• 537 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yapmayacaktım. .
    Yazmayacaktım ..
    Bundan böyle kelimeler ile öldürmeyecektim kendimi.
    Dayanamadım :))
    " ’A N Á Γ K H "

    #spoiler

    "ÖLDÜR BENİ HUGO "

    Buram buram klasik edebiyat kokusu çektim ya genzime, ben iflah olmam :)

    Notre Dame azameti ve tariihi ile dünyaya meydan okuyan katedral ...
    Romanın en gizli kahramanı o aslında ,bir insan ve canlı, nefes alan taşları ,Gargorye heykelleri ile bakışlarını Parisin üzerine dikmiş bir dev ..
    1163 yılında yapımına başlanmış 1334 yılında bitirilmiş Gotik mimarinin en önemli örneği Notre Dame ..
    Hugo'nun anlayışında "mimarinin" ve "matbaa' nın tam bir savaş alanı mevcut.. O, taşlara işlenmiş tarihin, kağıt sayfalara bu kadar kalıcı olarak dökülemeyeceğini savunuyor romanında .. bir yandan da şöyle söylüyor sevgili Hugo ..

    "Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız ya okunmaya değer şeyler yazın. .
    .. yada yazılmaya değer şeyler yaşayın "

    Romantik yazar Hugo ..
    Ilk romanı_imiş "Notre Dame'nın kamburu" öyle sayfaları var ki "kalbe kurşun " döküyor resmen :))

    "Bütün kadınlar ve onları seven erkeler için denmiş " bu hikaye için ..

    Ben yine kötü karaktere "aşık " :)) namı_diğer Monseigneur Claude yani hain papaz :)) her ne kadar baş kahraman ,gönüllerin prensi ,vefakar,talihsiz adam Quasimodo olsa da ..bana göre "aşk " demek kara cüppeli baş diyakoz demek :)) onun kalbinden ne kelimeler okuttu bize Hugo

    "Öl " diyor ..
    "Madem benim değilsin ..

    "Âlimim ama ilmi ayaklar altına alıyorum ..asilzadeyim ama adımı lekeliyorum; rahibim ama dua kitabını şehvet yastığı yapıyor, Tanrımın yüzüne tükürüyorum!
    Bütün bunları senin için yapıyorum, büyücü! Senin cehennemine layık olmak için"

    https://youtu.be/0hQCKkqmDlw
    Kitabı okurken sürekli kafamdaki "iç ses" şarkısını da buraya bırakalım :))

    Efendim ..
    Tüm bu kelimeler çingene kızı Esmeralda uğruna nakış nakış işleniyor kitaba ..

    Bir kadın iki aşık ..
    Kadın bunu anlıyor mu "HAYIR"
    __ çünkü o gösterişli bir savaş giysisine tamah etmiş, içi boş, sadece parlayan bir zırh ..
    "Pöhhhhh " diyorum.
    "Nefret ettim senden Ploebus ..bilesin .

    Devamında ..
    Esmeralda karakter olarak güzel ama lanetli :)) daha bebekken başlayan laneti ömrü boyunca peşini bırakmıyor , kitabı da merak edin diye spoiye girmek istemiyorum ama bir "patik" desem ip ucunu takip ederek karanlık ,münzevi kışın ateşsiz ve daima açlık olan bir zindana götürür bu iz sizi :)) gerisini okuyun :) tembellik etmeyin ..

    Dip Not :)

    13 ton ağırlığındaki "Emmanuel" çanı çaldığında ...

    Jeanne D'arc ın yargılandığı. .
    Napolyonun taç giydiği bu mekanı gezin ..

    37 şapelde
    75 dev sütunun önünde
    9000 kişinin ibadet fısıltıları duyulurken ..

    Beni de
    Dumas
    Zola
    Ve Hugo'nun mahzenine "gömün" :)

    "Iyi okumalar :)) klasiklerden keyif alın __

    https://youtu.be/WV0jT1Do6NQ

    Osipovasız olmazdı, eksik kalırdı : )

    Ben şimdi keçi'mi beslemeye ve ona yeni numaralar öğretmeye gidiyorum :))
    Aşkla kalın .. :)



    .
  • 651 syf.
    Öncelikle söze bu “doğaüstü” romanın anlattığı doğaüstü hayvanlardan biri olan karga ile başlayalım. ‘Kafka’, Çek dilinde ‘karga’ demek. Kitabın kapağında; muhtemelen romanın kahramanı olan genç erkeğin Kafka Tamura’nın kafasında durup “Kafka” kelimesini gagalayan kırmızı karganın, Murakami’nin kafasında tasarlamış olduğu binlerce tuhaf hikaye ve diyalogdan sadece çok ufak bir kısmının ipucunu verebilecek ya da imgeleyebilecek bir imaj olduğu aşikar. Bu, daha kitaba fiziksel olarak ilk dokunuşlarımızda bizi karşılayan ve zamanla tuhaf tesadüfler gibi karşımıza dikilip, tebessüm ederken dudaklarımızı koca bir soru işareti haline getirecek olan ilk unsur.
    Daha kapakta başlayan hayal gücü eziyeti, 650 sayfada ne hale gelecek siz düşünün yani!
    Kafka adı, günümüz yazınında bir yalnızlık, kara bir hayal gücünün yanında katışıksız gerçekçilik arayışı ve herkesçe kabul edilmiş bir “Ne oldum değil ne olacağım demeli! (Dönüşüm)” tedirginliğinin temsilcisi, şüphesiz.

    - Elbette, sende Franz Kafka'nın bazı eserlerini okumuşsundur.
    - (Başımı sallayarak onayladım) Şato, Dava, Dönüşüm ve bir de şu garip ceza makinesinin olduğu kitabı
    - Ceza sömürgesi, bende severim. Dünyada bir çok yazar var ama Kafka'dan başkası öyle bir öykü yazamazdı
    - Bende öyküleri içinde en çok onu severim.
    - Neden peki?
    - Kafka bizim içinde bulunduğumuz durumu anlatmak yerine, o karmaşık makineyi saf haliyle anlatmaya çalışıyor. Yani böylelikle, bizim içinde bulunduğumuz durumu herkesten berrak bir şekilde anlatabiliyor. Durumu anlatmadan mekanizmanın ayrıntılarına girerek.. (80. Sayfa)


    Haruki Murakami, ölüyü diriltecek cinsten yoğun imajinasyonunun içine bir de alışılmamış türde diyaloglar ekleyince, tam da Japon işi bir kitap çıkmış ortaya. Tadının daha önce yediğiniz hiçbir şeye benzemeyecek kadar olağanüstü olduğunu bildiğiniz ama yine de yemeye çekindiğiniz bir böcek kızartması gibi; temkinli :)) hatta ürkek ama heyecanla, ufak ufak yaklaştığınız bir Murakami şaheseri.
    İlerleyen sayfalarda düşünsel şemamızın taşıyıcı elemanlarını yerinden oynatacak diyaloglardan biri, kitabın ilk bölümlerinde bize tüm sadeliğiyle hoş geldin diyor ve önümüzdeki yolculuğun iskeletinden haber veriyor: “Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla.” (33. Sayfa) diyor genç bir kız, genç bir çocuğa. Ve çocuk yanıtlıyor: “Sanırım bu rastlantı ve arkadaşlıkların, insanın duyguları için önemli olduğu anlamında bir söz.” Belki çok da önemsemeden okuyup geçiverdiğimiz bu Japon atasözü, kitabın tüm kahramanlarının birbirlerinden elma ve armut gibi tamamen farklı karakterlerde olmasına rağmen, hepsinin birden nasıl yolunun kesiştiğinin, hatta bunun sıradan bir yol kesişmesi olmasından ötede, toplu bir ‘boyut atlama’ haline gelişinin konu başlığı. Belki de buna, mevzu bahis kehanetin gerçekleşmesi için sırasını bekleyen oyuncuların bir bir sahneye çıkması için gerekli olan parola da diyebiliriz. Ne dersek diyelim, sonuç değişmeyecek. Eğer kitabı kamuya açık bir alanda okuyorsanız, surat ifadelerinize dikkat edin. :))
    Az önce “rastlantıların önemi” üzerine yazmış olduğu paragrafa Murakami yine kendi kendine başka bir paragrafla yanıt veriyor: “İki insanın kol ağzı sürtmüşse, bir nedeni vardır.” Ve bunu söyleyen kahraman tam da size dönüp gözlerinizin içine bakarak açıklıyor bu atasözünü: “Bu, bir önceki yaşamdan kalma bağları anlatır. Dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olmayacağı anlamında kullanılır.”
    Gerçekten de hiçbir durumun ve olayın tesadüf mantığıyla geçiştirilemeyecek kadar ince oya işiyle işlendiği roman, kimi zaman size kocaman “Neden?!” çığlıkları attırıyor. Her şey o kadar olağanüstü ki, bunu söylemek bile anlamsızlaşıyor sanırım. Her şey bu multi olağanüstü döngü içerisinde devinip dururken, anlatılan şimdiki zaman ve önceki zaman arasında bağ kurmaya çalışmaktan yorgun düşebilir insan. Örneğin bölümlerden birinde anlatılan bir “gök cismi” konusunda eğer sorun benim anlayış kabiliyetimde değilse oldukça kararsız kalabilir, büyük bir beklenti içerisine girebilirsiniz. Ve geri kalan pek çok hayal ürünü içerikli anlatımda da bu sorun devam edebilir. Hikâyeyi açık etmeyen bağımsız bir örnek vermek gerekirse; tam ‘kırmızı kar yağışının’ sırrına erişmişken, bu sefer de ‘kırmızı’nın sırrına takılıp kalmak gibi, hiç bitmeyen bir hayal diyarı labirenti..
    Murakami’nin 650 sayfa boyunca anlatmış olduğu tüm o hikâyeler kimi absürd, kimi bu dünyaya ait değil, kimi belki gözlerinizi dolduracak kadar gerçek aslında bir zamanlar üst üste gördüğünüz ama sizin bile anlatırken güçlük çektiğiniz garip bir rüya gibi. Rüyanın ne anlatmak istediğini bildiğiniz halde, sonu hep bu dünyaya ait bir gerçeklikle bittiği halde, arada olan o tuhaf ve bazen saçma şeylerin ne anlatmak istediğini bir türlü anlayamamanız gibi. Belki başınızı her gece o rüyayı görmek arzusuyla koyarsınız yastığa, ama sabah kalktığınızda yine de tatminsizliğin verdiği ince bir hüsran kalıntısı olduğu yerde durur. Rüyayı bu kadar müthiş kılan da zaten barındırdığı bu gelişigüzel olmayan türdeki tuhaflık ve alışılmamışlıktır, yine de bunu biliriz. 
    Hikâye, kendi kahramanlarına kavramlar arası bağın gerekliliğini savunurken ve bunu onlara tecrübe ettirirken, bize aynı cömertlikte davranmıyor. Hikâyenin kahramanlarının kendi aralarındaki münasebetlerde çözümlenemeyen hiçbir durum, anlaşılamayan hiçbir ifade ve sonuçlandırılmayan hiçbir olay yok gibi duruyor. Kahramanlar, birbirinden tuhaf ve imkânsız gibi görünen onlarca olay karşısında öyle metanetliler ki, hikâyeden alınması gereken daha bir sürü vitamin varmış da sindirilemiyormuş hissi yaratıyor okuyucuda.
    Bunların yanı sıra Kentucky Fried Chicken’ın yaratıcısı Albay Harland D. Sanders ya da çizmeleri, şapkası ve bastonuyla birlikte Johnnie Walker birer karakter olarak hikayeye dahil olunca, durum masalsı bir anlatımdan uzaklaşıp ezoterik bir içeriğe doğru ilerlemiş oluyor. Bu iki karakter de bildiğimiz markalaşmış halleriyle etten kemikten birer insan olarak çıkmıyorlar elbette karşımıza. Hikâyede durmaksızın tekrarlanan “metafor” kavramının ne şekilde vücut bulacağı, olayın gidişatına dahil olan kahramanın kişiliğiyle ilgili olsa da bu tür imgelemlerin Murakami tarafından komik hatta absürd bir dille yansıtılması, her kahramana daha fazla tuhaflıkla birlikte daha fazla anlam yükleyen bir ayrıntı olmuş.

    " İnsan kendini bir şeylere özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır zaten. Sen bile farkında olmadan öyle yapıyorsundur. Goethe'nin dediği gibi;" Dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir. (148.sayfa)

    Kitabı alırken muhtemelen ilk bakacağımız yerlerden biri olan arka kapakta sözü geçen uğursuz kehanet, beklediğimiz kadar yoğun biçimde ön planda durmaktansa, satır aralarında ve alt metinlerde usul usul ilerleyerek bizi bambaşka bir olay akışına yönlendiriyor. İlk defa Murakami okuyacakların, entrikalarla bezenmiş kovalamacalı bir hikâye bekleyebilecek olma ihtimalleri çok yüksek. Fakat Murakami tam da kendisinden beklendiği gibi, insanların yaşadığı yeryüzü kuralları çerçevesinde gelişen bir kurgu kullanmak yerine başka bir dünyada geçermiş gibi görünen ürkütücü gerçeklikte bir masal anlatıyor.
    Her şeye rağmen, hayal ya da gerçek tüm kahramanları ve olaylarıyla birlikte Sahilde Kafka, tarifini arayıp da bulamadığınız lezzetli bir yemek kadar uzak ve bir o kadar da çekici. Muhteşem betimlemeleriyle zihninizdeki beyaz perdeye yansıyan Murakami anlatımı, ne olursa olsun okunmaya değer. Ayrıca fantastik olarak nitelendirilemeyecek kadar olağan bir hayal gücü, gerçek denilemeyecek kadar da sıra dışı bir kurgu, herhalde sadece Murakami’nin kaleminde hayat bulabilirdi. Ancak bunun dozunu sorgulamak geçiyorsa da insanın aklından, devreye hemen Murakami’nin tükenmesi güç ‘hayal kredisi’ giriyor.
    Sonuç olarak, Ezop bizimle yaşamış olsaydı, tahtını Murakami’ye bıraktığını düşünebilirdik..
  • 256 syf.
    ·Puan vermedi
    !

    Boyalı Kuş, arka kapağında “II. Dünya Savaşı sırasında ailesi tarafından güvenliği için uzak bir köye gönderilen bir çocuğun oradan oraya savruluşunun sinirleri hırpalayan hikayesi…” olarak tanımlanıyor. Şahsen ben bu yazıyı okuduğumda savaşın ortasında var olan bir hikaye bekliyordum ama daha çok savaşın kıyısında var olan ve zaman olarak II. Dünya Savaşı ile çakışan bir hikayeymiş. Bu nedenle daha en başından hikayenin beklediğimden farklı olduğunu anlamış oldum. Hikaye de var olan dünya öyle tuhaftı ki 1900’lere değil de Orta Çağ dünyasına ait gibi. Vahşetin hüküm sürdüğü, insanların düşünme eylemini gerçekleştirmediği, kalıplarda yaşadığı bir dünya. Aslında belki de kitabı çarpıcı yapan etken bu, çünkü daha düne kadar her şey normalken savaşın patlak vermesiyle insanlar da aniden değişiyor ki kitabın savaşla bağlantısını da sadece bu noktada yapabildim. Dili akıcı, kurgusu rahatsız edici bir kitaptı lakin bunu kötü anlamda söylemiyorum, sadece keyif yaparak okunacak bir kitap değil çünkü benim beklentimin dışında olsa da gerçekten çarpıcı, yürek burkan bir hikaye. Klasikleşmiş ve birçok okurun aşina olduğu, II. Dünya Savaşı zamanında geçen hikayelerden biraz daha farklı, zamandan biraz daha bağımsız ama kendi başına değerlendirildiğinde okunmaya değer bir kitap. Jerzy Kosinski
  • 342 syf.
    ·24 günde·Beğendi·8/10
    Daha çok, özlü sözleriyle bilinen Sadi Şirazi'nin, on bölüm, 276 başlıkta, konuşma, hikâye, temsil isimleriyle okuyucuyla buluşturduğu mesellerin yer aldığı iki kitaptan ilkidir Bostan. Diğer kitabı Gülistan'dır ve Bostan'dan sonra yazılmıştır. Hikâye okumaktan hoşlanıyorsanız 13. yüzyıldan kalma hikâyeler ilginizi çekebilir. Kitapta, Adalet ve Hükümdarlık, İhsan ve Cömertlik, Aşk, Velilerin Yolu ve Onlara Muhabbet, Alçakgönüllülük, Rıza, Kanaat, Terbiyenin Etkisi gibi bölümler var. Bir kısmı da Sadi'nin kendi başından geçmiş hikâyeler okunmaya değer.
  • 269 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Rusya tarihini az çok bilen biri Çar Nikolay II ve ailesi kurşuna dizildikten sonra sadece Çarın kızı olan Anastasıa hayatta kaldığına inanaıldığını duymuştur. Bu olay uzun zaman spekülasyonlara neden oldu .
    Naşide Gökbudak’ta gerçek belgelere değil de bazı tahminlere dayanarak Perina’nın Anastasıa olduğu kanaatine varmış. Her ne kadar hikaye gerçek olsa da hikayenin bir çoğu kurgu bana göre, özellikle Perina’nın aslında Çar’ın kızı Anastasıa olduğu kısımlar . Çünkü bir çok kişi çıkıp Anastasıa ile ilgili iddialarda bulunmasına rağmen Naşide Gökbudak gibi hiç kimse iddialarını kanıtlayamadı. O yüzden Anastasıa benim için Tarihte bir muamma olarak kaldı.
    Bolşevik ihlali komünizm zamanından Ukrayna’da başlayıp , Türkiye’de son bulan acıklı bir hikayesi. Bir annenin çocukları için nelerden vazgeçebileceğini yazar türk filmi tadında gözler önüne sermiş . Okunmaya değer kitaplardan biri‍️
  • 204 syf.
    ·Beğendi·8/10
    yazardan okuduğum ilk kitap. Yazarın diline alışmak beni oldukça yordu ve zorladı . Hikaye oldukça sıra dışı ve güzeldi. Kitap da noktalama işaretleri kullanılsa ve cümleler o kadar uzun olmasaydı daha akıcı ve keyifli okunacak bir kitaptı. Herşeye rağmen kesinlikle sıradanlıktan uzak okunmaya değer bir romandır kendileri.
  • 256 syf.
    ·Puan vermedi
    Yazarın okuduğum ikinci kitabı.İlk kitabı Kuşlar Yasına Gider isimli kitabıydı ve duyguyu size güzel bir biçimde geçiren somut bir hikaye vardı. Ancak bu kitapta mekan, zaman ve karakterler soyut kalıyor, okurken gerçekte var olup olmadıklarını kestiremiyorsunuz.Varoluş ve özellikle yokoluş çok güzel bir kurguyla ve özgün bir dille anlatılmış. Gerçeklikle hayal arasında gidip geleceğiniz okunmaya değer bir kitap.