Giriş Yap
511 syf.
·
1 günde
·
1/10 puan
Bir Kitap Daha Ne Kadar "Kötü" Olabilirdi?
YouTube kitap kanalımda Kötü Çocuk kitabını yorumladım! : youtu.be/q-_bzyWLIGI Işıltılı hayatlar, bol bol ergenlik hormonu, mutasyonla üretilmiş domatesler ve en çok da kendisini dünyanın en bad boy’u zanneden ERRRKEKKKKler… İşte bunların hepsi Kötü Çocuk kitabı arkadaşlar. İncelemeye başlamadan önce yine şunu söylemem gerek. Bu incelemenin altına yazılan her yoruma karşılık olarak bu tür kitaplarla vakit kaybetmemeniz açısından daha nitelikli kitaplar önerdim, yorumlar kısmına bakarak efsane kitap önerileriyle karşılaşabilirsiniz! Kitabın başrolü Kayla’nın bir gün canı sıkılır ve tabii ki de bir bad boy arayışına sürüklenir, sonra da kolejde tanıştığı Meriç ile birlikte olaylar gelişir. Atahan Koleji’ne gidecek olan Kayla, kendisini birden ergenlik hormonlarından dolayı alınlarındaki sivilceleri Etna Yanardağı kadar büyümüş çocuklar arasında bulur. Acaba hayatının en zor kararını nasıl verecek ve hangi bad boy’u seçecektir Kayla, hangi bad boy’un bad girl’ü olacaktır? Kitabın kapağından başlamak gerekirse kapaktaki ismi biraz araştırmam neticesinde isminin Vini Uehara olduğunu öğrendim. Hatta bu çocuk sırf bu kitabın tanıtımları için Türkiye’ye getirilmiş ve hatta onun geleceği yere gelebilecek 1500 insan da sosyal medyada çekiliş yoluyla belirlenmiş. Arkadaşlar biz Dune evreni gibi başka bir paralel evrende mi yaşıyoruz bilmiyorum ama ülkemizde gerçekten çok garip kafada işler dönüyor, buna kesin olarak eminim. Pis Yedili’deki Orço’nun serüvenlerini izlesem zamanımı bunu okumaktan daha verimli geçirebileceğim bu kitabın, televizyonda Arka Sıradakiler dizisi açıkken yazıldığını düşünmekteyim. Hatta Arka Sıradakiler dizisindeki Oktay ile Gamze’nin boyutlarını yarı yarıya küçültüp bir de onları o ergen halleriyle Miniatürk’e falan koysaydık bence Kötü Çocuk kitabının gizli formülünü de kolaylıkla elde edebilirdik. Kitabın sayfaları arasından o kadar vıcık vıcık bir erillik akıyor ki, romanın bir yerinde bir kız uğruna kavga çıkıyor ve kavgadan sonra çocuğun kurduğu cümle aynen şöyle oluyor: "Benim olan hiçbir şeye yan gözle bakamayacaklarını anlattım" (s. 88) Bu cümleyi okuduktan sonra evde aynen şöyle bol R ve K harfi içerecek şekilde "ERRRRKKEKKKK" dedim. Çünkü dünyanın en has ve en taşfırın ERRRKEKKklerinin olduğu kitaplar elbette ki Wattpad kitaplarıdır, bunun aksi düşünülemez ve hatta bu konu tartışmaya bile kapalı bir konudur. Kitaptaki kategorilendirmeyi anlamak aslında o kadar da güç değil. Çünkü genelde şu şekilde gidiyor: burslu kötü çocuklar, burssuz kötü çocuklar, burslu iyi çocuklar, burssuz iyi çocuklar... Eğer bu insan kategorilendirmesini anlarsanız hem sınavlarınızda çıkabilecek permütasyon ve kombinasyon temalı soruları çok daha rahat çözersiniz hem de kitap fiyatlarının artmasından dolayı pahalı test kitaplarına vereceğiniz para da cebinizde kalmış olur. Oh mis. Kitapta anlayamadığım noktalardan bir tanesi de Kayla'nın bindiği araba olan Cadillac Escalade'ye sürekli vurgu yapılıyor olması. Yani 1-2 kere olsa tamam diyeceğim ama bu kadar sık olunca aklıma iki adet ihtimal geldi. Birincisi bence Büşra Küçük soyadı gibi küçükken çok Need for Speed Underground 2 oynamış. İkinci ihtimal de Underground 2'nin yapımcıları bu kitabı okurlarsa o oyunun bütün kopyalarını piyasadan toplatırlar ve Escalade'yi de o oyundaki araba listesinden çıkarırlar. Bu konuda seçimi size bırakıyorum… Bu Wattpad kitaplarını hormon basılıp kenarından köşesinden bacaklara ve kollara benzeyen şeyler çıkan mutasyonlu domateslere veya havuçlara o kadar çok benzetiyorum ki, bu argümanımı kanıtlayacak nitelikte bir alıntı da geçiyor bu kitapta: "Hiçbir şeyim olmayan bir erkeğin başka bir kıza gülümsemesi fikri, beynimden tüm vücuduma zapt edilemez bir hormon salgılıyordu" (s. 114) Evet, işte tam olarak bu... Bu tür kitaplar sanırım yazarları tarafından plütonyum yedirilerek besleniyor ve Hulk gibi yaratıklar tarafından okunuyor. Çünkü bu tarz kitap olmayan kitaplarda gördüğüm ortak şey de bu aslında: Gerçek edebiyatın genetiğinin değiştirilmesi. O yüzden insanların karakterleri ya da hayata bakış açıları yerine hormonlarının daha ön planda olduğu bu kitaplara ben GDO’lu gıdalara benzer olarak Genetiği Değiştirilmiş Kitaplar (GDK) demek istiyorum izninizle. Kitapta en çok ilgimi çeken noktalardan bir tanesi de 194. sayfada kitabın baş karakterine bir edebiyat kulübü teklifinin gelmiş olması ve o kahramanın tabii ki de bu teklifi reddetmesi oldu. Çünkü karakter bile içinde bulunduğu kitabın zerre kadar edebilik içeren bir ürün olmadığının o kadar farkında ki, sanırım burada bir tek kitabın yazarı bu kitabın edebiyat kategorisinde olamayacağına ikna olamamış. Şaka bir yana arkadaşlar, bu kitap o kadar büyük bir israf ki bunu okuyan bir insanın 500 sayfa boyunca kendi hayatına katabileceği tek bir cümle bile yok. Yani sadece bir cümle bile mi olmaz, insanın kendisine katıp düşünebileceği ve hayatını birazcık bile olsa daha güzel hale getirebileceği bir tanecik cümle bile mi olmaz diye şaşırıyor insan ama yok, gerçekten yok… Üstelik bu kitap duyduğuma göre 100 milyondan fazla okunmuş. Ulan Türkiyede zaten en fazla birkaç milyon insan kitap okuyorken bu kitabı okuyacak 100 milyon bomboş insanı nereden buldunuz anlamıyorum ki. Hayır yani bu Wattpad yazarlarının klonlama fabrikaları var da kitaplarından kazandıkları paralarla kendi kitaplarını okuyup sürekli 10 üzerinden 10 puan verecek klon okur robotları mı üretiyorlar anlamış değilim. O yüzden bu kitabı okumak yerine şu söylediğim 5 kitabı okursanız kendinize çok büyük bir iyilik yapabilirsiniz, hatta dediğim gibi bu incelemeye yazılan her yoruma karşılık olarak da bu şekilde nitelikli kitap önerileri verdim aşağıda: 1- Albert Camus, Mutlu Ölüm 2- William Shakespeare, Atinalı Timon 3- Sigmund Freud, Kitle Psikolojisi 4- Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar 5- Mehmet Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu Genetiği değiştirilmemiş kitaplar ve tabii ki iyi insanlarla olabilmeniz dileğimle...
Kötü Çocuk
4.5/10 · 3.635 okunma
·
234 yorumun tümünü gör
Reklam
448 syf.
·
1 günde
·
2/10 puan
Acilen Karantinaya Alınması Gereken Tek Kitap
YouTube kitap kanalımda Beyza Alkoç'u ve Karantina kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: youtu.be/2Ia6xxuNANg Nasıl ki "boş yapma, yıkık, duyar kasma, kral, düştüm, yorma reis" gibi kelimeler Z kuşağı turnusolü ise Beyza Alkoç'un Karantina serisi de bir o kadar Z kuşağı turnusolüdür arkadaşlar. Bu incelemeye özel olarak farklı bir şey yaptık, Google'dan 1000kitap'a yolu düşüp bu kitap yorumunu okuma ihtimali bulunan okurlar için bir yere kadar her yorum yazan arkadaşa, gençlerin rahatlıkla okuyabileceği ve nitelikli bulduğum 2 adet kitap önerdim. Belki genç arkadaşlar bir ihtimal yorumları okur da Karantina kitabından çok daha iyi ve küfürlerle değil kurguyla, olay örgüsüyle, toplumsal bir mesajla öne çıkıp edebiyatın gerekliliklerini sağlayan kitaplarla karşılaşırlar diye siz de 14-18 yaşları için uygun kitapları yorum olarak yazabilirsiniz. Şimdi girelim bakalım... Karantinaya. Kitabın adının devamı Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi olduğu için öncelikle bunun ne demek olduğundan bahsedeyim. Hristiyanlık inancında kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan dört atlıdır bu arkadaşlar. Bunu duyunca aklıma şöyle bir şey geldi... Sanırım bu kitap da Türk Edebiyatı'nın kıyamet alameti olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Hatta koronavirüsten yaklaşık 2 yıl önce bir salgından ötürü karantinaya gireceğimiz konusunda kehanette bulunduğu için Beyza Alkoç, Ortaçağ'da yaşamış Nostradamus adlı kahinin reenkarne hali bile olabilir. Lana Del Rey'in kendi şarkısında su-su-summertime summertime sadness demesi gibi bu kitabı okuduğum sırada benim de içimden "ka-ka-karantina karantina sadness" diyesim geldi sürekli. Hatta Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla sürekli çok satanlarda bulunan ve içleri erkeğin kadın üstündeki tahakkümü, cinsiyetçi küfürler ve şiddet gibi alt metinlerle dolu bu tür kitapları, esas nitelikli Çağdaş Türk Edebiyatı yazarlarımız olan, halen yaşayan ve adlarını bir avuç insanın bildiği Serkan Türk, Pelin Buzluk, Mehmet Yılmaz, Mehmet Eroğlu veya Faruk Duman gibi isimlere tulum giydirip karantinaya almalıyız esas! Dediğim gibi, kitabın her sayfası argo değil bildiğiniz ağır küfürlerle dolu, çocuklara ve gençlere kesinlikle önerilmemesi gerekmesine rağmen 1000kitap istatistiklerinde okuyanların %70'i 14-17 yaş arası çocuklarımız. Bu konu çok ciddi bir konu bence, zira gençlerimiz böyle kitapların içinde yazanları birbirine karşı söyleyip kendilerine örnek olarak alıyor. Kitabın içinde neredeyse her sayfada olan küfürleri incelemeye yazsaydım bu inceleme şikayet alıp kaldırılırdı, gerisini siz düşünün. Yani mesela Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli kitabını her ne kadar Türk Edebiyatı'nın en iyi eserlerinden biri olarak görsem de içeriğindeki cinsellik ögeleri ve klinik vakalar nedeniyle yine çocukların yaşına uygun bulmam, bulamam. Ayrıca erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün alt metinde sürekli işlenmesi demiştik değil mi... Hah işte. Bu konu çok daha sıkıntılı bir konu. Gerek Sümeyye Koç'un Hercai kitabında gerek Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk kitabında gerekse de Beyza Alkoç'un Karantina kitabında alt metinlerde işlenen şey, erkeğin kadına psikolojik ve fiziksel tahakkümünün göze ısrarla sokulması. Siz bu kitapları önceden hiç duymamış olabilirsiniz fakat gençlerimizin büyük çoğunluğu bunları okuyor. Hatta Karantina kitabının içinde pek çok benzeri bulunan bir cümleyle örnek vereyim bu durumu: "Bu iş bitene kadar senin sahibin benim. Ne dersem o!" (s. 36) Wattpad'den ünlenip Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla satılan pek çok kitabın içinde işlenen bir konudur bu: "Kadın köle ve erkek de efendi-sahip." Alttan alta gençlere aşılanan mesaj bu işte. Sürekli kadına hakimiyet kurulup o sanki bir köle gibiymiş gibi ve erkek de ona gücünü her şekilde kanıtlamalıymış şeklinde bir ima var. Beyza Alkoç'a sormak isterdim: "Sen de bir kadınsın Beyza ve 18 yaşın altındaki çocuklara okuttuğun bu kitabın içerisinde neredeyse her sayfada ağza alınmayacak küfürler ve kadının bir ezikmiş gibi gösterilmesi var. Genç nesli nasıl zehirlediğinin farkında mısın?" diye. Kitabın içinden bahsetmek istediğim bir diğer konu, kitabın 137. sayfalarında yapılan ve birbirini en çok seven çiftin belirlendiği Romeo ve Juliet yarışması. Yani Shakespeare, Karantina kitabının bu kısmını okusaydı muhtemelen Romeo ve Juliet'i hiç yazmazdı ve şu anda mezarında kemiklerinin sızlamasını istemeyip bir krematoryumda cesedinin yakılmasını isterdi herhalde. Çünkü Beyza Alkoç, Romeo ve Juliet'i o kadar yanlış anlamış ki, onların masum, bilinçsiz, toy aşkı yerine burada erkeğin kadına tahakküm kurduğu, her sayfada görmekten şaşırdığım küfürlerden geçilemeyen ve hiç de masum olmayan bir aşk var. Beyza Alkoç bir röportajında şöyle demiş : "Aslına bakarsanız Karantina basit bir fikirle ortaya çıkmış fakat benim içimde çok büyük bir yere sahip olmuş bir seri. İstediğim şey az önce bahsettiğim gibi okurlara çözebilecekleri bir bulmaca vermekti." Ben sana bulmacayı veriyorum kardeşim, katil Onur'un babası. Hepsi bu. Oh beee... Bak, kitabı okumana gerek kalmadı. Kocaman bir spoiler yedin ve zaten bütün kitap bu bulmaca üzerine kuruluydu. Hadi artık okuma böyle kitapları ve sana önereceğim, senin de yaşına uygun olan şu kitapları okumayı dene: 1- Dostoyevski, İnsancıklar 2- Yaşar Kemal, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca 3- Stefan Zweig, Gömülü Şamdan 4- Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde 5- Miguel de Unamuno, Sis Beyza Alkoç, Z kuşağının ilgi ve beğeni müptelası Instagram hesapları için artık o kadar büyük bir tapınma kaynağı olmuş ki, muhtemelen Osho ve Kubrick'in Eyes Wide Shut filmindeki gibi Beyza Alkoç'un da kendisine özel mistik bir tarikati olsa gerek. Aksi takdirde kitapları kendi kimliği ve olgunlaşıp gelişmek için değil sosyal medyada ilgi görüp statü kazanmak için okuyan, Beyza Alkoç'un çobanlığında sürüleşip bu kitabı Twitter Türkiye trendlerine bile sokacak kadar müridi bir araya toplamak gerçekten bir hayli zor görünüyor. Çünkü kabul etmek gerekir ki, bu kitap, bir kitap değil. Bu kitabın bir kitap olmadığı tartışılamaz, tartışılması teklif dahi edilemez. Beyza Alkoç gibi kendini yazar sananların ve Sümeyye Koç gibi "Maddi anlamda epey rahatladım. Hayallerimi gerçekleştirebilecek paraya sahibim." deyip de kitaplarını yazanların kitaplarına para veriyorsanız Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" demesi ve yaşarken değer görememesi, Robert Musil ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarların da borçlar ve açlık içinde ölmüş olmasını unutma. Bu, aklının bir köşesinde her zaman kalsın. Kitaba 1 puan yerine 2 puan vermemin sebebi, yazarın kendisinin bu kitap için yazdığı önsözden dolayı. Kendisi 10 yıldır yazıyormuş ve samimi olduğunu düşünmek istediğim bir önsöz kaleme almış. Umarım yazarın kendisi bu incelemeye bir şekilde rastgelir ve eğer okursa düşünür "Acaba?" diye. Bizim zamanımızda herkesin kitabını okuyup sonrasında izlediği Twilight filminde Edward, Jacob, Bella üçlüsü olması gibi bu kitapta da Onur, Burak, Zeynep üçlüsünün genç okurların parasını, hayatlarını ve kitap zevklerini bir vampir gibi emmesi bir tek beni rahatsız ediyor olmamalı arkadaşlar... İncelemenin başlarında dediğim gibi belli bir yere kadar yazılan her yorum için 14-18 yaş aralığındaki çocukların ve gençlerin okuyabileceği 2 adet nitelikli kitap önerdim. Çabuk, Beyza Alkoç'un müritleri gelmeden...
Karantina: Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi
7.1/10 · 14,8bin okunma
·
223 yorumun tümünü gör
175 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Kitabın 113. incelemesini yapan bir okur olarak baştan ifade etmek isterim ki, kitabın içeriğine, yazıldığı döneme, yazarın içinde bulunduğu şartlara, teknik özelliklerine ve benzeri konuların detaylarına girmeyi pek düşünmüyorum. O nedenle, kitabı henüz okumayan okurların sitedeki birbirinden değerli incelemelere göz atmalarında fayda var... Ben kendi incelememde 1846 yılında yazılan bu romanı, yaklaşık 175 yıl sonra neden hala büyük bir hevesle okuyup etkilendiğimiz sorusuna dilim döndüğünce yanıt aramaya çalışacağım... Tabii kitabı Dostoyevski'nin yazmış olması dışında kalan nedenlerden bahsediyorum... Çünkü bu kitabı okumamızın arkasında yatan en büyük nedenlerden birinin bizzat kitabın yazarı olması su götürmez bir gerçek... --------------------- Yoksulluk sınırı diye bir kavram var hayatımızda... Bana çok enteresan gelir bu kavram... Nedir yoksulluk sınırı? Bu sınırı geçince ne olur? Nasıl bir dünya vardır bu sınırın ötesinde? Kim neye göre çizmiştir bu sınırı ve kimler bu sınırın başında nöbet bekler, kaçakları içeri sokmamak için? Bu sınır, Meksika Sınırı gibi birşey olsa gerek... Bin bir zorlukla o sınırı geçen insancıklar, özgür bir dünyaya adım attıklarını sanırlar. Oysa içlerinden pek çoğu, özgür ama yoksul oldukları topraklardan, köle ve yoksul olacakları topraklara adım attıklarını yıllar sonra fark ederler... Özgür ve zengin dünya vaadi, tavşanın önünde sürüklenen ipe bağlı bir havuç gibidir. Tavşan havucu gördüğü müddetçe onun peşinden koşmaya devam edecektir. Ta ki fiziksel ve ruhsal olarak tükeneceği noktaya varıncaya kadar... İşte yoksulluk sınırı da bu müstakil durumun kurumsallaşmış halidir... Yoksulluk sınırını geçtiğimiz anda aslında başka bir yoksulluk sınırının içine girdiğimizi sonradan hayat tecrübeleri ile öğreniriz. Bize bunu öğreten, yasalarla sabitlenmiş bir 'zenginlik sınırı'nın olmayışıdır. Böyle bir üst sınır olmadığı için, havucun bizi götürdüğü yere kadar koşmaya devam ederiz. Artık 'temel ihtiyaçlarımızı' karşılayabiliyor olmak, bizi yoksul olmaktan çıkarmaz. Çünkü ilk yoksulluk sınırını aştığımızda temel ihtiyaçlarımız da hemen kendini yeniler. Evinde, herhangi birine muhtaç olmaksızın günde üç öğün yemeğini pişiremeyen, çocuklarını doyuramayan kişi yoksuldur. Eğer bunları rahatlıkla yapabiliyorsa ama evine et sokamıyorsa o kişi de yoksuldur. Her akşam evinde yemeğini yiyen aile ise, haftanın 3 günü 'o kebapçı senin bu balıkçı benim' diyen aileye göre yoksuldur... Yani sözün özü yoksulluk, yağsız pirinç lapası ile sütte marine edilmiş dana antrikot arasındaki o uzun yoldur... Bu denklemi günümüz hayatının her alanına taşıyabilir, yemek, moda, teknoloji, kariyer, konut, semt, tatil gibi kategori başlıkları altında detaylandırabilirsiniz. Zaten bunların karması da sizin kişisel yoksulluk derecenizi ortaya çıkarır... ---------------------- Eminim pek çok okur, kitabı okurken Makar Alekseyeviç ve Varvara Alekseyevna karakterlerinin içinde bulunduğu duruma acımış, ve bu 'insancıklar'ın arasında olmadığı için Tanrı'ya şükretmiştir. O zaman şimdi sormak istiyorum... Ey modern hayat insanları... Ey beyaz yakalılar... Bu sorular size geliyor... - Patronunuz yüz metre ötenizden geçtiğinde önünüzü ilikleyip el pençe divan durmuyor musunuz? Evet, duruyorsunuz... - Olur da sizinle iki çift laf ederse veyahut elinizi sıkarsa bir coşkun şevk içinde en az 1 hafta sağda solda bunun muhabbetini yapmıyor musunuz? Evet, yapıyorsunuz... - Sırf iş yerindeki imajınız uğruna maaşınızın yarısını Zara'ya, Mango'ya ve kişisel bakım merkezlerine harcamıyor musunuz? Evet, harcıyorsunuz... -Bırakın ayakkabınızın altının delinmesini, üzeri biraz yıpransa gidip çifter çifter ayakkabılar almıyor musunuz? Evet, alıyorsunuz... - Pek çok kadın, bir kariyer planlaması olarak 'zengin koca' fırsatlarının peşine düşmüyor mu? Evet, düşüyor. - Bir aşk evliliği yapmadığı için, içinde oluşan boşluğu dışarı yansıtmamak uğruna, evdeki tutku kurabiyelerini kurdelelere saracak, çay bardaklarına renkli kumaşlardan giysi yapacak kadar şuurunu kaybetmiyor mu bu kadınlar? Evet, ediyor... O halde neden acıyorsunuz o insanlara? Yoksulluk dereceleri sizinkinden daha düşük olduğu için mi? Gerçekten sizin hayatınızın o insanların hayatından farklı mı olduğunu düşünüyorsunuz? Sizi İNSANCIK değil de İNSAN yapan şey, kıyafetlerinizin daha yeni olması mı, yoksa oturduğunuz evlerin daha konforlu olması mı? Belki de borç almak için Makar Alekseyeviç gibi iki büklüm olup, kilometrelerce yol gidip tanımadığınız birinden borç istemek yerine, en yakın banka şubesine girip kredi çekmek, daha insan yapıyordur sizleri... --------------------------- Ne demiştik sözün başında? 175 yıl önce yazılan bir kitap neden hala büyük bir ilgiyle okunuyor diye bir soru sormuştuk... Ben bu soruya yanıt ararken ister istemez bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldım. Dostoyevski'nin 1846 St. Petersburg'unda yarattığı hayat, eve yeni alınmış pırıl pırıl bir banyo aynası kadar bizim hayatımızı da yansıtıyordu... Sadece biz kendimizi insancıklar olarak tanımlamak yerine daha iç ferahlatan başka isimler bulmuştuk kendimize... Ancak ne bir sınırı kaldırmayı başarabilmiş ne de 'insan' olma, insanca yaşama yolunda somut bir adım atabilmiştik... Çünkü biz o havucu gerçekten çok istiyorduk... Herkese keyifli okumalar dilerim...
·
62 yorumun tümünü gör
168 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
(Bakara suresi 30 ):Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi. Bu ayetler hep düşündürmüştür beni. Çünkü o meleklerin sorduklarını ben de soruyorum. Bu soruyu bir insan olarak soruyorum üstelik. Bu sorulara daha fazla soru ekleyerek soruyorum. " Bu dünyada iyilik ve düzen istiyorsa Rabbim neden müdehale etmiyor? Bunca tecavüz, katillik, taciz, acımasızlık,savaş,terör,haksızlık,açlık,safalet...vs varken neden müdehale etmiyor?" Eminim ki bu soruları benim gibi birçok kişi sormuştur.Hatta ulaştığı sonuç belki de yaratanı inkardır.Hatta ve hatta " Bu dünyada yaşanılmaz o halde en iyisi ölüm." diyerek kendini infaz da olabilir. Peki Rabb (Tanrı) müdehale etseydi acaba biz insanlar bu durumdan memnun kalabilecek miydik? Bu sefer de seçim hakkı tanımadığı için sorgulamaz mıydık? Tanrı' ya inanmayan bir kişi bile böyle bir müdehaleden hoşlanmazdı zannımca. İnsanı insan yapan seçimleridir. İyi ya da kötü... Yanlış ya da doğru... Önemli olan kendi karar vermiş olması. İnsanı hayvan ve melekten ayıran şey yaptığı bir hareketinde kendi güdülerinden çok iradesini kullanmasıdır. İnsanı hayvandan daha aşağı ya da meleklerden daha üstün kılan şey bu iradedir işte. Dünyaya hiçbir hayvan insanların verdiği zararı vermemiştir. Aslında dünyanın imtihanı insanladır. İnsan öyle bencil,öyle acımasız, öyle vahşidir ki hayvanlar daha üstündür böylelerine göre. Hiçbir hayvan bir hayvan sürüsünü bombalamaz, onlar üzerinde acımasız deneyler yapmaz, burası benim alanım diye hiçbir sürüyü katletmez, herşey benim hizmetimde demez. Fakat insan,bir hayvandan daha aciz olan insan,doğduğunda yürümeyi dahi beceremeyen insan dünyaya meydan okur! Savaşlar yapar katleder, bilimsel deneyler adı altında eziyetler eder. Kendinden olmayanı, hatta kendi düşüncesinden olmayanı dışlar.Bunun için savaşmaktan, masumları katletmekten çekinmez. Bütün dünya kaynaklarını sadece kendisine aitmiş gibi bencilce kullanır.Hayvanların yaşamaya çalıştığı ormanları beton yığınlarına dönüştürür, sonra hayvanların sokaklarda başıboş dolaştığından şikayet eder onları da katleder. Hayvanlar yemek için öldürürler peki insanlar?! Çanta,ayakkabı,kürk,krem... için öldürür. Hatta bu vahşeti engellemeye çalışan, bunları insanlığın vicdanına duyurmaya çalışan kendi cinsindekileri bile öldürür. Demek ki insan hayvandan daha aşağı adi bir yaratığa dönüşebilir. Ve bu vahşet her insanın kanında dolaşır. En iyi dediğimiz insanların bile kanlarında... İşte bu damarlarda dolaşan vahşete rağmen, hayvani duygulardan daha aşağı duygulara rağmen insan, bu vahşeti durdurabiliyorsa, dizginleyebiliyorsa, üstelik meleki duygularla hareket ediyorsa insan meleklerden üstün olur. Bu sebeple benim Rabbim: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi meleklere. Çünkü bütünüyle kokuşmuş bedenden bir eser yarattı. Adına insan dedi. Şeytan burun kıvırdı. "Kokmuş çamurdan eser de yapsan o kokmuş çamurdur." dedi. "Secde etmem!" dedi. Şeytan oldu. Şeytan cennetten kovuldu ve dedi ki "Senin istediklerini yaptirmayacağım göreceksin, onu yoldan çıkaracağım.Ona kokuşmuş çamur olduğunu hatırlatacağım, hayvandan da daha aşağı olacak; senin istediğin gibi melekten üstün olmayacak!" O gün bugündür şeytan bize kokuşmuş taraflarımızı gösterdi. Peki Rabb ne dedi: "O'nu yoldan çıkarsan da o tevbe ettiği müddetçe, hatasını anlayıp meleki duygularla hareket etmeye çalıştıkça, beceremese de iyiliği yaymaya ve yapmaya çalıştıkça ben onu en iyi mükafatla mükafatlandıracağım.Benim görmek istediğim kokuşmuşluğuna rağmem meleklerin yaptıklarını yapabilmesi." Şimdi soruyorum sizlere? Rabb mı acımasız insanlar mı? Benim cevabım: İnsanlar! Rabb onun acziyetinin farkında ve mühlet veriyor, hemen cezalandırmıyor. Peki insanlar ne yapıyor?! İnsanları geçmişleriyle, hatalarıyla, düşünceleriyle yargılıyor. Hatasından dönebilme ihtimalini hiç yakıştıramıyor. Ne kadar iyi olmaya çalışsa da kötü diye yaftaladığı kişinin insan olmasına fırsat tanıyamıyor. Bir ara 1000kitap.com/Akay12 arkadaşımız bir iletisinde soru sormuştu:"Kişinin Suç İşlemesine Birey mi İter ? Yoksa Toplum mu İter ? Neden ?" #17153384 diye. Bu kitapla bireyi suça bazen toplum itebilir cevabına da ulaşmış oldum. Bu söylediklerim yanlış anlaşılmasın katlin,tecavüzün,terörün (kesin delillerle ispatlandığı takdirde ki bu günümüz teknolojisiyle pekala mümkün) cezası Rabb tarafından belirlenmiş: Ölüm! Fakat bu durum o kadar ince bir durumdur ki iftira gibi bir detay da sözkonusu. İnsanların kanunlarının yetersiz kaldığı yerde yüce mahkemenin devreye gireceği düşüncesi bile rahatlatıyor insanı. Sonsuz cennet ve cehennem fikri... Kahramanımızın yaşadıkları tam da yukarıdaki düşünceleri onaylar nitelikte. Dışardan bir müdahalenin nasıl sorunlar getirebildiğini görebilmek için okunmalı bu kitap. Puanlamaya gelince 4 puan kırmak istedim çünkü dili ve anlatımı çok rahatsız ediciydi. Sonra haksızlık etmek istemedim 2 puan kırdım çünkü kötülük ancak bu şekilde anlatılabilirdi. Okumak ya da okumamak size kalmış. Az çok alıntılardan anlaşılır diye düşünüyorum.
·
42 yorumun tümünü gör
Reklam
280 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Tek Kelimeyle Muhteşem!
Yakın zamanda Azerbaycan edebiyatı hakkında gelecek videoyu kaçırmamak için YouTube kitap kanalıma abone olabilirsiniz: youtube.com/c/alintilarlayasiyo... Hayatımda ilk kez Azerbaycan edebiyatı okuyorum ve bana başlıktaki cümleyi kurduran muhteşem bir kitap önermek istiyorum bugün size: Beş Katlı Evin Altıncı Katı. Hayatınızda hiç Anar Rızayev diye bir yazar duydunuz mu? Açıkçası ben de sizler gibi duymamıştım. Kitaplarını okudukça da neler kaçırdığımı fark ettim. Reklamlar önümüze o kadar çok popüler yazar fırlatıyor ki, biz bunlar arasından kendi zevkimizi ve keşfedilmemiş harika kitapları bulamıyoruz. Bence Ak Liman ile Beş Katlı Evin Altıncı Katı kitaplarında, mesela
Stefan Zweig
'ın novellalarından çok daha derinlikli duygular var. Yani Zweig ne kadar okunuyorsa Rızayev de bir o kadar okunmayı hak ediyor. Okura duygunun geçişi desen var, karakter işçiliği desen var, kurmaca desen var... Ama ne yazık ki popüler kültür bizim bu tür yazarlarla tanışmamızı engelliyor. İtiraf ediyorum, Anar Rızayev'i okumadan önce bu kadar güzel kitaplarla karşılacağımı düşünmüyordum. "Kimmiş ya bu Anar Rızayev sanki?" modunda takılıyordum. Sonrasında kitabın neredeyse her cümlesiyle birlikte bir kuyuya düştüm. Bazen kuyudan tırmanıp dışarı çıkmaya çalıştım bazen de o kuyunun bana sağladığı küçücük mekanlarla barıştım. Bu kadar abartmama bakmayın, ben bir kitabı abartıyorsam emin olun ki boşuna abartmıyorumdur. Hadi gelin, sizi harika bir alıntıyla tanıştırayım bu kitabın içinden: "Ben hiç kimseyi seni sevdiğim gibi sevmedim ve şimdiye dek hiç kimseye de seni sevdiğimi söylemedim. İşte en büyük hakikat budur." (s. 84) Şu sevginin güzelliğine ve mahremliğine bakar mısınız? Ama gerçekten bakın. Sadece okuyup geçmiş olmak için okumayın. Düşünün, içselleştirin ve şimdiki herkese açık Instagram ve Twitter sevgileriyle birlikte karşılaştırın. Şimdi herkes evlendiğini, sevdiğini, hatta en çok kendisinin sevdiğini diğer herkese kanıtlamanın peşinde. Bu alıntıda ise hiç kimseyle paylaşılamayan, tek birisiyle paylaşılırsa bile o sevgiden bir şeyler kaybedileceğini düşündüren bir empati gizli. Ne saf bir sevgidir bu! Hem de ne gösterişsiz. Bu kitabın ana karakteri ne kadar Zaur olsa bile ben hep Tahmine'yi bir merkez olarak düşündüm. Aşk şehri Paris'te bir Zafer Takı vardır, belki görmüşsünüzdür. Paris'te bütün yollar ona çıkar, onda birleşir. İşte Tahmine'nin de bir Zafer Takı olduğunu düşündüm ben. Ona çıkan yollar ise Nimet, Manaf, Spartak, Muhtar ve Zaur'du. Hepsi tek bir kişide birleşiyordu işte. Biz de bazen bir kadını ya da bir adamı hayatımızın merkezine koyarız, bütün yolların istisnasız ona çıkmasını isteriz. Bazen yol çalışması olur o yollarda. Bazen de işaretlere anlam vermekte zorlanırız. Yanlış yollara girer dururuz. Ama ne güzeldir direksiyonu yanlış yollara çevirmek... Onlara gire gire doğru yolların tabelasını gösterir hayat bize. Bütün bunları bana yazdıran Anar Rızayev'e ise minnettarım. İnsanın içinde saklı kalmış en doğal duyguları dışarıda top oynamaya çağıran bir yazar bence Anar Rızayev. Ben de duygularımla birlikte top oynamayı öğrendim, bile bile gol yedim kendi kaleme, onlarla birlikte arabalar sürdüm, kumdan kaleler yapıp ayağımla bir bir üstüne bastım bu kitapla, çok zevk aldım onu okurken. Hatta yetmedi gittim filmini de izledim, Təhminə adında. Filmler, kitaplardan bir şeyler kaybolmasına sebep oluyor diye düşündüm. Diziler, filmler ya da videolar, kitapların yerini asla tutmuyor. Ben o siyah beyaz satırların aklımda rengarenk olabilmesine tutkun biriyim. Yine de bu kitabı okuyanlar Təhminə filmini de izlesinler. Onların gözlerindeki gerçek, çocuksu sevgiyi görsünler, içlerinde hissetsinler. Azerbaycan edebiyatı okuyalım, okutalım. Bu kitapların daha çok kişi tarafından bilinip okunması amacıyla Azerbaycanlı takipçilerime sesleniyorum: Ak Liman ve Beş Katlı Evin Altıncı Katı kitaplarını daha çok okur keşfetmeli, okumalı ve hissetmeli!
Beş Katlı Evin Altıncı Katı
9.1/10 · 692 okunma
·
44 yorumun tümünü gör
2
1000
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42