• “Bizim hakkımızda yazabileceğim daha pek çok hikâye var. Ancak anlattığım hikâye bu. Anlatmamı istediği hikâye bu. Sözümü tuttum. Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ve Gratel gibiydik. Asla hayal bile edemeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına hiç kimse ne konuşabilir ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun deyişiyle, bu bizim hikâyemiz ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı.”

    22 Mayıs 2010

    Vay be... Yani vay be. Hayatına sadece ucundan tanık olduklarımın bile mi ölümü içimde boşluk bırakır? Bu satırları yazarken yine Robert’ın artık hayatta olmadığını hatırlayıp boşluğa düştüm. Neyse el yazması müsveddemi geçirmeye devam ediyorum. Son 6 satır planda yoktu.

    Bu paragraf için şimdiden özür dilerim. İçeriği özetlemede iyi değilim ama yazmam lazım. Kitap neyle ilgili, onu bi belirtelim de sonra bende uyandırdıklarına geçelim. Önceki incelemelerimde de hep söyledim bu özetleme işinden nefret ederim. Kitap ünlü sanatçı Patti Smith’in 1970’lerde başlayan rock hikâyesini ve hikâyesine dahil olan başta Robert Mapplethorpe olmak üzere belki ismini önceden de bildiğimiz ünlü sanatçıları, sayısız ve tarifsiz maceralarını, yaşadıklarını anlatıyor.

    Al işte, bu cümleden sonra kimin okuyası geldi kitabı? Ne kadar soğuk, resmi, sığ ve klişe bir özet. Umarım incelemenin devamında fikrinizi değiştiririm. Gerçekten bu kitaba aç kurtlar gibi saldırmanızı isterim.

    “İsa birilerinin günahları için öldü ama benimkiler için değil.”

    Bazen bir kitap okursun ve o denli etkilenirsin ki bir süre normal hayatına devam edemezsin. Ruhuna, kalbine dokunur. Seni içinde olduğun dünyadan çekip alır, hiç gitmediğin bambaşka diyarlara, hiç girmediğin denizlere sokar. Sonra kitabı bitirirsin pat diye kendi hayatına tekrar düşersin. Bi süre afallarsın, sonra bu yavan hayatına tekrar adapte olmaya çalışırken başka bir kitaba başlarsın falan filan. Bu kısır döngü böyle tekrar ediyor bende. Kitabı okurken öyle yoğun duygular yaşadım ki içimden taşacaklar gibi hissettim. Bu hislere bir şekilde can vermek, kelimelere döküp somutlaştırmak istedim. Etkilerinin azalacağını biliyorum. Bir gün unutacağımı biliyorum ama yaşarken yazmak, kendi tarihime not düşmek istiyorum.

    Ben bu kitapta yaşadıklarını anlatan kızı tanıyorum. Zaman zaman ne kadar garip, ne kadar yabancı, ne kadar güçlü, ne kadar yıkık ve bozguna uğramış hissettiğini biliyorum. O asi ruhunun doyumsuzluğunu, hırçınlığını, merakını ve içini ısıran başarma isteğini biliyorum. Sayfalar ilerledikçe ne kadar çok benzediğimizi daha çok anladım. Benimkine benzer bir ruhun hissettiklerinden eserler oluşturup dünyada iz bırakmasını görmek o kadar güzel ki. Patti bir sanatçı... Gerçek bir sanatçı. İzleyin, bu yoğunluk sizi de sarsacak mı merak ediyorum: https://youtu.be/qEMPztSY-Ns Bu sadece bir şiiriydi. Kitabı okuduktan sonra onun müziğine de ilgi duyup şarkılarını dinleyeceğinizi düşünüyorum. Birkaç şarkısının hikâyesi de var kitapta. Bir şarkıyı, hikâyesini bilip dinlemek de güzel bir histir bazılarınız bilir. Canlı performanslarına da göz atmanızı öneririm. Bu kadar güçlü, hisli bir sesi ömrümde çok az duydum. Yaşadıklarının şiddeti sesine, kalbine vurmuş. 17 yaşında doğurup başkasına evlatlık vermek zorunda kaldığı, hiç tanımadığı kızına yazdığı ağıtları, hayal kırıklıkları, acıları...

    Kitap, aşk romanı izlenimi uyandırıyor biraz görüntüsüyle, ve gerçekte de Robert’la da öyle bir geçmişleri oldu ama öyle ölümsüz ve tüm hikâyeyi kaplayan bir aşk değildi. Zira Robert sonunda AIDS’ten öldü düşünün ve Patti’nin başka bir adamla evliliği ve iki çocuğu oldu ama dostlukları sonuna kadar devam etti. Aralarındaki şey güçlü bir şeydi, inanıyorum ki Patti için o şey bugün de bitmedi. Bana göre çok yetersiz kalıyor ama hadi o şeyin adına da aşk diyelim.

    Her gün sabah 8 akşam 5 dersim vardı ve kitabı okumak için zaman kovaladım. Ders aralarında bile kitabı sıranın altından çıkarıp okumaya devam ettim. O anlarda sınıftaki uğultunun dikkatimi dağıtmaması için kitap okurken yapmayacağım bir şey yapıp kulaklıklarımı taktım ve müzik dinledim. Sonra şaşırarak fark ettim ki bu müzikler, kitabın bana hissettirdiklerinin gücünü kat kat katladı. O yüzden kitabı okuyacaksanız eğer, ara sıra size de eşlik etsin diye o sözsüz bestelerin ismini buraya bırakacağım. Gerçekten okuyup dinleseniz ne mutlu olurum:

    1- https://open.spotify.com/...75KkS6TEaMnxjZXJTtPg

    2- https://open.spotify.com/...lykVTcQGePvRr_gTpggg

    3- https://open.spotify.com/...gFTlfASOqhg-OzsZVOXA (bu beni en yerle bir edeniydi)

    İzlemeniz için yalvaracağım bir canlı performans ve bu kitap sayesinde kazanıp, gece gündüz dinlediğim harika bir şarkı daha var. Kitap zaten müzik ve sanatla tıka basa dolu. Umarım benim yaptığımı yapar ve isimlerini not edip dinlemeye çalışırsınız. Spotify’da kitapta ismi geçen albüm ve şarkılardan bir playlist oluşturdum. İsteyen olursa her zaman paylaşabilir ama liste biraz kabarık. Daha eklemediklerimle birlikte 80’i aşacak gibi duruyor bakalım.

    O müthiş canlı performans ve Patti Smith’in sondaki eşsiz gülüşü: https://youtu.be/uoGdx3I3dPE

    Ve o muhteşem şarkı: https://youtu.be/A9pNnKxewss

    Gerçekten okuduğum en eşsiz kitaplardan biriydi. Kafadan ilk 3’ümden biri kesinlikle. Benim kadar etkilenip etkilenmeyeceğinizin garantisini veremem ama okursanız pişman olmayacağınıza sizi temin ederim. Patti Smith’i tanıdığıma çok memnunum ona sarılmak ve mutluluktan ağlamak istiyorum. Kendisi hâlâ yaşıyor. Böyle insanlar hayatı anlamlı kılıyor. Kitapla kalın. İyi okumalar
  • Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • O Bar-ı hasretle beli bükülmüş sevda-zededir (hasret yükü ile sevdaya uğramış bir kişidir) #İntibah
  • Büyük Doğu bir mefkurenin ismi... 1943-1978 yılları arası 35 yıl boyunca 512 sayısı çıkan derginin ilk cümlesi bu, dergi kendisini bu cümle ile takdim ediyor. Bir döneme damgasını vuran, ekol olan ve gelecek nesillerde çoğu kişiye ilham ve düşünce kaynağı olan Büyük Doğu harektinin sesi olan derginin ilk sayısı. Peki ilk sayıda neler var?
    Büyük Doğu'nun takdim yazısıyla başlıyor.
    Necip Fazıl Kısakürek'in Var il Yok şiiri
    Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Müjde şiiri
    İskender Fikret Akdora'nın İnsanlar yazısı
    Hüseyin Cahit Yalçın'ın Fertler ve Cemiyet yazısı
    Salih Murat Uzdilek'in Septisizma Devri ve Süreklilik yazısı
    Rıza Çandır'ın Hadiselerin Bilançosu yazısı (2. Dünya savaşının gidişatı anlatılıyor.)
    Fikret Adil'in Hafakan isimli kısa hikayesi
    Reşat Ekrem Koçu'un Çanakkale Boğazı yazısı (Bu tarih yazısı bana Çanakkale Boğazının daha önce de geçilmeye çalıştığını ama Kara Mehmet adında bir topçunun attığı tek bir gülle ile değişen savaşın gidişatının buna engel olduğunu öğretti, tanıdık geldi mi? Ee ne demişler tarih tekerrürden ibaret, Çanakkale Geçilmez)
    Necip Fazıl Kısakürek'in Mareşal Fevzi Çakmak ile röportajı
    ve daha bir çok güzel yazı
    Derginin baskıları tekrarlanmadığından dergiyi temin etmek or Nadir kitapta ve sahaflarda çok uçuk fiyata satılıyor. Ama arayan okumak isteyen bulur bir şekilde dimi.
  • 14 milyar yıllık evrende robotların üretilmeye başlandığı döneme denk gelmek.

    Şu anda bu yazıyı 30 Ekim 2018 tarihinde yazıyorum. Bir zaman kapsülü gibi düşünecek olursak, eğer ki, 1000kitap babadan oğula ya da herhangi bir şekilde nesilden nesile geçen bir site haline gelirse, evren ve dünya da varlığını hala sürdürüyor olursa bu yazının, 50 ya da 100 yıl sonra robotlar tarafından yorumlanabilecek olması hiç işten bile değil.

    Robotların evriminin ne kadar hızla geliştiğinin küçük bir kanıtı olarak, bazı sitelere giriş yaparken karşımıza çıkan "Ben robot değilim." kutucuğuna kendi iradesiyle olmasa bile tik atabilen robotların olması https://www.youtube.com/watch?v=fsF7enQY8uI ve Boston Dynamics şirketinin her yüklediği videoyla önümüzdeki yıllar içerisinde robotların yaygınlaşacağı gerçeğini yadsımak mümkün değil gerçekten. Örnek : https://www.youtube.com/watch?v=kHBcVlqpvZ8

    Asimov'un robotları, Üç Robot Kanunu denilen, insanlara zarar veremeyen, insanlara zarar gelmesine göz yumamayan, insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorunda olan ve robotların kendi varlıklarını korumak zorunda olduğunu bildiren küçük bir kurallar bütünüyle düşünülmüş. Böyle bir durumda ise en sıkıntı konu, otoriteler değiştiğinde, kanunların kararları başka düşüncelerdeki ellere geçtiğinde kanunların eski hükümlerinin sürüp sürmeyeceğidir.

    Robotlar konusunun kırılma noktası benim açımdan, robotları bir birey yani tıpkı bir insan gibi mi göreceğimiz, yoksa onları birer makine, kablo zırvalarından ibaret olarak mı tanımlayacağımız. Aynı Pitbull cinsi köpeklerin kötü niyetli kişiler tarafından eğitildiğinde sonuçlarının vahşet olabildiği gibi, iyi niyetli kişiler tarafından terk edilmiş bir yerde bulunup onlar tarafından eğitildiğinde de etrafına hiç zarar vermeyen köpekler haline gelmeleri gibi.

    2 puanı Özgür Demirtaş'ın robot olma ihtimalinden bahsetmediği için kırd... Şaka şaka. Kelime çeşitliliği, edebi anlatım zenginliği ve yazarın yazım üslubu konularında bana pek bir edebi zevk vermediği için 2 puanı kırma kararı verdim. Bunun dışında konunun özgünlüğü ve içerdiği ütopik-distopik karışımı dünya gayet ilgi çekici.

    Ütopik yönden bakacak olursak, insanların gücünün yetmediği ekstrem durumlarda robotlar pek çok işlev görecek. Belki de ileride robotların çeşitlenmesiyle birlikte bir Transformers misali bakkala ekmek almaya bir robotu yollayabileceğiz ya da krizle beraber artan otobüs fiyatlarından etkilenmemek için yine aynı robotumuzla istediğimiz kadar seyahat edebileceğiz.

    Distopik yönden bakacak olursak, robotlar pek çok meslekteki kişinin işsiz kalmasına yol açacaktır. İnsanların kolaylığı için düşünülen pek çok şey, insanların aynı zamanda tembelliğine ve iletişimin kısırlaşmasına da yol açmaktadır. Robotların iş görme özellikleri bir bakıma insanların gittikçe tembelleşme evrimi olarak zamana yavaş yavaş yansıyabilecektir. Otorite paradigmaları değiştikçe, kanunlar ilk halleriyle kalmadıkça, robotların yaşayışını belirleyen kurallar da ister istemez kötü niyetli kişiler tarafından değiştirilecektir. Böylelikle Orwell'ın Hayvan Çiftliği yasaları misali, kanunlar kolaylıkla değiştirilebilme imkanı bulacak ve otorite sahibi insanlar da bu kanunları kendi siyasi çıkarları için maalesef ki kullanabileceklerdir.

    Kitabın kapağındaki görselin Auguste Rodin’in Düşünen Adam heykelini çağrıştırdığı ise aşikâr. Zamanın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi başhekimi Fahri Celal Göktulga’ya, bu heykelin bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunmasının neyi ifade ettiğini sormuşlar. Göktulga yarı şaka yarı ciddi gülümseyerek: “Hastane dışındakilerinin durumu içeridekilerden daha kötü, bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor.” demiş. Aslında buradan robotlar konusuna tümevarım yapacak olursak, insanların durumunun dünya şartlarıyla da beraber zamanla daha da kalitesizleşip robotların çağının yavaş yavaş gelmeye başladığı da söylenebilir. Distopik yön olarak bu, insanların geldiği güncel halin çıkmazına ve çaresizliğine karşılık Asimov tarafından getirilen bilimkurgu türünde bir kaygı olarak belirtilebilir.

    Asimov, kendisinin de dediği gibi, bu kitabıyla birlikte ne bize herhangi bir siyasi sınıfı, ne dönemin siyasi bir karışıklığını, ne de dinle ilgili herhangi bir mesaj vermek istemiş. Tam tersine, dinlerden ve siyasi karışıklıklardan meydana gelen savaşları tekrar tekrar anlatmaktansa konuyu robotlar gibi epey ileri görüşlü, insanlara belki de çok farklı konularda yarar sağlayabilecek ve göz alıcı bir konuyu çekmek istemiş.

    Filminin, kitabından daha çok bilinip izleniyor olması konusunda Maymunlar Gezegeni kitabının önsözünde Kutlukhan Kutlu'nun demiş olduğu çok önemli cümleler var, onları da burada belirtmek istiyorum :
    "Biz kitapseverler için filmlerin etki alanının büyüklüğünü, kitap sayfalarında başlayan öykülerin kitlelerin zihninde daha çok film kareleriyle yer ettiğini kabul etmek bazen zordur. Özellikle de sevdiğimiz metinler söz konusuysa. Gelgelelim nice kitabın kaderi, filmlerinin gölgesinde yaşamak oluyor. Çok da şaşırtıcı değil bu, ne de olsa sinema, özellikle de serpildiği yirminci yüzyıl içinde popüler kültür üretmeye ve kitlesel aşinalık yaratmaya kitaplardan epey daha yakın gezindi. Hedefi on ikiden vurduğunda da ortaya fenomenleşmiş filmler, unutulmaz anlar çıktı."

    Konu tamamen halk ve kitlelerin onayı, popüler kültürün hizmet ettiği alanın hazır ürüne daha yatkın olması ve kitlelerin beynini bir şey okumak üzere yormak istemediğinden geliyor. Şimdi isteyen gitsin filmini izlesin, ben robotlarla ilgili başka şeyler okumak üzere araştırmaya gidiyorum.

    Parti kurun, oy verelim robotlar!
    https://www.youtube.com/watch?v=HI-8CVixZ5o
  • 'Bir Yeşilin Peşinde' koşan adamın hikayesini okuyacaksınız. Yeşil deyip geçmeden, ne var canım bunda demeden bir ömür adamış bir hikaye ile anılar dünden bugüne geliyor.

    Zaten yaşlıların bastonu da anılar değil mi? Belki bir yaştan sonra hep 'siz bilmezsiniz, bizim zamanımızda....' diye cümleleri hepimiz duymuşuzdur.

    Bir Yeşilin Peşinde de bu bağlam da dikkat çekici ve farklı bir şeyler okumak isteyen zihinlere yeni pencereler açmayı sağlayan bir anı kitabıdır.

    1938'den günümüze (yani 1995'e) kadar gelen duygu, düşünce, inanç, mücadele, siyaset, çay, yeşillik, doğu karadeniz, halk, kültür bir bütünlük içinde harmanlanıyor.

    Bir yeşil yaprağın bir köyün, ilçenin, ilin ve bölgenin kalkınmasında nasıl bir etki ettiğini görerek, makus talihin nasıl değiştiği okunacak. Tabi, anı kitabı olunca kişinin ön planda olduğu ve çoğu zaman nesnellikten uzak öznel bir anlatım olduğu da unutulmaması gerekir. Kitap içinde anılar öznel, diğer kaynaklardan elde ediilen bilgiler nesnel şeklinde toplanmış ve bunların harmanlanması sonucu ortaya bir bütün bilgi çıkmış.

    Bir yeşil yaprak diyerek geçmemek gerekir. Binlerce aileye, milyonlarca lira gelir sağlayan bir 'yeşil'den bahsediyoruz.

    Asım Zihnioğlu da çayın ilk dönem, oluşum süreci ve sonraki dönem içinde olayları gören, karar alıcı mekanizma içersinde yer alan bir kişi. Çayın Türkiye'de ki tarihsel gelişimini Asım Zihnioğlu'nun gözünden sadece küçük bir parça olarak
    okuyoruz.
    'Özel ekolojiye sahip tropikal ve astropikal iklim rejimleridne üretilen bu yeşilin ülkemizin yalnız bir bölgesinde
    yetiştirilmesi müstesna bir imtiyazdır.'

    Anıların en güzel özelliklerinden biri, tarihi coğrafya bilgisi sunması. Gidilen yere nasıl, hangi araçlarla gidildiğinden
    tutunda geçilen yerlerin fiziki şartlarına kadar çeşitli bilgileri bizlerle paylaşmış olmasıdır. Bu sayede o yöre, bölge hakkında bugünden düne bir dönüş yapabiliyoruz. Kimler geldi kimler geçti. Nasıl, neler yapılmış. Geniş açıdan bilgiler sunuyor.

    Asım Zihnioğlu da 1938'in Ağustos ayının 15'inde vapurla Giresun'dan Trabzon'a doğru yolculuğa başladığını bildirerek, fitili ateşlemiş oluyor.

    Daha birinci sayfada bugünlerde unutulan ya da unutturulan bir takım bilgileri okumaya başlıyoruz. Fındıktan bahsediyor. Değerleri anlatıyor. Bölgede yaşayan kişilerin bildiği şeyleri bölgede yaşamayanlara anlatıyor.

    'Fındık bahçelerinin imar ve ıslahı Zırai Teşkilatı'nda görevli iken bu bölgeleri çok dolaştım diyor Zihnioğlu.

    Fındık bahçelerinin bakımsızlığından, modern bir şekilde işletilmemesinden, kendi haline bırakılıp, sanki ormanlık
    alanmış gibi kaderine terk edilmesine, ya da fındık bahçeleri içersinde bulunan otların temizlenmemesi sonucu
    gelişemeyen ve yeni sürgün veremeyen ve bunun sonucu olarak zayıflayan dallar neticesinde kalitenin düşmesinden bahseder. Fındık tarımı yapıldığı ve Almanya'nın en büyük alıcı olduğundan bahseder.

    Fındıkta en büyük sorun (maalesef günümüzde de devam ediyor) kalitenin düşük olması, bunun sebebi olarak da yaş fındığın iyice kurutulmaması. Bunun içinde güneş alanı yani 'harman yeri'nin olması gerekiyor. Ayrıca ailelerin de öncelik olarak fındığa önem vermek yerine 'ne olursa' mantığıyla hareket etmesi sonucu, kalitenin düştüğünden bahseder.

    Bölgeyi çok iyi gözlemlemesi sonucu, 'yaylacılık' kültürü sayesinde temmuz, ağustos aylarında sığırların peşine takılıp
    'yaylalara' giden köy sakinlerinin, fındığı topladıktan sonra doğru dürüst kurutmadan tekrar yaylalara dönmesi fındıkta verim ve kalite düşüklüğüne yol açtığından bahseder.

    Bölgenin toprak analizi yapılıp, Batum'dan çay tohumları getirilip, bunları ekecek yeterli fidanlık var mı? sorunuyla karşılaşılması ilk ve en öncelikli sorun teşkil eder. 'Yirmi ton tohum' içinde yeterli alan olmaması, yeni bir sorun oluştururken, çok farklı bir yolla köylüyle doğrudan temas kurmayı kararlaştırıp, köylülere bedelsiz kiralama yoluyla çay sahası üretimine başlanır. Yani köylünün toprağını bir
    yıllığına kiralayacak fakat para verilmeyecek, bunun karşılığında ise tamamına çay bahçelerinin herşeyiyle yapılması sağlanacaktı. Yani bir çeşit kazan-kazan.


    Tabi ki ilk yapılacak şeylerin zorluğu burada da karşılarına çıkıyor. Önce bölge halkının ikna edilmesi, sonra tohumların özel ambalajlar içinde naklinin yapılması, sonra tahsis edilen arazilerin ıslahı gibi bir dizi çalışmanın peşi sıra yapılacak olması ve bunları yaparken de yaşanan sıkıntılar da anlatılıyor.

    Anadoludan görünüm diyelim bu işe. Bir şehrin, bölgenin devlet-millet işbirliğiyle kalkınması diyelim. Cumhuriyetin kurulması üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen cumhurun yani vatandaşların teba olmaktan çıkarılıp, söz sahibi olması ile geçimini sağlayacak yeni arayışlarla kalkınma
    hamlesinden bahseder.

    İnsanların çaresizliğine çare bulmak için yollara düşülmesinden bahseder. Ama bürokrasi ortaya çıkar ve kanunsuzluk ortaya çıkar ve bunlarla yapılan mücadele anlatılır.

    Çaylık kurulumunun hikayesi okunmaya değer. Devlet-millet işbirliği sonucunda devletin ortaya para koyması, ileri görüşlü ve vatan-millet sevdalısı yöneticilerin bu işi sahiplenmesi ve halkla buluşturulması sonucu, çay kuruluş avansı dağıtılacak ve halk bilgilendirilerek çalışmaya başlanır.

    Asım Zihnioğlu kitabında sadece kendni anlatmıyor. Bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel değerlerini okuyucuya aktarıyor. Ayrıca kendi döneminde veya döneminden önce orada faaliyette bulunan kişileri de anmadan geçmiyor. Örneğin, Zihni Derin'in bu bölgede hem de Ankara'da yaptığı kulis faaliyetleri neticesinde bölgenin yoksulluğunu aşmak için ekonomik çare olacak şekilde çeşitli ürünleri deneyip, en sonunda Batum'dan getirilen tohumlarla çaycılığın
    başlaması Cumhuriyetin en önemli işlerinden biri olarak tarihe geçer.

    Yoksul halkın kalkınması için neler yapılabilirin cevabını bulmuş. Günümüzde ise tarım ve hayvancılık tamamen bitme noktasına getirilip, bazı bölgelerde çatışmayı, huzursuzluğu önleyecek tarım ve hayvancılık noktaları geliştirmek yerine insanlar kaderine terk edilmiş. En son şeker fabrikaların ve bunun sonucu olarak da şeker pancarının yok edilmesi gösterilebilir.

    Batum'dan çay tohumlarının getirilmesi, bunların dikilmeden önce gerekli arazilerin bulunnması, toprağın incelenmesi, halka bunların anlatılması meşakkatli bir yolculuk. Ama bir davaya inanç birliği sayesinde çayın getireceği ekonomik kalkınma halka iyi anlatılmış olsa da bazı engellerle yine peşlerini bırakmamış.


    Bölge halkının yaşamına da göz atmış. Bölge ağırlıklı olarak mısır, karalahana, fasulye ve inek sayesinde elde edilen değerleri sadece kendi ihtiyacını karşılamak fazlasını da pazarda satmak amacıyla kullanır. Çay ise talihin dönme noktasını oluşturur.

    Kitabı okudukça bilmediğimiz ne kadar çok şeyin olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Yaşanan sıkıntılar, olumsuz bakışlar bir yana yanlış raporlar sonucu çaya bir ön yargı oluşması
    bile sebebiyet verir.

    Eğitim maksadıyla şimdi ki gibi kısa bir yolculuk olmadan aktarmalar yoluyla Hindistan'a ulaşır. Orada yetkililerle görüşme ve çay fabrikalarında zor da olsa dolaşması, önemli bilgiler elde etmesine yol açar.

    Bursla Hindistan'a yapılan yolculuk sırasında o bölgede bulunan özel işletmelerde günlük incelemelerde, test odalarında ve budama işi içinde geçirilen aylar boyunca, kendisine işletmenin yöneticisi tarafından verilen destek ve misafirperverliği unutmaz.

    Hindistan'da kaldığı zaman içinde üretim tesisleri, üretim sahaları, toplama alanları, kurutma ve işlemden geçirme süreçlerini görüp, yeni bilgiler toplayıp rapor yazarak Türkiye'ye döndüğünde elinde sağlam belgeler olur.

    Kısa Hindistan coğrafi bilgisi haricinde burada bulunan en önemli tarihi mekan Tac Mahal hakkında bilgi verip, yapılış öyküsüne de kısaca değinir.

    Bugün siyasette ve bürokrasi de yaşanan sıkıntıların aynısı 1940'lı yıllarda da yaşanır ve galiba 'devlet' var oldukça bu şekilde devam edecek gibi gözüküyor. Liyakat mı yoksa tanıdık mı? O şartlar altında yaşanan adam kayırmacılığa da değiniliyor.

    İş gereği yurt dışına çıkıp çeşitli ülkelerde çay üretimi üzerine bire bir incelemelerde bulunup, raporlar hazırlayıp, o ülkelerde saha da çalışıp çay toplama teknikleri hakkında bilgileri yerinde öğrenmiş.

    Tabii ülkemizde siyasi baskılar sonucu ve ülkede meydana gelen siyasi değişim neticesinde bazı işler tam yolunda gitmez. Çaya gönül vermiş bir insanın çayla iç içe geçmiş bir
    hayatına kitap sayfaları içinden bakabiliyoruz. Liyakatli insanların siyasilerin baskısı yüzünden yerlerinden edilmesini hem kendi yaşamış hem de çeşitli dönemlerde beraber çalıştığı kişilerin sektörün dışına itilmesini ve küstürülmesini görmüş.

    Zaman içinde ithal çayların artma sebepleri çayın kalitesinin düşmesi, çay üreticisinin mağdur edilmesini de okuyoruz.
    Yıllar içinde nereden nereye gelindiği konusunda bize oldukça iyi fikir veriyor.

    Çayın toplamasından başlayan hataların zincirini yurtdışından edindiği bilgilerle kıyaslayıp anlatmaya çalışıyor. Denetim olmadığı için çok mahsul satmak için çay bitkisine yaptıklarını okudukça, devlet - millet bilinçlenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğini bir kez daha görülür. Kısaca burada da eğitim şart.

    Dünyada çay dikim alanlarından coğrafi olarak kısaca bahsediliyor. Afrika, Asya, bölgelerinde özellikle çay tarımıın yapıldığı bölgelerin yağmur, nem, sıcaklık, ekvator
    mesafesi, gece - gündüz, tepelik durumları da bilgi vermek ve karşılaştırma yapmak anlamında okuyucuya bir fikir verebiliyor.

    Devletin çaya verdiği değer yapılan toplantılar, görüşler, bildiriler bir 'oy' yüzünden bir an da nasıl değişebildiği ve istenmeyen durumların ortaya çıktığından da bahseder.

    Örneğin, çay toplamanın esası 'elle' toplamadır. Makas ya da buna benzer mekanik bir araçla yapılacak toplama 'giyotin' gibi alttan gelen daha körpe filizleri bile yok ettiğinden ve ayrıca kesilen dallar güneş altında uçların kurumasıyla çay bitkisinin kendi doğal olarak yenilenmesine zarar verdiği için, bu da ilerki aşamada çay bahçelerinde verimin düşmesine neden olmaktadır diyor.


    Keşke daha önce okusaydım dediğim kitaplardan biri oldu. Ah keşke! Ama, maalesef keşkelerle iş yürümüyor ama bazen bazı şeyler insanın içinde ukde kalabiliyor.

    Kitabı okurken bolca çay içtim. Zaten çayı severim ama bu sayede daha da artırdım. içimi kolay ve arkadaş olabiliyor sizinle. Ayrıca iyi demlenmiş bir çay çoğu zaman
    muhabbetlerin daha da uzamasına yol açabiliyor.

    Çay Türkiye'de günlük en fazla tüketilen içecek türünden biri sayılır. Sadece sabah da değil, günün her vakti tüketilen bir içecek. Çayı seviyoruz, içiyoruz da acaba tarihsel olarak çay ülkemize nereden gelmiş ve kimler bu işle uğraşmış diye de düşündüğümüzde ortaya bu kitap çıkıyor ve Türkiye'de çayın serüvenine anılar eşliğinde ortak oluyoruz.

    Bire bir, internet tabanlı ya da anket yapılsa ve çayın anavatanı neresi diye sorulsa çoğu kişi Türkiye ve Rize diyebilir. Artık kanıksamışız Rize'yi ve oradan görmeye başlıyoruz dünyayı.

    Kitabın dili (bazı teknik kelimeler hariç) kolay bir şekilde okunmaya ve anlaşılmaya sağlayacak kadar yalın bir niteliğe sahip. 1.hamur kağıda ve içine konulan çeşitli çay ve çay bahçeleri fotoğraflarıyla görsel olarak süslenmiş. 'Bir Yeşilin Peşinde' yeşili sevmenin, özümsemenin, değer vermenin ve kısaca gönül vermenin peşinde bir ömür tüketmenin mücadelesini/hikayesini okuyacağız.

    Cumhuriyet öncesinden bugünlere (kitabın yazıldığı dönem) yapılan çalışmaları, ilgi ve ilgisizlikleri, emek, gayret, mücadele, öğrenme, öğrenileni aktarma ile geçen zamanın kısa tarihine tanıklık edeceğiz.

    Sadece Asım Zihnioğlu'da yok. Emeği geçen çok sayıda kişinin adı da anılmadan geçilmemiş. Ben de emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.


    Notlar:
    + Okuduğum kitap 5. basım Haziran 2003 tarihli. Yıllar önce almıştım ama sıra yeni geldi ve okudum.

    + Tavsiye ederim, bilgilenmek için güzel bir kaynak.

    + Türkiye'de ve özelde Rize'de çay ve çayın tarihini birinci el kaynaktan okumanın yanında çay üzerinden yapılan siyaset de görülebiliyor.

    + Ayrıca sadece Türkiye'de değil, yurt dışında da çay konusunda Türkiye'yi temsil etme onuruna sahip olmuş bu değerli uzmanın görüşleri, yeni ufuklara yelken açmak için
    kullanım kılavuzu olabilir.

    - Keşke içersine daha fazla resim konulabilirdi. Bir tarih oluşturduğuna göre o fabrikaların temeli, temel atma törenleri ve açılışlarla ilgili, ayrıca o yıllara ait Rize fotoğrafları eklenip görsel olarak süslenebilirdi diye düşünüyorum.
    - İçindekiler kısmı eklenebilirdi.
    - Kitapta dizin oluşturmakta önemli. Bazı isim ve kelimeleri o sayfa içinde kolaylıkla bulmak için bence gerekli.
    - Ana başlıklar daha vurgulu olabilirdi.

    + Bu kitabı 18-23 Mayıs 2018 tarihleri arasında okudum ve 29 Ekim 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim.