• İlk çıktığı günden beri dikkatimi çeken ve tavsiye aldığım bir dergiydi Tuhaf, nihayet 21. sayısında yakalayabildim. Hoşuma da gitti gerçekten. 48 sayfalık derginin etiket fiyatı 12 TL ama internetten alırsanız 9-10 TL. Yazar kadrosu güzel her telden var tek ortak yanları çoğu iyi kalem.
    Bu sayı da neler var peki? Öncelikle kapaktan da belli olacağı üzere Şener Şen. Şener Şen ama bir yazısı ya da röportajı değil. Şener Şen'in 1964-66 yılları arasında öğretmenlik yaptığı Muş Malazgirt'in Fenek köyünden öğrencilerini bulup onlara öğretmen Şener Şen'i sormuşlar. Bir de Perran Kutman'a sormuşlar Şener Şen'i nasıl bilirsiniz diye.
    İlber Ortaylı'nin Türkiye'nin İmar Trajedisi yazısı var ki benim bu sayı da en sevdiklerimden. Özellikle yerel seçimler yaklaşırken şehirlerimizi, imar politikasını, rantlaşmayi, çarpık kentleşmeyi ve en önemlisi bundan sonra ne yapılabilir onu yazmış İlber hoca.
    Levent Kazak'ın Adalet 'Aqua' City adlı göndermelerle dolu güzel bir hikayesi, Murat Uyurkulak'ın Hüseyin yazısı, Etgar Keret'in Başarısız Bir Devrimcinin Doğum Günü hikayesi, Şarkıcı Kalben'in Duvar hikâyesi ve son olarak Ömür İklim Demir'n Tuğla Muzaffer ve Diğer şeyler isimli hikayeleri var. bol hikayeli bir dergi.
    Gazel Garcia Bernal ve Rodrigo Amarante ile yapılmış röportajlar. İlgilenen kişiler için.
    Derginin bana sürprizi Barış Özcan oldu. YouTube'da heyecan ve merakla takip ettiğim ve sevdiğim biri olan Barış Özcan son zamanlarda bende bilim ve teknoloji merakı da uyandırmış bir kişi. Daha önceki sayılar da yazıyormuydu bilmiyorum ama bu sayı da Marslı Edebiyatı ile ilgili çok güzel bir yazısı var.
    Yine Zülfü Livaneli'nin "ben okumam" isimli güzel bir elestiri yazısı var, Ülkemizde elit olamamış zenginleri eleştiriyor.
    Derginin en eğlenceli kısmı kesinlikle fotoğrafçılar Mehmet Turgut ve Mustafa Seven röportajıydi. Derginin sayısını almayacaksaniz da bu röportajı bir yerden bulup okuyun.
    Ve tabi ki Tarık Tufan.. Tarık abimiz "Beni Aklında Tutar Mısın?" İsimli kısa bir hikaye yazmış bu sayıya, merak ve beğeniyle okudum tabi.
    Selahattin Duman'ın "Cehalet ve gurur. İki nokta arasındaki düz cigidedir yazısı" çok beğendiğim bir elestiri yazısıydı kesinlikle.
    Ne varsa yazdım işte ilginizi çektiyse hemen gidip alın dergiyi ben bundan sonraki aylarda düzenli okuyucusu olmayı planlıyorum bakalım.
  • eleştirilerim var. yazar aramızda olduğundan dile getirmemeyi seçmeyeceğim, biraz kelimeleri dikkatli seçmeye çalışacağım.
    -sürç-i lisan eden edersem affola. yapıcı bir dille ele almak istiyorum. hemen her toplumda, daha çok bizde, "bu olmamış, olmaz" buna çok odaklanıyoruz. bir fikir çıkar mesela, bu iş tutmaz derler hemen. bir ürün gelir akla bu satmaz. bana neden olmayacağını söyleme. Olmayacağı zaten büyü ihtimal, bir ucundan tut da nasıl olur ona odaklan derim. bu gözle ifade etmek istiyorum eleştirilerimi.-

    konu ve kurguyu sevdiğimi söylemeliyim. adalet ve güncel ve değişik bir konu üzerinden ele alınmış. yer yer acaba benim bu konuya bakışım nasıl diye düşündüğüm, kendimi kahramanın yerine koyduğum oldu. bunlar hep güzel hisler... konu ve karakterler bir şekilde bana geçti. Bazen kitaba girmekte zorlandım ama bittikten sonra baktığımda tamamdır bu nokta diyorum. Sonuçta birkaç saatte okuttu kendini.

    Yer yer tempo sorunları dikkatimi çekti. Tam hızlanacak, yoğunlaşacak gibi oluyoruz birden bir sakinlik çöküyor. Buna çok da bir şey diyemem, yazarın tarzı bu olabilir.
    karakterler hakkında sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. yazar bize hemen her karakter hakkında vaatlerde bulunuyor. devamı gelecek veya o karaktere yaklaşacakmışız izlenimi uyandırıyor. fakat bunu neredeyse ana karakterler dışında hiç görmüyoruz. bu durumda çok karakterli az karakter hikayeli bir anlatım oluşuyor. Bu da mümkündür elbet ama o zaman yazar bana “yan karakterleri geç doğru yere odaklan” demeli. Örneğin, Cihan hakkında daha çok şey vaat edildi bana sorarsanız ama... ben vaatlerin karşılığını alamadım.

    ---spoilerımsı---
    Rauf da çok kafamı karıştırdı. tam Rauf'u bir çizgiye oturtuyorum, bir cümle ki bana sorarsanız Rauf'un ağzından çıkmış olamaz. babacan mı serseri mi, çıldırıyor mu sakin mi oturmadı. bunların arasında geçişler desen... bilmiyorum bende oturmadı. Leman hiç oturmadı, annesi nereden çıktı onu da anlamadım mesela...

    Hımbıl asker olayını çok sevdim. bence harika bir karakter, harika bir anlatım.

    Faysal çavuşumu da sevdim. masaya gelen adalet kavramına bambaşka bir boyut kattı. aklına sağlık yazarın.
    Çok nadir görülen bir durum. Berin erkek mi kadın mı anlamadım... belki satır arasında ben kaçırdım. İsim seçimi önemliymiş bunu anladım.

    ---spoilerımsı sonu---

    bana sorarsanız okunası bir kitap derim. koşa koşa gidin hemen bu kitabı okuyun demem.
    ne bir polisiye ne bir düşünce kitabı ne de bir taşlama. bence üçünün bir karışımı.

    Yazara çok eleştiri getiremem.. yazarın kendisi hakkında da görüşlerim var fakat tek kitapla bunlara emin olamıyorum. Umarım 5. Kitabını yayınlar da sonrasında artık göğsümü gere gere yazara da sallarım :))))


    Not. Etkinlik kapsamında okuduğum için Neslihan T. 'ye
    Benim neredeyse zorla etkinliğe katılmamı sağladığı için Liliyar 'ya
    Nedensizce Kanatsizserce 'ye
    Teşekkür ederim.
  • ️Aslında kitabı daha geçen hafta bitirdim ama benim için zor bir kitap olduğu için kendime biraz zaman tanıdım yorumlamak İçin.
    ️ Bugüne kadar hep “SARIKAMIŞ ZAFERİ” diye okuyup ve kutladığım Sarıkamış Savaşını bir de karşı taraftan “SARIKAMIŞ FACİASI” olarak okudum . Benim yıllarca okullarda kutladığım bu zafer aslında binlerce kişinin yüreğinde ateş yakmış “FACİA” kelimesinin bu kadar yakıştığı ender hadiselerden biridir .
    Beyaz bir hüznün hikayesi !!!
    Bir zaferin değil ,büyük acının hikayesi !!!
    Enver Paşa’nın, şeytani melun ve sefil bir hevesi uğurunda gereksiz yere hiç bir zorunluluk olmadan ,bir deneme uğruna kış ortasında ,bilinmez ortamlarda ve dağlarda gece yarısı koca bir tümenle kumar oynuyor .Bedeli ise canla kanla ödenen hatalar. Sonuç ; tahminen 90 bin şehit !!!
    TÜRK askerinin o zor şartlar altındaki hacmine hayran kalmamak elde değil . Şu anki Türkiye’ye bakıyorum da böyle kahramanların soyundan geldiklerine inanamıyorum . Geçmişi ve bugünü karşılaştırınca benim bile vicdanım sızlıyor . Nerden, nereye .
    ️Sarıkamış’ ı bir de Hanri Benazus’tan kesinlikle okuyun derim .
    ️ Tanrı bir daha bu millete Enver Paşa gibi bir Komutan vermesin
    #alıntı
    Adalet olan yerde Din olur !...
  • Mevlânâ
    Yaydan fırlayan ok gibidir ağızdan çıkınca bir söz.
    Ve hiç geri dönmüş değildir atıldıktan sonra bir ok.
    Seli başından bağlar ileriyi gören kişi.Ve geçtiği yerleri harap eder baştan bağlanılmayan sel.
    Ne tükenmez hazinesin sen ey dil ve ne devasız bir dert!...
    İskender Pala bu kitabında Mevlana'yla dolu bir yolculuğa çıkarıyor bizi.Nasıl mı? Mevlana'nın hayatından başlayıp, Mesnevî ile devam eden,gazeller ve rubailerle son bulan bir aşk yolculuğu...Söz konusu Mevlânâ olunca ben pek araya girmek istemiyorum ve alıntılara yer vermek istiyorum buyrun ozaman küçük bir aşk yolculuğuna çıkalım...
    Mesnevî
    Lokman ile Efendisi
    Ne vakit sofra hazırlansa,Lokman'ı çağırtırdı hemen efendisi.Önce Lokman elini uzattırdı yemeğe,sonra efendisi başlardı yemeye.
    Lokman'ın yediği kaptan yemekti adeti,ve ayrı kaba israf derdi.Lokman'siz sofrada iştahı kapanır,onunla yemeyi dirlik bilirdi.
    Bir karpuz hediye gelince efendiye,seslendi ve oğluna Lokman gelsin diye...
    Sıcak mı sıcaktı gün.Gelince Lokman, bıçağı iştahla sapladı efendi karpuza...Ve bir dilim kesip koydu önüne...Sanki buz şerbeti sunuldu susuza...Ve başladı yemeye Lokman.
    Bir dilim daha... Şeker gibi yiyordu,öyle tatlı,öyle neşeli...Ye diye diye,dilimlerin sayısı gelmişti on yediye...Efendisi aldı sonra bir dilim kesip yeniden,"tatlı galiba karpuz,hele bir bakayım"diye içinden.
    Lokman'ı istekle yer görünce,gönlü doldu.Galiba iştah ve arzu ile karpuza mağlup oldu.
    Yer yemez ağzını yakmıştı karpuz.Diline ve ağzına değmişti sanki acı bir tuz.
    Sustu kaldı bir müddet,hiç konuşmadı."ey canımın canı"dedi, Lokman'a neden sonra...
    Bu zehri nasıl yedin bitirdin;eziyeti lutfa nasıl karşı getirdin?
    Nedir bunca sabırlılık,nedir bu sabır?Cana düşmanlık mı oldu şimdi tahammülde sınır?
    Neden bildirmedin acılığını,bildirmedin kibarca neden? Maksadı sakladın hele neden?
    Dedi ki Lokman "senin nimetinden çok faydalandım ben.Çok beslendi tenim ve canım nimetlerinden...
    Sencileyin bir efendinin,ayıptır bir şeye acıdır demek ve nimetine yüz buruşturup ekşi surat göstermek...
    Bedenimde bellidir hakkı nimetlerinin;saymakla biter mi nasibi her kemiğin,ya ki derinin...?
    Katlanamayacaksa acısına senden bir acı lokman'ın;toprak serpilsin başına da ,canına da bu Lokman'ın.
    Değil mi ki senin lütuf elindeydi bu karpuz...Bana şeker tadı gelir onun acılığından,gelmez tuz.
    Çünkü sevgidir bal eden ağuyu.Ve sevgidir altın eden bakırı...
    Ben nacizane şu şekilde yorumladım bu kıssayı;
    Allah'ın bize vermiş olduğu bunca güzellikler karşında,en başta insan olarak yaratılmak, sağlığımız, görmek,duymak,nimetler,evlatlar....
    Daha sayamadığımız binlercesi,bazen verdiği acılara ne kadarda sabırsız ve hoşnutsuzuz...
    Rubailer
    Aşk Ana
    Ey aşk!..Nasıl bir şeysin ki sen,evrende her şey sensin,ve her şey senden...
    Neşelerimiz de senden, hüzünlerimiz de; dağınıklığımız da senden,toplanmamız da...
    Sen oturmadasın bir evde,ve herkes kapında beklemede sanki senin...
    Sen bir annesin de,sanki bütün insanlar çocukların...
    Ben Nefreti
    Benden doğdu hep;benlikten doğdu...Bütün aptallıklar,bütün kötülükler benlikten doğdu...
    Bir an olsun sevinmedi gönlüm hiç,bir an memnun kalmadı benden.
    Ben adalet istiyorum ve benden çıkmada bütün haksızlıklar,benlikten çıkmada adaletsizlikler...
    Bu yüzden ki hep bendendir benim bütün feryadım, bütün şikayetim hep bendendir...
    Ve son bir not:
    Çorak yere tohum atmaktır bir gafile öğüt vermek.
    Yırtığı yama kabul etmez cahilliğin, bir de aptallığın... Hikmet tohumunu boşa serpme o hâlde!(Mevlânâ)
    Ne söylesem,nasıl söylesem bu kitap için değil Mevlana'yı doğru anlatan tüm kitaplar için alın ve okuyun sonra mı? Okuduklarınızı hayata geçirip uygulayın,bakın nasıl güzel bir yaşam sizinle olacak.Keyifli okumalar.Kitapla kalın.
    İskender Pala
    Mevlânâ
    Kapı yayınları
  • İNTİKAM ALMAK BİREYSELDİR, CEZALANDIRMAK TANRI'NIN İŞİDİR!

    Nike'ın ünlü sloganı ''JUST DO IT'' bir idam mahkumunun son sözü imiş. Sadece yap!

    Tarih : 15 Mart 1832, 186 yıl önce!

    Yer : Dijon / FRANSA

    Gelişmiş bir Fransa'da adaleti sağlayacak idam şartları:

    1-Bir adet suç
    2-Mahkeme - Jüri
    3-Bicetre Hapishanesi
    4-Temyiz sonrası edebiyatı
    5-Greve Meydanı
    6-Cellat
    7-Giyotin
    8-Alkış
    9-SON

    Asılsız bir iddianame bu! Biletler tükenmiş Greve Açık Hava Tiyatrosu'nda. Bulutların güneşi saklamadığı nitelikli bir gün. İçindeki soluğun hava ile buluşması için eşsiz bir fırsat. Günlerdir soğuk odaları resmeden bir zihne ilaç olacak cinsten. Bugün geriye kalan ömrün ilk günü. Bir yandan da geriye kalan ömrün son günü. Meydan şimdilik boş. Tek eğlenebildikleri ve yargılarını savurabildikleri alana ne erken ne de geç gelirler. Ancak muhakkak gelirler. Saatler sayılmadığında çabuk geçer. Sayılı zamanın çabuk geçtiği de az biraz efsane. Tüm düşünceler uğultular eşliğinde kalpten beyne taşınıyor. Bu taşınma olası bir sonun öncesini temsil ediyor. Temyiz sonrası bir nevi bu sona hazırlanmış tüm beden. Ah insanlar! Ölüm 3-4 km ötende seni seyrediyor ancak hala kalabalık içte düşük profil. Onlar okumamış, onlar cahil, onlar en öndeki adamın sesini taklit eden çıkarcı bir sürü. Bütün bunların ne önemi var? Biraz sonra milyonlarca bilgiyi ve düşünceyi sakladığım beynimi sol lobu ile birlikte evrende bırakacağım. Bavulumu çoktan topladım. Ruhumu da alıp gideceğim Greve Meydanı'ndan.

    Ruhumu alıp, kafamı bedenimden ayrı dünyaya bırakınca tüm dünyada görülür bir temizlenme olacak. Meydanda toplanan insanlar bundan ibret alıp bir daha suç işlememek adına kaderle anlaşacaklar. Anneler, babalar, eşler, çocuklar üzülmeyecek. Sonsuza kadar süren bir iyilik kaplayacak evreni. Yaşasın dünya, yaşasın kalabalıklar! Bir soluk eksildi paylaştığımız nefeslerden. Lütfen celladı alkışlayın... (Kitaba dair içimden geçenler)

    Victor Hugo'yu herkes Sefiller adlı kült kitabından bilir. Determinizm (belirlenimcilik) ve hümanizm akımlarının neferlerinden biri olup, işbu eserini 26-27 yaşlarında kaleme almıştır. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere her okur kahramanın öleceğini bilerek kitabı okur. Ancak kitabın içine girince apayrı duygular karşılıyor sizi. Beklentiler, inişler - çıkışlar, empati, duyarlılıklar. Ne diyebilirim ki tam anlamıyla dağıldım.

    Konumuz idam olunca akla sorular sorular sorular geliyor. Toplum nedir? İnsan nedir? Adalet nedir? Kendimizi bildik bileli bir hengamenin içindeyiz. Bir insan olarak toplum odaklı bir yaşam sürüyoruz. Kader döngüsünün de bir sonucu olarak nedenler ve sonuçlara sahibiz. Pratikte suç işlemek diğer tüm eylemlerin kafada sonuçsuz olarak kaldığı bir yerde devreye giriyor. (Çoğu zaman)

    Dünya nüfusunun %60'ının yaşadığı Çin, Hindistan, ABD ve Endonezya'da idam cezası yasaldır. Bu demek oluyor ki dünya nüfusunun %60'ı her an ölüm cezası ile karşı karşıya. Minicik sabilere yapılan insanlık dışı saldırılardan sonra idam da ülkemizde çokça konuşulmuştu. İdam cezasının olumlu ya da olumsuz sonuçları her zaman bir tartışma konusu olmuştur.
    Ancak bu konuda uzlaşma noktasına varmak neredeyse imkansız. Aslında yargı ile mantık aynı masaya otursa büyük bir uzlaşı ile kalkabilirler. Ancak kabullendiğimiz yargılar ile her insanda farklı tezahür eden mantık insanlığın varoluşundan beri ortak bir noktaya varamamışlar. Adaletin uygulanabilirliği, şeffaflığı da altta kalanın canı çıksın oyununa istinaden her daim kirliliğini korumuştur. Düşünün tazminattır alamazsın yaşamın devam eder, alacak davasıdır kaybedersin alamazsın yaşamın devam eder, haksız bir hapis cezası hayatın yine bir şekilde devam eder. Ancak idam cezasının ne tür bir geri dönüşü olabilir? Bu konu öyle uzaaaar gider. Semih beyin #31306783 nolu gönderisini bir okuyun derim.

    Fransız edebiyatı'na Balzac ve Emile Zola ile biraz soğuk bakar olmuştum. Sefiller'i yıllar önce okumuş etkisinden uzun süre çıkamamıştım. Yeniden ele almam gerekiyor sanırım :) Keyifli okumalar dilerim.
  • İnna lillah ve İnna ileyhi raciûn.

    Dede, baba, beş kardeş hepsi de şair ve yazar...

    Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt... gibi birçok şairin ve yazarın yetiştiği Kahramanmaraş’ın bir evladı..

    Şair ve yazar üstat Abdurrahim Karakoç...

    Kendisine ait 10 kitabı okudum ve bu üstat hakkında yazılmış eşsiz eseri de severek okudum. Her okuduğumda yeniden diriliyor yeniden bir şeyler kazanıyorum.
    Keşke diyorum 2015'te değil de 2010'da falan Ankara'da olsaydım da birgün karşılaşma umuduyla sokaklarında dolaşsaydım.

    Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım çözülmüyor Mihriban...

    Üstad ki şiir yazamaya ilkokulda başlamış fakat ben okuruma kötü şiir sunamam deyip yırtıp yakmıştır ilk iki kitabını. Sonra 1958 itibariyle yazdıklarından 12 kitap yapmış; aşk, sevda, adalet, düzensizlik, yalancılık, vs. konularına değinmiş bir usta kalemdir...
    Türklüğün ve müslümanlığın yegane temsilcisi, şiirlerinde de daima savunucusu' ülkenin belki geç tanınmış büyük kalemi...

    Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir...

    Oğluna Türkislam adını koyacak kadar Rabbine ve ülkesine bağlı bir gönül dostu... Yazmış Anadolu insanının sıkıntılarını dile getirmiş, yazmış hakime, doktora, mebusa ders verir nitelikte...
    Yazmış sevdiği kadına mektup niyetinde gazetede...

    Soruyorlar kimdir Mihriban diye. Adı benle beraber toprağa gidecektir. Ne saçları sarı ne adı Mihriban diyor. Ama yaşanmış bir aşktı. Mihriban’a yazılmış 3 şiirim var diyor. Ama sitem ediyor aynı zamanda ben 1960 da yazdım siz şiiri 1990 da farkettiniz diye...

    Karagözlüm bu ayrılık yetişir. İki gözüm pınar oldu gel gayri...

    Yerin dolmaz, yerine şair gelmez... Sen canın tende oldukça İslam'ı ve Türklüğü anlattın bende seni anlatacağım...

    Ruhun şad olsun Üstadım...

    (Abdurrahim Karakoç hakkında yakın çevresindeki kişilerin düşüncelerini, onunla yapılan röportajları, onun arkasından yazılan şiirleri ve ahirete irtihali sonrasında söylenen sözleri içeren bir kitap. Karakoç seviyorsanız okuyun, kendi dilinden veya yakın arkadaşından duyun nasıl biri olduğunu, nasıl yazdığını, nasıl sevdiğini...)
  • Bu inceleme şuan sitede olmayan muhtemelen bu inceleme ile tekrar dönüş yapacak birine ithaftır! :)

    Kültürfizik yapmalısın. Derin derin soluk almalısın.. Düşünmelisin.. Uyan.. Burası dünya..

    Aahh Murat ! Hayalci Murat!

    Kısmet! Sürüme ayağını ailene yakışır bir kız ol! Denileni yap, sözümüzden çıkma, yola çıkabilirsin ancak kaderinden kaçamazsın!

    Ferit! Paris'ten Eskişehire uzanan öykünle, kırık kalpler ordusu kurdun. Ülkeni sevdin, çabaladın, banka kredileri, KİT'ler, sermaye piyasası! ailene ayıracak hiç ama hiç vaktin yoktu.

    Kardelen! Sen ki fedakarlığın timsalisin, ailenin karlarla kaplı mevsimine yazı sen müjdeledin.

    Aylardan Haziran. Gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha.

    Es ver: UMUT TIKANIKLIĞI!

    Eskişehir'in bağrından kopup İstanbul'a uzattığın hayatınla, kaybettiklerini ararken bile kurduğun o hayaller arasında bilinmezliklere sürüklenişin. Bir V yakasının arasında geçen tutkuyu manalandıramayışın. Üstelik bir o kadar da utangaçsın, Sahi bu gün kaç ölü, kaç yaralı? Demini almamışsa bir çay, beklemeyi öğrenemeyişinden. Etrafındakilerin etraflıca seni kınamalarından, hayatı bir müzik ezgisinden ibaret sanışından, olmadı Murat! hayalci Murat! 3 ölü 5 yaralı!

    O zamanlar 1969'lar tabii saat ikiye çeyrek kala şehir ölür, kimseleri barındırmaz sokaklarda. Öyle ihtişamlı olur ki yalnızlığıyla. Çıkışsız sevdalarıyla bir Eskişehir, tıpkı Porsuk Çayı gibi. Mihalıççık'a uzanan yolda nice yıllar eskiyor bedenlerde. Demini almamış bir çay gibi ömür, intiharları sipariş eden şeytanları çağırıyor kent. Dümdüz bir ovada yüreklerde ne yükseltiler birikiyor. Her bir tercih ayrı bir yıkılışı temsil ediyor. Ah Eskişehir! Ne de güzel anlatıyor Adalet Ağaoğlu. Sanki oturmuşum Porsuk Çayı'nın kenarındaki bir kaldırıma izliyorum Selmin ile Murat'ı. Azıcık ötede Kısmet ile Kardelen. Türkan Kaymazlı çıkmaz evden girmiyor kadrajıma. Ve ötelerden beliriyor Ferit Sakarya, tüm o ihtişamıyla! Ufuk ise geç kalmış bu davetsiz olduğu buluşmaya. Ah Eskişehir! Porsuk çayı gibi boylu boyunca uzanmışken şehrin ortasına, süregelen acıları mı reva gördün bu insanlara.

    Tam olarak şöyle bir kitapla yüz yüzesiniz. 6 insan var aklınızda tutmanız gereken. Bu insanların hepsinin de koskocaman düşleri var. Esir oldukları düşleri. Tamah edemeyenlerin ellerindekilerden oluşları var. Umutlar var, umut çıkmazları. Hayata bu kadar tutkunken hayatın onlara sağır oluşu.
    Bütün olanlara bir suçlu ararken kendi çaresizliğine sığınmak. Bereketsiz bir sıkıntı, çokça ürküntü. Yoğun aromalı bir drama. Kalabalıklar yorgun düşüyordu bu şehirde. Aynı tonda aynı kişiyi kınamaları da düşünmeye olan uzaklıklarından. Bitkin omuzlarda bir milyon ton ağırlık, şehir ki hepi topu on bin adım!

    Bilmezden gelelim, bilmezden gelelim... Hayatı, düşleri, hayalleri, bilahare gerçekleri, görmezden gelelimmm..

    Ben öyle bir kitap okudum ki, Aylardan Haziranı anlatan ve gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına henüz ulaşılmamış olan. Öyle dar bir zaman. Anlatılan da 3-5 kişi. Hikaye örgüsü de Paris - İstanbul - Eskişehir (çokça) Ankara arasında işliyor. Dar zaman, dar yerler buna rağmen 342 sayfalık muazzam bir hikaye çıkıyor ortaya. Anlatım o denli doyurucu, o denli içine çekiyor ki farkında olmadan dar alanda kısa paslaşmalar yapıyorsunuz yazar ile. Ben ki Adalet Ağaoğlu'nun sadece ismini bilirdim. Ancak gökte hilalin belirdiği bir gün haberdar oldum kendisinden. Okudukça çıkamadım etkisinden. Rüyalarıma da girdi, sorguladım kendimi. Sindire sindire, doya doya okudum kendisini. Öyle kolay anlaşılacak bir kitapta, yazar da değil keza.

    Uzatmadan, Türk edebiyatının en değerli kalemlerinden birisi Adalet Ağaoğlu! Franz Kafka'yı Prag'larda aramayın. Hala yaşıyor kendisi. 1980'de Ankara'da başlıyor bu eserini yazmaya 1984 yılında İstanbul'da tamamlıyor. Çok memnun oldum tanıştığımıza. Siz de bu değerli kadın ile tanışmakta geç kalmayın. Okuyun, okuyun, okuyun!

    Sahi bugün kaç ölü, kaç yaralı?

    https://www.youtube.com/watch?v=3W1CYqNOh94