• Kürt Edebiyatında önemli bir yere sahiptir bu eser. Az ve öz bir kitap. Bir çırpıda okunan akıcı guzel bir eser . Inceleme kısmında Ibrahim Genç 'in bu yazısına yer vermek istedin .Iyi okumalar...

    BRAHİM GENÇ YAZDI

    Kürtçenin Miri: Celadet Ali Bedirxan

    Celadet Ali Bedixan Kürt dili ve edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla Kürt gençlerine tanıtılıp gençlerin bu yolda ilerlemesi için teşvik edilmesi sağlanabilir.



    Toplumlar kendi içinden çıkan kahramanları sayesinde zaferin ve de var olmanın suyundan içerler. Öyle bir su ki adeta ölümsüzlüğün tadını verir ve başı dik, göğsü şişkin ve gurur dolu bir halk çıkarır ortaya.
    Bu halk, kahramanları sayesinde dillerinin ve kültürlerinin varlığından haberdar olup bu uğurda mücadele eden bir halktır. İşte kendi dillerinin, kendilerinin yaşam suyu olduğunu fark ettirecek olan dil kahramanları tutuşturur bu ateşi yüreklerde. Ateş büyür, büyür de Hewraman’da tabletler dile gelir, Baba Tahirê Ûryan’da dizeler dökülür… Dökülen Kürtçenin dizelerini toplar Ehmedê Xanî… Ulaştırmak için Celadet Alî Bedirxan’ın Hawar’ına…
    Celadet’e ulaştı tüm zaman dilimlerinden sesler, sözcükler ve cümleler… Zaten bunun çağrısıydı tüm Bedirxanîlerin zalimlere ve zorbalara karşı mücadelesi. Öyle bir mücadele ki kendi milletleri ve dilleri uğruna sürgünlere gidildi, tüm mal varlıklarından feragat edildi. Yetmedi, Bedirxanîlerin tüm bireyleri gittikleri her yerde, bilindikleri için kendilerine sunulan menfaatleri ellerinin tersiyle yitip Kürt dili ve edebiyatı için çalışmalar yaptılar. Bugün Kürt gençlerinin, dillerinin daha derli toplu, kurallı olarak bugünlere gelmesinde emek vermiş aydınlarını tanıması gerekir. İşte tanınması gereken önemli şahsiyetlerden biri de 15 Temmuz 1951’de Şam’da ebediyete giden Mîr Celadet Alî Bedirxan’dır.
    Celadet; 26 Nisan 1893’te İstanbul’da dünyaya geldiğinde ailece sürgündeydi. Çünkü o, özgürlük ve bağımsızlık için onlarca mücadele vermiş olan Mîr Bedirxan Paşa’nın torunu, Emîn Alî Bedirxan’ın da oğludur. Bedirxanîlerin 19. yüzyıl boyunca kendi toprakları için verdikleri mücadele, onların ağır bedeller ödemesine neden oldu. Celadet, ilk ve orta öğrenimini sürgünlük yurdunda, İstanbul’da tamamlar. Daha genç yaşlarda Osmanlı İmparatorluğu karşıtı faaliyetlere girişir ve ailece Abdülhamit tarafından Yemen’e sürülürler. 1908’de Abdülhamit tahttan indirilince tekrar Türkiye’ye dönerler. Celadet de Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde savaşır. Osmanlı yıkılıp da yeni rejim başa geçince 1922’de Emîn Alî Bedirxan ve üç oğlu için idam fermanı çıkarılır. Bunun üzerine Emîn Alî Bedirxan Mısır’a gider, Kamuran ve Celadet de Avrupa’ya yerleşirler. Celadet, Almanya’da hukuk üzerine doktorasını tamamlayıp sırasıyla Mısır’a, Lübnan’a, oradan da Şam’a gidip yerleşir.
    Burada Celadet, Xoybûn içinde yer alarak siyasi mücadelesine devam eder. 1927 yıllarında İhsan Nuri Paşa’nın başlattığı Ağrı isyanına katılmak için Kuzey’e geçmek ister. Lakin o daha Türkiye topraklarına varmadan isyan yenilgiyle sonuçlanmıştır. Celadet’in yazdığı tiyatro eseri olan Hevind’te de Ağrı İsyanı ele alınır. Bu eserinde Celadet; çoluk cocuk, kadın erkek demeden yurtları için mücadele eden bir tablo çizer. Tiyatronun bir yerinde kahramanına söylettiği şu sözler dikkat çekicidir:
    “Bu savaş daha önce yapılan savaşlara benzemiyor. Eskiden beylik gibi şeyler için savaşırdık.  Bazen de bir kan davası için. Fakat bugün ülkemiz ve varlığımız için savaşıyoruz. Evet, birkaç yıldır topraklarımızda yapılan savaşın bir amacı var. Yurdumuzu elimizden almayı kafalarına koymuşlar. Tabii bu yurt, bizim beş bin yıldır yaşadığımız yer. O yurt ki birçok dost olmayan ve düşman kimseler barındırmış ama onların bizi almasına izin vermemiş. Yabancılar, şimdiki gibi yurdumuzu elimizden almaya kalkıştıklarında biz sırtımızı bu dağlara veriyorduk. Fakat bugün bizi dağlarımızda bile rahat bırakmıyorlar.”
    Kürtler arasındaki çelişki ve ihanetlerle gerçekleşmeyen birlikle birlikte başarısızlığa uğrayan siyasi mücadele, sonraki yıllarda Celadet’i dil ve edebiyat çalışmalarına götürecekti. Ama “Bilûra min (Kavalım)” şiirinde “Kaval”a adeta Kürtleri uyandıracak bir milli değer olarak bakar. Bir çobanın kavalıyla onlarca koyunu tek bir amaca yöneltmesi gibi gün gelecek bir lider de çıkıp Kürt halkını milli değerler etrafında toplayacaktı.
    Celadet, şiirinde “Kavalım sensin / Yalnızların dert ortağı / Ve Doğu’da / Dünya aydınlandığı / Uykudan uyandığı vakit / Bize / Serbestlik ve özgürlük şarkısını / Kürdistan’a / Mırıldan / Ve o şarkının sesi, öyle, / Güneşin en temiz ve parlak ve altın ışınları gibi / Yüreğimizde ve kulağımızda yankılansın / Kavalım, / Sensin, vatan aşıklarının hüznünü dağıtan” sözleriyle kavalı, Kürtleri uyandıracak bir işaret fişeği olarak görmektedir.
    Celadet, 1930’dan sonra daha çok dil ve edebiyat çalışmalarına yönelip Kürtler için paha biçilmez çalışmalar yapar. Kürtçenin yanında yedi dil bilen iyi bir dil bilimcidir aynı zamanda. Daha önce Şêx Seîd İsyanı ve Ağrı isyanından dolayı Suriye’ye birçok Kürt aydını gitmek zorunda kalmıştı. Böylece Suriye, biraz da siyasi şartlardan dolayı, Kürt dili ve edebiyatı üzerinde çalışmalar yapmaya müsait bir alan haline gelmişti. Bu sebeple Celadet, 15 Mayıs 1932’de Kürt edebiyatının modernleşmesinde büyük etkisi olan Hawar ve Ronahî dergilerini çıkarır. Celadet; Hawar’ın etrafında Kamuran Alî Bedirxan, Osman Sebri, Nurettin Zaza, Qedrican, Cegerxwîn vb. Kürt aydınlarını toplayarak adına “Hawar ekolü” denilecek bir kimlik yaratır. He ne kadar daha önce Xelîl Xeyalî, Latin alfabesini Kürtçede ilk defa kullanmış olsa da Celadet, Hawar dergisinde Latin alfabesini Kürtçeye uyarlayıp pratiğe geçirmiştir. Bu amaçladır ki Hawar’ın yazarları; Kürtçede standardı sağlamak ve nesirde bir gelişme kaydetmek için bilinçli davranmışlardır. Hawar ekolünde yazarlar, Osman Sebri’nin “Li Goristana Amedê” öyküsünde örneklediği şekliyle öbür dünyada bile bir masa kurup Kürt dili ve edebiyatı için mücadele ettiler.
    Her ne kadar 1930’lardan sonra dil bilimci, yazar yönü siyasi aktivistliğinin önüne geçse de Celadet daima siyasi mücadeleyi önemser. Kalemin yanında hançerin hakkını da teslim edip adeta geçmişi yad eder, geçmişine sadakatini sunar. Bunu, Celadet’in “Gazinda Xencere Min” öyküsünü okurken çok iyi hissedebiliyoruz. Kahramanın Celadet olduğu sezilen bu öyküde kullanılan “kalem” ve “hançer” metaforu çok önemlidir. Kalemini açmak isteyen kahraman bir şey ararken gözü kağıtlar arasında pas tutmuş hançere takılır. Tabii öykünün kahramanı, hançeriyle bir türlü kalemini açamaz. Sonrasında hançeriyle başlayan diyalogda hançer “Sen eşeğin yükünü aslanların sırtına vermek istiyorsun” diye sitem eder. Hançer, her ne kadar kahramanın halkı için dil ve edebiyat çalışmaları yaptığını dile getirse de dilin de, okumanın da, yazmanın da kendisi sayesinde olduğunu dile getirip “Her daim sizin yanınızda durdum ve dilini korudum, ama kalemin değil. Unutma ki silahsız bir erkek, tırnaksız bir adama benzer, herkes onu ezebilir. Bu yüzden benim kadrimi bil” der.
    Şüphesiz Celadet, ömrü boyunca hem siyasi hem de kültürel anlamda verdiği mücadelede hem “kalem”in hem de “hançer”in hakkını verdi. Bu yüzdendir ki Kürt dili, alfabesi, lehçeleri üzerine birçok eser yazdı. Bugün Kürtlerin, belli kurallara sahip bir dille okuyup yazmalarının önünü açtı ve sonraki kuşaklarının dillerinin önemini fark etmeleri için elinden geleni yaptı. Bu nedenledir ki Celadet’in “Gazinda Xencere Min” kitabına yazdığı önsözde Dilawer Zeraq haklı olarak “Celadet Elî Bedirxan, Kürt beylerinden bir ailedendi. Şimdi çalışma ve eserleriyle Kürt dilinin miri oldu” diyordu. Kürtçenin miri Celadet bu yüzden Kürtlere, Hawar’ın 27. sayısında Xwedîyê Hawarê mahlasıyla yazdığı yazıda şöyle sesleniyordu:
    “Yavrum ayıptır, ya kendi dilinizi öğrenin ya da 'biz Kürt'üz' demeyin. Dilsiz bir Kürtlük size hiçbir saygınlık kazandırmaz, bu bizim için büyük bir utançtır. Kendi dilleriyle okuma yazmayı öğrenerek varlıklarının anahtarını ceplerine koyanları ve böylece kendilerini yabancıların etkisinden kurtaranları kutluyorum, ne mutlu onlara! Diğer dillerin alfabeleriyle okuma yazmayı bildikleri halde kendi dillerinin alfabesini henüz tanımayanlara da bin kez yazıklar olsun diyorum"
    Bugün Kürtler ve Kürtçe için bu kadar fedakarlık yapmış büyük bir Kürt aydının ölüm yıldönümünde veya doğum gününde onun için konferans, panel gibi etkinliklerin düzenlenmemesi veya şiir, makale, öykü alanında yarışmaların yapılmaması büyük bir eksikliktir.
    Bugün 2006’dan beri kutlanan Kürt Dil Bayramı, Celadet’in Hawar’ı çıkardığı her 15 Mayıs’ta kutlanıyor. Zorlu yaşam öyküsü, fedakarlığı, çalışkanlığı ve eserleriyle Celadet de kendisi için belediyeler, dernekler ya da üniversiteler aracılığıyla yapılacak bir etkinliği hak etmiyor mu? Oysa Celadet’in Kürt dili ve edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla Kürt gençlerine tanıtılıp gençlerin bu yolda ilerlemesi için teşvik edilmesi sağlanabilir. Bu anlamda Kürt kurumlarının, siyasi partilerinin ve akademisyenlerinin çok geç olmadan bu konuda çalışma yapması, Kürt dili ve edebiyatına yeni Celadet’lerin kazandırılması noktasında önemli bir adım olacaktır. 
  • “Floransa Büyücüsü” hayaller, rüyalar, masallar, efsaneler, büyüler ve gerçekler arasındaki sınırın kaldırıldığı bir “magic realism” yani büyülü gerçekçilik türünden enfes bir roman.

    #Eserde o kadar tarihi figür, mekan ve olay var ki, bu durum okuru bağlantı kurmaya zorlarken tarih bilgilerini canlandırmaya çağırıyor.

    #Ağır bir eser olmakla birlikte roman okumanın hazzını yaşatıyor. Tarih sayfalarında gezinirken, ince bir tülün ardında yaşanan gizemli olaylar okuru çekiyor. Odaklanma sorunu yaşamamak için, eseri pek ara vermeden okumanızı tavsiye ederim.

    #Eserin içinde kimler yok ki: Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Medici ailesi, Machievelli, Amerigo Vespuci, Babür Şah, Vlad Tepeş yani Kont Drakula, Andrea Doria, Ali Şir Nevai, Boticelli vs.

    #Mekan olarak, esere adını veren, Rönesans’ın gözde şehri Floransa, Doğu’nun Floransa’sı olarak adlandırılan Heart şehri, İstanbul, Yeni dünya…

    #Konusundan bahsedecek olursak; Tuhaf sarışın bir delikanlı (Ucello, Mogor dell’ Amore, Niccolo Vespucci) Babür İmparatorluğu’nun hükümdarı Ekber Şah’a sırrını açmaya gelir. Ve onlara hikayesini anlatmaya başlar. Kurgunun içinde başka bir kurgu olduğu için hikaye romanın sonuna kadar sürer ve esere adını veren Floransa Büyücüsü yani hanedanın kayıp prensesi Karagöz Hanım ancak eserin ortalarında ortaya çıkar. Ekber Şah’ın dedesinin kayıp kızkardeşinin hikayesidir aslında bu. İran Şahı Şah İsmail’e esir düşen(daha doğrusu onun yanında kendi isteğiyle kalan) Karagöz Hanım onu kendine aşık eder. Gücü seven Karagöz Hanım Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Selim karşısında yenilen hükümdarı terk eder ve Floransa asıllı yeniçeri ağası, Cem Sultan olayında da parmağı olan Argalia ile birlikte İstanbul’a gider. Kendisine Angelica adını verir Argalia. Yavuz Selim onun kendisiiçin tehlike arz ettiğini düşününce Argalia Angelica ile birlikte Floransa’ya döner ve Medici Ailesine Floransa’yı yönetmesinde yardımcı olur. Güzelliğiyle erkekleri de kadınları da büyüleyen Angelica orada da papaların ve kralların gözdesi olur.

    #Eserde hem fahişe, hem azize, hem büyücü, hem hayal, hem yakıcı bir gerçek, hem gizli yönetici olan Floransa Büyücüsü Angelica’nın kendi topraklarına ancak hikaye yoluyla dönüşü anlatılmış.

    #Bu uzun yorumu eseri okumak isteyenlere yardımcı olmak amacıyla yazdım. Eserdeki şahısları tanıtayım:

    -Ekber Şah:Babür/Gürkani İmparatoru
    -Selim, Danyal, Murat: Ekber Şah’ın oğulları
    -Karagöz Hanım/Angelica: Gürkani Hanedanının kayıp prensesi, Floransa Büyücüsü
    -Hanzade Begüm: Floransa Büyücüsü’nün ablası
    -Ayna: Nedimesi
    -Dasvant: saray ressamı, nakkaş
    -Tansen: Saray müzisyeni
    -Codha: Ekber Şah’ın hayali sevgilisi
    -İskelet ve Döşek: Genelev işleten ve Ucello’ya yardım eden fahişeler
    -Simonetta: Floransa’nın en güzel kadını, genç yaşta veremden ölür.
    -Ebu’l Fazl ve Birbal: Ekber Şah’ın en güvendiği adamları
    -Antonio Argalia: Floransalı maceraperest, önce Türklere karşı yapılan deniz savaşına katılır, sonra saf değiştirip Türklerin tarafına geçer, Floransa Büyücüsü’ne delice aşık olur, elindeki devler ve yeniçerilerle Floransa’ya döndüğünde hain sayılmasına karşın şehrin güvenliği ona emanet edilir.
    -Niccolo il Machia: Argalia’nın çocukluk arkadaşı, onun namı diğer Machievelli olduğunu sonradan anlıyoruz.
    -Ago Vespucci: Amerigo Vespucci’nin kuzeni. Argaliya’nın çocukluk arkadaşı.

    Eserde daha bir çok yan karakter mevcut. Yazar aslında zor bir işe kalkışmış. Neredeyse paralel bir anlatımla Avrupa’dan Asya’ya Amerika’ya kadar tüm dünya tarihi üzerinden Floransa büyücüsü ile birlikte geçmiş. Bu bakımdan odaklanması zor bir eser ama bir o kadar da keyifli. Eseri okumadan önce Floransa’yı biraz incelemenizi öneririm ve eminim kitabı okuduktan sonra “Da Vinci’s Demons” dizisini izlemek daha keyifli olacak…

    Yazdığım en uzun inceleme bu oldu sanırım. Okuyana faydası dokunması dileğiyle… Herkese keyifli okumalar dilerim…