• 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Eğer sen de bir "hasta" isen, bu kitabı kaçırmamalısın.

    Bir hastane koridoru. Yağ, eter, ifrazat kokan. Sıralarda yer kalmadığından duvar diplerine çömelmiş annelerin kucaklarında oturan sargılı, alçılı çocuklar. Birbirlerini hiç tanımamalarına karşın acı ve korkunun akraba yaptığı yaralı bu insanlar, saatlerce duvarlarına kan kokusu sıvanmış uzun koridorda muayene odasından kendi isimlerinin okunmasını bekliyorlar. Yazar, "beklemesini onlar kadar bilen yok" diyor. Yazar, "Küçük çocuklar çok benzeşirler:Korku ile acının derinleştirdiği anlayışlı gözler, yaşlarına nispetle ağır tecrübelerin kırıştırdığı ve soldurduğu manalı yüzler, tahammülün düşürdüğü başlar, ve ümit.." diyor.

    Sekiz yaşından beri sol dizinde meçhul bir hastalık taşıyan 15 yaşındaki kuruntulu bir kenar mahalle çocuğun hikayesi. Aslında, bir otobiyografik roman. Yani Peyami Safa'nın hikayesi. Sokaklarda sendeleye sendeleye yürüyen bir çocuk. Operatörlerin uyarısına karşı, hala değnek veya baston kullanmayan biri. Aşkın ve bacağının dinmek bilmez ıstırabı... Günden güne şiddetlenen ağrılar. Ve kaçınılmaz sonuç: Ameliyat. Yazar, "iki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur", diyor.

    Dokuzuncu hariciye koğuşunun duvarlarındaki çığlık, yüreğinize yürüyecek ifrazatlı bir bacakla.

    Alıntılarım:

    "Yeni gelenlere karşı alakaları gayet kısa sürer. Düşük başlar hafif kalkar, büyük kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetine döner; herkes kendi üstünde toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki insanlar arasında sabretmesini, beklemesini en iyi onlar bilir."

    "Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüdüm."

    ".. ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim."

    "...zihnim boş, hiçbir şey düşünmeden, fakat içim dolu, ağır ağır, etrafıma bakınarak, biraz da sendeleyerek yürüyorum. Hasta çocuğun türküsü uzaklaşıyor."

    "Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan öbür ucuna.
    Kenar mahalleler. Birbirine cerahatli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum.

    Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve adeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.”

    "Bir ağaç altına oturdum, ve hasta dizimin zaviyesini her vakitki itina ile ayarlarak bacağımı uzattım. Bu zavaqllı uzvumun talihine ait hiçbir şey düşünmek istemiyordum, şuurumun hastalığım üstüne boşaltacağı aydınlıktan kaçmak için ruhumun daha karanlık ve izbe katlarına kendimi atıyor, daha korkun ve karışık hayallere dalıyordum.

    Arada bir, bu karanlıklardan çıkarak, öğle güneşiyle yanan karşıki tepelere baktıkça, karanlık bir odadan gayet aydınlık bir yere ansızın geçmiş gibi gözlerim kamaşıyor ve hayret içinde kalıyordum.

    Ne aydınlık! Ne aydınlık! Bütün taşlar, topraklar, boşluklar, camlarla, aynalarla, beyaz madenlerle dolmuş gibi parıldıyordu..

    Fakat bu ışığa çok bakamıyordum, bu güneş bile gözlerimden içeriye girince, kendimden daha büyük bir karanlık denizine düşmüş gibi derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu."

    "Uyuyamıyordum.
    Birçok fedakârlıklara hazırlanmak lazım geldiğini anlıyordum. İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım; çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu, bu meçhul ümitler beni aldatırlarsa mahvolacaktım."

    "Meçhul ümitlere inanmadığım an, beni kurtaracak şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum. Ümit etmek bile az. Emin olmak ihtiyacı. Yalancı istikbalin şüpheli vaatlerine değil, teminatına ve senedine ihtiyacım var. Hâlbuki o vaat bile etmiyor ve kendine beni nasıl karşılayacağını sorduğum vakit, korkunç bir dilsizlikle susuyor."

    "Nüzhet'in kahkahası ve Nüzhet'in içi: Zavallı! diyor o, zavallı, ben kan, cerahet,irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben mesut olmak isterim."

    "Bir ölü. Çırçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Sivri yerleri morarmış, kaburgaları siyahlanarak fırlamış. Adaleler düşük. Kollar ve bacaklar incelmiş. Bir bacağı uzamış, öteki hafifçe yana kıvrık ve dizi yukarı kalkık. Başı yana dönük ve masanın kenarına doğru biraz kaymış. Ucu sivri ve etrafı mor bir daireyle çevirili burun uzamış, şkakları çökmüş ve tıraşı gelmiş. Alnı çok buruşuk. Yüzünde de şiddetli nefret ve azap: Halâ yaşıyormuş gibi, işkence çekiyormuş gibi, hâlâ içinde büyük duygular varmış gibi."

    "Doktor: " Buz taze bir kadavra, yeni gelmiş." dedi. "Taze" ve "Kadavra" kelimlelerinin garip tezadı beni ürpertti."

    " (otopsi salonunda, Hamlet'ten alıntı)
    Doktor sordu:
    -Size burası dokundu mu yoksa?
    -Bir piyesten bazı parçalar hatırlıyorum.
    -Biz o kadar alışkınız ki.
    "Hattâ şimdi, şu ağzının yanındaki buruşukla gülmeye sen bile muktedir değilsin. Ne yanak kalmış, ne ağız. Haydi, git, şimdi güzel kadınlarımızdan birine, tuvaleti arasında görün; ve ona de ki, yüzüne bir parmak kalınlığında boya süredursun, günün birinde şu cazip şekle dönüşmekten kurtulamayacaktır. Bu fikre onu güldür."

    "Merdivenlerden indim. Bahçeye çıktım. Havuzun başında Nüzhet'le geceleyin oturduğumuz demir kanapeye oturdum. Fakat bahçeyi göremiyordum, o yaşımda kuvvetli acıların bana verdiği geçici sağırlık ve körlük içinde idim; o acılardan biri ki, saniyeler içinde artıyor, azamiye çıkıyor, gözlerimin arkasında bir karanlık ye kulaklarımda bir uğultu yapıyor, kendimi taşıyamayacak kadar dermanımı kesiyordu. "

    "Başımı arkaya dayadım. Bahçenin uzaklarında, yeşillikler arasında bahçıvanın görünüp kaybolan iki kat eğilmiş vücudu gözlerimi biraz oyaladı. Fakat gene içim karardı. Biraz evvelki yatak odasından parça parça hayaller. Paşa'nın çapaklı sesi. Nüzhet'in dizlerinde sinirlilik. Nurafşan'm gözleri, aynalı dolap kapısının gıcırtısı. Ve bu ses, bu dizler, bu gözler, kapı, gizli şeylerin diliyle bana neler söylüyorlar! Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hâdise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh herşeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar. "

    " Arkamdan bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat. Çamların arasında beyazlıklar. Bünye! Bünye! Sizin için her şeyden evvel bu. Evimizin sokak kapısı önünde çocuklar, birdenbire keskin bir çığlık. Daha sabredelim mi? Yengemin Paşa'ya uzattığı çanta ve Paşa'nm bana elini uzatırken yüzündeki şefkatin arkasına gizlenen küçümseme, alay, nefret, hâkimiyet, mum ışığının sallantıları arasında uzanıp kısalan bir boy. Canlı, hareketli gözler, simsiyah ve hareketsiz. Uyuyamadım, diyor, ben de uyuyamadım, sen niçin uyuyamadm? Ben bir şeyler düşündüm, ben de bir şeyler. Gömleğinin üstünde bir şal... Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgâr giriyor. Hani benim kitaplarım? Çırılçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Yanakları çökmüş ve traşı gelmiş. Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?

    Mermer masanın üstünde bir ölü. Heyhat! Ben onu tanıdım, Horatio. Soytarıların en alaycısıydı. Bin defa beni kollarında gezdirdi. Şimdi ne yanak kalmış, ne ağız! Bin defa beni kollarında gezdirdi. Geniş bir hayal gücü! Hani senin şarkıların, latifelerin, davetlileri kahkahalarla boğan şakaların?Operatörün bana bakışlarındaki merhamet, nefret ve ciddiyet. Ağır ağır yokuşu iniyoruz. Bir köy lokantası. Lokma. Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?"

    "Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana herşey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filân... Zavallı çocuk...

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Ah ben ruhumun içindeki o ikinci ruhu bilirim, esrarı gören gözleriyle ve esrarı duyan kulaklariyle her şeyi sezer ve bana sezdirir ve beni aldatamaz, ah, içim beni aldatmaz. "

    "Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der.

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Hem ne çabuk yaratılmış, ne mükemmel, ne güzel yalan! Annesi, aynalı dolabın içinde çıplakmış! Yalanlarla besli bir hayal gücü hakikatin unsurlarını ne çabuk buluyor, etraftaki eşyayı, hâdiseleri kendi gayesine göre ne çabuk tertip ediyor ve malzemesi hakikat olan, hakikî toprakla, alçıyla, suyla yoğrulan bu âbide en kuvvetli gözleri nasıl aldatıyor, ne sanat, ne sanat!"

    "Ona dikkatle bakıyor, gözlerimi onunla dolduruyor, görüşüme karışan öteki eşyayı görmemeye, onun gözlerimdeki aksini saf bırakmaya çalışıyordum."

    "Geleceğime dair içimden fena işaretler almaya başladım. Üstüme devamlı bir melankoli çöktü, her an susturan ve sarartan o derin elemlerden biri ki, beni kendi içimden de uzaklaştırıyor, ruhumu haritasını bilmediğim ıssız adalara götürüyor, beni kendi hudutlarımın dışına sürüyordu."

    "Sabah güneşinin parlattığı renkli bir boşluk ortasında kapkara, donuk ve geceden kurtulmamış bir tabiat parçası gibi duran mezarlığa arasıra gözlerim kayıyordu ve acı sergüzeştimle bu manzara arasında gayri ihtiyarî bir ilişki kurarak ürperiyordum.

    O günlerde beynime Fikret'in bazı mısraları dadanmıştı; ümitsiz anlarımda, bu mısralar, benim iradem haricinde, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı; onların bu şairane saldırısı, herhangi bir çocuğun ilkel "Sentimentalite"sinden ziyade, hakikî ıstıraplarla dolu bir ruhî zemin bulabilmelerindendi.

    O mısralar gene içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemîn
    Hep samt ü râşe... Kaynaşıyor canlı gölgeler
    Bir mahşer-i cünun gibi pürcûş u bihaber."

    "Denizde, dalgalar arasında boğulacağını anladıktan sonra hiçbir hareket yapmayarak kendilerini suya salıverenler ve felâketi bir an evvel isteyenler gibi kendimi bırakmıştım. Bir şey ümit etmemenin rahatlığından başka barınacak ruhî bir köşem kalmamıştı.

    Artık hiçbir şey tahmin etmiyor, hiçbir şey beklemiyordum.

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde..."

    "...Vücudumun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.

    Giyinip soyunurken, pansuman yapılırken, minderin üstünde uzanırken, dakikalarca, mahkûm uzvuma bakıyorum; her parçası, her hareketi, her yeni aldığı şekil bana birçok düşünceler veriyor, canlanıyor, ehemmiyet kazanıyor, şahsiyet sahibi oluyor ve öteki sağlam uzuvlar arasında idama mahkûm bir kardeş gibi, endişeli bir hareketsizlikle susuyor. Cellâdın bıçağına teslim olacak olduktan sonra senelerce bu işkenceyi niçin çekti? Niçin kan ağladı?

    Onu testere altında tasavvur edemiyorum; keskin bir çeliğin kalın bir kemik üstünde yürüyüşü -hele çıkaracağı ses- tüylerimi ürpertiyor. Fakat tahayyül etmekten daima kaçtığım bu korkunç tasavvur, en ummadığım zamanlarda beynime musallat oluyor. Evde bıçakla ekmek kesilmesine bakamıyorum. "

    "Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu."

    "Korkudan elimi yüreğime bastım."

    "Tepsiyi almak için yaklaşınca, yüzüme, beni hiç anlamayan, varlığmı inkâr eden gözlerle baktı."

    "Bizden uzaklaşmadıkça bize görünmeyen sıhhat, alışkanlığın verdiği hissizlikle, sağlamların şuurundan kaçıp nasıl ve nereye saklanıyor? Onu ben görüyorum, çünkü benden uzak; onu ben Mithat Bey'in kırmızı yüzünde, çelikli damarlarında, arkadaşımın otururken rahat gerilişlerinde, bacaklarını uzatışlarında, korkusuz bakan gözlerinde görüyorum. "

    "Müthiş ağırlığı altında ruhumu deviren korkudan kurtulmak için, felaketin üstüne yürümek istiyorum. Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür."

    ""Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum.

    Kendi kendime karşı çok borçlandım. Kendime vaadettiğim şeyleri yapamazsam utancımdan aynaya bakamayacağım.

    Dört duvar arasında.

    Kendimi, kitapların kahramanlarından daha mühim bulduğum için, okumaktan sıkılıyorum. Istırabımın verdiği bencillik mâni oluyor."

    "Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

    İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.

    Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!"

    Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
  • 750 syf.
    ·44 günde·Beğendi·10/10
    #43529206 Başlattığım etkinlik vasıtasıyla yeniden okumaya başladığım bu güzelim romanı kendi kendime bayram hediyesi olarak verip tam 44 günde bitirdim.

    YKY Baskısının Nevzat Erkmen çevirisinden çıktıktan sonra Norgunk baskısının Armağan Ekici çevirisiyle adeta oh be dünya varmış diyorsunuz. İki çeviri arasındaki farkları merak eden okurlar, #46203648 ileti altındaki yorumlarda her iki çevirinin de metin karşılaştırmalarını bulabilirler. (Giriş bölümleri olduğu için çevirileri tam anlamıyla kıyaslamak pek kolay olmasa da özellikle Nevzat Erkmen çevirisindeki bazı kelime seçimlerinden nasıl zorlu bir çeviri olduğu anlaşılabilir.)

    Gelelim güzeller güzeli kitabımıza. Romanı, ikinci kez okuyuşla bir kez daha hayran kaldım. Fuat Sevimay çevirisi de basılsın, onu da ilk fırsatta alır ve okurum bana mısın demeden. Bu kitabı okumayanlar ve okumayı düşünenler için söylüyorum; Joyce'un şaheserinin bir eşi benzeri daha yok. Kitap 3 ana bölümden ve 18 alt bölümden oluşur. Okur, her bir bölümde farklı bir anlatım biçimiyle karşılaşır. Joyce, kitabında anlatacaklarından çok nasıl anlatacağına odaklanmış ve başka hiçbir kitapta yapılmadığı kadar çeşitli biçim denemelerinde bulunmuştur. Biçim denemeleri diyorum çünkü gerçekten bu kitabın bölümleri, okuru yorma, zorlama, aklıyla alay etme ve yazarın da kendiyle alay etme deneylerinin yapıldığı bir tür laboratuvar sahası. (Ne demek istediğimi anlamak için #46203648 ileti çeviri karşılaştırmalarına bakabilirsiniz)

    Tamam anladık, anlatım biçimlerine odaklanmış da bu adam hiç mi bir şey anlatmamış deyişinizi duyabiliyor kulaklarım. Anlatmış, anlatmış ama hep satır aralarında. Hem de çok şey anlatmış fakat anlattıklarına odaklanmaya kalkarsanız kitap sizi çiğ çiğ yer, kemiğinizi sıyırır atar. Çünkü o kadar çok şeye atıfta bulunuyor ve söylemleri o kadar çok konuya, türe bulaşıyor ki anlattıklarının tam anlamıyla hakkını vermek isterseniz ömrünüz yeter mi açıkçası bilemem. Kitabı iki kez okumanın verdiği deneyimle bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki ne anlattığından çok nasıl anlattığına odaklanıp, işin keyfini çıkarmayı ve bu romanı bir tür serüven olarak görüp lezzetine varmayı herkese tavsiye ederim. Yine de ne anlattığından biraz bahsedip merakı gidereyim: Kapitalizmden, Anti-Semitizme, İrlanda milliyetçisinden, Britanya Krallığı'na ve daha bilimum kesime itinayla laf sokar Joyce. Hadi bir alıntıyla konuyu detaylandıralım:

    BLOOM

    (Heyecanla.) Bu uçan Hollandalılar mı desem yalan Hollandalılar mı desem, kapitoneyle kaplanmış mabadlarının üzerinde yayılıp barbut atarken hangi hesapların peşindedirler? Sloganları makina, hezeyanları makina, panzehirleri makina. İşçilikten tasarruf eden bu aparatlar, ayak kaydırıcılar, heyulalar, müşterek mahvımız olacak olan bu menfur mamuller, pazara düşmüş emeğimize hallenen kapitalist ihtiraslar sürüsünün ürettiği korkunç karakoncoloslar. Fakirler açlıktan ölürken onlar o krallara layık dağ aygırlarını besliyorlar yahut paragözlüklerinin pervasızca pompalanmış patırtısına kendilerini kaptırarak külünlerle seklikleri vuruyorlar. Amma onların sürdüğüü salltanatııın sonuu geldi artıık, ebedlerrrebedi verebediyyen...

    Efendim, Joyce için anlaşılmaz diyorlar, Ulysses çok acı bir kitapmış, okursak cıss olurmuşuz, bir arkadaşımdan duydum çok fenaymış çok diye aklından düşünceler geçen arkadaşlara sözüm: "Korkmayın yemeyecek sizi amcası."

    Efendim, bu kitap hazırlık yapılmadan okunmazmış, Shakespeare'in tüm eserlerini okuyacakmışız, yetmedi üzerine İncil, Tevrat okuyacakmışız, o da yetmezmiş İrlanda tarihi, Britanya tarihi okuyacakmışız, daha da yetmezmiş bir de üzerine Anti-Semitizm tarihi okuyacakmışız falan da filan, liste uzar gider... Canlar, böyle yapmayı düşünen arkadaşlar için söylemim; ömrünüz yetmez boşuna uğraşmayın olur. Ben bunlara bulaşmadan, tamamen kendi edebi birikimimle bu kitaba iki kez giriştim ve her ikisinden de sağ salim çıktım.

    Bu kitapla ilgili illa bir hazırlık yapmak istiyorsanız öncelikle bilinç akışı tekniği için Tutunamayanlar, daha sonrasında da Joyce edebiyatı için James Joyce - Hayatı ve Eserleri kitabını okuyun. Fakat şunu yılmadan usanmadan söylemeye devam edeceğim: Bu kitabı ertelemeyin, ertelemeyin, yine söylüyorum ertelemeyin, erteleme..., erte...

    Bu roman, kendini nitelikli okur olma yolunda gören herkesin mutlaka hayatında en az bir kez -%100 değil %1500- okuması gereken bir eser. Bu arada kitabı Nevzat Erkmen çevirisi sayesinde yarım bırakan arkadaşlara da söylüyorum, her ne kadar baskısı tükenmiş olsa da nadirkitap.com'dan bulabilirler, bu kitabı lütfen bir de Armağan Ekici çevirisinden okumayı denesinler.

    Kitap vakti zamanında müstehcenlik nedeniyle yasaklanmış. İçeriğindeki müstehcenlik bugünün modası yeraltı edebiyatının yakınından uzağından geçemez ama ben yine de uyarayım, özellikle 18. bölümde ciddi manada müstehcen ifadeler mevcut; bu konuda hassas olan bünyelere duyurulur.

    Son olarak, kolay okunabilir kitapları okumaktan zevk alan, popüler edebiyat hayranı, bir arkadaşım önerdi çok güzel kitapmış, ay ben Kürk Mantolu Madonna'yla kahve keyfi fotoğrafı çekilecektim diyen arkadaşları pistten alalım. Mümkünse kitabı gördükleri yerden kaçarak uzaklaşsınlar.

    Bir etkinliği daha kendi adıma tamamlamış olmaktan dolayı bu bayram gününde yaşadığım sevinç, mutluluk, huzur gibi duygularla bünyem ahenkle horon tepiyor ve daha on ay sürecek Ulysses etkinliğimize ( #43529206) hararetle sizleri bekliyoruz.

    Bu incelemeye bitmeyen son yapmışlar arkadaşlar. En en son olarak, ben 8 Haziran itibariyle bir çılgınlığa imza atıyor ve dükkanı birkaç aylığına kapatıyorum. Dedim ki Ulysses'i iki kez okumak kesmedi, bir de Joyce'un 17 senede yazdığı Finnegan Uyanması eseri varmış, 8 Hazirandan itibaren başlayarak yeni bir etkinlikle hem ona #46060836 hem de sitemizin kıymetli okurlarından Oğuz Aktürk 'ün Marcel Proust- Kayıp Zamanları İzinde Serisi'nin #38543676 etkinliğine katılım göstereceğim. Eş zamanlı olarak hem Proust'un 7 kitabını, hem de Finnegan Wakes'i okuyacağım. Her iki etkinlik için de dünya edebiyatının bu zor ve güzel eserlerinin altından hep birlikte kalkmak için katılmak isteyen arkadaşları dört gözle bekliyoruz.

    Ne diyoruz canlar, "Yansın geceler, Joyce'lu, Proust'lu gündüzler. Her daim okumakla kalın.
  • Okumaktan başka ne yapabileceğim bir şey ne de gidebileceğin bir yer vardı.
    Dostoyevski
    Sayfa 59 - 21. Basım- Can yayınları
  • Okumak Ve Tüketmek-1

    Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

    Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü kitap kurtları ile de arkadaş olunca aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim. Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

    Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

    Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için (bence) "zihnin hazır olması gereken kitaplar"ı yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı okumak daha mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gideyim de Musil okuyam geleyim.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ve yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

    Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Bu yazıda merdivenin sonundan geriye doğru birkaç örnek vereceğim. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, bu şiiri çok derin bulduğumdan dolayı benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

    <<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

    En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

    Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

    Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

    Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

    Eğer bizlere okullarda daha nitelikli eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direkt bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

    Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. :) Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

    Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

    İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

    ***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
    https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

    ***Not-2: Okuma ve Tüketmek-2 #40566689

    Sevgiyle ve anlamla kalın...
  • 376 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Sanırım en uzun yorumum bu olacak :) Bir kitaptan bir şey öğrenebilmem benim için çok önemli. Birçok kitabımı da bu sebeple okurum. Ve belki yine bu sebepten klasik dram ve özellikle aşk hikayeleriyle dolu kitapları okumaktan sıkılırım. Bu kitaba da ön yargıyla yaklaşmıştım, yazar şimdiye kadar okumadığım birisiydi ve kitabı dram türündeydi. Ama beni yanılttığını söylemem gerekiyor. Kitap hızlı ilerliyor. Yalın bir anlatımı ve güzel bir Türkçesi var.
    Hikaye, amcası tarafından tecavüze uğramış Vanlı bir genç kız olan Meryem, onun askerden yeni gelmiş ve Meryem'i töre sebebiyle öldürmesi için görevlendirilmiş kuzeni Cemal ve İstanbul'daki hayatından sıkılmış, kendisini bulmak için yola çıkmış bir adam olan Prof. İrfan Kurudal arasında geçiyor. Önce karakterler tek tek ayrı bölümlerde anlatılıyor; onların duyguları, düşündükleri, yaşadıkları.. Daha sonraki bölümlerde üçünün hikayesi birbirine karışmaya başlıyor.
    Benim fikrime göre kitap olay üstüne kurulu değil. Betimlemeler de çok yok. Yani ne durum anlatıyor ne olay. Ana yoğunluk bunların hiçbirinde değil. Nasıl diyeyim kitap sanki bir "bakış açıları sözlüğü", "davranış analiz ansiklopedisi", "Türkiye siyasi/dini/kültürel haritası". Bazı yerlerinde " Ya gerçekten böyle mi düşünüyorlardır, böyle mi yapıyorlardır, hem bunu düşünüp hem böyle nasıl davranabilir insan?" diye ikirciklendim. Ama bu dünya, işte böyle bir dünya..
    Kitaptan çok şey öğrendim, birçok yerinde uzunca düşündüm, kendimi sorguladım, etrafımdaki bu kalıplara uyan insanları değerlendirdim. Bazı şeylerin açıklamasını buldum, bazılarında ise hiç bilmediğim şeyleri ilk defa duyup güldüm/üzüldüm.. Hani bazı tespitler vardır. Aslında durumun farkındasınızdır, bir "durum" vardır ama bunu nasıl açıklayacağınızı ya da kelimelere dökeceğinizi bilemezsiniz. Ve gün gelir, bir kitap ya da bir insan size öyle bir şey söyler ki kafanızdaki o açıklanamayan şeyin tanımına kavuştuğunu anlarsınız, bu kitapta da öyle oldu benim için..
    Ayrıca yazar karakterlerini her açıdan değerlendirmiş. Her bakış açısını yakalamaya, her duyguyu aktarmaya, her davranışın sebebini açıklamaya çalışmış ki bu beni bir kitaba bağlayan şeylerden.. Kısacası kitap benim için farklı bir deneyim oldu. Bu arada, kitabı okurken yazarın kendisini hangi karakterle özdeşleştirdiğini düşündüğümde aklıma İrfan Kurudal gelmişti ama meğer o kendisini Meryem ile özdeşleştirmiş, kendisini ona daha yakın buluyormuş..
    (SÜRPRİZ KAÇIRAN VARDIR!)
    Şimdi kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan bir kaçını aşağıya ekliyorum:
    1- Gerçekten koca koca şehirlerden küçük şehirlere ya da kırsala göç etmeye karar veren paralı,kariyerli,sağlıklı v.b insanlar, yani dışarıdan hayatlarındaki her şeyin normal/iyi gittiği düşünülen insanlar da İrfan Kurudal'ın geçtiği gibi bir süreçten mi geçiyordu? Metanoya (kendi öz benliklerini bulma) amacıyla mı her şeyi bırakıyorlardı? Ve sonu böyle mi oluyordu? Aslında basit bir karar ya da delilik anı diye adlandıracağımız şey bu kadar çetrefilli bir şey miydi? Ve kendini bulmak, kendine yönelmek sadece zenginlere ya da dünyada başka hiçbir şeye bağlı olmayan insanlara mı has bir şey? Şimdiye kadar "pişmiş" dediğim, "kendini tanıyor" dediğim tüm insanlar evli ama çocuksuz ya da sorumsuz, bekar ama yalnızlığının kıymetini bilen insanlardı. Acaba "kendini tanımak" dediğimiz şey, sadece belirli kişilere özgü ya da kendini tanıma fırsatı bahşedilmiş insanlara ait bir şey mi, herkesin yapabileceği bir şey değil mi? Kafamda çokça soru ama cevapların bir kısmı alınmış, bir kısmı ise duruyor..
    2-Hobbes'un "İnsan insanın kurdudur" sözü en çok duyduğum sözlerden birisi. Hele ki kimsenin kimseyi sevmediği, dürüst ve iyi niyetli insanların aptal olarak addedildiği bu dünyada. Zülfü Livaneli'nin ise tam aksini iddia eden "İnsan insanın zehrini alır" sözü sanırım kitabın en etkileyici cümlelerinden. İnsanın bu kadar herkesten kaçarken bu kadar herkese muhtaç olması. İronik bir paradoks..
    3- Neden magazinsel şeyler okunur/izlenir? Kitabın açıklamasına göre (benim anladığım kadarıyla) magazinin ortaya çıkışı şöyle: insanlar kendilerini avutan, oyalayan, dedikodusu yapılan mitolojik tanrılar döneminden tek tanrı dönemine girince sıkılmış; bu eski tanrılar gibi aşık olan, kıskanan, savaşan, bin bir macera yaşayanlar yerine dişi mi erkek mi bilmediği bir Tanrı'yı bulunca, eski alışkanlıklarını devam ettirmek için bu eski tanrıların yerine yeni tanrı ve tanrıçalar yaratmışlar. Bunlar da ya film yıldızı ya futbolcu ya manken ya politikacı ya da ünlü birileri.. Magazin merakını, o evlilik programlarının bu kadar izlenmesini, Survivor gibi yarışmalarda kavgaların, çekişmelerin bu kadar talep görmesini oldum olası anlamamışımdır ve bu açıklama bana nedense çok mantıklı geldi :)
    4- Türkiye'de burjuva neden Avrupadaki gibi değildir? Kitaba göre; Türkiye'deki burjuva tam olarak burjuva olamamıştır çünkü para kazandığı zaman ona yol gösterecek ve zevklerini inceltecek bir aristokrasi örneği yoktur. Aristokrasi örneği olmaması da, Osmanlı dönemindeki anlayıştan ileri gelir. Doğrudan alıntıyla şu şekildedir: "Osmanlı İmparatorluğu'nda bir aristokrat sınıfı yaratılmamasına özen gösterildiğini biliyordu profesör. . Ve (Osmanlı hanedan üyelerini kastederek) kendi karşılarında hiçbir aileyi güçlendirmemek için Türk kızlarıyla bile evlenmemişler; karılarını hep Macaristan, Rusya, İtalya gibi ülkelerden seçmişlerdir.. Böylece Osmanlı'dan bir soylu sınıfı devralamamış, bu da İstanbul eliti denen parası bol ama yaşam kültürü bakımından lümpen, acayip bir kesimin doğmasına yol açmıştı." Açıkçası yabancı eş tercihinin bununla alakalı olabileceğini, bir devlet politikası sebebiyle böyle olduğunu hiç ama hiç düşünmemiştim. Doğruluk payını bilemiyorum tabi, bir iddia da olabilir.
    5- İnsanlar neden televizyona bu kadar bağımlı? Kitap diyor ki: "Yakup ve ailesi sanki gerçek yaşamlarını televizyonda geçiriyor, gündelik yaşamlarını ise geçici olarak katlanılması gereken bir sıkıntı dönemi olarak görüyorlardı." Bu yorumu sadece televizyon bakımından değil; diziler, filmler, sosyal medya v.b ile bir arada düşündüğümüzde, insanlar gerçekten hayatlarını katlanılması gereken bir sıkıntı dönemi olarak görüyor olabilirler mi? Kendimi değerlendirdiğimde, en çok film/dizi izleme dönemimin sıkıntılı ve hayatımdan sıkıldığım zamanlarda olduğunu, üzülerek, kabul ediyorum.
    6- Yine kitapta şöyle bir tespit var: "..bir ülkenin bayrağından da önemli kavram ortak ritim duygusu. Melodi değil, ritim." Bu cümleye pek katılmasam da "ortak ritim" kısmının doğru olduğunu düşünüyorum. İlerleyen cümlelerde bahsedildiği gibi, insanların aynı müziği dinlerken farklı ritimler tutturmaları, birisinin elleriyle tap tap yaparken birisinin bacaklarıyla artistik hareketler yapması ya da gerdan kırıp kalçalarını kıvırması, göbek atması onların hangi kültüre ait oldukları konusunda büyük bilgi veriyor.
    7- İrfan Kurudal adlı karakterin İstanbul'a sığamamasını; hatta bu rahatsızlığının, bunca paraya mala mülke sahipken İstanbul'dan nefret etmesine sebep olmasını çok çok iyi anlıyorum. İstanbul'a ait, oradaki arkadaşlarına ait değerlendirmeleri çok gerçekçi. Kısa, net, temiz ve gerçeğin vuruculuğuna sahip betimlemeler..
    7- Ve askerlerimiz, mehmetçiklerimiz.. Her zaman bu konu içimi dağlamıştır. Okurken de gözlerimin dolduğu yerler oldu. Hele ki Cemal'in kamuflajının içerisinde neden plastik pazar poşeti taşıdığını öğrendiğimde gözyaşlarıma hakim olamadım. Gencecik çocuklarımızın böyle bir hayatı yaşaması, böyle travmalar atlatması.. Gerçekten hepsine çok şey borçluyuz. Allah'ım şehit olanlardan merhametini, gazi olanlardan rahmetini esirgemesin.
    Son olarak bazı şeylerin, bazı kitapların zamanı varmış. İnsanın kendisini tanımasının bir zamanı olduğu gibi.. Çok küçük bir azınlığın, aklı kemale erdiği andan itibaren ne için yaratıldığını, dünyadaki amacının ne olduğunu bilebileceğini; geri kalanların ise eğer yeterince şanslılarsa ve yüreklilerse kendilerini tanıyabileceklerini bir kere daha anladım.. Hani yaşadığımız bu aceleci dünya bize sürekli "Geç kaldın!", "Yaşlanıyorsun ve daha hayat amacını bile bilmiyorsun!" diye diretiyor ya, DİNLEMEYİN. Geç kalmadınız. Babacağızımın dediği gibi "vakti gelmeden çiçek açmıyor" ve vakti gelmeden insan bazı şeyleri kavrayamıyor. Bu kitabı eğer vaktinden önce okusaydım, bu şekilde nemalanamaz, bu kadar etkilenemezdim. Hiçbir kitap, hiçbir insan, hiçbir eylem için geç kalmış değiliz. Umarım sizin de zamanınız gelmiştir bu kitap için. Keyifli okumalar.
  • 448 syf.
    ·10/10
    Re-read x3
    O kadar uzun zaman geçmiş ki, şaşkınım. 2015te okuduğum, gerçekten çok sevdiğim bir kitaptı Gözlerindeki Canavar. Çok farklı bir havası vardı. Okuyalı iki yıl olacak neredeyse, serinin üçüncü kitabı çıkınca tekrar okumak istedim seriyi. En başından.
    Unuttuğum oldukça fazla olay varmış onu fark ettim kitabı okurken. Silinmiş çoğu nokta beynimden. Kaba taslak kalmış, tazelemek çok iyi geldi. Su gibi okudum, nasıl bittiğini anlamadığım kitaplardan biri oldu. İki sene önce de böyle olmuştu.
    Tekrar okumamın nedenlerinden biri de, bir yorum girmemiş olmam. Hem unuttuğumdan ve tazelemek istediğimden, hem de uzun bir yorum girmek için.
    Bahsetmek istediğim bayağı nokta var ama ondan önce şu benzetmeler hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
    Bu kitabı okurken, ya da okuduktan sonra Grinin Elli Tonu’na benzeten insanlar var. Arkadaşlar gerçekten bu duruma ne kadar sinirli olduğumu yazamıyorum. Zihni açık, mantıklı düşünen ve iki kitabı da doğru düzgün okuyan biri bu iki kitabı nasıl birbirine benzetme saçmalığına düşebilir?
    Bana biri gelip desin ki Gözlerindeki Canavar’ı ve Ruhumdaki Canavar’ı okudum, Elli Ton serisini de okudum bitirdim. Ve birbirlerine benziyorlar desin. Diyebilir mi merak ediyorum. Benzer tek bir nokta bile yok. Konular birbirine zerre benzemiyor.
    Şöyle bir algı oluştuğunun farkına vardım. Hatta uzun zaman önce farkına varmıştım ama bu seriyi benzetmeleri sınırı aştı.
    Her +18 sahnesi olan kitabı Elli Ton’a benzetmek sağlıklı mı? Doğru bir düşünce mi? Ben inanıyorum ki, sırf +18 sahnesi olduğunu için Elli Ton’u alıp okuyanlar var. İzleyenlerden bahsetmiyorum bile. Elli Ton’u sırf o sahneler için okuyanlar, haliyle hangi kitapta +18 sahne görürse onu Elli Ton’a benzetiyor. Gerçekten kendinize gelin.
    Yazar o kadar mantıklı ve güzel bir dünya kurmuş ki, ben Elli Ton’dan daha çok seviyorum. Hatta Christian’dan daha fazla sevebileceğim karakter çıkmaz herhalde diyordum. Yazar beni yıktı geçti. Diliyle, konusuyla, konuyu işleyişiyle, nefreti işleyişiyle, sevgiyi, o saplantılı aşkı o kadar iyi anlatmış ki. Elli Ton’la hiçbir ilişkisi yok. Benzerliği yok. Çok farklı dünyalardalar bu seriler.
    İgnazio bir başka hayat, Christian bir başka. Şu algılardan kurtulmak lazım artık. Belki de bu yorumları okuyup, bazılarının yazdığı Grinin Elli Tonu’yla benzetme olayı yüzünden kitabı okumaktan vazgeçen vardır. Olabilir, neden olmasın?
    Ben İgnazio’yu ne kadar özlediğimi okuyana kadar fark etmedim. Gerçekten özlemişim, aralarındaki bu farklı bağı hissetmeyi özlemişim. İgnazio’nun ruhunu özlemişim gerçekten. Sırtımızdaki Hedef’i aşırı merak ettiğim için, dayanmaya çalışıyorum.
    Karissa’yı bile özlemişim, nasıl seviyorsam artık bu seriyi…
    Yazarın her olayı bir anda ortaya dökmemesi, gizli kapaklı işler çevirmesi. Zaman içinde, yavaş yavaş olaylara ışık tutması gerçekten harika. Açıklamaları yeri geldiğinde yapması… Allahım bu kitap film olmalı. Ben kitapların filmlerini seven bir insan değilim. Ama yine de bu serinin film olmasını istiyorum. İgnazio gibi bencilce seviyorum.
    Ben konu hakkında açıklama yapmayacağım, kitabı okumayanların okuması gerekiyor. Önyargıları kırıp hemen okuması gerekiyor. Zaten elinizden bırakamıyorsunuz. Bu seriyi sevmeyen varsa, neden sevmiyor onu merak ediyorum. Görürsem sormalıyım.
    İgnazio ve Karissa’nın dünyasından ayrılmak istemiyorum. Zaten Gözlerindeki Canavar biter bitmez hemen Ruhumdaki Canavar’a başladım. Araya başka kitap koymadan yani.
    Bu aşkı anlatacak kelimelerim yok. Kitaptaki bu karmaşıklığı, birbirine dolanmış ruh hallerini anlatacak cümlelerim de yok.
    Hapishane kuşu… Bu kitabı ilk okuduğumda Siyah Beyaz Aşk dizisi yoktu. Şimdi tekrar okuyorum ve ilk bölümünden beri sıkı takipçisi olan benim canım dizimle ufacık bir benzerliği var. Elde tutulan, kelimelere dökülen bir benzerlik değil. Sadece hafif andırıyor derler ya, ondan diyelim. İzleyen ve okuyan anlar zaten.
    Kitaplardaki şu çıkmazlara bayılıyorum. Düşünüyorum, bu olaydan sonra nasıl devam edebilirler? Nasıl barışabilirler? Bu nefret nasıl dinebilir? Nasıl dinecek?
    Yazarın beni bu çıkmazlardan kurtarış şekline bayılıyorum. İçim rahatlıyor. Derin nefes almamı sağlıyor. Her şeyin bir nedeni ve kurtuluş yolu vardır diyorum. İgnazio ve Karissa’nın aşkı aslında çoğu şeye açıklama getiriyor.
    1-Aşkın yaşı olmaz. Bana doğru gelen bir cümle bu. Aşırıya kaçılmadığı sürece tabii. Dedesi yaşındaki adama aşık olan bir kız? Ya da torunu olacak yaşta kıza aşık olan dede? Gibi şeylere kesinlikle sıcak değilim. Öyle anlaşılmasın. Bence bir kadın ve erkeğin arasındaki yaş farkı en fazla 20 olmalı. En fazla.
    2- Aşk nefrete ağır basar. Hem aşık olup hem nefret edebilirsin. Yine de aşk ağır basar. Bu bana yaşamadığım halde doğru geliyor. Nefret ettiğim halde, eskiden sevdiğim insanı düşündüğümde sadece güzel anılar geliyor aklıma. Şimdilik bu konu hakkında deneyimim bu. Aşk nefrete ağır basar örneğini Karissa ve Naz gibi keskin bir şekilde olmasa da içimi yakacak şekilde yaşamak dileğiyle diyorum.
    3-Ön yargının ne kadar kötü bir şey olduğu. Karissa eğer en başında Naz’in kim olduğunu bilseydi mesela, bu aşk hiç yaşanmayacaktı. Belki ne alaka diyenleriniz olacaktır ama bu küçük bir örnek. Beğenmediğiniz ve size çirkin gelen bir insanla muhabbet etmek, gezmek istemezsiniz. Kimse bende ön yargı yok diyemez. Bana göre ön yargısı olmayan insan yoktur. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça ön yargı yıkılır. Bazen birbirine hiç yakışmayan çiftleri görünce ‘bu kız buna nasıl bakmış ya da bu adam bunda ne bulmuş?’ gibi şeyler söyleyenler var. Bende söyledim, yakın zamana kadar söylemişliğim çoktur. Ama biraz düşününce bunun çok yanlış olduğunu anlayabiliyorum artık. İki kişinin birbirleriyle olan bağları güzellikle olan bir şey değil sonuçta. Konuşmasını, olaylara verdiği tepkiyi, düşünme şeklini, yaptığı esprileri, yaşama bakış açısını seversin bence. Onu beğenmeyenler olacaktır, birbirinize yakışmadığınızı söyleyenler olacaktır. Ama senin umurunda olmayacaktır. Çünkü sen onu yanına yakışıyor ya da güzel veya yakışıklı olduğu için sevmemişsindir. Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum ama yazarın böyle bir şeye değindiğini düşünüyorum.
    Ve son olarak plan yapmanın boşu boşuna olduğunu anlıyorum. Bu dünya plan yapmak için fazla hareketli.