• “Evet, eski dünyadan bize miraz kalan eserleri sadece turistik mekan olarak kullanabiliyoruz. Turistlere hitap eden ‘Türk Hamamı’ yaşıyor. Cagaloğlu, Galatasaray vesaire. O güzelim Beylerbeyi Hamamı bile can çekişiyor.
    Turist varsa hayat var. Ama burası kenar köşe bir yer, turist gelmez. Ne olacak bu güzelim hamam? Ya atölye ya depo!”
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 124 - Dergah
  • DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ NE DEMEKTİR?
    Hükümet programı üzerindeki görüşmelerde de söz konusu oldu: Düşünce özgürlüğü Anayasayla sınırlı mıdır?
    Adalet Partisi Genel Başkanı, “sokaklar yürümekle aşınmaz” gibi liberal görünümlü sloganların sahibi olmakla birlikte, yıllar yılı şu düşünceyi de inatla savunur: “Evet, Türkiye’de düşünce özgürlüğü vardır; ama bu özgürlük kimseye Anayasa’dan farklı düşünceleri yaymak hakkını vermez.” Bu görüşe göre Anayasa’ya ters düşen düşünceler ancak kafalarda durabilir; bunların yayılması temel nitelikleri Anayasa’yla belirtilen Cumhuriyet’in yıkılması için propaganda yapmak demektir; dolayısıyla yasaktır.
    Aslına bakarsanız, Anayasa Mahkemesi de, düşünce özgürlüğünü sınırlayan Tedbirler Kanunu’nun ya da Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddelerini Anayasa’ya uygun bulurken bundan farklı bir temel gerekçeye dayanmıyordu. Acaba sanıldığı kadar doğru mu bu gerekçe? Ya da, doğruluğu kabul edilirse, işin sonu nereye varır?
    Galiba tartışmaya Anayasa denen metnin öz niteliğiyle başlamak doğru olacak. Bu yapılırsa, “Anayasa’ya aykırı yasa” ile “Anayasa’ya aykırı düşünce” arasındaki fark açıkça ortaya çıkacak.
    Anayasaların özelliklerinden biri de, bir çeşit “toplum sözleşmesi” anlamını taşımaları. Başka bir deyişle, Anayasa’yı benimseyen belirli bir toplum, tarihinin belirli bir döneminde, belirli bir metnin getirdiği temel kurallara göre yönetilmeyi, bu temel kurallar çerçevesinde yaşamayı kabul etmiş oluyor. Asıl kuruculuk yetkisini şu ya da bu yoldan kullanan ulus, Anayasa’yı yapmakla ya da onaylamakla, böyle bir toplumsal sözleşmeyi de benimsemiş oluyor. Genellikle kabul edilen başka bir ilke de şu: böylece benimsenen bir Anayasa’dan sonra artık, o toplumu yönetmek için çıkarılacak yasaların da Anayasa’daki kurallara uygun olması gerekiyor. Hatta, 1961 Anayasası’na göre, bu uygunluğu taşımayan yasalar Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilecektir; çünkü yasalar, o sözleşmeye göre yönetilmeyi kabul etmiş olan toplumun bütününe uygulanır. Toplum, sözleşmenin dışına çıkan kuralların kendisine uygulanmasını istemez.
    Düşünceler için aynı şeyi söyleyebilir misiniz? Kimseyi zorlayıcı bir niteliği var mıdır düşüncenin? Doğrudur, yanlıştır, beğenirsiniz, beğenmezsiniz; benimsersiniz, benimsemezsiniz. Ama, beğenmek zorunda olmadığınız gibi, beğenmeyişinizi, hatta sizi rahatsız edişini bir yasaklama nedeni haline de getiremezsiniz. Çünkü toplum sözleşmesi niteliğindeki Anayasa’nın kurallarından biri de, “herkesin düşünce ve kanaatlerini açıklama ve yayma özgürlüğüne sahip olması.”
    Anayasa, serbestçe açıklanabilecek olan düşüncelerin tavanı değil, tabanıdır. Anayasa tabanına, daha doğrusu Anayasa’daki düşünce özgürlüğü tabanına dayanılarak, onun güvencesi altında, her düşünce serbestçe açıklanabilecek. Nitekim, Anayasa’nın kendi de, şimdilik kendisine ters gelen düşüncelerin toplumdaki belirli bir çoğunlukça benimsenmesi halinde, belirli kurallara uyularak değiştirilmeye açık.
    Hem sonra, düşünceler için Anayasa’nın sınırını nerede çizeceksiniz? Hangi düşünce Anayasa’nın sınırları içinde, hangisi dışında sayılacak? Örneğin, Anayasa’nın temellerinden sayabileceğiniz mülkiyet hakkı, taksitli kamulaştırmalarda yirmi yıllık süreden fazlasını savunmayı yasaklamak hakkını verir mi size? Anayasa’nın öngördüğü yirmi yıllık süreden fazlasının mülkiyet hakkını zedelediğini, böylece Anayasa ötesi bir düşünceyi savunmak anlamına geldiğini, dolayısıyla yasaklanması gerektiğini söyleyebilir misiniz?
    Tabii, düşünce özgürlüğünün sınırlanmasını isteyenler, hiçbir zaman, kendi çıkarlarının savunmasını yapar görünmek istemezler. Onlar, başka sınırlamalarda olduğu gibi, burada da Anayasa’nın değişik 11. maddesini imdada çağırıp, “Devletin ülkesiyle ve milletiyle bütünlüğünü, Cumhuriyeti, mali güvenliği, kamu düzenini, kamu yararını, genel ahlakı ve genel sağlığı” korumaktan söz edecekler, düşünce özgürlüğünün, özüne dokunmadan, bu nedenlerle sınırlanabileceğini söyleyeceklerdir.
    Düşünce özgürlüğünün özünün düşünceden ibaret olduğunu unutarak.
    Düşünce özgürlüğü, özle öz olmayanın ayrılamadığı bir özgürlük. Azıcık sınırlandığı zaman bütünüyle yok olan bir özgürlük bu. Çünkü, düşüncenin sınırı yok.
    Kaldı ki, sınırsız düşünce özgürlüğünün kurulu düzeni yıkmaya varacağından korkanları teselli edecek çare de yine düşünce özgürlüğünde gizli. Tehlikeli sayılabilecek bir düşünce, başka bir düşünceyle çürütülebiliyorsa tehlikeli olmaktan çıkar.
    Bakın, şunu da unutmayalım: Kendi dünya görüşünüzü doğru belleyip zor kullanarak başkalarına ağız açtırmamaya, kalem oynattırmamaya zorbalık derler. Kurulu düzendeki ekonomik çıkarlarla birleşince de bunun adı faşizm olur. Çıkıp bunun doğruluğunu da savunabilirsiniz. Ama, ne olur, demokrasi adına faşizmi savunmayın.
    (Mümtaz Soysal, “Sınırlı Düşünmek”, Barış, 7 Şubat 1974)
  • Solfej anahtarlarını kaldıralım 
    Do ‘ların mi ‘lerin önünden 
    Bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün 
    Ölmekse daha kolay ne var 
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil 
    İskender adam edemedi bu dünyayı 
    Biz mi edeceğiz 
    Eflatun çözemedi yaşamanın sırrını 
    Biz mi çözeceğiz 
    Bütün yataklar bir kişilik 
    Git diyorsun 
    Nereye gideyim 
    Birazdan gece olacak 
    Ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi 
    Pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım 
    Seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz 
    Dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden 
    Bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
    Bir gözümde bozulmuş nal izleri 
    Durup durup ağlayacağım 
  • “Acaba iyi bir şey olacak mı Orlic?”-Hayır efendim.İyi şeyler birden bire olur,bu kadar bekletmez insanı…
  • Birgün toz olacağız hepimiz. Zerreciklerimiz belki bir balığın karnında veyahut bir söğüdün gövdesinde olacak. Neyin egosunu yapıyorsunuz anlamadım. Hepimiz birer zerre olacağız. Bilmem anlatabildim mi?
  • Peyami Safa...
    İlk okuduğum kitabıyla birlikte kendisiyle gönül bağımı ilan ettiğim yazarlardan biri -ne haddimeyse-. Güzel adam, o da beni kabullenecektir.
    Biz İnsanlar, Yalnızız, Bir Akşamdı romanlarından sonra Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da bende farklı bir etki bıraktı. Ölümler ve hastalıklar yakasını bırakmıyor ama onda hep bir ince alay.
    Yalnızlık, bedbahtlık, ümitsizlik...

    Bu kitaptan sonra şu soruyu tekrar sordum kendime: Kitap okumakla gerçekten kendime iyilik mi ediyorum?
    Akşam başladım, birkaç sayfa okudum, bıraktım; döndüm, dolaştım, çay-kahve içtim, gözümü yine ayıramadım. Baktım olacak gibi değil; gel başımın belası, dedim, eğdim başımı.
    Okudukça beni kurtarın bundan deye imdat istemek geldi içimden. Öyle etkili, öyle derin, öyle gerçek.
    -Haykıran bir merhamet-
    Peyami Bey beni gerçekten derinden sarstınız, yine. Yakamı bırakın,
    elimden tutun.
  • Kendi kendine “Ne olacak bu memleketin hali?” diye soruyordu.