• Sokak kedisi Bob kitabı gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. Uyuşturucudan arınma gayretinde olan bir gencin hayatına giren bir kedinin, gencin hayatını şaşırtıcı bir şekilde değiştirmesi insana umut veriyor. (Kitabı okurken şunu düşündüm, James'in Bob'a olan olumlu bağlılığı ve birbirinin hayatlarını değiştirdiklerine olan inancı sayesinde hayatları değişti. Kendime burada şu dersi çıkardım. "Her zaman olumlu düşün ve neye inandığına dikkat et.") Aslında dışladığımız bu insanların ne kadar güzel kalpleri olabileceğini düşündüren bir kitap. Sadece kedisinin karnını doyurma amacını kendine motivasyon edinen bu genç, yağmurlu havalarda bile çalışarak, sokak müzisyenliğinden dergi satıcılığına olan hikayesi. Bob'un James'le birlikte işe gitmesi ile görünmez olan James'in bir anda görünür olma hikayesi. Okuyun okutun diyorum ve bu incelememi burda sonlandrıyorum.
  • Hatciş Hanım’ın #37019247 incelemesinden ilhamla...

    Kalemi alıp başlıyorum doldurmaya. Bilmem kaçıncı form bu? Kişisel bilgiler, iletişim bilgileri.. İş deneyi, BOŞ. Öğrenim durumu, lisans. Bölüm, maliye. MALİYE. Ne de güzeldi okurken “okul bittiğinde ne çıkacaksın?” diye soranlara gerile gerile Maliyeci cevabını vermek. Maliyeci çıkamasamda iki yıldır taşımak istediğim sıfatın ilk üç harfini sırtıma yüklenmiş kapı kapı dolaşıyorum. Olsun en nihayetinde bu da bir sıfat değil mi, her ne kadar eksik de olsa. Hem başka sıfatlarım da var benim; babama göre bir baltaya sap olamadı, anneme göre oğlanı da sigortalı bir işe koysaydık, köylülerime göre bunun böyle olacağı çocukluktan belliydi, üniversiteye gitmeyip bir iş tutmuş dostlarım için biz hayat üniversitesi mezunuyuz, üniversite okuyanları da görüyoruz…

    Ders vermek istediği alan; önündeki içi boş kutucukların işaretlenmesini bekleyen kelimeler, Sınıf Öğretmenliği, Türkçe, Matematik… Sadece kelimeler.. Benim için yeni bir iş, üniversitesi biteli yıllar –iki yıl- olmasına rağmen bir iş tutamamış birisi için en azından gidip gelinecek bir kapı, babamdan yüzsüz yüzsüz harçlık istememek anlamını taşımaktan öteye geçmeyen kelimeler. Hepsini birden işaretliyorum, formu görevli memura uzatıyorum. Memur dikkatli dikkatli inceledikten sonra, “Beyefendi ders vermek istediğiniz alan bölümünden lütfen sadece bir tanesini işaretleyin,” diyor.

    Yeni bir form alıp tekrar doldurmaya başlıyorum. Maliyeci, anlamsız kelimeler, bu defa dikkat ediyorum sadece bir boş kutucuk işaretlemeye. Memura tekrar veriyorum. İnceliyor, geriye uzatıyor. Tam ağzımı açıp formuna da işin de başlayacakken, “Tarih ve imza lütfen” diyor. Ücretli Öğretmenlik Talep Formu’ nun eksikliklerini tamamlayıp, odadan çıkıyorum.

    Koridorun sonunda İlçe Şube Müdürü’nün odası var. Lisedeki edebiyat öğretmenim Hakkı YÜCE. Milli Bayramlarda açılış konuşmalarını yapar şiirler okurdu, nereden nereye. Odasının kapısına geliyorum. Kapıda görevli bayana:
    -Müdür Bey odasında mı, diyorum.
    -Kim geldiğini söyleyeyim, diyor.
    - Hoşoba’dan Cemil, eski öğrencisiyim, diyorum.

    Kapıyı iki kere tıklatıp içeriye giriyorum. Odanın içi duman dumana. Gözlerini kısıp bana bakıyor sanki kim olduğumu bilememiş gibi.
    -Oooo hayırsız hangi rüzgar attı seni buralara, diyor.
    Yeni bir sıfat daha hayırsız, diye düşünüyorum.
    -Bir ziyaretinize geleyim dedim Hocam.
    -Eee, diyor, anlat bakalım, nerelerdesin ne iş tutuyorsun?

    İş kelimesini duyunca bir yutkunuyorum. Sonra başlıyorum anlatmaya; üniversiteye sırf askere gitmeden biraz gezip tozayım diye gittiğimi söylemiyorum tabi. Lafımı yarıda kesiyor.
    -Dur yahu, diyor, ne içeceğini de sormadık.
    -Zahmet etmeyin Hocam, diyorum.
    Telefonun avizesini kaldırıp,
    -Kızım bize iki orta şekerli kahve getirir misin, diyor.

    İki dakikaya kalmadan kahveler geliyor. Hanım hanımcık bir kız “afiyet olsun” diyerek odadan çıkıyor. Hakkı Hoca ceketinin cebinden bir paket sigara çıkarıp uzatıyor.
    -Estağfurullah Hocam, diyorum.
    -Yak! Diyor, sen de rahat et ben de edeyim.

    Unutmamış demek lise yıllarımı. Her teneffüs sigara içmeye giderdik, okulun arkasındaki köhne binaya, müptezel birkaç kişi. Paketimiz varsa herkese birer dal sigara tutulurdu o günkü harçlığını sigaraya yatırmış olanlardan. Benim pek sigaram olmazdı. “Ulan Cemil” derlerdi “dünya sana güzel be. Gül gibi geçinip gidiyorsun.” Sigaramız azsa 8 kişi ortak içerdik bir iki dal sigarayı. Sigaralarımız içip “dünya varmış” dedikten sonra, okulun bahçesine girmemizle içtiğimiz sigaraların boğazımızı yakmaya başlaması bir olurdu. Duvarın köşesinde Hakkı Hoca. Birisi içinden söverdi, “Ulan senin işin gücün yok mu, her seferinde bizi enseliyorsun.” Hakkı Hoca bir yandan sırıtırken diğer yandan da,”Gelin bakalım benim güzel tavşancıklarım” derdi” tek sıra olup peşime düşün”. O önde biz arkada diğer öğrencilerin bakışları arasında odasının yolunu tutardık.

    Paketinden yavaşça bir dal sigara alıp ağzıma götürdüm. Çakmağımı çıkarıp yaktım. Kim derdi ki Hakkı Hoca’nın karşısında bir gün sigara içeceğim. Kahvelerimizi bir yandan içerken diğer yandan da asıl konuya geldim.
    -Hocam, dedim, benim bir derdim var.
    -Yapabileceğimiz bir şeyse yardımcı oluruz Cemil, dedi.
    Uzun zamandır işsiz olduğumu, ücretli öğretmenliğe başvurduğumu söyledim. Hangi alanda ders vermek istediğimi sordu. Ben hangi alanı işaretlemiştim ki?
    -Türkçe Hocam, dedim.
    -Senin lisedeki edebiyat öğretmenin kimdi, dedi bir yandan da sırıtırken.
    Bende bir tebessüm ettim.
    -Türkçe zor, dedi, ama birkaç tane sınıf öğretmenliği var. Uzak köylerde bilmiyorum nasıl yaparsın? Köyde kalman lazım, kasabaya her zaman gidip gelemezsin. Aslında oralara zamanında birkaç öğretmen gelmişti hatta bir tanesini yeni ayrıldı. Nasıl söyleyeyim, seni düşündüğüm köye pek hizmet götüremiyoruz, fiziki şartlar biraz zayıf.

    Fiziki şartları ne kadar kötü olabilirdi ki? Ben de ilk okula başladığım da köy kahvesinde ders yapıyorduk. İlk gün mavi önlüğümü, beyaz yakalığımı takmıştım, sırtımda kocaman bir çanta, içinde tek bir defter. Çok heyecanlıydım. Okula gideceğim, iki yıldır babamın eliyle çizdiği karnelerin yerini gerçek karneler alacak. Yeni arkadaşlarım olacak. Genç uzun boylu saçları beyazlamış bir adam gelip bizi içeriye çağırmış, sıralarımıza oturtmuştu. Bana yer bulamayıp iki tane kızın arasına oturtmuştu da tüm arkadaşlarım kıs kıs gülmüşlerdi. Sonradan da dalga geçmeye başladılar ya, Cemil Naciye’ye aşık diye. Öğretmen” çocuklar öğleden sonra nüfus kağıtlarınızı getirin” demişti. Benimkinin yanımda olduğunu söyleyip verdiğim de, “senin okul numaran 25 bunu adın gibi ezberle” demişti. Derslere başlamıştık sonra. Önce dik çizgi. Benim tüm çizdiğim çizgiler yan olurdu. “Yavrum” derdi öğretmen”düzgün tut şu kalemi, ben dik çizgi çizin diyorum, seninkiler bir o yana bir bu yana gidiyor.” Harflere başlamıştık sonra da. Öğretmen tahtaya kocaman bir A harfi çizip “bu bahçeli ev” demişti. Ben parmağı kaldırıp “öğretmenim a harfi değil mi bu” demiştim. Öğretmen de a harfini silip yerine H harfi çizmişti, “bu ne demişti” , “H harfi öğretmenim” demiştim. Sonra başka harflerde çizip hepsini sormuştu, ben de söylemiştim. “Siz Cemil’e bakmayın çocuklar” deyip bunları bana kimin öğrettiğini sormuştu. Babamın öğrettiğini söyleyince babamı uyarmış, çocuğun kafasını karıştırmayın, diye. Bir dönem böyle köy kahvesine gidip gelerek geçti. Gündüzleri okul akşamları kahve. Ortada kocaman bir soba. Salonun bir yanında kahve masaları ters dizilmiş, diğer yanda okul sıraları. Beş sınıf bir arada. Yerler odun talaşı, sigara külü, toz toprak. Kül tablaları, iskambil kağıtları, masa örtüleri..

    -Daldın Cemil, dedi, Hakkı Hoca.
    -Ne diyorduk hocam, dedim.
    -Bahsettiğim köye gider misin Cemil, dedi.
    -Giderim Hocam, dedim, yeter ki eğitim olsun.
    -Pırlanta gibi çocuksun, hem eski öğrencimsin de senden iyisini bulacak değiliz ya, dedi.
    -O sizin YÜCE gönüllüğünüz hocam, ben müsaadenizi isteyeyim artık, dedim.
    -Müsaade senin arada uğra yine, dedi.

    El sıkıştık. Beni kapıya kadar uğurladı. Koridoru geçip gri gökyüzünün altına çıktım. “Ulan be” dedim “bu defa sigortalı bir iş sahibi olacağım galiba.”
  • Twitter fenomeni Perihan Gün’ün kardeşi saydığı kuzeninin öldürülüşü ile başlıyor kitap. Peri’nin yaşadığı acı dönemi ve sonrasında hayatında olan gelişmeleri anlatıyor. Kısaca özetledikten sonra yoruma geçebilirim .

    Perihan Hanım Twitter’da takip ettiğim ya da daha önce duyduğum biri değildi. Açıkça söylemek gerekirse kitabı gördüğümde bir fenomen kitap yazmış diye bakar geçerdim. Almak istemezdim. (Ön yargılarım sağ olsun.) Ama kitapla ilgili güzel yorumlar okumuştum ve gördüğüm alıntılar da çok içten geldiği için kitabı aldım.

    Ama üzülerek baştan belirtmeliyim ki pek beğenmedim. Sadece alıntılardan ibaret benim için.

    Kitap çok acı bir tecrübe ile başlıyor, Peri’nin anlatımı da bu acı duygusunu okuyucuya çok iyi iletiyor. Okurken burnumun direği sızladı, ağladı ağlayacak duruma geldim. Ama bu kadar. Kitabın devamındaki olaylar -ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek bilmiyorum- bana çok ilgi çekici ve mantıklı gelmedi. Tabi ki de herkesin hayata bakışı farklı. Örneğin birine güvenmek için uzun süre sadece mesajlaşmak yeterli gelenler olabilir. Ama benim aklım bunu almaz.

    Olay akışını bir kenara koyuyorum ve anlatım tarzına geçiyorum. Büyük bir kar kütlesinin dağdan düşmesi gibi hızlı ve yıkıcı başlayan anlatım bir süre sonra durağanlaştı ve gereksiz uzatıldığını düşündüğüm yerler oldu. Okumak çok kolay. Zorlayan bir anlatımı yok. Peri’nin hayatındaki kişiler olaylara girip çıkarken sanki herkes onları tanıyormuşçasına sadece isimler geçiyor ve tuhaf bir biçimde kimse -Meriç hariç- Peri’nin yaptığı -bana göre mantıksız- davranışı sorgulamıyor. Biri de çıkıp ‘Dur sen ne yapıyorsun? Düşün biraz.’ demedi. Bana açıkçası tuhaf geldi bu durum. Bu kitaba roman diyemem. Biyografi hiç değil. Sadece yazarın hayatından yola çıkarak düşüncelerini yazdığı bir eser diyebilirim. Kitabın sonundan anladığım üzere devamı olacak kitabın. Okur muyum? Sanmıyorum.
  • Bu ayın Nesin dozunu da bu kitapla almış bulunuyorum. Benim için bu kitap şu ana kadar okuduklarım arasında kendimi yazara daha yakın hissetmemi sağlayan diyebilirim, hoş her kitabının ardından buna benzer kelimeler mutlaka söylüyorum. :)
    Kitap, önsözüyle beni etkilemeye başladı, Aziz Nesin’in okuyucularından gelen sorulara cevap vererek bu kitabı nasıl oluşturduğuna açıklık getirmesi ve bunu samimi şekilde dile getirmesi hem gülümsetti hem de derya deniz misali olan eserlerinin arasından sadece bir iki damla bulacaksınız demesi merak ettirdi. Açıkçası yazarın seçkisi olduğu için acaba benzer sevdiklerimiz var mı diye de sayfaları ardı arkasına çevirdim.
    Kitapta, ‘Seyis Atı’ adında bir öykü vardı, bu atın özelliği önündeki atın davranışına göre koşması ya da durmasıydı, ben de kendimi kitabı okurken böyle hissettim. Kitap, bir anıyla başladı ve benim gözlerim çok doldu, yazarın Vakıf’ta çocuklara olan ilgisi, sevgisi ve en zor zamanda bile onlar adına düşünmeye çalışması beni çok etkiledi. Ardından gelen öyküler de bu kadar olmasa da güldürmeyen tarzda olduğu için o duyguyu sürdürdüm, tam bu hisle ilerlerken birden yazar bu atmosferi dağıttı ve açıkçası bazı öykülerde kahkaha attığımı hissettim, birçoğunu daha önce okumuş olamama rağmen hiç okumamışım gibi aynı etkiyi hissettim. Sadece gülme biraz da düşün dediği satırlara da rastladım, karakter isimlerini değiştirim ve aslında dolaylı-dolaysız içinde bulunduğum durumlara da rastladım. Hiçbir şey değişmemiş, artık da değişmez dedim, sonra da belli mi olur dedim teselli ettim kendimi. :) En son kısımdaki taşlamalar ise ayrı bir nokta atışına sahipti. Dize dize yazıldığı için ben arka arkaya okumak yerine hikâyeler arasına birer tane alarak okudum. Benim için daha doyurucu oldu.
    Ara vererek okumama rağmen kendimi yazarın ardından koştur koştur bir nefeste okumuş gibi hissettim. Her zamanki gibi keyif aldım, bir sonraki eseriyle buluşana kadar bazı karakterleri kendi içimde hatırlayıp anarım kesin.
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Kalplerin işsizlikle dolduğu bu pazar günü ibre full e dayanınca , kanda gezen alkol bugün yazmayayım dediğim bu incelemeyi bana yazdırma kararı aldırdı .. Kısa tutmaya çalışarak bitirme taraftarıyım bu kez .. Gerçi hep öyle diyoruz da olay uzatmalara, sonrasında penaltılara gidiyor.. Ondan kelli hoşgeldin beş gittin sen ne ettin Muhittin kısımlarını bu kez atlıyorum .. Alayınıza selam olsun tüm işsizliğe gark olacak 1k cenahı ! Daha önce de bellirttiğim gibi bir kitap ya da bir yazarla ilk kez buluşuyorsan deplasmandasın demektir sayın ceviz kabuğu .. O yazarın dünyasına ilk kez adım atıyorsan karanlıktasındır ..Elinde elektrik panosunun kilidini açan bir anahtar mı olsun istersin yoksa rüzgara karşı yol alırken dansöz Tanyeli kıvamında titrek aleviyle kalbine tedirginlik veren bir mum mu ? Mum diyenler , siz kale dibinden karşı kaleye en direkt serbest vuruşla gol arayışları içinde yer alan tayfa içindesiniz ve bu gole ulaşma şansınız The Wall Street Journal'da çalışan Mr White 'ın öğle yemeğinde yemek sepetinden kendine dürüm çiğ köfte sipariş etme ihtimaliyle aynı .. Karın acıkıyor tabii .. İncelemeye yansıyacak bunlar =)) Uzun lafın kısası demek istediğim şu ki Yaşar Kemal gibi bir devin kitaplarını okumazdan önce hayatını bir gözden geçirin .. Bu adam ne yapmış ne etmiş haberdar olun .. Bunu Aziz Nesin (BABA!) için de söyledim , Jack London için de .. Kendim zaten yaptığım incelemelerimde ya arka planı ya da yazarla ilgili bilgileri vermekten yanayım .. Yeni yeni okumaya başladığım , baya da geç kaldığım ve bunu yazarken utanç duyduğum bir isim Yaşar Kemal .. Bir dev ,dalları toplumumuzun tüm sorunlarına uzanmış bir ulu çınar hakikaten edebiyatımızda.. Niçin böyle söylüyorum bakın size anlatayım sevgili ponçikler .. Toplumumuzun en alt sınıfında türlü türlü işi yapmış , tarlalara girip çalışmış, orak sallamış , traktör sürmüş bir isim var karşımızda .. Daha dolu iş var da saymayayım .. Adam destancılık etmiş yaa ?!?!? Var mı daha ötesi !! Başka ne biliyoruz hakkında ? Her daim ezilenin yanında yer almış .. Kim bu ezilenler ? KÖYLÜMÜZ ... Atatürk 'ün efendimiz dediği ,devlet babanın sırtını döndüğü köylümüz .. Ne yapmışlar bu adam köylünün sorununu yazınca ? Komünist deyip linç etmişler .. Hayatı zindan etmişler ona .. En sonunda ne yapmış ? Bakmış ki huzur yok, hayat dediği şey İbo Showa katılan Yıldız Tilbe aurasının hakim olduğu ortamlar , Orhan Kemal ile meyve sebze satıp para kazanalım diyerekten göç etmiş İstanbul'a .. Sırf şu bile göze yaş yürütür.. İşte o günlerde şans yüzüne gülmüşte Cumhuriyet gazetesinde iş bulmuş .. Bakmışlar ki bu adam halkın içinden gelme , al demişler sana şu kadar para şu kadar da zaman .. Git gez Anadoluda gördüğün bizim ,gezdiğin senin olsun .. Röportaj (kürtaj değil =P) yap halkla .. Bize dertleriyle dön .. Diyarbakır'a gitmiş ilk önce .. Kıyı kesimlerine gitmiş .. Aralarına karışmış , ONLARDAN BİRİ olmuş.. Kaçakçılarla beraber çalışmış .. Bakın bir röportajında ne diyor Yaşar Kemal :
    "Başka bir sorunuza karşılık vermeliyim. Ben röportajlarımı nasıl yaptım. Hemen şunu söyleyeyim ki, herhangi bir röportajıma herhangi bir romanım kadar çalıştım. Çoğunlukla dizi röportajlar yaptım. İkinci yaptığım dizi röportaj kaçakçılardır. Güney sınırlarımızdaki kaçakçılığı konu almıştım. Gittim, üç aydan fazla bir süre kaçakçılar arasında bir kaçakçı gibi yaşadım. Onların korkularına, acılarına, sevinçlerine, varlıklarına yokluklarına katıldım. Bunca yıl geçti, 1951 yılında tanıdığım birçok kaçakçıyla yakın dostluğum sürer gider. Benim kaçakçı değil de gazeteci olduğumu öğrendikten sonra bile benimle ilişkilerini kesmediler. Şimdi bir geceyi anımsıyorum, kilometrelerce bir kayalık yolu aşarak, sırtımda ağzına kadar doldurulmuş bir çuvalla canım çıkarak, korkarak, ödüm koparak, kaçakçılarla sırtımızdaki çuvalları taş yığınlarına saklayışımızı… anımsıyorum. "

    Adamın gözlem gücü zaten çok yüksek, kalemine laf dahi edilemez bir de içine girdiği ortamlarda Günter Wallraff ' a evrilmiş .. Ve gördüğü herşeyi romanlarına yansıtmış .. İşte o romanlarından biri de bu .. Bu romanda Salih adlı bir çocuğun hem hayal hem de gerçek dünyasına misafir oluyoruz .. Uçamayan , sakat bir martı ile dostluğu var ki anlatılmaz.. Hele şerrinden kaçtığımız bir Büyük Ana ve cidden okurken beni çok güldüren diyaloglara sahip bir çekişme var ki Salih ile aralarında tadına doyum olmaz .. BU KISIMLAR MUHTEŞEM HAKKATEN !! =)) Dedim ya destancılık yapmış diye .. Bir de tüm bunlara ek bir masal yapıştırmış hammaddeye İNCE MEMED.. Üstüne de sos diye deniz yoluyla yollarını bulan KAÇAKÇILARI vermiş .. Al Gözüm Seyreyle Salih ismi nerden mi geliyor ? Onu da sen oku ve gör ..Okunması gayet rahat ve keyif verici kitaplar kategorisinde yer alan bu romanı atlamayın .. Muhakkak bir şans verin !! Gören ama en önemlisi OKUYAN Gözler Seyreylesin ...
  • Bu kitabı okuduktan sonra yaşamımda ne değişti? Öncelikle şunu itiraf etmeliyim. Söz konusu insan olduğunda titiz ve saygılı olmam gerektiğini bir kez daha duyumsadım. İnsan öyle bir varlık ki bütün kesin yargıları ve yargılamaları anlamsız kılabiliyor. Okuma sürecinde ben tam da bu durumu yaşadım. Romanı okurken Arthur Dimmesdale'ye kızdım. Onu sert bir dille eleştirdim. Yalnızca günahlarını gizleyenler rahip olabilir, senden de başka bir şey olmazdı zaten dedim. Yanıldığımı romanın sonunda anladım. Karşında insan varsa, dur bir düşün Bahar dedim! Evet, evet bu bir insan sorunu. Ne yazık ki biz hâlâ bunun bilincinde değiliz. Sözgelimi kadına şiddet vb söylemleri ayakta tutarak bu toplumsal sorundan erkekleri soyutlayabiliyoruz. Belki de insana şiddet desek ortak bir paydada buluşabiliriz. Bence kitaptaki insan ilişkileri de bunu gözler önüne sermekte. Damgalanan Hester olabilir, ancak yaralanan Pearl'dir, Arthur'dur, Roger'dır. Hester demişken şunları da belirtmeden geçemeyeceğim. Hester gibi bir kadına günümüz dünyasında da gereksinim vardır. Bütün aşağılamalara, yok saymalara karşı dimdik ayakta duran, en önemlisi kendi kendine yetebilen bir kadın... Onu hiç unutmayacağım. Karakterler ülkeme bir birey daha katıldığı için mutluyum.
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Dünkü selamsız bandosuyla girizgahtan sonra hepinize selam olsun kokoreçseverler ve kokoreç sevmeyip ölümü hakedenler !!! Sevecen kardeşim kokoreci .. Öyle bir dünya YOK!! Neyse bu konu daha çok su kaldırır...O yüzden yazar hakkında bilgilerle, "feyizli ve gönül gözü açan" sohbetlerin startını verelim .. Henüz dünyaya nefret kustuğumuz ve bünyemizde varolmasına rağmen varolduğundan haberdar olmadığımız politik görüşlerimizden bir haberken çokca dadandığım bir türdür bilimkurgu ve frp .. Bu alanlardan malülen emekli oldum desem sanırım ki zerrece yalan söylemiş olmam ..Bu bakımdan bu kitapla yollarımızın kesişmesi ve okuma süreci, eski dumanaltı ortamlı ve bol alkollü günlerin sönmeye yüz tutmuş ateşini közlere körükle dalarak tekrar canlandırdı .. Beni yakınen tanıyanlar Star Wars (EFSANE!!) alemlerimdeki rüyalarımı pek tabii ki biliyorlar .. Şimdi inceleme sulanmasın diye Darth Vader ile bizim evin önündeki lisenin kapısı önünde çekirdek çitleyip yamulan maskesini çekiçle düzelttiğim alemlere tekrar girizgah yapmayalım =)) Az yazardan ve bu eserin yazıldığı dönemden bahsetmek istiyorum sizlere .. Sürpriz bir de isim konuk edicem bu satırlara .. Sonrasında kitabı da spoilersız üstünkörü anlatıp sizi de bu zulümden kurtarıcam..

    Herbert George Wells ile esas tanışmam aslında çoook çok daha öncelere dayanıyor ... Bu kitabından falan haberim yok tanıştığım dönemlerde .. Yalnız , 140 ya da 150 küsür eser vermiş bir isim bu amcamız .. Sadece bilimkurgu kulvarında koşmuş bir isim değil .. Thomas Huxley ' nin bir nevi öğrencisi .. Bildiğim kadarıyla Darwin 'in ya da oğlunun da kankisi .. Ondan kelli , bu romanda da okuyacağınız ve göreceğiniz üzere biyoloji alanında yetkin bir isim .. Ve evrim söz konusu olduğunda ateşli bir savunucu .. İşçi sınıfından bir anne babaya sahip olduğu için de sosyalist köklere sarılmış bir emmimiz .. Bunlarla kalsa yeter dersin ama kendisinin en çok kalem oynattığı alan da tarih .. Öyle ki , senelerdir aradığım ve bir türlü bulamadığım "Dünya Tarihinin Ana Hatları" kitabını Atatürk okuyup Türk Tarih Tezini yazdırıyor .. Senin anlayacağın deniz derya bir abimiz bu ... Yani romanlarında ele aldığı konular Görünmezlikmiş (bkz : stealth ...diablocu nesil elime mum diksin!) zaman yolculuğuymuş , tek dünya devletiymiş falan desem ve bu konuları da ilk yazmış şahıs desem gerisine laf-ı güzaf der gecersin .. Şakası yok ! İngiltere de zamanın ekollerinden ..

    Şimdi azıcık es verip Amerikalı bir VİKİNGİ çağırıyorum huzurlarınıza ..
    Kim mi?
    JACK LONDON !!
    Anlatıcam sayın cevizkabuğu ..Telaş yok .. Biramız , mühimmatımız ve cephanemiz bol .. Zamandan yana tasan da yok bugün cuma =))
    Jack London ' ın İngiltere' ye yolunun düştüğü romanı hangisi ?
    Evet !! UÇURUM İNSANLARI !!
    Kimleri anlattı Jack London Uçurum İnsanlarında ?
    Kraliçe Victoria döneminde Doğu Yakasında inim inim inleyen insanları .. Onun Uçurum İnsanları kitabını yazdığı dönemlerde H.G. Wells de bu romanı kaleme alıyordu ve eleştirdikleri Victoria döneminin politik aynası , kitapta gecen distopya ise bu dönemin bünyesine vermiş olduğu kaygılardan dolayı uyarmak istediği insanlığı bekleyen hazin sondan başka birşey değildi .. Yani.. İki sosyalist ister istemez PİŞTİ olmuşlardı .. Tabii Jack London o günlere değinirken , H. G. Wells çıtayı bir kademe daha kaldırıp gözünü yarınlara dikmişti..

    Kitabı mercek altına aldığımızda , bilimkurgu türüne gönül verecekler ve arayış içinde olan arkadaşlarımız için şunu söylemek isterim ki BU BİR BİLİMKURGU ROMANI DEĞİL ! En azından "bana göre" tam olarak değil ..Bu daha çok bir distopya anlatımı .. Olaylardan çok kavramlar ön plana çıkarılmış .. Yani bir Star Wars ( tabii ki çok çok uç bir örnek !) ya da bir Asimov eserinde olduğundan çok çok daha az ayrıntı var söz konusu olaylar olduğunda .. Ben bilimkurgu söz konusu olduğunda kendimi yer sofrasında bulgur pilavı yerken düşünüyorsam eğer , bu kitabı okurken sofrada soğan ve cacık yok kardeşim.. Ortada bir zaman makinası var ve kolu cevirip 800 binli yıllara gidiliyor .. Nerden geliyor bu değirmenin suyu , nedir bu enerjinin kaynağı ? YUMURTA MI KIRIYORLAR İyon motorlarına bilmek istiyorum .. Bu ve benzeri sorular hep havada kalmış .. Eloğlu nerdeyse milyar yıl sonrasına gidip geliyor , seyahatnameyi dinleyenler TBMM de uyuklayan milletvekillerinden kellice .. Bunlar kitabın eksileri .. AMA!
    Aması şu : Bu kitap ve içerisinde bulunan DÖRDÜNCÜ BOYUT KAVRAMI 1895 te yayınlandıktan tam on yıl sonra Einstein 'ın jeton düşüyor ve Özel Görelilik Kuramını yayınlıyor .. Pek tabii o da rövanşı 1916 ' da E=mc² ile alıyor =))

    Kitap , çok uzak bir gelecekte iNSAN ETİ YİYEBİLECEK KADAR YOLDAN ÇIKMIŞ ve iki aşırı uca bölünmüş bir insanlığın üzerinden günümüz kapitalist sisteminin eleştirisni yapıyor ..Kafa açıcı dediğim örneklerden biri .. Alın okuyun.. Ama bilimkurgu niyetine değil ..

    Esen kalın İŞSİZ kalın!!!

    Şuraya da eski buhranlı günlerim için bir parca atayım kendime ..4. boyuta geçmek isteyenler buyursunlar ..

    https://www.youtube.com/watch?v=94N1Tuw3tYs