1000Kitap Logosu
Özlem
TAKİP ET
Özlem
@okuyucu_
Mutluluk kendi ocağımızda yetişir, başkalarının bahçesinde değil. * Her yalnızlık biraz ihtilal! “Yaz geçer iyi gelir sözcükler” M.Mungan
871 okur puanı
21 Ara 2017 tarihinde katıldı.
408
Kitap
136
İnceleme
1.987
Alıntı
146
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Özlem
Uyandığında'yı inceledi.
312 syf.
·
5 günde
Distopya mı sıradan mı?
Kitaba dair pek çok bilgi halihazırda diğer okurlar tarafından verilmiş zaten. Günümüzde bu distopyayı yaşayan Ortadoğu’daki pek çok yer söz konusu. Romanda ifade edilen cezalandırma olan renklendirme ve sosyal hayatta ötekileştirmenin farklı biçimleri kadınlar üzerinde din kuralları adı altında uygulanageliyor uzun süredir. Kitapta bahsedilen renklendirme türleri olan tecavüzcünün mavi, hırsızın sarı, kürtaj olanın kırmızı bir ten rengiyle yaşamaya mahkum edilmesi gibi kurallar din kuralları adı altında hırsızın elinin kesilmesi, tecavüzcünün hadım edilmesi, kürtaj olanın taşlanması gibi durumlar yaşanmıyor mu bazı ülkelerde? Bizim için çok distopik görünen bir roman olsa da aslında bazı coğrafyalardaki hayatlarla çok yakın olduğu aşikar. Kadınların okumasındansa kocasına hayat arkadaşı ve çocuklarına anne olması üzerine kurgulanmış bir hayat! Bu kitapta kadınlardan beklenen bu. Distopik mi sıradan mı? Erkek egemenliğinde ve kurallarında bir yönetim biçimi. Distopik mi sıradan mı? Feministler konusunda ise yazar fazlasıyla yanlı davranarak lezbiyenliği kutsayan ve erkekleri nefret edilesi varlıklar konumuna getiren bir tavır içinde. Belki kendi dünya görüşü ve cinsel yöneliminden kaynaklı olabilir, bilmiyorum ama bu kitapların özünde vermek istediği mesajı zedeliyor gibi hissettiriyor bana bu tavır. Sonuç olarak ötekileştirme ve damgalanma gibi etkileyici bir konunun ele alındığı, savaşların sonucunun baskıcı rejimlere geçişte bir basamak olabileceğinin altının çizildiği, değişimin yine baskılayıcı sistem içindekilerin başkaldırısıyla birlikte olunduğunda gerçekleşebileceğinin vurgulandığı, özgürlüğün ve kendine güvenin ne kadar değerli kavramlar olduğunu hissettiren ancak kitabın sonunun çok hızlı biçimde oldu bittiye getirilerek okura sunulduğu bir kitap olmuş zannımca. Son olarak kitabın dijital mecralarda izlemesi bir dizi olmaya da çok uygun olduğunu belirtmek isterim.
Uyandığında
8.2/10
· 449 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
5
Özlem
Beyaz Gemi'yi inceledi.
168 syf.
·
1 günde
Ezilen halkını ezilmeye baş eğdiren eser!
Ezilen bir halkın aydın evladı ezilmeyi yüceltemez, yüceltmemeli! Bu kitabı okurken duygulanmayan, milliyetçi damarı tutmayan, Uruzkul’a yaptıklarından ötürü sinirlenmeyen, Mümin dedenin sevgi ve şefkatini hissetmeyen, dayak yiyen teyzeye isyan etmesi için içten içe kızmayan var mıdır? Çocuğun yaşadıklarına üzülüp bir mucize bekledim kitabın sonuna dek. Bütün Maral Ana destanında anlatılanlar, Maral Ana’nın yeniden belirmesi, Uruzkul soysuzunun zor durumda kalması, Mümin dedenin rest çekmiş olması, Teyzenin eve dönmesi, kamyonu kara saplanan Kırgız gençlerinin güçlü özlerini koruduklarını göstermeleri gibi etmenler hep bir değişim öncesi işaretler gibi geldi kitap boyunca. Ta ki sonuna dek. Sonunda Mümin dede kendi elleriyle en kutsalı saydığı Maral Ana’yı vurup etini yiyerek ve kendisini tüm ailesiyle aşağılayan Uruzkul’a kul olarak manevi olarak öldü. Uruzkul yine gücünü herkese kanıtlamanın keyfini yaşadı. Oysaki onu güçlü kılan sadece Mümin dedeyi kullanıyor olması değil midir? Teyze yine evine döndü, zalim mazlumu yine kul köle etti kendine. Mümin dede kimseye müdanası olmayan bir Ormancı iken ailesini alıp istediği yerde var olamaz mıydı? Boyun eğmek niye? Çocuk kendini gölün soğuk sularına bırakarak intihar etti kitabın sonunda. Bu çocuk dedenin eğitim verdiği, akıllı, farkındalığı yüksek olan Kırgız gençliğinin sembolü değil miydi? Öyleyse yaşananlardan sonra intihar mı etmeli Kırgız gençliği bu çocuk gibi? Nerde güce - ki bu kitabın yazıldığı dönemde SSCB oluyor bu güç- karşı güçlü bir tepki gösterme yetisi? Aytmatov’un ezilen Kırgız halkına gösterdiği yol yaşlısına kendisini uyuşturup kutsalını çiğnemesine rağmen boyun eğmesini önermesi ve gençliğin de topyekun boyun eğmesini istemesi mi olmalıydı? Mümin Dede’nin ekmeğini suyunu Uruzkul vermezken yeni bir hayat mücadelesi vermemesi, çocuğun çocukça da olsa Uruzkul’un başına eline geçen bir taşı olsun atmaması kabul edilemez. Hiç olmazsa var olmayı sürdürüp yaşadıklarından sonra bir devrimci ruhla mücadelesini görmeliydik. Biliyorum ki tersinden bakalım diyenler olacaktır olaylara. Bu şartlar altında nasıl bir hayat olduğunu gösterip Mümin dede ve çocuğun yaptığının tersi gibi davranılmalı diye de düşünülebilir. Ancak bu Aytmatov’un korkakça bir kaleme almasının sonucu olabilir. SSCB’de kitapları yayınlanan iyi bir yazar olmasının yolu bir nevi güce boyun eğ ya da öl mottosunu destekleyen güçlerin yanında olmasından geçtiğinin farkında. Aytmatov’un edebiyatçılığına lafım asla olamaz ama edebiyatın anarşist yanını, milletinin ezilme sürecinde onlara bir ışık olamaması üzücü! Bu kitabı sembolik düşünme becerileri yeteri kadar oluşmamış bir çocuğun okuduğunda güce boyun eğmeyip özgürlük mücadelesi vereceğini düşünmek safdilliktir bence. O dönemki SSCB devlet politikasının ekmeğine yağ sürüp gençliğe güzel bir ders olmuş.
Beyaz Gemi
8.5/10
· 43,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
4
Özlem
Kürtaj'ı inceledi.
216 syf.
·
14 günde
Kürtajcı dayı duymasın!
Sürreal bir roman bu! Kitabın adının “Kürtaj” olarak seçilmesi özellikle o dönem Amerika’sına Hippisel bir başkaldırı gibi düşündürüyor kitabın sonunda. Hem gerçek hem metaforik bir kürtaj söz konusu. Aşk, umut, umutsuzluk, naiflik, bilip de bilmezden gelme, sevgi, radikal kararlar, mantık… O kadar çok kavram yoruyor ki beyninizi kitabı bitirdikten sonra. Oysaki okurken oldukça yalın, basit ve sıradan bir kitapmış gibi geliyor kitap. Kitabın başından itibaren son bir umutla içlerini döktükleri kitaplarını yayımlanmamış olsa da kayda geçmiş olması umuduyla kütüphaneye getiriyor insanlar 7/24 demeksizin. Kendi kitaplarını kendi istedikleri rafa yerleştiriyorlar gerçek hayatta kendi hayatlarını kendi istekleriyle bir yere konumlandıramasalar da. Öte yandan yazdıklarını okuyacak hiçbir okuyucunun da buraya gelmediğini biliyorlar. Önemli olan yazmış olmaları. Ayrıca bu da bir nevi zihinsel kürtaj değil mi? İstenmedik biçimde olgunlaşmamış düşüncelerin hiçbir zaman yayınlanmayacak şekilde zihinden atılması. Bu arada Brautigan’ın hayattayken gerçekten de böyle bir kütüphane projesi varmış. Adı da “Brautigan Kütüphanesi” imiş. Kendi ifadesiyle Amerikan yazılarının istenmeyen, lirik ve perili ciltlerinden oluşan bir kütüphanedir. Bu girişimi tutkuyla ve gerçekçi bir biçimde var etmeye çalışmış yazar hayatı boyunca. Yazarın ölümünden sonra bu koleksiyon -şimdi Brautigan Kütüphanesi olarak bilinen - Vancouver, Washington'daki Washington Eyalet Üniversitesi'ne taşınmış. Kütüphanenin koleksiyonu Brautigan ve kitabı yazandan başka kimsenin yayınmaya istek duymadığı, öte yandan yazanın içinden akıp gelenlerle dolu, özgürce yazılmış eserlerden oluşmuş. Kitapta da geçen konum şöyle: google.com/maps/place/315... Kürtaj kitabı da Brautigan’ın bu kütüphanesinden yola çıkılarak kurgulanmış bir eser. Kütüphane metaforik olarak insanların bilinçaltının depolandığı bir merkez olsa da buraya getirilen kitaplar burası zamanla dolduğu için Meksika’da bir mağaraya naklediliyor zaman zaman. Bu nakil işleminde görevli olan Foster isimli görevli de mağarada meydana gelen “sızıntı”larla mücadele ettiğini ağzından kaçırıyor biz okuyucuya. Nedir bu sızıntı? Aslında ne kadar uzaklarda ve kimsenin ulaşamayacağı yerlerde bilinçaltımızdakileri saklayarak koruduğumuzu sansak da en ilkel yer olarak metaforik olarak seçilen mağarada bir delikten gelen “sızıntı” ile koruduğumuz her ne ise zarar görebilir. Hiçbir yer güvenli değildir aslında bu dünyada içimizdeki masumiyeti korumak için. Kütüphaneci, Brautigan’ın kendisinden yola çıkan bir genç aslında. Bir gün Vida adında güzel bir kadın, kendisine getirdiği tüm istenmeyen erkek ilgisi ve kadın kinciliği yüzünden kendi bedeninden ne kadar nefret ettiğini anlatan kitabını kütüphaneciye getirir ve aralarında başlayan aşk ile bu güzel kadın hamile kalır. İkisi de birbirini sevmesine rağmen dünyaya bir çocuk getirme olgunluğunda olmadıklarına inandıkları için kürtaj kararı alırlar. Burada bir durup düşününce erkek gözüyle şipşak bir kararla kürtajı normalleştirme görüyoruz bir açıdan. Öte taraftan kadının da istemediği bir bebeğe zamanı gelince sahip olma arzusu kadınlar olarak bir kısmımızı rahatsız edebiliyor. İyice uzaklaşıp rasyonel bakınca salt mantıkla doğru karar ve basit bir eylem gibi görünüyor. Oysaki biz duygusal bit toplumuz ve bizi rahatsız eden kadının bebeğe dair hiçbir rahatsızlık hissetmeden ondan ayrılması oluyor. Yanlarına gelen arkadaşlarıyla içki bile içiyor kürtajdan bir gece önce hamile kadın karakterimiz. Bebek değil de sadece bir atılacak fetüs onun için bu varlık. İnsanı sarsan bir duygusuzluk var ve bir yandan da insani bir karar olarak rasyonellik de içeriyor. Açık ve yalın gidişat dramatik! Kitabın sonunda kürtaj sonrasında kadının ve kütüphanecinin fetüsten kopmaları gibi kütüphaneci de kütüphanesinden kovuluyor. Sanki üç yıldır ona sığınak olmuş ve adeta bir anne gibi onu sarıp korumuş bir annenin rahminden ayrılmış gibi hissediyor kendini. Gerçek dünyaya uyum sağlaması gerektiğini vurguluyor son yaşananlar kütüphaneciye. Hem de onun bu kütüphaneden ayrılmasına sebep olan kürtajı yaptırmış kadının vasıtasıyla. Kadın fetüsten ayrılırken kütüphaneci de kendi metaforik rahminden ayrılıyor. Nasıl yaşayacağını bilmeksizin çabalayarak…
Kürtaj
7.2/10
· 304 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
14
Özlem
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde'yi inceledi.
152 syf.
·
5 günde
Kurbağanın Kuyudan Gördüğü Kadarıyla
Serkan’la dostumuzu kaybettiren, Şefika’yla öksüz bırakan, konsomatrist ablanın yazgısıyla ağlatan. mektup hırsızına mektubumuzu çaldırmış gibi hissettiren, Ali’nin kaderine bir duble attıran, dilenciliğin emeğe baskın geldiğini ve Allah’a kısa yoldan rüşvet verme yarışına dönüştüğünü gözler önüne seren müthiş bir öykü kitabı olmuş Mahir Ünsal Eriş’in bu kitabı. Öykülerde geçen temalar: ölüm, öksüzlük, kayıplar, haksızlık, emek, adalet, hüzün, merhamet, yalnızlık, yoksulluk… 80’li yıllarda Balıkesir’de geçen çocukluğundan yola çıkarak “Taşra”yı sade ve çarpıcı bir dille veriyor mesajını bize yazarımız. İnsanı hüzünlendiren hayata dair ufak detayları hayranlık uyandırıcı bir dille akıcı biçimde aktarıyor. İlginç olan ise öyküler ne kadar hüzünlü de olsalar içlerinde gizli bir eğlenceli tat da veriyor insana. İtiraf etmeliyim ki gerek kitabın adı gerek kapağı bana fazlasıyla popülist geldiği için okumayı bu kadar geciktirmiş olmamdan dolayı pişmanım. Bir röportajında yazma serüvenini şöyle bir ifade ediyor: “Anlatacaklarım vardı ve içimde kalmasınlar dedim.” İyi bir okur ve çevirmen olmasına rağmen 30’lu yaşlarına kadar yazı yazmaya cesaret edemediğini de itiraf ediyor Eriş. Sait Faik Hikaye Armağanı'nın 60. sahibi olmaya layık görülen öykücü. Doğan Hızlan da kendisi hakkında şu ifadeleri kullanıyor: “Nasıl Sait Faik Burgazada’nın, balıkçıların, yoksulların, küçük insanların öyküsünü yazdıysa; ödül kazanan Eriş de Bandırma’nın öyküsünü yazdı. Onun için ben onlar arasında ruh akrabalığı da görüyorum.” Yeni nesil çağdaş romancıları okumak büyük bir zevk. Kitaba dair tek olumsuz eleştirim ise bütün öykülerin olumsuz bir sonla bitirilmiş olması oldu. Oysaki edebiyat biraz da umut değil midir? medyascope.tv/2015/10/05/mahir-un...
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde
Okuyacaklarıma Ekle
1
Özlem
Acı Çikolata'yı inceledi.
224 syf.
·
2 günde
Kibrit Çöpleri
Kitapta son çocuk olması dolayısıyla geleneklerine göre annesine bakmakla yükümlü olan ve bu yüzden evlenmesi yasaklanmış bir kadının sevdiği adamı annesinin kendisi yerine ablasıyla evlendirdiği için kaybetmesiyle başlayan macerası gerçeküstü ögelerle süslenerek büyülü gerçekçilik atmosferinde anlatılıyor. Kitabın her bir bölümü bir yemek tarifiyle başlıyor ve yemeklerle iç içe bir büyülü anlatıma bürünüyor. İlgimi çeken bir bölümü paylaşmak istiyorum: “Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. içimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit daha yanar. Bu duyguyu yaşamak isteyen herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur. O zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendisine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez. Nefesi soğuk olan insanlardan uzak durmak gerekir. Böyle kişilerin varlığı bile daha büyük ateşleri söndürmeye yeter ve bunun nasıl sonuçlar verdiğini biliyoruz. Onlardan ne kadar uzakta olursak kendimizi onların nefesinden o kadar iyi koruyabiliriz.” Aşk ve sevginin metaforik olarak böyle güzel anlatıldığı bir bölüm uzun süredir görmemiştim. Ruhlarımızı besleyen kibritlerimizi yakmayı unutmamak gerektiğini çok nahif biçimde anlatmış yazarımız. Kitabın filmi de çekilmiş. Kitap kadar etkileyici değil ama kitabı okuduktan sonra zihnimizde canlandırmak için kitaba bağlı kalınarak çekilmiş olduğundan yola çıkılarak izlenebilir. filminin adı “like water for chocolate” olarak geçiyor internette araştırdığınızda. altyazilifilmizle.tv/like-water-for-choc... Kitapta geçen bir vals müziği var ki çok güzel! Mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum: Mi Querido Capitán g.co/kgs/LBxfqt
Acı Çikolata
8.2/10
· 1.473 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
Özlem
Sistemde 50 Yıl Bir İnsanın Sağlığını Kanıtlama Savaşı'ı inceledi.
213 syf.
·
2 günde
Ya İçindesindir “Sistem”in ya da Dışında Kalmayı Başaracaksın!
Bay Laing’in akıl hastası olmadığı halde çocukluğundan itibaren önce ailesi tarafından sonra da gönderildiği bakımevi ve akıl hastaneleri tarafından nasıl bir şiddet içinde var olma mücadelesi verdiğini okumak tüyler ürperticiydi. Hayatı boyunca bir evinin olmasını, özgür olmayı, sevmeyi ve sevilmeyi hayal eden bu çoğumuzdan akıllı adamın yaşadıklarını okudukça kimbilir nice hayat böyle mahvolmuştur veya mahvoluyordur diye düşünmemek elde değil. Sistem içindeki güçleri tanımanın, onlarla mücadele ederken hem boyun eğmenin hem de sisteme karşı birey kalabilmenin önemini ve zorluğunu vurucu bir dille ifade etmiş Laing. !Spoiler alarmı! Tecavüz sebepli bir eşcinselliğin de anlatıldığı yaşam öyküsünün sonunda Laing’in 57 yaşında da olsa evleneceği kadınla tanışması ve mutlu olması mutlu etti kitabın sonunda. Umarım şu anda istediği gibi bir işe kavuşmuş ve çok mutlu yaşamıştır ya da yaşıyordur geri kalan ömrünü.
1
2