İlk hamleyi kimin yaptığını ya da neden aynı sonuca vardığımızı bilmiyordum ama ikimiz de koşmaya başladık.
Dönüp bile arkamıza bakmadan, yemek arabalarının yanından geçip sağa dönerek ofis binalarından birine daldık ve merdivenlereden indik.
Orada durup durup biraz soluklandık. Alt kat alışveriş merkeziydi.
"Şuraya gir!" diyerek tatlı arka planlardan birini seçtim ve bir kaç dolara bastırabileceğiniz yapışkanlı fotoğrafların çekildiği fotoğraf kabinini işaret ettim.
"Neden kaçtık?" diye sordu.
"Ben...Ben de bilmiyorum ki."
"Peki sen?" dedim.
"Senin hayalin var mı?"
Yüzünde anlaşılmaz bir ifade oluştu ama sonra birden yok oldu.
"Hayal kuracak kadar boş vaktim yok."
"Vay be," dedim, "cevaba bak."
Göz kırptı.
Kimse gerçekten olduğu kişi değildi.
İçimize, en derinlere gömmüştük gerçek bizi.
Gece yıldızlara, sabah güneşin doğuşuna sunmuştuk en acı gülüşleri.
Ve insan, tanıdıkça yaşadıkça öğrendi o gülüşleri herkese göstermeyi.
Bir geçmiş vardı hediye gibi görünen.
ben o geçmişi tüm yaralarıyla kabul ettim. Saracağım yaraların, iyileştirmeye çalışacağım geleceğin sorumluluğunu yine ben üstlenecektim. Alaz Tandoğan hayatıma ansızın girmişti. Babamla sınanıyordum, benden saklanan gerçek çözülmesi gereken zor bir düğüm gibiydi. Ama ben tüm düğümleri çözmeye hazırdım. Gerçekleri gün yüzüne çıkaracaktım. Ancak böyle tepe taklak olan hayatımı düzene sokabilirdim.