• Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Mihail'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • 2001 Eski Türkiye’nin Son Yılı

    O zamanlar bahsi geçen konuların hemen hepsini gerek televizyondan gerek gazetelerden izlediğim ve okuduğum kadarıyla hatırlıyorum.Kitap Siyaset,Emniyet,Mafya,İş dünyası,Ordu hatta Futbol ve gazeteleri konu alıyor,yakın geçmişte yaşanan bir çok olay Mirgün CABAS'ın kalemi ile kitapta yerini bulmuş.

    Özellikle şu andaki iktidar partisinin nasıl olup ta bu günlere bu kadar hızlı ve güçlü bir şekilde gelebildiği,iktidar olmadan önce ve sonra verdikleri (ve tutmadıkları sözleri),Fetö terör Örgütü'nü,Ergenekon'u ve devlet içindeki yapılanmaları ayrıntıları ile anlatıyor tabi bunu yaparken tahmin yürüterek değil,gazete haberlerini kaynak alarak ve bu haberlerde bahsi geçen kişilerle röportajlar yaparak taçlandırıyor.

    Kitap çok ilginç 16 yılda ülkemizin siyasilerinin nasıl evrimleştiğini çok yakından inceleme sansı veriyor.Sizin bilmediğiniz,eksik kalan kısımları da dedim ya röportajlarla tamamlıyor.

    Bilgilendirici,eğitici (eğitici derken sakın ola bir siyasetçinin yanında bir şeyinizi düşürmeyin,hadi düşürdünüz almak için hiiiç zahmet etmeyin,bırakın düştüğü yerde kalsın,benden tavsiye ;) )

    Bu kitaba inceleme yazmak için bayaa bi düşünmek lazım ,okumak lazım bu kitabı,o kadar çok alıntı yapılacak yer var ki kitapta,sanırım kitabın pdf. formatını buraya atsak alıntı diye yeridir.

    Bu türde okuduğum ilk kitap olma özelliğini taşıyor bu arkadaş,siyaseti ve siyasetçiyi zaten sevmezdim ama bu kitapla birlikte fikrim değişti,artık siyaset ve siyasetçiyi sevmemek değil bildiğin mide bulantısı yapıyor.

    Bence bu kitap her özel-tüzel her kütüphanede mutlaka bulunmalı,ne edin edin bu kitabı okuyun.


    TANITIM ;
    -----------------------------------------

    “Türkiye nasıl değişti? Bazı şeyler nasıl da hiç değişmemiş? Her şey başka türlü olabilir miydi? Ve tabii asıl soru: Biz buraya nereden geldik?”Mirgün Cabas, 2001’in, Eski Türkiye’nin son yılının hikâyesini anlatıyor. Önce iktidarın, sonra düzenin, nihayetinde rejimin değiştiği bir sürecin sıfır noktasında ne vardı?Masadan havalanıp krize konan anayasa kitapçığı…

    *Başbakanlık önünde sıraya giren protestocular…
    *Banka enkazları vardı. First class kaçıp ekonomi sınıfında polislerin arasında geri getirilen işadamları…
    *İsimlerinden fal tutulan yolsuzluk operasyonları…
    *Piyasaların görevden aldığı bakanlar…
    *“Başbakan sağlıksız mı yoksa sadece bakımsız mı?” tartışmaları vardı. TÜSİAD’ın her konuda fikrinin olduğu ve bunları açıklayabildiği günler…
    *“Tek kişi partisi olmayacağız,” diyen AKP’nin Anayasa Mahkemesi sayesinde “normal doğum”la dünyaya gelişi…
    Askerlerin siyasetçilere bitmeyen kini…
    *Tüm bunların arasından uzaylıya taş atan köylü, İtalya’ya Fiorentina biletiyle gidip Milan üzerinden dönen Fatih Terim, “profesör” lakaplı kapkaççılar, konuklarına, “Efendim siz şarlatan mısınız?” diye soran anchorman’ler, mallarını karılarıyla paylaşmak istemeyen ama dondurulmuş embriyoya miras bırakma peşindeki milletvekilleri, Öcalan’ı İmralı’dan kaçırma teklifini reddeden PKK’lılar, cezaevin de kafa kesen çeteciler bize bakıyor.
    Aktörlerinin ve tanıklarının da katkılarıyla 31 kısım tekmili birden, Eski Türkiye’nin yoğun bakımdaki günlerinin hikâyesi…
  • Neden hiç evlenmedin abi?
    + Tüm sevdamı bir kişi için harcadım ben . İyi niyetimi , güvenimi , kalbimi, her şeyimi bir kişi uğruna kaybettim ben .
    - Kimdi abi o? Neden bitti?
    + Nazlı . Nazlı bizim mahallenin en güzel kızıydı. Bizim de fiyakamız vardı hani. İlk okula gidiyordum o bizim mahalleye taşındığında . Bizim karşı evde oturuyorlardı , odalarımız karşılıklıydı . Akşamları sokakta maç yaparken odasının camından bizi izlerdi. Gel zaman git zaman derken tanıştık okula beraber gider gelir olurduk. Akşamları okul çıkışında onu beklerdim okulun kapısında. Öyle güzeldi ki onu beklemek. Bir akşam okul çıkışı eve dönüyoruz sokakta kimse yok hava kararmış elini tuttum yavaşça. Çekmedi elini . O da beni seviyordu. Tam 8 yıl. 8 yıl devirdik nazlıyla . Evlenecektik. Çocuklarımızın adı bile hazırdı. Onun için kaç kere kavga ettim. Lise de ayrılmıştı yollarımız. O zeki kızdı. Bende meslek liseli olmuştum. Lise bitince kendi aramızda söz kestik. Diğer yaza da evlenecektik. Bi akşam mesaj attı erken uyuyacağını söyledi şaşırdım. Erken uyumazdı. Hastayım dedi . Hastaneye götüreyim dedim istemedi. O gece uyuyamadım. Sevdiğim hastaydı oturdum balkona bir sigara , iki sigara derken ikinci paketi devirdim sabahı beklerken. Saat 4,30 civarıydı bi ara lambası açıldı kapandı annesi kontrol ediyor sandım. 5 gibi de sokağın başında fiyakalı bir araba belirdi. Noluyor demeye kalmadan nazlı belirdi sokak kapısında . Elinde ufak bir çantayla . Kafasını yukarı kaldırdı göz göze geldik. O sırada çocuk geldi nazlının elini tutup elindeki çantayı aldı . Nazlı diye bağırmışım . Noluyor kim o çocuk. Öylece kaldı . Tek kelime etmedi . Mahalleli ayaklandı sesime. Çocuk nazlının elini tutup hadi derken nazlı tek bir şey dedi. ’ Affet Şahin ’ ..
    Tek bir şey hatırlıyorum sonrasına dair ‘yetişin şahin ölüyor..’
    Balkondan aşağı düşmüşüm. Nazlı ise arabaya binip gitmiş..
    Hastaneden eve geldiğimde biri bizim duvara ‘şahin ölüyor 5:28’ yazmış. Hiç boyamadım duvarı . Hala durur o yazı orda.
    Tam 5 yıl 8 ay 3 gün oluyor o gideli. Evlenmiş . Bir de kızı olmuş..
  • dokuz yaşında doğum günü armağanı olarak aldığım ve ilk okuduğum kitabım, süper bir maceraydı o zaman benim için, herkesin çocuklarına Jules Verne maceralarını okutturması lazım , okumuyorlarsa bi zahmet alın karşınıza siz yüksek sesle okuyun o ve onlar dinlesin, işten geldim yorgunum demeyin, ileride çok şeyler kazanır, kazandırısınız, Jules Verne öyle bir hayal dünyası ve maceraperest bir vizyon kazandırır ki size şaşarsınız
  • Mükemmel bir gündü. Babam aşırı mutluydu. Ben de -her zamanki gibi- bu mutluluğu fırsat bilip, ''Baba, internetten almam gereken bir- iki kitap var'' dedim. O da '' Tamam oğlum, al '' dedi. Tabi ki bir-iki ile bırakmadım, aç bir okur olarak önüme ne geldiyse sepete dizdim ( babama da haber verdim tabikide ama ben bunu niye şimdi buraya yazma gereği duydum ki ? ) Tam işi bitiriyordum... Gözüme bir şey çarptı: Fahrenheit 451.

    Ömründe sadece Fahrenheit'ı okuyan arkadaşım, okumam için durmadan ısrar ediyordu. Bende aklıma geldiği gibi ekledim sepete.

    2 gün sonra kargo geldi ve o gün bugündür kendisine sıranın gelmesini bekliyordu. Ta ki Murat Ç'nin düzenlemiş olduğu Bilim-Kurgu(#28996895) etkinliği gelip çatana kadar...

    Fahrenheit 451, Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Şuanki yaşadığımız zaman diliminde bu kelime size gereksiz gibi gelebilir ; ancak, ya itfaiyecilerin evimizi basıp, sizinle beraber kitaplarınızı ateşe verdiği bir zamanda yaşıyor olsaydık, o zaman için de bu geçerli olur muydu ?

    ***************************************************************
    Konuyu merak eden arkadaşlar için çok kısa, spoilersız bir şekilde kitabı anlatayım :

    Guy Montag, psikopat itfaiyecilerden biridir. 10 yıldır düzenli olarak kitap yakıyor ve hayatı sorgulamadığı için de işinden memnundur. Bir gece yarısı mutlu kitapları yaktıktan sonra, Clarisse ile tanışır. Clarisse, Montag'ı düşünmeye sevk eder. Yavaş yavaş Montag'ın beynı basmaya başlar ( zahmet oldu).
    Ve olanlar olur ...

    ***************************************************************

    Açık açık konuşmak istiyorum. Evet, şuanda psikopat itfaiyecilerimiz yok ; ancak Fahrenheit'ın etkileri gözükmeye başladı. Kitap okumayan insanlardan bazıları okuyanlara '' Ula bundan ne anlıyon ? Psikopat gibi gözlerini dikiyon bi işe yaradığı da yok . Acıyom he valla sana bi şey olacakmış gibi okuyon şunları. Kaç lira verdin bi de buna ? 40 mı !!!!! La ben o kadar paraya 3 paket cigara alırım'' demeye başladı ( Tecrübeyle sabittir). İnsanlar her geçen gün kitaplardan kaçıp, televizyona, telefona , internete, kurgusu uyduruk evlilik programlarına yada sörvayvıra dadanmaya başladı. Klasik eserlerin değeri her geçen gün azalıyor. Her okulda artık eskisi gibi kitap okuma zorunluluğu yok; ama telefona bir şey diyende yok... Ne diyebilirim ki ?

    Ray Bradburry, televizyonların artık büyüdüğünü, renklileşmeye başladığını, kanal seçeneklerinin arttığını ve insanların kitaplardan kopup, televizyon denen bu illete dadanmaya başladığını görünce ''Bu böyle devam ederse...'' diye düşünüyor ve en sonunda kolları sıvayıp bu romanı yazıyor. İyikide yazıyor

    ''Kitap aşırı güzeli, elimden bırakamadım, karakterler harikaydı!'' gibi bir ifade kullanamam; ama. bir insanın ömründe okuması zorunlu olan 20 eserden biri de Fahrenheit'tır(bence). Niye ? Aşırı mı güzel ? Yoo, böyle dememin en büyük sebebi:

    Kitapsız bir dünyada yaşam olmadığını anlaman için.

    Kitapsız toplum IQ'su tavana vurduğu için.

    Kitabın en yakın arkadaşın olabileceğini anlaman için.

    Yarın bir gün kıymetli eserlerimizi yok etmeye çalışıcak bebelerle savaşman için.


    Sonuç olarak; Anlaşabildiğiniz sürece kitap sizin en yakın arkadaşınızdır, dostlar. İşin neresinden bakarsanız bakın; Bir yerde bir ilim öğreniliyorsa, onun kökeni bir kitaba dayanır. Kitaplarda tecrübeyle sabittir zaten. Bu yüzden kitapsız ve okursuz bir dünya düşünemiyorum. Siz eğer bu dünyanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız , Fahrenheit'ı bir okuyun derim.

    Ama söylemeden edemicem;

    DÜNYA HER GEÇEN GÜN DAHA MI FAHREİNHEİT'A DÖNÜŞÜYOR SANKİ ?
  • Okulun her günkü sıradan günlerinden bir gündü. (ne kadar günlü bir cümle oldu) Elimde kütüphaneye teslim edilecek kitaplar var. İki tane Ferit Edgü kitabı (Çığlık, Işte Deniz, Maria) ve Cemal Süreya'nın Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi'si. Kararlıydım. Bu sefer bu kitapları teslim ettiğimde kütüphaneden kitap almayacaktım. Çünkü elimde okumam gereken, bana ait olan kitaplarım vardı. Olmadı. Yapamadım. Teslim ettikten iki dakika sonra kendimi onlarca kitaplığın önünde buldum. Karşımda "beni al,beni al" diye birbiriyle sataşan kitaplar. "Hangisini almalıyım?" düşüncesi sardı bi an. Hepsi öyle güzel ki, hepsi öyle güzel kokuyor ki! Birden gözüme ilişti hemen. "Bu Kitabı Çalın." Neden ismi böyle acaba diye düşündüm. Bir merak sardı içimi. Kapağı beni cezbetti. Reklamdan değil ama baktım 2001 Sait Faik Hikaye Ödülü de almış. "Boşuna almamıştır yahu" diyerek aldım kitabı. Sadece o mu? Kütüphaneden çıkınca 3 kitapla çıkmışım. Diğerleri sürpriz olsun. Şu anki konumuz "Bu Kitabı Çalın".

    Öncelikle yazara mı değinsek ne? Kendileri 92-2002 arasında Hayalet Gemi adında dergi çıkarıyor arkadaşlarıyla. 2000 yılından beri de elektronik yayınevi olan altkitap'ı yürütüyor. Şu an da Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi, mühendislik ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.

    Eveeeet , gelelim kitaba. Kitabın ilk basımı 2000 yılında. 18 yılı devirmiş. İçinde 12 ayrı öykü var ama ne öyküler..! :

    1. Bu Kitabı Çalın!
    2. Kayıp Eşyalar Bürosu
    3. Hindistan Yolculuğu
    4. Hızlı Düşünme Sanatı
    5. 54 Numara'nın Esrarı
    6. Kötü Yola Düşen Ev
    7. Yazarın Belleği
    8. Hasta Bir Konak
    9. Birkaç Dolar İçin
    10. Kukla
    11. Sakla Beni
    12. Yasadışı Öyküler

    Hepsi birbirinden sağlam öyküler. Ama birkaçına değinecem sadece. Kitaba adını veren öyküden başlayalım.

    İlk okunduğunda "Bu Kitabı Çalın" adlı kitabın bir avm'de kitabevinden çalındığından bahsediyor. Adama sorulduğunda "tahrik oldum, çaldım" açıklamasını yapıyor. Meğer kitabı çaldıran da yayınevi. Sırf kitabın reklamı olsun diye yapmış. İstedikleri de olmuş tabi. Kitabın satışında patlama yaşanıyor. Önemli olan çalma falan değil de okurken bi "acaba?" diyorsunuz. Gerçekten bu kitap çalındı mı? Ama hayır. Olamaz ki böyle bir şey. Bu kitap yayımlandıktan sonra çalındı. Hırsızlık da o zaman oldu. Peki bunca olay sonradan bu kitaba nasıl girdi? Kurgu. Öyle sağlam bir kurgu var ki sizi mantık hatalarına bile sürükleyebilen türden.

    Diğer bir öykü Kayıp Eşyalar Bürosu. Bir adam şehrin garajında Kayıp Eşyalar Bürosu'nda memurdur. Birçok insan birçok eşyasını unutur otobüslerde, peronlarda, banklarda vs. Bu adam hiçbir zaman unutulan eşyaları umursamaz ama o gün farklıdır. Bir çanta eline ulaşır. Karıştırır. İçinde bir not defteri, bir makyaj çantası, bir parfüm ve bir kitap vardır. Adam onca unutulan kitaba dokunmazken o kitabı okur. Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'i. Okur ve iki günde bitirir. Parfüm kokusuna daha doğrusu görmediği bi kadına aşık olmuştur. Her gün işe giderken üstüne başına dikkat eder o günden sonra. Olur da çantanın sahibi gelir de alır, gelir de onu dünya gözüyle bir kere görürüm diyerek. Aradan günler, haftalar geçer. Kimse gelmez. Dayanamaz tabi. Not defterini karıştırır. Bayanın bir ıngilizce kursuna gittiği kanısına varır. Dershaneleri yoklar, fiyatlarını karşılaştırır ama yok. En son bir bara gider orda da yoktur. Birkaç gün sonra büroya bir adam gelir ve şöyle der. "Merhaba kolay gelsin, bi ay falan önce eşim bir çanta unutmuştu da, onu almaya geldim." Memurumuzun dünyası başına yıkılır.

    Kötü Yola Düşen Ev'e de kısaca değinip incelememizi tamamlayalım. Kötü yola insan düşer bizim bildiğimiz. Burada olay farklı. Burada kötü yola düşen bir ev. Tarık G. adında bir adam bir gün bir porno filmde o videonun evinde çekildiğini farkeder. Defalarca başa sarıp sarıp izler. Fikri değişmez. Ev onun evidir. Evinin anahtarının kimlerde olduğunu düşünür. Ve bu işin peşine düşer. Bakalım bulabilmiş mi? Orasını da siz okuyun.

    Zahmet edip okuyanlara bol bol teşekkürlerimi sunar, bol okumalı günler dilerim. Kalın sağlıcakla. :)
  • Tarih kitapları dışında uzun zamandır bir kitaba tam puan vermemiştim. Kitap insanın aklını alıyor. Şöyle ki; Evde okurken kitapla, dışardayken PDF ile okuduğum, kopamadığım bir eserdi. Tahmin edersiniz ki sonraki kitaba da elimden geldiğince vakit ayıracağım.
    Lisbeth gene kafasına buyruk işler peşinde, Mikael'i hep habersiz bıraktı. Adam hiçlik içinde gene de kızı kurtarmaya adadı kendisini. Niedermann, hikayeye beton gibi girdi diyebilirim. Zala, Nam-ı Değer Zalachenko ismini çok gördük ki kimin nesi olduğu sizler için de sürpriz olacak çünkü bizim için de oldu.
    Olay örgüsü ve insanların yaptıkları, bunların açığa çıkması ve bazı karakterlerin kaybını anlatan bu kitap finalini de tam tadında yapmış. Hani bizim ülkede olsa Sonsöz ; "3. kitabı da alın okuyun bi zahmet" cinsinden olurdu mutlaka.
    Son olarak da kendime kızdığım nokta, böyle değerli eserleri nasıl olur da geç görürüm. Daha açık konuşmak gerekirse, filmi olduğunu bile dün öğrendiğim bir seri bu seri. Polisiye manyağı diyebileceğimiz insanların mutlak surette kaçırmaması gereken bir kitap, iyi okumalar..