• 160 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Birinci bölüm spoiler içerir!!!
    Dikkat!

    Kitap; adından anlaşılacağı üzere Genç Werther’in başkasıyla nişanlı bir kadın olan Lotte’ye karşılıksız aşk beslemesi ve yaşadığı ızdıraplı acıların neticesinde intihara kadar sürüklenmesini konu alır. Bu kadar derin ve büyük bir acı, bütün insanlığın bile taşıyamayacağı kadar ağır bir yük iken bu acıyı sadece Werther’in yaşaması beni inanılmaz derecede boğdu. Bizi insan yapan duygularımızdan sadece biri olan karşılıksız aşk duygusunu yaşayanlar sınanmışlardır. Muhakkak ki, dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda kitapta geçen Genç Werther’den daha fazla bu acıyla sınananlar da olmuştur. Ama bu acıyı Johann Wolfgang von Goethe kadar sayfalara iyi aktarabileni görmedim. Bu kitabı okumak isteyenlerin tabağında acı olacak ve bu acının sizi de zehirlememesi için (ruh halinize göre) okuyacağınız zamanı iyi ayarlayın.

    İkinci bölüm spoiler içermez!
    Değerli Arkadaşlar…

    Bundan sonrası hayat üzerine kişisel fikirlerimi içerir ve kitaptan bağımsızdır. Ancak okumaya devam ederseniz -tecrübeyle sabittir- size bir şeyler katacaktır.

    Ahmet Arif’in sözüyle başlıyorum; bunu hayatınızın sözü olarak kalbinize ve zihninize yazın. “Kendine iyi bak, bir daha hiçbir ana doğurmaz seni.”

    Aşk yüzünden acı çekenleri ikiye ayırıyorum; karşılıksız aşk acısı yaşayanlar, karşılıklı aşk yaşayıp da ayrılık yüzünden aşk acısı yaşayanlar.

    Karşılıksız aşk acısı yaşayanlar…
    Aşkların en beteri, en acımasızı, en çok perişan edeni hatta intihara kadar sürükleyeni bu olsa gerek diye düşünüyorum. Zavallı ve gurursuz olursunuz. Birine âşıksınız, dünyanız iki renkten oluşur; siyah ve beyaz. Beyaz, o kişi; geriye kalan her şey ise simsiyah… Geceniz, gündüzünüz ondan ibaret olur. Bu yüzden bencilleşirsiniz, dış dünyaya bütün kapıları kapatır ve ondan başkasını da düşünmezsiniz. Onun en küçük hareketi sizde var olan umutların daha da büyümesine neden olur. Kartopunun büyüyüp çığa dönüşmesi misali… Ama adı üzerinde karşılıksız aşk… Karşılıksız bile olsa mücadele edin, emek sarf edin. Elinizden geleni yapın çünkü hiçbir şey yapmazsanız eğer, ömür boyu hiçbir şey yapmamanın pişmanlığı ile yaşamak zorunda kalırsınız (Karşılıksız aşktan bahsettiğim için bu çabalardan netice alınamadığını varsayıp devem ediyorum).

    Aşk, her insanın hamurundadır. Bize lazım olan, o aşkı ortaya çıkarıp anlamlandıracak biridir; ayna misali. Birine âşık olduğunuzda, o duygu karşınızdakine değil; sizin kalbinize, ruhunuza ait bir parçadır. Bu duyguları yaşayıp da karşılığını alamayanlar için zaman en iyi ilaçtır. Klasik oldu ama gerçekten zaman en iyi ilaçtır. Hayat bu anlarda adaletsiz ve acımasız bir cenk meydanına döner; aşk acısı yaşayanlar ile aşk acısı yaşatanlar için zaman aynı hızda akmaz. Ama yine de akar. Bazıları çivi çiviyi söker mantığıyla yaklaşır ki, bu konuda başarılı olanlar da azımsanmayacak kadar çoktur. Benim için yine de “zaman” çok daha önemlidir.

    Yaranız taze iken acınızı anlamaya çalışırlar ama sizi tam olarak kimse anlayamaz. Konuştuğunuzda genelde saçmalarsınız. Sessizliğiniz ise feryadınızdır. Çaresizliğin ve ihtimalsizliğin ruhunuzu ne denli daralttığını da kimse anlamaz. Yani yalın acınızla baş başa kalırsınız. Ve mutsuzsunuzdur, zaten mutsuzlukların sebebi gerçeklerle hayallerin örtüşmemesi değil midir?

    Tavsiyem, öncelikle onun sizi istemediğini kabullenmeye başlayın. Kabullenmek atacağınız en önemli adımdır. Hiçbir şey hissetmediğiniz birinin size karşı beslediği aşkı düşünün; nasıl ki siz o aşkı besleyene karşı betonlaşırsanız, sizin âşık olduğunuz kişi de size karşı betonlaşacaktır. Atalarımızı yâd edelim, bu konuda onların çok güzel bir atasözü var; "zorla güzellik olmaz." Aslında en güzelini Nazım Hikmet Tahir ile Zühre şiirinde söylemiş;
    "Yani sen elmayı seviyorsun diye
    Elmanın da seni sevmesi şart mı?"

    Sakın içinizdeki umudun yeşermesine izin vermeyin, yoksa sonunda bir başınıza ayazda kalırsınız. O yüzden kabullenin. Kabullendikten sonra alışma süreci başlar. Burada yapılması gerekenler; ondan uzaklaşmak, kaçmak, kopmak… Kabulleneceksiniz, alışacaksınız ve sonunda unutacaksınız. Unutmaktan kastım, onu hatırladığınızda artık içinize kan akmamasıdır.

    Aşk acısı da çekseniz, bu duygular sizi insan yapan en asil ve en güzel duygulardır. Bunu yaşayabilmek, bunu hissedebilmek her şeyden daha önemlidir. Kendinizi bilin. Kendinizi sevin. Ve hiçbir şeyi, yaşamak kadar sevmeyin. Hayatınızın merkezine kendinizi koyun ve kendinize değer verin. Bunu yapın ki, başkaları da sizi sevsin ve size değer versin (Bu bencillik değildir). Sizi dış kapının dış mandalı olarak bile görmeyen biri için hayatınızı heba etmeyin.

    Hayat, her istediğinizi size vermez fakat zamanla sizin isteğinizi değiştirir. Yani ileride hayat karşınıza başkalarını çıkaracaktır, bunu da hiçbir zaman unutmayın.

    Karşılıklı aşk yaşayıp da ayrılık yüzünden aşk acısı yaşayanlar…
    Bununla ilgili de yazacaktım ama kitapta pek ilgisi olmadığından yazmıyorum. Başka bir kitapta denk gelirsem muhakkak yazacağım.

    Ahmet Arif’in sözüyle bitiriyorum; inatla diyorum ki bunu hayatınızın sözü olarak kalbinize ve zihninize yazın. “Kendine iyi bak, bir daha hiçbir ana doğurmaz seni.”
  •  

    Sorularla Risale

    İKİNCİ BÖLÜM

    2. BÖLÜM
    RİSALE-İ NUR’U ANLAMADA RUHÎ VE KALBÎ HÂLETİN RÖLÜ

    Yirmi iki düsturu kuşanmak

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamaya yönelik çabalarda iki nokta önemlidir:
    Birisi, bu eserleri okumaya teşvik edici ve ihtiyaç hissettirici hususlardır. Diğeri, risalelerin bir ilim olarak kavranması için izlenecek teknik ve pratik yollardır.

    Risale-i Nur’u anlamanın bir yönü ilimle ilgilidir. Buradaki derin meseleleri kavramak elbette önemlidir. Ancak bunu sadece kuru bir bilgi yığını olarak öğrenmek fazla önem taşımıyor. Bu da gerekli şüphesiz; ama bu, işin sadece aklî ve ilmî yönüdür.

    Bir de anlama gayretinin ruhu ve kalbi ilgilendiren hâlî yönü var ki, hem girift meselelerin anlaşılıp mânâ cevherlerinin açılmasında, hem de ruh ve kalp üzerinde tesir icra etmesinde büyük ehemmiyet taşımaktadır.
    Konunun ikinci veçhesi üzerinde dururken, Üstat Hazretlerinin ilk talebesi ve onun büyük iltifatlarına mazhar olan Hulûsi Yahyagil Ağabeyin bir tavsiyesiyle karşılaştım. Risalelerin en ince ayrıntısına kadar anlaşılmasına büyük ehemmiyet veren bu muhterem zat, şu dört hususu tavsiye ediyormuş:
    1. Önce Hücumat-ı Sitte’nin altı desisesini çok iyi anlamak ve onlardan kaçınmak.
    2. İhlâsın altı düsturunu anlayıp uygulamak.
    3. Dört Hatveyi fıtrî bir yaşayış, bir meleke hâline getirmek.
    4. Farzları yapıp kebirelerden kaçmak, sünnete sarılmak ve evrad ü ezkâra devam etmek.

    Görünüşte çok kolay ve belki de tümünü uyguladığımızı sandığımız bu dört maddede tam 22 düstur var. Bunlardan sadece birisi olan “günahlardan kaçınma”nın yüzlerce alt maddesi bulunuyor ki başarabilen kimseyi takva mertebesine çıkarıyor. Bir başkası olan “fazları yerine getirmek” maddesinde yığınla alt başlık var. Bunları uygulayanları, abid ve salih makamına terakki ettiriyor.

    Bu maddelerin derin mânâlarını Risale-i Nur’un ilgili bahislerine havale ederek, belki günlerce sürecek etraflı bir müzakereyi tavsiye ediyorum. Şimdilik bunları çok özlü bir şekilde ele alalım.


    1. Hücumat-ı Sittenin tuzağına düşmeyin

    Hücumat-ı Sitte konusu, Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta yer alır. Burada ins ve cin şeytanlarının altı hilesi sonuçsuz bırakılır ve hücum yollarının altısı kapatılır.

    Bu hileler sırasıyla şunlardır:Hubb-u cah (makam sevgisi), hiss-i havf (korku duygusu), tamah (geçim endişesi), ırkçılık, enâniyet (benlik), tembellik.

    Gerçekten de makam mevki arzusu ve şöhrete düşkünlük, insanın risaleleri okuyup anlamasında ve hizmet etmesinde büyük bir engeldir. Bir kimse makam ve şöhretini kaybetmemek için imanî hakikatleri ihmal ederse büyük zarar eder. Bu yolda olan kişinin, makamını ve şöhretini feda etmekten bir an bile çekinmemesi gerekir. İman dersiyle meşguliyetin kendisine zarar verebileceğini düşünen bir kimsenin korkusu da Nurlardan istifadeye büyük bir mânidir.

    Tarihin her devrinde hak ve hakikat kahramanlarına zorluk çıkaranlar, onların canına ve malına kastedenler, hapis ve işkenceyi reva görenler olmuştur. Bunları düşünen bir kişi, iman deryasından istifade edemez ve hizmette bulunamaz. Bunun için korku ve evhamı bırakmak, imanın kazandırdığı hakikî cesareti kazanmak şarttır.

    Bazı kimseler ihtiyat gerekçesiyle Risale-i Nur’u evinde bulundurmaktan bile çekinmektedir. Oysa bu ihat değil, korku tuzağına düşerek bu eserlerden istifade etmemektir. Eserlerden istifade edemedikten sonra dünyevî rahatın hiçbir değeri yoktur. Hem risaleler, şimdiye kadar hiç kimseye zarar vermemiş, zahirdeki bazı küçük sıkıntılar ise onların daha fazla yayılmalarına vesile olmuş ve ıstırap çekenlere hadsiz sevaplar kazandırmıştır.

    Rızık endişesi taşıyarak imanî eserlerden istifade etmemek, çalışmaktan dolayı hizmete vakit bulamamak da ciddî bir tuzaktır. Buna karşı, hırs ve mal sevgisini terk etmek, iktisat ve kanaat ile Nurlardan istifadeyi ve hizmeti sürdürmek gerekir.

    Tembellik ve rahata düşkünlük

    Irkçılık da, ulvî duyguların yerine konan yalancı ve sahte bir hamasettir ki, nice nesiller bu illete yakalandığından iman ab-ı hayatından kana kana içemediler. Bu engeli “İslâm kardeşliği”ni kurup yaşayarak aşmak icap eder.
    Benlik ise, kişinin hakkı kabul edip anlamasına, yaşayıp yaşatmasına en büyük engellerden biridir. Bunun yerine tevazu ve mahviyeti bir yaşayış tarzı olarak uygulamak, Nurlardaki hakikatlere boyun eğmek gerekir.

    Bilhassa dinî konularda ilmi bulunan bazı kimseler Risale-i Nur’a karşı ihtiyacını tam hissetmemekte, müstağni kalmaktadır. Böylece hem şahsî olarak istifade edememekte, hem de başkalarına anlatamamış olmaktadır. Zaten kim bu eserlere ilgisizce yaklaşırsa tam anlayamaz ve anlatamaz. Bugün dünyaca ünlü bilim adamları Risale-i Nur üzerinde derin araştırmalar yapmakta, bu eserler Mısır’daki Ezher Üniversitesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Bütün dünyanın ilgi ve hayranlıkla okuduğu bir kaynağa ilgisiz kalmak, akıl kârı değildir.

    İnsanın tembelliği veya rahata yahut vazifeye düşkünlüğü de Nurların ruhunu kavramaya ve hizmet etmeye büyük bir settir. Bunu aşmak için de, vazifenin kudsiyetine ve ulviyetine hakkıyla inanıp faydasız meşguliyetleri gereksiz ve boş bilmek lâzımdır.

    Bu bahsi bizzat Yirmi Dokuzuncu Mektup’tan okuyup kendimizle mukayese edelim. Dikkatle bakalım; bir zamanlar ehl-i dalâletin kullandığı tuzakları şimdi kendi ellerimizle kendimize kurmuyor muyuz? Çok kazanma ve rahat yaşama hırsı, makam ve şöhrete düşkünlük, korku ve benlik yakamıza yapışmamış mı? Tam bir nefis muhasebesi yapıp, bizi dünyaya ve gereksiz şeylere bağlayan kopmaz halatları ihlâs düsturlarıyla kesmeden risaleleri hakkıyla okuyup anlayabilir miyiz?

    Heyhat! Serâ nerede, Süreyya nerede?


    2. İhlas düsturlarını yeniden kuşanın

    İhlâs düsturları, hem risaleleri anlamak, hem yaşamak ve yaymak için en ehemmiyetli esaslardır. Yirmi Birinci Lem’a’nın girişinde ihlâsın dokuz özelliği sıralanır:

    “Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde; en mühim bir esas, en mühim bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinat, en kısa bir tarik-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıt, en yüksek bir haslet, en safi bir haslet, en safi bir ubudiyet, ihlâstır.”
    Bizlere sorulsa, bir hizmeti gerçekleştirebilmek için gerekli olan bir dizi maddî sebep sayarız. Oysa en evvel, en mühim ve en vazgeçilmez ihtiyaç, ihlâstır, yani her şeyi sadece Allah emrettiği ve razı olacağı için yapmaktır. İhlâs varsa her şey var olur; o yoksa hiçbir şey yapılamaz, yapılsa da faydası olmaz.

    Belki de birçoğumuzun ezberinde olan bu paragrafın kısa bir tahlilini yaparak, “bilhassa uhrevî hizmetlerde” önemli olan ihlâsın mahiyetini bir kere daha düşünmüş olalım:

    En mühim bir esas: Bir hizmeti yapmak için birçok prensip gerekebilir. Dikkat, teenni, ihtiyat, tesanüt gibi... Ama bunlar içinde en mühim esas, ihlâstır. Birincilik makamı onundur.

    En büyük bir kuvvet: Uhrevî hizmetlerin gerçekleşmesi için çok çeşitli güçlere ihtiyaç vardır. Para, mal, eleman gibi güçler içinde en büyük ve en başta gelen kuvvet, ihlâstır. O, tıpkı bir mıknatıs gibi bütün güçleri cezp ve celp edebilir. İhlâs, her şeyin besmelesi, ruhu hükmündedir.

    En makbul bir şefaatçi: Ahirete müteveccih bir hizmetin muvaffakiyetini herkes ister. Tevfiki verecek ise Cenab-ı Hak’tır. Biz manen çok zayıf ve günahkâr olduğumuz için bir şefaatçi lâzımdır ki bize yardım etsin, Rabbimize bizim adımıza dilekte bulunsun. İşte bu şefaatçiler arasında Rabbimiz tarafından en makbul olanı, ihlâstır.

    En metin bir nokta-i istinat: Bir mefkûre uğrunda çalışıp didinen kimselerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, bir dayanak noktasıdır. Ayağını sağlam bir zemine basmalı, sırtını güçlü bir mevkiye dayamalıdır ki sarsılmasın. Oysa sağlam bildiğimiz nice dayanak, en küçük bir fırtınada yok olup gidebilir. İşte dayanak noktaları içinde en sağlamı, ihlâstır. Ona dayanan, hiçbir zaman sarsılmadan hizmetini sürdürür.

    En kısa bir tarik-ı hakikat: İnsanları hakikate ulaştıracak yollar çoktur. Bizim zamanımız kısa, vazifemiz çok olduğu için, en kısa ve selâmetli bir yola ihtiyacımız vardır. İşte bu yol, ihlâstır. Muhlis kimse, maksadına en kısa yoldan vasıl olur.

    En makbul bir dua-yı manevî: Âciz insanın başarılı hizmet yapabilmesi için inayet-i İlâhiye gerekiyor. Onun celbi için de en büyük silâhı duadır. Duanın en makbulü ise ihlâstır.

    En kerametli bir vesile-i makasıt: Bizleri maksadımıza ulaştıracak vesileler lâzımdır. Ancak ne kadar güçlü ve büyük vesilelere sahip olursak olalım, işimiz çok, gücümüz az, düşmanımız kuvvetlidir. Bu durumda mutlaka birtakım kerametlere, olağanüstülüklere mazhar olmalıyız ki hadsiz engelleri aşıp sayısız düşmanlarımıza galip gelebilelim. İşte ihlâs, maksada götüren en kerametli bir vesiledir. Bunun için, ihlâsla hareket eden, hiç ummadığı yardımlara, kolaylıklara, başarılara mazhar olur. Allah, muhlis adamın davasına insanları hizmetkâr, kalpleri musahhar eder.

    En yüksek bir haslet: İman ve Kur’an davası için say ü gayret ederken çok çeşitli hasletlere ihtiyacımız vardır. Cesaret, kerem, hilm, tevazu gibi kıymetli ve faydalı hasletler arasında en yükseği, en vazgeçilmezi, “onsuz” değerlerinin olamadığı haslet, ihlâstır. Çünkü ihlâs, korkağı cesur, cimriyi kerim, sert huyluyu hilm sahibi, mağruru mütevazı yapar.

    En safi bir ubudiyet: Rabbimize takdim edeceğimiz ubudiyet tavır ve vaziyetleri içinde en safisi, en temizi, en arîsi, ihlâstır. O, her türlü ibadetin ruhu, elektriği, nuru hükmündedir. Onsuz hiçbir ubudiyet makbul değildir.

    Hakkıyla anlatamadığımız bu dokuz özelliği taşıyan ihlâs, uhrevî hizmetler içinde en vazgeçilmezidir. Hayırlı işlerin muzır mânilerini aşmak için dayanılması gereken en büyüt kuvvet, ihlâstır.

    İhlâs olmadan hiçbir şey olmaz

    Binaenaleyh bir hizmete girişirken, bir ideale koşarken kuşanılacak ilk silâh, ihlâstır. Bir başarısızlık neticesinde üzerinde durulacak, yoklanacak, sorgulanacak ilk husus da ihlâs olmalıdır; çünkü ihlâs olmadan hiçbir şey olmaz!

    İşte böylesine mühim olan ihlâsın altı düsturu şunlardır:
    1. Amelde rıza-yı İlâhiyi esas almak.
    2. Hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşleri tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemek.
    3. Bütün kuvveti ihlâsta ve hakta bilmek.
    4. Kardeşlerin meziyetlerini şahıslarımızda ve faziletlerini kendimizde tasavvur edip, onların meziyetleriyle şakirane iftihar etmek.
    5. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek için rabıta-i mevt yapmak.
    6. İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sanii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeat ile huzur kazanmak.

    Buradaki ilk dört düstur madde olarak sayılıyor, son ikisi ise dördüncü düsturun içinde zikrediliyor. Gerçekten de ölümü çok düşünmek ve masnuat üzerinde imanî tefekkür, Risale-i Nur’un ısrarla üzerinde durduğu ve çok sık vurguladığı iki önemli esastır.

    Düsturlar yaşanmak için vardır

    Burada zikrettiğimiz altı düsturun her birisi üzerinde uzun uzun müzakereler yapmak, kendi yaşayışımızla mukayese etmek; tam bir nefis muhasebesine girişmek demektir.

    İlim başkadır, irfan başkadır. Bir meseleyi aklî olarak bilmek yeterli değildir. Zaten Risale-i Nur, kişinin aklen, kalben, ruhen ve sair duyguları itibarıyla inkişaf ve terakkisini hedef alır.
    İhlâs düsturlarını bir ilim olarak bilmek kişiye fazla bir şey kazandırmaz; çünkü bu düsturlar yaşanmak için vardır. Aksi takdirde, “Ey mü’minler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?” mealindeki ayette geçen sorgulamaya maruz kalırız.

    Risaleyi düz okumayı bir teyp bizden daha güzel yapıyor; aslolan, onu yaşamaktır. Bu yüzden ihlâs düsturlarını bir hâl ve meleke olarak hayatımıza yerleştirmek zorundayız.
    İşte o zaman hakikî ittihat etmiş ihlâslı dört kişinin 1111 kuvvetinde olduğu anlaşılır. Eğer bırakın dört kişiyi, 44 kişi bile 1111 kuvvetini gösteremiyorsa, hakikî ittifakın olmadığı ve tam ihlâsın uygulanmadığı gerçeğiyle yüz yüze geliriz.

    Bir nefis muhasebesi

    Bu risalenin başında “en az 15 günde bir kez okunması gerektiği” hatırlatılırken önemli bir mesaj verilir. Maksat sadece öğrenmek olsaydı bir yılda en az 25 kere okuyan bir kimse bu risaleyi fevkalâde öğrenmiş olurdu. Ama maksat, bilinen bir gerçeği sık sık hatırlatıp, uygulayıp uygulamadığımızı kontrol etmek üzere bir nefis muhasebesi yaptırmaktır.
    Herkes kendisini öz eleştiriye tâbi tutsun. Manzara olumluysa devamına dua etmekten başka yapılacak bir şey yok. Ama nefsimizde kusur ve eksiklik varsa, altı desiseye karşı tavsiye edilen zırhı ve ihlâs düsturları silâhını yeniden kuşanmak gerekir.

    3. “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür”ü refleks hâline getirin

    Risale-i Nur’u okuma ve anlama gayretinde bulunurken kalbî ve ruhî hazırlık için gerekli üçüncü basamak, Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde yer alan dört hatveyi anlamak, “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolunu âdeta bir meleke hâlinde yaşamaktır.

    Cenab-ı Hakk’a ulaştıracak birçok yol olduğunu belirten Bediüzzaman Hazretleri, bunlar içinde Kur’an’dan istifade ederek ortaya koyduğu “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tarikini tavsiye eder.

    Ona göre, acz aşktan daha selâmetli bir yoldur ki insanı ubudiyetle mahbubiyete, yani Allah’ın sevgilisi olma makamına ulaştırır. Fakr, Rahman ismine vasıl eder. Şefkat aşktan daha keskin ve daha geniş bir yoldur ki Rahîm ismine ulaştırır. Tefekkür aşktan daha zengin, daha parlak, daha geniş bir yoldur ki Hakîm ismine vasıl eder.

    Birinci hatveye “Nefislerinizi temize çıkarmayın” mânâsındaki ayet, ikinci hatveye “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur” mealindeki ayet, üçüncü hatveye “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır, her ne kötülük gelirse o da kendi nefsindendir” anlamındaki ayet, dördüncü hatveye ise “Her şey helâk olup gidicidir; Allah’a bakan yüzü müstesna...” mealindeki ayet işaret etmektedir.

    Nefiste hatadan başka bir şey yok

    Görüldüğü gibi, ayetlerin mânâsının ortak bir özelliği vardır. Her biri bir kitap kadar geniş ve zengin mânâlar taşıyan bu ayetlere göre, nefiste “hata, kusur, eksik, günah, isyan, menfîlik”ten başka hiçbir hayır yoktur. Bütün iyilik, güzellik, kemalât, fiil, kudret ve ilim Allah’ındır.

    İnsan bir iyilik veya ibadet yapsa bile o işteki hissesi binde birdir. Çünkü iyiliği emreden, yaratan, vesilelerini hazırlayan, onu yapacak “akıl, fikir, organ, zaman, imkân” ihsan eden, Allah’tır.

    İnsanın “Şu benimdir” diyebileceği hiçbir şey yoktur. İnsandaki sadece küçük bir kisp, cüz’î bir meyil, küçük bir arzu ve istektir. Allah’ın kendisine ihsan ettiği cüz’î ihtiyarının yüzünü hayra ve ibadete çevirmekten başka nefsin yaptığı bir şey yoktur.

    Bediüzzaman’ın verdiği derse göre, insanın nefse karşı tavrı, sürekli onu suçlamak, hatalı olduğuna inanmaktır. Çünkü onu temizlemenin yolu, temiz olmadığına inanmaktır. Onun hatalı olduğuna inanan, hatasını azaltır. Kim nefsinin hatasız olduğunu kabul ederse en büyük hatayı işlemiş olur.

    Nefsin kemali, kemalsizliktedir

    Nefsi haz almakta ve ihtiraslarda unutmak, hizmette ve ölümü hatırlamakta düşünmek gerekir. Nefsin kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, zenginliğini fakirlikte bilmek icap eder. Son olarak, nefis kendine varlık verse hiçbir şey olur, eğer kendini fâni bilse Allah’ın ihsanıyla nihayetsiz bir vücut kazanır.

    Müellifinin de belirttiği gibi, bu dört esasın geniş açıklaması, Risale-i Nur’un tamamıdır; çünkü bu eserler baştan sona “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” dersidir.

    Risalelerdeki nefis muhasebesi, özellikle yazarının kendi nefsini yerden yere vurması, her fırsatta nefsine en dehşetli silleleri indirmesi, okuyan herkes için büyük ibretler taşımaktadır.

    Bu derste yapılacak olan önce ilgili bahsi uzun uzun müzakere etmek, arkasından konuyla ilgili başka yerlerde geçen bahisleri okuyup anlamak, bundan sonra da okunanları hayatımızın her safhasında bir meleke hâline gelecek seviyede uygulamaktır.

    İşte o zaman, nefsin firavuniyeti kırılacak, enaniyetin yerini tevazu ve mahviyet alacaktır. Bu hakikati yaşayanlarda “nefsini beğenme, kibir, ucp, gurur, riya” olamaz. Böylece kötülüklerden arınmış bir nefis de hakikatleri anlamaya hazır hâle gelir.



    4. Namaza, sünnete, tesbihata sarılın ve günahtan kaçının

    Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde, “Şu kısa tarikin evradı, ittiba-ı sünnettir; feraiz-i işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı tadil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır” deniyor.

    Buradaki esasları şu şekilde maddeleştirebiliriz:
    1. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) söz, fiil ve onaylarından meydana gelen sünnetlerine sımsıkı sarılın.
    2. Bilhassa namazı bütün şartlarına tam uyarak kılın ve diğer farzları yerine getirin.
    3. Öncelikle büyük günahlar olmak üzere günahlardan şiddetle kaçının.
    4. Namazın arkasındaki tesbihatı hiç terk etmeyin.

    Risale-i Nur, ilimle birlikte hâldir, fiildir

    Gördüğünüz gibi, burada da sayılan hususlar fiille ilgili kurallardır. Sakın “Bu amellerin ilimle ilgili bir konu olan Risale-i Nur’u anlamakla ne ilgisi var?” demeyin!

    Çünkü Risale-i Nur, ilimle birlikte hâldir, fiildir, şuurdur, hayattır. Bu eserlerdeki derin mânâların açılması insanın manevî yapısıyla yakından ilgilidir. Öyle ilim adamları vardır ki samimî ve ihlâslı bir avam kadar anlayamayabilir.
    Bazen öyle dersler dinlersiniz ki, “Aynı yeri ben defalarca okudum, ama bu mânâları anlamadım” der, şaşırırsınız. Hiç şaşırmayın. O mânâlar ihlâsla, samimî gayretle, takvayla elde edilir.
    Hedefimiz sadece kuru bilgiler öğrenmek değil, onları yaşayarak bir şuur ve meleke hâline getirmektir.

    Takva hâli refleksimiz olmalı

    Nasıl ki eline ateş dokunan insan hızla geri çeker; hiçbir zaman tereddüt etmez, düşünmez, beklemez. Çünkü vücuduna zararlı bir şeyden kaçınmak, artık bir refleks hâline gelmiştir.

    Bunun gibi, günahlardan öyle kaçınmalıyız ki, “Acaba işlesem mi, kaçınsam mı?” gibi bir tereddüt yaşamadan, anında ve hızla kendimizi korumalıyız.
    Nasıl ki acıkan bir insan yemek yer, yemeden rahat edemez; sofraya oturan bir kimse hemen yemeye başlar. Biz de, ezan okunduğu an namazdan başka bir şey düşünmemeliyiz. Onu kılmadan içimiz rahat etmemelidir.

    Namazı mutlaka vaktinde ve tadil-i erkânla, yani şartlarına tam uyarak, hakkını vererek kılmalı ve arkasındaki tesbihatı hiç ihmal etmemeliyiz.
    Bediüzzaman Hazretleri, çöllere düşüp “Leylâ, Leylâ!” diye dolaşan Mecnun gibi, bütün hayatında iki nokta üzerinde özellikle durmuş, “İman iman, namaz namaz!” diyerek, yazarak, yaşayarak ömrünü geçirmiştir.

    Yine sünnet-i seniyye, onun bütün hayatında tavizsiz bir şekilde uyguladığı, ısrarla tavsiye ettiği hakikatlerden birisidir. “Ümmetimin fesadı zamanında sünnetime yapışana yüz şehit sevabı verilir” hadisini bayraklaştırmış, en küçük bir sünnete dahi uymayı hayatının en mühim vazifelerinden saymıştır.
    Bu dört prensip hakkında ve özellikle namaz üzerinde yazılacak çok şey var. Namazın hakikatini bir derece anlamak için Sabah Namazına Nasıl Kalkılır isimli kitabımızı okumanızı tavsiye etmekle yetiniyorum.
  • Selamun aleyküm. Bir şey deneyeceğim. Bu aslında bir inceleme ama buradakileri incelemelerin aksine ilginç, daldan dala atlamalı, bol alıntılı, güldürmeden düşündüren uzun bir inceleme. Aynı şeyleri farklı cümlelerle aktaran kitaplardan alıntılar yapıp karma olarak sunacağım bir inceleme. Yazı boyunca yaratıcının varlığına dair bir ispat çabasında olmayacağım.

    "-İspat et!
    Diyenlere derim ki:
    -Neyle ispat edeyim? İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur. Hâliki mahlûkuna mı tasdik ettireyim?.." Mümin Kafir, Necip Fazıl

    Sadece delice alıntılar yapıp bir şeyler yazmak istiyorum…

    “Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları..."

    Makes:Ayna
    Tevdi etmek: Bırakmak (Jurnal, Cemil Meriç)

    Bir abi tiwittırda şöyle yazmıştı “Yazdığım bir yazı, bir başkasının kalbine değebilirse, yeryüzündeki varlığımı daha anlamlı bulurum“ Ne cümle ama…

    Seni rahat mı bırakayım! Bu çok güzel, ama kendimi nasıl rahat bırakabilirim peki? Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda? Fahrenheit 451, Ray Bradbury

    Şöyle bir an olsun durup da, uzun vadeli toplumsal olgular üzerine, doğa ya da insanlığın yaptığı büyük işler, diyelim İsa'nın(yani Tanrının) yaptıkları üzerine doğru düşünüp düşünmediğini
    —içtenlikle— sordun mu kendine? Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich

    Hayatın sırrını mı arıyorsun? Onu ancak didinip çabalamakla bulursun. Irmağın suyunu denizde aramak ayıptır. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati

    Bir bak bakalım, nerede o elinde fener cadde cadde, sokak sokak dolaşan, "neyi arıyorsun?" diye sorduklarında "kendimi arıyorum" cevabını veren mecnunların?(Dücane Cündioğlu)

    Aynı alanda okuduğum kitaplardan veya aynı alan olmasa da bir şekilde aklımda yer etmeyi başaran birçok kitaptan alıntılar yaparak bir kolaj incelemesi yapmayı planlıyorum. Kafamda bir şablon var ama bunları nasıl ifade edeceğim bilmiyorum, bunu göreceğiz. Bu incelemenin oluşmasını sağlayan yazarları şöyle sıralayabilirim: Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tolstoy, İsmet Özel, Karem Armstrong, Wilhelm Reich, Ali Şeriati, Cahit Zarifoğlu, Dücane Cündioğlu, İrvin D. Yalom, Halit Ertuğrul, Malik bin Nebi, İhsan Fazlıoğlu.

    Çok uzun zaman önce yine böyle kasvetli bir gecede şöyle bir şeyler yazmıştım: “Keşke diyorum bazen. Keşke benimde çoğu insan gibi tek derdim geçim sıkıntısı olsaydı. Ya da bir maddi güce sahip olunca mutlu olabileceğime inansaydım. Aklım beni zorluyor. Acıyı bedenimde değil ruhumda hissediyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kafamda bir türlü oturtamıyorum. Yeni bir iddia ile karşılaşınca benim kesinlikle ya o iddiayı çürütmem ya da iddianın gerçek olduğuna inanmam gerekiyor. En çok emin olduğum konuda yeni bir iddia ile karşılaşınca filmi başa sarıp her yönüyle tekrar incelemem gerektiğini düşünüyorum. Hakikat arayışı gerçekten zor. Bugün Cemil Meriç'in yıllar önce içinde olduğu ile bir durumla karşı karşıyayım. O, hakikati bulmak için gözlerini feda edebileceğini söylemiş ve 20 yıl sonra gerçekten gözlerini kaybetmişti. Acaba hakikat için ben neyimi feda edebilirim, diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca sürekli akıntıya karşı yüzmeyi başarabilir miyim acaba?“ (kendi sözlerimi tırnak içine aldım evet :D)

    Bu cümleleri bilgisayarda Microsoft Word uygulaması ile yazıyorum ve bu paragrafı başka bir yerden kopyaladım. İlginç olan ise bu paragraflarda altı çizili olan tek cümle tamamen bir tesadüf olarak “Hakikat arayışı gerçekten zor“ cümlesi. Ne derin bir sorun ama değil mi? Ben bu paragrafı yazdıktan sonra yukarıda ismi verilen yazarlardan çeşitli kitapları okudum. Bu yazarların hepsinin bir ortak özelliği yok yani hepsini bir ortak küme içerisine almam mümkün değil ancak yazının çeşitli taraflarında değineceğim için hepsinin ismini yukarıda dile getirmek zorunda kaldım.

    O zamanlardan bu yana karşılaştığım her farklı görüşte ilk aklıma gelen şey Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan Adam kitabında Marksist olan başkarakterin yeni bir şeye olan bakış açısı... Şu ana kadar bana hep rehber oldu, tavsiye ederim. O adam şöyle söylüyor: “Biz, Marksizmi tek yol ve alternatif olarak sunuyorduk; ama bu yolculukta, ikinci bir tez de bana ağırlığını hissettirmeye başladı. Bunun için kendi kendime dedim ki: Eğer Marksizmi çürüten bir tez varsa onu mutlaka bilmeliyim. Bundan kaçmak, kurtuluş değildir. Bugün kulağımı tıkayacağım bu alternatif, yarın başka bir yerde yine karşıma çıkar. Öyleyse bu alternatifin detayını bilmek zorundayım.

    Bana göre, her fikir adamının bir ölçüsü olmalı. Bu ölçü de karşısına çıkan güzel bir görüşü, iyi bir fikri ve isabetli alternatifleri dinlemek veya okumak zorunda olmasıdır. Yoksa fikri taassubu veya fikir yobazlığı dediğimiz bir durum ortaya çıkar ki o zaman kimse karşısındaki insana bir şey anlatamaz. Bu ise doğruya ve en iyiye giden yolları tıkar. Mantık susar, hisler ve ön yargılar konuşur.“

    Öncelikle insanın anlam arayışı olarak üzerinde duracağım ilk nokta dinin noksanlığı üzerinden şöyle olacak: Herhangi bir dinin ve onun eliyle yayılmış olan toplum kültürünün hüküm sürmediği, insanların herhangi bir ilahi iradeye boyun eğmeden yaşamak durumunda olduğunu düşünelim. Herhangi bir din olmadığında ortadan kalkacak temel kavramlar(bence) şunlardır: Ahlak(Bu konuda iddialıyım), aynı ana babadan doğmayan insanlar arasındaki kardeşlik, mutlak iyi düşüncesi, her zaman ve mekanda geçerli olacak doğrular, ana babaya hürmet, komşuluk hakkı, muhtaç olan insanlara yardım vs…(-diğer muhtaçlara yardım eden bir sürü inançsız var, dinle alakalı değil demek. –ben toplumun tamamına yayılan genel bir durumdan bahsediyorum muhtaç olanın bile kendisinden çok ihtiyacı bulunan bir insana ettiği yardımdan bahsediyorum, istisna bulmak sıkıntı değil.)

    Şu an dinin getirdiği toplum yaşamından uzak olduğumuz konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. O zaman kısaca bu toplumu inceleyelim.

    Çok kullandığım ve varlığından ötürü hoşnut olmadığım bir kavram var. “Hız ve haz dünyası“

    ''Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde'' diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ''Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.'' Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar.Hız hayatı eksiltir. (Yavaşla, Kemal Sayar)

    İçinde yaşadığımız bu çağı birçok farklı şekilde anlatıp ifade edebiliriz ama bence kısaca özetlemek gerekirse bu dört kelime fazlasıyla yeterli. Bu kavram artık hemen herkesin bir şekilde bildiği, rahatsızlık duyduğu ama kurtulmak istese de bir şekilde etkilerinden kurtulamadığı bir sorun. Herkesin kafasında bir resim oluştuğundan eminim. Ama yine de hatırlatıcı olması vasıtasıyla bir alıntı yapacağım. “Teknolojik yaşamın getirdiği hızlı ve hazlı hayat bizi önemli ölçüde törpülüyor. Hızın getirdiği haz, bizi, sınırsız gelişimle birlikte doyumsuzluğa doğru koşturuyor. Her gün yenisi üretilen teknoloji, tıpkı şişmanlamakta olan bir insan gibi teknolojik obeziteye yol açıyor. Hız artarken doyumsuzluk nedeniyle yeni hazlar peşine düşüyor insan. Beynimizin haz üretim merkezi olan Nucleus Accumbans (NAcc) bölgesi dopamin salgılama hızından dolayı uyuşuyor; beyne giden nörotransmitterler beyin hücrelerinde cirit atarken, dopamin salgısının hızı arttıkça tatminsizliğe doğru sürükleniyoruz. “Daha yok mu?” gibi acınası bir davranışla haz peşinde koşan varlıklara dönüşüyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerde fazla hazzın ölüme yol açtığı bulunmuştur. İnsanın en temel insani özelliği olan farkındalığın kaybolmasıyla başıboş bir yaşam biçimi bizi içine doğru çekiyor. Üstelik ürün çeşitlenmesi nedeniyle karar verme becerilerimiz de zarar görmüşken … Sonra ne mi oluyor; bunalım, depresyon ve sosyal çalkantılar arasında dağa çakılan uçak gibi, kararıyor hayatlarımız.“ ( http://www.megabeyin.com/...asam-temponuz-nasil/ )

    Hiçbir ilahi buyruk ağacı altında gölgelenmek istemeyen insanların artık yeni bir Tanrısı var, ben tanrısı. Egoizm Tanrısı olarak da geçebilir. Bir de İhtiyaç Tanrısı var mesela. Örnekler arttırılabilir bence çoğu insan Pagan ama kimse belli etmiyor :D Bu insanlar hiçbir şekilde hayatlarına karışılmasını istemiyor ve istedikleri her şeyi başkasının özgürlüğüne müdahale olsa bile yapabileceklerini düşünüyorlar. Egoizm Tanrısı kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisinin var olmasıyla anlam bulan ikincil varlık olarak görüyor. Egoizm Tanrısının başkasına herhangi bir şekilde tahammülü ve sabrı yok. Ondan üstün özelliklere sahip insanlar görünce ilk yaptığı onu kıskanmak ve kötülüğünü istemek. Ona göre hayat bir savaş, kendisine bir menfaat sağlayamayacağı tüm insanlar da potansiyel düşmandır. Diğer insanlar ancak ve ancak ona faydası varsa değerli olarak görür. Bunu ben uydurmuyorum. Nietzsche de söylüyor. “"...Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
    ''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''

    Egoizm Tanrısının başka ırka, başka görüşe saygısı yoktur. Egoizm Tanrısı saldırgandır. Egoizm Tanrısına son yüzyıllarda kendi doğasının aslında vahşet olduğu öğretilmiştir. Egoizm Tanrısı yok edicidir. “Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde¬ ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.” (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanın bir de İhtiyaç Tanrısı vardır artık yeni dönemde. İhtiyaç Tanrısı kendisine uzun süredir aradığı mutluluğuna ulaşmasının yegane yolunun daha fazla harcama yapmasından geçtiğini söylüyor. Belki ben ve sen duymuyoruz ama o söylüyor, o kulağının dibinde sana usulca fısıldıyor. Onu dinleyip bir şeyler satın aldığında da yine dibinde bitiyor İhtiyaç Tanrısı. Hayır diyor, daha bitmedi. Baksana yeni bir telefonun yok, hala hayal ettiğin teraslı o evde oturamıyorsun diyor. Huzuru ancak o evi aldığında elde edeceksin, bu senin için sadece bir ihtiyaç değil bir zorunluluk.

    Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.(Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Tüketicilik akımı bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler...Her televizyon reklamı yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. Dünya Homosapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM'ye dönüştü. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Daha burada sıralanamayacak kadar çok Tanrısı var(Her gördüğüne inandığı Televizyon Tanrısı, yararlı kullanmayı beceremediği sürece İnternet Tanrısı vs..) ama ben bunlara girmeyeceğim, canım istemiyor.

    “Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.“ Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur

    "İnsanlar artık aya, güneşe, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinelere , teşkilatlara, teorilere tapıyorlar." Üç Mesele, İsmet Özel

    "Gerçek şu ki bu dünyada sanatkar eserine, zengin servetine, politikacı şöhretine, ilim adamı bilgisine tapıyor. Yani bir anlamda herkes kendisi için bir put inşa ediyor ve ona taparcasına bağlanıyor." Kime Kulsun?, Emin Işık


    Yazının ikinci bölümüne geçiyorum.

    Öncelikle bilim geliştikçe din düşüncesinin ortadan kalkacağı koca bir yalan. 200 yıl önce de bunu söyleyen sözde ilim ve bilim adamları vardı ama hiçbir şekilde gerçekleşmediği ortada. Hatta ben şunu iddia ediyorum; eğer insan tamamiyle arzularının esiri olduğu bir hayat sürdükten sonra bir şeyleri sorgulamaya, tefekkürde bulunmaya başlarsa, bu insanların birçoğu içinden çıkamayacakları sahte mutluluklar içeren bir ömür geçirdiğini fark edecektir. Dine olan inanç ihtiyacı burada ortaya çıkıyor ya da bu insanlar intihar ederek yaşamına son veriyor. Bunun kanıtı da parasal anlamda zengin olan ülkelerin fakir ülkelere oranla daha fazla intihar oranlarına sahip olmaları. Alım gücü de insanı huzura kavuşturmuyor.

    Klasik Rus romanlarında bu kasvetli ruhu çok sık görürüz mesela. Başkarakterlerin çıkarcı, ikiyüzlü, sahte ilişkiler üzerine kurulan o şaşalı ama içi boş yaşamı bırakıp kendi yalnızlığına dönüp başka bir şeyler araması.

    Din düşüncesinin yok olacağının aksine giderek arttığı ile ilgili oranlar için şu siteye göz atabilirsiniz. “https://www.pewforum.org/...ctions-2010-2050/“

    Bu araştırmaya göre ; -2050 yıllında Müslüman nüfusu Hristiyan nüfusuyla eşitlenecek, 2070'de geçecek.
    -Ateist, Deist ve Agnostik kimselerin sayısı dünya genelinde azalacak
    -Avrupa'daki Müslüman nüfusu %10'u geçecek - Abd'de Hristiyan nüfusu azalacak ama Müslüman nüfusu artacak

    Ben insanın manevi ihtiyaçlarının herhangi bir Tanrı düşüncesi olmadan karşılanamayacağını düşünüyorum. Bana bunu söyleten herhangi bir felsefe değil bu hayatın ancak din var olduğu müddetçe bir anlamı olduğuna inanmam. İnsan geleceği hakkında düşünen, somut olduğu kadar soyut bir şeyler de arama potansiyeline sahip tek varlık. Yok olacağız, toprak olacağız, dışardaki herhangi bir cansız varlıktan farkımız nedir o zaman? Eğer onlardan çok daha farklı ve diğer canlılardan çok daha üstün bir zeka ve bilince sahip isek bir anlamı olmalı. Eğer bu anlam yok ise düşünüyor insan; ya biz de onlar gibi olmalıydık ya da hiç olmamalıydık.

    “İnsan,iman gücünü ve himmetini yitirdiğinde, öğrenme açlığı duygusunu ve çalışma isteğini de yitirmektedir.Hiçbir fani faktör, tarih boyunca insani enerjinin tek kaynağı olan imanın yerini dolduramamıştır.“ İslam Davası, Malik bin Nebi

    "Bilerek bilmeyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir.Allah sonsuzluktur." Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl

    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu... (İtiraflarım, Tolstoy)

    Madem öleceğiz, madem toprak olacağız, niçin faydalı olayım ki başka bir insana? Hele de doğamın gereği olarak vahşi bir yaratıktan başka bir şey olduğuma inandırılmaya çalışılıyorsam… Önüme çıkan her engeli yıkarak geçebileceğim aşılanıyor. Madem öyle niçin iyi bir insan olmalıyım? Niçin başkasının hakkını yemeyeyim? Niçin rüşvet vermeyeyim mesela, neden beni kayırması için devletin üst kademelerindeki tanıdıklarımdan yararlanmayayım? Niçin başka bir insanı ancak ve ancak menfaat şansı olarak görmeyeyim? Niçin hayatım boyunca bana ve çocuklarıma yetecek parayı yerde bulursam kendi menfaatimin aksine sahibine vereyim? Ama ben bunların hiçbirini yapmıyorum çünkü doğuştan bir Tanrı düşüncesine sahibim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulacağımı düşünüyorum. Ahlak anlayışımın müsebbibi olarak bir dini dayanak gösteriyorum. Ancak bir din insana genel geçer, hiç kimse için değişken ve göreceli olmayan bir ahlak kuralları bütünü sağlayabilir.

    “Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin “Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz... onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker" (Walter Kaufmann, Portable Nietzsche, New York, The Viking Press, 1954,
    s. 515-516.) gibi sözleriyle ahlak için sergilediği yaklaşımı da böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır. Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz: "Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir Bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu.' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur."
    (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    İngiliz düşünür Terry Eagleton'ın, “din asla pes etmez” başlıklı yazısından: “ölüm, yaşam, acı, felaketler, sorumluluk, özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa; dinlere yönelteceğiniz eleştiriler cahilce ve içi boş olmaya mahkumdur.”

    En önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakarlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlâkî sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel bir temeli olamaz. (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    Gerçek anlamda mutlu, huzurlu bir ömür sürmenin de yegane yolu da dinden geçer. Din insanları bu dünyanın şatafatından, gösterişinden, riyakarlıktan arındırır. Din size kanaati, şükrü, tevazuyu, rızayı öğretir. Din size sadece iyiyi ve güzeli tavsiye eder. İnsana zararı olan her türlü bağımlılıktan sizi men eder. İnsanlara bu dünyanın geçici olduğunu söyler ama bu dünyanızı rafa kaldırmanızı da istemez. Dinin amacı insanları iki cihan mutluluğuna ulaştırmaktır.
    Öteki cihanda mutluluğa ulaşmanın en kolay yolu burada gerçek mutluluğu elde etmekten geçer. Ama yine de sınırları zorlamadan yaşamak lazım. Çünkü bir hadise göre "İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar."

    Şimdi Minimalizm diye bir felsefe çıkmış Batı dünyasında. Alarak değil vererek hayatımızı anlamlandırabileceğimizi söylüyor. Evindeki fazla eşyaları ver, sade bir yaşam sürünce daha mutlu bir yaşam süreceksin diyor. Binlerce yıldır Peygamberlerin, filozofların, din adamlarının, tasavvufçuların söylemiş olduğu düşünceleri sanki ilk defa kendileri üretmiş gibi satışını yapıyorlar. Düşüncelerinin kaynağını belirterek istediklerini yapsınlar umrumda değil ama bunu bilmek için binlerce avm yapmanıza, insanlara ihtiyaçlarını Tanrı gibi göstermenize gerek yoktu. Bu ve bunun gibi felsefi argümanlarınız, meditasyon çalışmalarınız sadece bir şeyi hatırlatıyor bana. O da ışığın doğudan yükseldiği...

    https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

    Evet! Mutluluk kesinlikle vermekte.

    İncil’de elçilerin işleri 20:35’de şöyle geçer: Yaptığım her işte sizlere, böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz ve rab İsanın, "vermek, almaktan daha büyük mutluluktur" diyen sözünü unutmamamız gerektiğini gösterdim.

    Bilge romancı Soljenitsin, 'Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek' insanlığa ulaşabileceğimizi söylüyordu. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalamak yerine, sahip olma yarışından çekilerek, paylaşarak, vererek.

    Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. (Ali İmran 92)
  • Türkiye'deki internet haberciliğinde taraf ya da taraflar olmadığının en anlaşılır en belirgin delillerinden biridir `Odatv`.

    "Yeni Akit'ten Odatv'ye uzanan yelpaze" diye bir yelpaze ya da çeşitlilik bulunmamaktadır.

    Neden?

    1- Çünkü sana anlamlı gelecek bir şey bulabilmek için ticari çıkarlardan oluşmuş bir kümenin arasından seçip ayıklaman gerekiyor. Buna yelpaze denmez. İçine düştüğün lağımda ağzına atabileceğin ekmek parçaları aramak gibi birşey bu. Gazeteciliğin amentüsüne ters ifadelerle dolu, aldatıcı başlıklarla boğuşuyorsun.
    Haber okumak, gündeme dair bilgi edinmek için vardığın adres, google'da ne aradıysan, ya da bir başkası senin kullandığın cihazda ne aradıysa göz kanatıcı bir biçimde karşına çıkarıyor. Bir yerel yöneticinin yolsuzluk yaptığına dair haberi okurken ya da takip ettiğin yazarın köşesini okurken reklamlar sana el sallıyor.
    Yeni Şafak, Akit, Cumhuriyet, Sözcü, Yeniçağ, Odatv...
    Fark yok.
    İnsanı konuşmaktan alıkoyar bu.
    Bir süre sonra düşünmekten de.

    2- Okurken sana, sevdiklerine, sosyal çevrene ait düşünceler yankılanmayınca zihninde, okumayı bırakıyorsun.
    Yani bu adreslere gelişin, kapılarından girişin, içerde oturuşun... Tüm bunların sebebi bilgilenmek değil. Yaşamı anlamlandırma çabası hiç değil. Boşluğunu doldurmak istiyorsun, kaçmak istiyorsun, zihnindeki gürültünün şiddetini azaltmak istiyorsun. Taraf olmak istiyorsun. Doğru tarafta olmak, haklının tarafında, iyinin tarafında. `Yeni Akit` okuru da `Odatv` okuru da, herkes...

    3- Kamplaştırıyorlar. Türkiye'de siyasetle medya hiç bu kadar birbirine benzemiş miydi acaba?
    İki tarafta da sorumluluk yok, nitelik yok. Vasatı ve altını bulunmaz hint kumaşı gibi sunuyorlar.
    "Al sana bir kaya nerene dayarsan daya".
    Her şey serbest, her şey mübah. Farklı kamplarda bölünürken biz, aslında tek ve koca bir kamp oluşturmuş oluyorlar. Hep birlikte içinde yaşadığımız mutsuzluk, güvensizlik, tatminsizlik kampı.
    Başını kaldırıp "ya noluyoruz be?!" deme lüksün var elbette sayın okuyucu. Gitmek ve gidememek arasındaki dar boşluğa hoş geldin.

    4- BBC Türkçe, Sputnik, Bianet, Al-monitor, T24 gibi yabancılara ait kaynaklarla fonlanan, Allah seni inandırsın "jilet" arayüzleri olan, gazetecilik meslek standartlarına yerli muadillerinden daha çok uyuyormuş gibi gözüken, reklamsız temiz görünümlü adreslere yöneliyorsun.
    Şeytanın avukatını tanıyabildin mi?

    5- "Muhalefet" pozisyonunu kapan ve konumunun rahatlığını kullanarak seni istismar eden adresler...
    "İktidara yakın" konumlanıp, yine aynı şekilde seni istismar eden adresler...
    İstismarda sınır tanımazken, yaptıkları işe -mesleklerine- kutsiyet atfetmeleri yok mu bir de?
    Kendilerini özgürlük savaşçıları gibi pazarlayabilmeleri...
    Elbette tek adamımız ve karaktersiz dalkavukları da yardımcı oluyor, bazılarını kodese yolluyor, hukuki olmayan osuruktan sebeplerle çoğunlukla.
    Sonra bu istismarcı özgürlük savaşçılarımız kendilerini parlatıyor da parlatıyor.
    "Özgür basın susturulamaz!"
    Konfor, kariyer, güç bağımlısı olduklarını bilmesek inanacağız.

    Neden Odatv'yi en belirgin örnek olarak öne sürdüm?
    Günahı ne?

    Televizyon haberciliğinin ve yazılı basının tümünün kontrol edildiği ve %90'ının iktidarla al takke ver külah ilişkisi yaşadığı bir memlekette, insanlar kontrol edilmediğine inanmak istedikleri, tarafsız yayıncılık yaptığına inanmak istedikleri limanlara sığınırlar. Odatv böyle bir konumdaymış gibi pazarlıyor kendini. İşte bu yüzden istismarın, aldatmanın en büyüğünü yapmış oluyor. Çaresizlikten sığınılan liman bunu yapıyorsa...

    Haberi bunlardan alma. Ev hanendeki insandan al. Komşundan al. İş arkadaşından al. Mahallenden al. Semtinden al.
    Bunlardan alma!

    Özgür bir Türkiye'de yaşamak dileğiyle.