmeden başlayabilir. Keyifli okumalar dilerim herkese.
  • 296 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    En sevdiğim Türk Edebiyatı Klasikleri ''nden oldu "Turfanda mı yoksa turfa mı". Bugüne kadar böyle bir yazardan ve kitabından haberim yoktu açıkçası. Olan var mı bir deyin hele🤔 kendime kızacağım🤨
    Mizancı Murat : Asıl ismi Mehmet Murat olup Dağıstan’da doğmuştur. Çıkardığı Mizan adlı gazeteden dolayı Mizancı Murat olarak anılagelmiştir. Ayrıca, ittihat ve Terakki Partisi’ne karşı her fırsatta sergilediği muhalif tavrı ile siyasi tarihe geçmiştir.
    Onun fikri yapısının temelinde eğitim aracılığıyla yenileşme ve kalkınma vardır. Birçok yazısı bu düşünce doğrultusundadır. İdeolojik olarak İslamcı çizgide olan Mizancı Murat’ın en meşhur eseri “Turfanda mı yoksa Turfa mı?“dır.
    Dipçe: Turfanda ve Turfa sözlük anlamı:“turfanda” mevsimin başında ilk yetişen (meyve, sebze); “turfa” kelimesi ise değeri düşük, işe yaramaz, çürük.
    Turfanda mı Turfa mı?
    1892 yılında tefrika (bölüm bölüm yayımlanma) edilmiştir. Tamamen fikirlerin anlatılması amacıyla yazılmıştır. Bu eserinin önsözünde yazar “tezli roman“dan yana olduğunu açıkça belirtmiştir. Romanın başkarakteri Mansur Bey’dir. #alıntı.

    Romana gelecek olursak. Zamanın yazarlarına göre yani bugüne kadar okuduklarıma göre en aklı başında romandı diyorum ben. Kurgusuyla, anlatımıyla nefisti
    Kahramanımız "Mansur"Fransa'da okumuş lakin bütün bilgisini, öğrendiklerini kendi vatanında kullanmak isteyen idealist bir doktor. Genel itibariyle bir aşk romanına benzese de, Mansur Bey'in idealleri, ülkesi için istedikleri var. Bunları da çok güzel anlatmış. Ama eminim aslını okumak çok zordur. Okuduğumuz yine İş Kültür'ün sadeleştirilmiş hali. Çok sevdim ve yine yeni kitabı heyecanla bekliyorum.
  • 150 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Amaç uğruna her şey mübah mıdır? Amacın ulviliği yapılan ahlaksızlığı örtmekte yeterli midir?
    Ahlak ile siyaset yanyana gelebilir mi?
    Ahlak ile yakalanamayan siyasi başarı, ahlaksızlık ile yakalanabilir mi?
    Peki, amaç için her şeyi mübah görenlerin asıl amacı, kendi hükümranlıklarını korumak mı yoksa halkın refahını düşünmek mi? Makyavel düşünce sistemi ve kafamda deli sorular…


    Niccolo Machiavelli, dönemin yöneticisine ithaf olarak Prens'i yazıyor. Bir nevi nasihat ve siyasi rehber kitabı. Prens,  nasıl olmalı, kaç tür prenslik var, prensliğin yapıları, hangi prenslik daha uzun ömürlü olur gibi yönetime dair bir çok konuda görüşünü paylaşıyor. Prens denildiği için aklınıza Kralın oğlu olan prensler gelmesin. Sanırım Machiavelli, Prens'i iktidarda olan herkes için genel bir tabir olarak kullanıyor. Yani ona göre Padişah da prens, Kral da prens, Papa da prens, Feodel liderler de prens…


    Machiavelli, bu kitabı ile bizim alışageldiğimiz bazı tanımların dışına çıkıyor. Etik, ahlak, erdem gibi kavramların her birine bizim alıştığımızın dışında anlamlar yüklüyor.

    “  Devletin yararına olacaksa prens acımasızlığa ve dürüst olmayan yollara başvurabilir. Ama erdem gibi, erdemsiz davranışlar da, kendi içinde bir amaç değil, amaca götüren birer araçtır. Prensin her eylemi, taşıdığı ahlaki değer açısından değil, devlet üzerindeki etkisi ışında değerlendirmelidir.”

    Yani söz konusu devletin bekası ise yalancı olabilirsin, hile yapabilirsin, acımasız olabilirsin. Ahlak dışı olarak yaptığın şeyler de birer erdemdir, çünkü onlar seni amaca götüren birer araçtır. Amaç ne idi? Devletin bekası, halkın refahı?  Buradaki alt metnin ne olduğuna sizler karar verin.


    Yine akıllı bir prensin erdemli gibi davranmasının uygun olacağını da söylüyor. Bu sayede halkın nefretini kazanmayacaktır. Machiavelli, yöneticinin halkın nefretinden kaçınmasını defaatle ikaz etmiş.
    Her üç beş sayfada bir “Aman ha halkın nefretini kazanmayasın.” ikazları bir yerden sonra kulağımızda çınlamaya başlıyor. Buradan anlaşılıyor ki Machiavelli halkın nefretinden korkuyordu, rüzgarın esiş yönüne göre yön değiştirdiklerini düşünüyor ve buldukları yeni bir güç karşısında elbette nefret ettikleri yönetimi alaşağı etmek isteyeceklerini biliyordu.


    “İnsanlar hakkında genelde denebilir ki, nankör, değişken, sinsi, tehlike karşısında korkak ve para canlısıdırlar; onlara iyi olduğun sürece seninledirler; daha önce de dediğim gibi, tehlike uzakta durdukça kanlarını, mallarını, canlarını, çocuklarını sana sunarlar, ama o aynı tehlike bir kez boy göstersin senden yüz çevirirler.''


    Tüm bunları bildiği için bu konunun üzerinde fazlaca durmuş. Halkın nefreti kazanılmayacak, aynı şekilde sevgisine de ihtiyaç duyulmayacaktı. Bu ikisi de prens için tehlikeli şeyler. Doğru olan ise korku… Halk prensten korkmalı. Nefret ederlerse alaşağı etmek de isteyebilirler,  severlerse iyi, fakat sevgi üzerine iktidar kurulamayacağını, insanların iki yüzlü ve değişken olduğunu bildiği için, şartların ve talihin değiştiği bir dönemde sevginin pek tabii nefrete dönüşebileceğini düşünüyor ve iktidarın böyle gelip geçici bir zemin üzerinde ömrünün de kısa olacağını söylüyor. Dolayısıyla halk üzerinde oluşturulan korkunun, onları kontrol altında tutmanın en etkili yolu olduğunu söylüyor. Çünkü ipler Prens'in elindedir ve halkın vicdanına bırakmamıştır kendini.


    “İnsanlar kendi iradeleriyle sevdikleri ve prensin iradesiyle korktukları için, bilge bir prens, başkalarının olanı değil, kendinin olanı temel almalıdır; yalnızca, belirtildiği gibi, nefretten uzak durmaya gayret göstermelidir.”


    Yani anlaşılacağı üzere akıllı bir Prens işini şansa bırakmamalı, aklıyla ve gücüyle iktidarının selameti için uğraşmalı ve bunun için de ne yapması gerekiyorsa çekinmeden yapmalı. Yeter ki yaptığı eylem, iktidarını tehlikeye sokacak bir şey olmasın. Etikmiş, değilmiş ya da insancılmış, değilmiş bunların hiçbir önemi yok. Ne de olsa gaye amaca ulaşmak. Amaç ne idi? Halkın ve devletin ref..  ( kalbim sıkıştı, devamını getiremiyorum.)


    Anlaşılacağı üzere kitap, sahtekarlığın, iki yüzlülüğün, hilekarlığın el kitabı. Ama kafamı kurcalayan bazı şeyler de var.  Jean Jaques Rousseau Toplum Sözleşmesi’nde Prens’i “cumhuriyetçilerin kitabı”, Machiavelli’yi ise “dürüst bir insan, iyi bir yurttaş” olarak nitelendiriyor, onun “krallara öğüt verir gibi görünüp halklara büyük öğütler” verdiğini belirtiyordu. Ön söz de denk geldiğim bu bilgi kitabı ve Machiavelli'yi daha ince sorgulamam için bir neden oldu bana ama yine de net bir kanıya ulaşamadım. Çünkü kitap zalim bir yöneticinin elinde şeytani güçlere dönüşebilecek potansiyele sahip.  Yine de dönemin İtalyasını göz önünde bulundurunca, ortaçağdan henüz çıkmış milyon tane şehir devletinin mantar gibi bittiği bir coğrafya. Bu da beraberinde kaos ve felaketleri getiren bir durum. Çünkü horozu çok olan köyün sabahı geç olurmuş. Sürekli bir kargaşa, değişen iktidarlar, sırtlara yenilen hançerler… Machiavelli'de böyle bir coğrafyada en azından istikrarlı ve güçlü bir devlet olsun diye Medici ailesine bu nasihatnameyi yazmış olabilir. Ya da tam tersi, onlara yaranmak için de yazmış olabilir. Yani demem o ki,  eğer bu kitap halis niyetlerle yazılmış ve yöneticilerin ipliğini pazara çıkarmak için, Machiavelli’nin, Medicilere yaptığı bir troll ise ben de kabulü vardır. Ha yok altında herhangi başka bir anlam barındırmadan, doğrudan anlaşılan niyet ile yazılmışsa Şeytanın Kitabı benzetmesini sonuna kadar hak ediyor.


    Son olarak kitap gayet anlaşılır ve sade. Politik ve felsefik bir temaya sahip olmasına rağmen herkes tarafından kolayca anlaşılacak bir üslup ile yazılmış. Yalnız bir çok tarihi örnek ve gönderme var. Bu örneklerin geçtiği olayları bilmediğim için sıkıldım ve kitaptan kopmama sebep oldu. Bunun haricinde kendini okutturan bir kitap. Merak edip okumak isteyen olursa Makyavel olmayacağınıza güveniyorsanız okuyun derim. :)


    Keyifli okumalar.