Ursula K. Le Guin’in “muhtemelen şimdiye kadar yazılmış en iyi bilimkurgu romanı” yorumundan yola çıkarak başladığım bir kitap olduğundan beklentim en başından beri yüksekti. Üstelik 1984’e ilham verenin Biz olduğu da söyleniyordu. Nitekim hayal kırıklığına uğramadım, ben beklediğimi ve hatta fazlasını buldum.
Biz’de evren insan ruhunun rasyonelleştirildiği, mekanikleştirildiği, bireysellikten arındırıldığı acısız bir dünya atmosferi üzerine kurulmuş. Kitapta geçen karakterler bireyselliklerinden o kadar çok arındırılmışlar ki sadece kodlar ile bilinir, cam evlerde yaşarlar, hepsi aynı kıyafetleri (üniformaları) giyer, aynı şeyleri yer, aynı şeyi dinlerler. Ve hatta pembe biletleri ve doldurdukları formlar ile belli saatlerde sevişirler. Tek Devlet’in ilkesi özgürlük ve bireyselliğin mutlulukla bağdaşmadığı yönündedir.
Öyle midir peki?
Sosyal uyum ile iyi oluş arasında önemli bir ilişki olduğunu biliyoruz. Hatta iyi oluş tanılarının dışında kalan diğer tüm tanıları normdan sapmaya göre belirliyoruz. Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var. Mutlu olabilmek için özerkliğe, kendimiz için geçerli olan yaşam anlamını bulmaya, gelişmeye ve elbete kendimiz olabilmeye ihtiyacımız var.
Peki kullanıcı adlarından, sayılardan, bütün yaşamımızın yansıdığı cam ekranlardan bağımsız ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Biz’de bahsedilen o distopik evrene kaç sayı kadar uzağız?