• 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • 504 syf.
    ·4 günde·10/10
    Batı edebiyatının en eski eserlerinden biri olan Homeros'un Odysseia'sı Yunan kahraman Odysseus'un Truva Savaşı'ndan sonra on yıl süren eve dönüş yolculuğu esnasındaki maceralarını anlatır. Bazı bölümler gerçek olaylara dayansa da, garip canavarlar, korkutucu devler ve güçlü büyücülerle karşılaşmaların tamamen kurgu olduğu düşünülmektedir.
    Ancak bu efsanelerde gözle görünenden fazlası olabilir mi?
    Destandan ünlü bir bölüme bakalım. Uzun yolculuğunun ortasında Odysseus ve tayfası kendilerini esrarlı ada Aiaia'da (Tanrıça Kirke'nin adası) bulurlar. Aç ve bitkin düşmüş adamlardan bazıları, çok güzel bir kadının içeri şaşaalı bir şölene davet ettiği görkemli bir eve rastlar. Elbette bunların hepsi gerçek olamayacak kadar güzeldir. Aslında kadın kötü büyücü Tanrıça Kirke'dir ve askerler masasında doyana kadar yedikten sonra, değneğini sallayarak onları hayvana çevirir.
    Şans eseri adamlardan biri işkillenip, içeri girmemiştir. Adam (Eurylokhos) Odysseus'u bulur ve ona tayfasının durumunu anlatır:
    ''Gidiyorduk, ünlü Odysseus, buyurduğun gibi, çalılar arasında,
    bir ev bulduk düzlükte, güzel yapılı,
    cilalı taştandı ve açıktı dört bir yanı.
    Bir güzel türkü çağırırdı biri içerde,
    bir büyük tezgaha gide gele,
    bir kadın mıydı bu, yoksa bir tanrıça mı,
    seslendi arkadaşlar, hemen çıktı o da dışarı,
    açtı parlak kapıları, hepsini çağırdı eve,
    onlar da boş bulunup daldılar içeri,
    ama ben dışarda kaldım, sezmiştim tuzak kokusu.
    Yok oldular gittiler içerde hepsi birden,
    bekledim durdum, baktım ne gelen var ne giden.''
    (s. 173)

    Ancak Odysseus adamlarını kurtarmaya koşarken, haberci tanrı Hermias'a (Hermes) rastlar, Hermes ona önce tılsımlı bir otu almasını öğütler. Odysseus bu öğüde uyar ve sonunda Kirke'yle karşılaşınca, büyüsünün ona etkisi olmaz, onu yenerek tayfasını kurtarır. Doğal olarak yüzyıllardır bu büyücülük ve hayvana dönüştürme hikâyesinin hayal gücünden ötesi olduğu düşünülmedi. Ancak son senelerde, bölümde geçen otlar ve ilaçlarla ilgili ifadeler bilim insanlarının ilgisini çekerek, içlerinden bazılarının mitlerin gerçek deneyimlerin kurgusal ifadeleri olabileceğini öne sürmelerine yol açtı. Homeros'un metninin ilk versiyonları Kirke'nin yiyeceklere zehirli ilaçlar karıştırdığını söyler, böylece tayfa tamamen kendi memleketlerini unutur. Zaten, kitapta da Kirke şöyle nitelendirilir:
    ''...ot büyücüsü Kirke...''
    (s. 174)

    Tesadüfen Akdeniz bölgesinde büyüyen bitkilerden biri olan ''boru otu'' adında kulağa masum gelen bir bitkinin etkilerinden biri kati hafıza kaybıdır. Bitki, asetilkolin adı verilen hayati nörotransmitterin yapısını bozan bileşiklerle de yüklüdür. Böylesine bir bozulma canlı halüsinasyonlara, garip davranışlara gerçekle düşü ayırt etmekte güçlüğe, insanları hayvanlara dönüşmüş olduklarına inandıracak türden şeylere sebep olabilir ki bu aynı zamanda Kirke'nin büyücü değil, aslında yerel bitkileri yüksek etkiyle kullanmayı bilen bir kimyager olduğunu akla getirir. Ancak boru otu hikâyenin sadece bir kısmı. Odysseia'daki çoğu malzemenin aksine, metinde Hermias'ın Odysseus'a verdiği otun olağan dışı şekilde ne olduğu belli. Tanrıların "Moly" dediği otun, orman koyaklarında bulunduğu, kökünün kara, çiçeğinin ise süt kadar beyaz olduğu anlatılır.
    ''Çiçeği sütbeyazdı, kökü kapkara,
    ona 'molü' derlerdi tanrılar arasında...''
    (s. 175)

    Kirke'yle ilgili bölüm gibi, "Moly"nin yüzyıllar boyunca spekülatif bir uydurma olduğu düşünüldü. Ancak 1951'de Rus farmakolog Mikhail Mashkovsky, Ural Dağları'ndaki köylülerin çocuk felcinden muzdarip çocukları iyileştirmek için süt beyazı çiçekleri ve kara bir kökü olan bir bitki kullandığını keşfetti.Adı kardelen olan bu bitkinin nörotransmitter asetilkolinin bozulmasını önleyerek sadece çocuk felci değil, aynı zamanda Alzheimer gibi diğer hastalıkların da adı verilen bileşikleri içerdiği ortaya çıktı. 12. Dünya Nöroloji Kongresi'nde doktor olan Andreas Plaitakis ve Roger Duvoisin ilk kez Hermias'ın Odysseus'a verdiği bitkinin aslında kardelen olduğunu iddia ettiler. Homeros zamanında insanların anti-halüsinasyon etkilerini bildiklerine dair çok fazla direkt bir kanıt olmasa da, 4. yüzyılda Yunan yazar Teofrastos'un "Moly"nin zehirlere karşı panzehir olarak kullanıldığını belirten bir metni bulunmaktadır. O zaman bütün bunlar Odysseia'daki Odysseus, Kirke ve diğer karakterlerin gerçek olduğu anlamına mı geliyor? Tam olarak değil. Ancak antik hikâyelerin önceden düşündüğümüzden daha fazla gerçek öge barındırabileceğini akla getiriyor. Çevremizdeki dünyayı daha fazla öğrendikçe, çağlar boyunca mitler ve efsanelerin içinde saklı olan bu tür bilgilerin bir kısmını ortaya çıkarabiliriz.

    Ben kitabı yanımda Mitoloji Sözlüğü'nü bulundurarak okudum, sizin de böyle okumanızı tavsiye ederim. Çünkü kitapta o kadar çok özel isim var ki! Zaten hem İlyada'nın sonunda, hem de Odysseia'nın sonunda ''kitabın içinde geçen isimler'' var. 1000'den fazladır bence iki kitabın toplamı. Düşünün, biz bile kitabı sözlük aracılığıyla okuyoruz, yine de bazen bazı kişileri unutuyoruz. Siz bir de Homeros'u düşünün! Hem Yunan Mitoloji'sinin temelini atmak, hem bu kadar ismi akılda tutup kurguya çevirmek, hem -yukarıda anlattığım gibi- sahip olduğun bilgiyi kurguya kurguya eklemek ve yazılacak olan neredeyse tüm kitapları etkilemek kolay iş değil doğrusu; Homeros bir deha. (Tabii onu yaşamış biri olarak kabul ediyorum)

    Bir de kökeni mitolojiden gelen ve bizim hâlâ kullandığımız şeyler var: Mesela ''Okyanus'' dediğimiz büyük denizler ''Okeanos tanrı''dan, mitolojiden gelir, gezegen isimleri mitolojiden gelir, (Zeus'un latince ismi Jupiter'dir, Hades'in latince ismi Mars'tır... Her gezegenin ismi Yunan Mitolojisi'nde bir tanrıdır) ''Narsisizm'' adı verdiğimiz psikoljik terim ''Narkissos (Narcissus)'' mitinden gelir, ''eko'' dediğimiz ses yankıları mitolojiden gelir, hermafrodit (çift cinsiyetli) dediğimiz biyolojik terim de mitolojiden gelir... Buna birçok örnek verilebilir.

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA VE ÖNERİ VİDEOLAR:
    1- https://www.youtube.com/watch?v=8Z9FQxcCAZ0
    2- https://www.youtube.com/...CVo225pUaSA&t=7s
  • 383 syf.
    Kitabın giriş kısmında bilimin tanımı hakkında farklı yorumlara yer verilmiş; anlaşılıyor ki konu hakkında mutlak bir uzlaşı söz konusu değil. Ama bir tanım yapacak olursak, kitaptan en yalın ve kısa tanımı verebiliriz: “Bilim, dünyamızda olup biten olguları betimleme ve açıklama yoluyla anlama girişimidir.” Ama hayatımızı derinden etkileyen en önemli konu olan bilimi daha iyi anlamak için onun niteliklerine eğilmemiz gerekiyor. Bunlardan en temel olanı, bilimin olgusal olmasıdır. Olgu, doğrudan veya dolaylı ortak gözleme tabi tutulabilen oluşlardır. Yani, bir şeyin bilimsel manada olgu değeri taşıyabilmesi için onun deney veya gözlem yoluyla test edilebilir olması gerekmektedir. Örneğin:
    “Yeşil nesneler renktir.”
    “2+2=4”
    “Dünya yuvarlaktır.”
    “Sabit basınç altında gazlar ısıtılınca genleşir.” Önermelerinden ikisi bilimsel birer olgu değilken, son ikisi bilimsel olgulardır. İlkinde sorun şu: yeşil bir şeyin renk olduğunu herhangi bir teste tabi tutamayız. Bunlar üzerinde evrensel bir uzlaşı söz konusu gibidir. İkincisinde de benzer bir durum vardır. Denilebilir ki iki koyun ile iki koyun toplanır ve dört koyun elde edilir ve teste tabi tutulmuş olunur ancak bu, onluk sayı sistemi için geçerlidir. Ayrıca matematik de benzer bir uzlaşı değil midir? Üçüncüsünü, gözlemleyebiliriz. Keza sonuncusu da gözlemler veya deneye tabi tutarız. Sonuçta bunlardan ilk iki türündeki önermelere analitik, son ikisi türündeki önermelere ise sentetik önermeler denir. İlk ikisi kendiliğinden doğal sayılan veya tanım gereğince doğru olan önermelerdir ve bunlar matematik ve mantık alanına aitken, son ikisi bilimin konusu içindedir.
    Bilim mantıksaldır; yani bilim ulaştığı sonuçları her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister ve bilimde bir hipotez veya teori teste tabi tutulur, ancak bunun için önce teori veya hipotezden birtakım gözlenebilir sonuçların (öndeyiler) çıkartmaya ihtiyaç vardır. İşte bu işlem dedüktif mantıkla gerçekleştirilir. Dedüktif mantıkta, sonuç öncüllerin içinde gizli veya öncüllerle sınırlıdır. Yani, öncülleri aşan bir sonuç çıkarılamaz. Örneğin:
    “Bazı öğrenciler politikacı değildir” önermesi şu iki önermenin ilişkisinde vardır:
    “Bütün öğrenciler yalancıdır.”
    “Bazı öğrenciler yalancı değildir.”
    Bilim nesneldir. Ancak buradan “mutlaktır” manası çıkarılmamalıdır. Denilmek istenilen insanların veya kamunun soruşturmasına açık ve elverişli biçimde dile getirilir.
    Bilim eleştireldir. Bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Buradaki doğrunun manası, teori veya görüşlerin olgular tarafından destekleniyor olmasıdır. Bu özellik, bilimin kendi kendini yenileyebilmesini sağlar. Belki yeni gelişmeye başta kuvvetli bir direnç olur ama bilimde bir yanlışta daimi olarak ısrar edilmez.
    Bilim genelleyicidir. Yani bilim tek tek olgularla değil olgu kümeleriyle uğraşır. Bunun nedeni basittir. Evrende olgular sınırsızdır ve aslında her olgu birbirinden farklıdır ama biz bunları tek bir kavramla isimlendirerek tür haline getiririz. Aksi takdirde dünyadaki her “elma”ya tek tek farklı isimler vermemiz gerekirdi. Tahmin edileceği gibi böyle bir duruma ne dilin kendisi ne de insanın zihni imkan verir. Bundan dolayı bilim araştırma alanını belli tür olguları baz alarak yapar, haliyle sınıflama bilimin olmazsa olmazlarındandır. Başka bir deyişle bilim, belli koşullar altında belli bir yöntemle daima aynı sonuçları elde etmeye çalışır ve buna bağlı ilerler.
    Bilim seçicidir. Az önce değindiğim nedenlerden ötürü olgular sınırsızdır ve bundan dolayı bilimin belli sınırlar içinde bir araştırmaya yönelmesi gerekir.
    Bilim belli inançlara bağlıdır:
    1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının var olduğu
    2. Bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğu
    3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş olduğu
    “Neden”siz bir olgu yoktur ve bu neden doğanın içindedir.
    Bilimde “var olan her şeyin bir miktarda var olduğu” ilkesi vardır yani nicelik önemlidir.

    Kitapta sonraki bölümlerde bilimin çeşitli alanlarla ilişkilerine değinilmiştir. Bunlara kısaca değinelim.
    Bunlardan ilki bilim ile dinin ilişkisidir. Bilindiği üzere her ikisi de insanın çevresini anlama uğraşısıdır ama yöntemleri ve özellikleri farklılık gösterir. Bunlardan birisi, bilim olgusal bir alanken, din olgusal değildir. Bilimin dünya görüşü gerçekçi rasyonalistken, dinin mistik rasyonalist olmasıdır. Dinin evreni açıklama için metafiziksel hipotezleri vardır ve bunlar teste tabi tutulamaz, bunlara koşulsuz inanılır. Bunlar haliyle yanlışlanabilir değildir. Haliyle dogmadır, yani doğruluğundan şüphe edilemezdir. Ayrıca bunları bilimsel olarak doğrulamak da söz konusu değildir. Anlaşılacaktır ki bu nedenlerden dolayı din, kendini düzeltemez, yenileyemez, değişiklik kabul edemez; o ne demişse başta o, ilelebet ‘doğrudur’. Yani dinsel inanç kesinlik ve evrensellik iddiasındadır. Bilimde ise hiçbir teorinin kesinlik iddiası yoktur; ne kadar çok teste tabi tutulmuş olunursa olsun bir teori sonraki testlerde yanlışlanabilir. Bunun sonucunda belli düzenlemeler geçirir. Yani kendini yeniler, değişime açıktır ve bu özelliği bilimin en önemli özelliklerindendir. Dinler çok uzun zamanlar boyunca kendi görüşlerini dikta etmiş, tarihte bilimsel yöndeki gelişmelerle çatışmalar yaşamış ama nihayetinde bilimin evrene dair sonuçları karşısında mağlup olmuştur. Yine de günümüzde evrene dair açıklamalar yapmaya çalışmaktadır, tabi bunları eskiden olduğu gibi cinler, periler, şeytanlar getiriyor götürüyor diye değil; bilimmiş gibi davranarak yapmaktadır. Akıllı tasarımcılık bunlardan en önde gelenidir. Doğadaki olguları bilimsel olamayacak argümanlarla ve daha çok salt evrim teorisini yanlışlamaya çalışarak kendine bilimde yer bulmaya çalışıyor. Sanki evrim teorisini çürütse kendi varsayımları doğrulanacakmış gibi. Bence din ile bilim uzlaşabilecek, beraber hareket edecek şeyler değillerdir. Birinin açıklaması doğru ise diğerininki doğru olamaz. Yani hem evrim teorisi hem de akıllı tasarımcılık olmaz. Bu örnek çoğaltılabilir.

    Bilimle felsefenin ilişkisinde ise göze çarpan nokta her ikisi de olgudan hareket ediyor görünüyorken, bilim, olguları yine bazı araçlar vasıtasıyla yine olgulara dönerek temellendirmeye çalışıyor ama felsefe daha çok temellendirmesini olgusal olarak değil, mantıksal çözümlemeyle veya metafiziksel spekülasyonla yapmaktadır. Örneğin: Platon idealarla sistemi temellendirir ama bu idealar alemin bilimsel manada teste tabi tutmak mümkün değildir. Felsefe her şeyi açıklamaya çalışır yani kendine bilim gibi özelleşmiş alanlarla sınırlayarak bir araştırma alanı oluşturmaz. Nitekim eskiden tek ‘bilim’ söz konusuydu, bu da felsefeydi. Özelleşmiş alanlar sonradan oluştu ve şu anki bilim alanları felsefenin içinden çıktı. Bu açıdan felsefenin durumu, dine benziyor yani her ikisi de bilimsel gelişmeler sonucunda ilgi alanlarını daha dar bir alanla sınırlı tutmak zorunda kalmış gibiler. Bu noktada Prof. Dr. Ahmet Arslan farklı düşünüyor. Hatta Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,” sözünün gerçeği yansıtmadığı fikrindedir. Çünkü ona göre, bilim insana hayatını üzerine kuracağı bir temel ve bu temelden dallanarak onu zenginleştirecek yollar sağlamaz. Bu yine felsefenin görevidir der. Bu konuda Arslan’ın fikriyle Atatürk’ün sözü arasında bir uzlaşımı bence bilimsel düşünme yetisi sağlayabilir. Bilimsel düşünme yetisi kazanmış bir insan; gerçeğe dönük, olaylara saygılı, yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı; olgulara dayanmadan uluorta genellemelerde kaçınan, önyargılara ve dogmatik inançlara saplanmayan, düşüncesinin hareket noktasını geçerlilik ölçüleri kapsamındaki gözlemler yapan, gözlem verilerine ters düşen şeyler karşısında şüpheci olan, rasyonalist, her türlü mistik ve doğa üstü görüşlerin karşısında bir dünya görüşüne sahiptir.

    Bilim ile formel disiplinler arasındaki ilişki: Formel disiplinler yani mantık, açıklamadan ziyade doğru düşünmeyi konu edinir. Örneğin mantığın genel ilkeleri hepimizin en temel yararlandığı ve düşünmemizi şekillendiren ilkelerdir:
    1. P doğru ise P doğrudur. (bir şey A ise A’dır)
    2. P hem yanlış hem doğru olamaz. (bir şey hem A hem de A değildir olamaz)
    3. P ya doğru ya da yanlıştır. (bir şey ya A’dır ya da A değildir)
    Bunlar belki de evrensel olan yegane şeydir. Bunları ilk olarak Aristo’nun kitaplarında okuduğumda, “bu adam bunlar için mi kitap yazmış” demiştim kendi kendime, çünkü anlam verememiştim onun, bu kadar açık olan şeyleri ciddi ciddi sıralamasına. Ancak bu konuda insan, daha çok okuma yaptıkça, yani bize oldukça doğal ve olağan gelen şeylerin derinine indiği vakit kendini bir metre önünü bile göremediği bir sisin içinde buluyor. İşte bunlar bu sisi dağıtan ve artık bizim, adımızdan bile daha doğal olan şeyler haline gelerek doğru düşünebilmemizi sağlayan şeyler olmuşlardır. “Doğru derken?” diyerek önünüze biraz sis getirebilirsiniz isterseniz. Anlaşılacaktır ki, mantığın yöneldiği nokta, yargıların doğruluğu değil, yargılarımızın arasındaki ilişkinin doğruluğudur. Bu noktada, bilimin gözlem ve deneyle saptadığı olgular arasındaki ilişkinin sağlıklı şekilde düzenlenmesinde mantık devreye girer. Örneğin:
    1. Bütün insanlar ölümlüdür.
    2. Sokrates bir insandır.
    Bu iki önerme doğru veya yanlı olabilir ve bunları saptayan bilimdir. Mantık bu iki önermeyi doğru sayarsak, bunların ilişkisinden oluşacak başka hangi önermeleri doğru saymamız gerektiğini ortaya koymaya çalışır.
    3. Sokrates ölümlüdür.
    Bu sonuç, ilk iki önermenin mantıksal açıdan zorunlu sonucudur. Ancak bu zorunluluk illa bilimsel olarak geçerli olacak değildir. Çünkü mantık olguyla veya içerikle değil biçimle ilgilenir. Adı üstünde formel yani biçimsel… Yine iki örnek üzerinden bilim ile mantığı kıyaslarsak:
    1. Dünya yuvarlaktır.
    2. Dünya ya yuvarlaktır ya yuvarlak değildir.
    Birinci önerme doğruluğu gözlemle sağlandığı için bilimseldir. Biri “dünya yuvarlak değil, düz” dese gerçeği inkar etmiş olur. Ama bu ifadeyle aynı kişi bir mantık hatası işlemiş olmaz, çünkü biçimsel olarak bir sorun yok. Bundandır ki garibim Galileo bir türlü kabul ettiremedi dünyanın yuvarlak olduğunu. Bunda mevcut güç sahiplerinin kurdukları sistemin temelden hasar alacağı gerekçesini bir kenara koyacak olursak, insanlar bu kadar kesinlik ortaya koyarak sisi dağıtan mantıksal sonuçlarının konforundan kolay kolay vazgeçememiş, yeni gelişmeyi kabul edememişlerdir. İkinci önermenin ise içeriği olgusal içerikten yoksun olduğu için bilimsel değildir, biçimselliğe bağlıdır yani mantığın alanındadır. Birinci tür önermelere daha önce de belirttiğimiz üzere sentetik, ikinci tür önermelere ise analitik önermeler denir; birinci tür önermeler, doğruluğu yaşantı sonrası belli olan/kabul edilen veya gözleme bağlı olan manasındaki a posteriori önermeler, ikinci tür önermelere ise doğruluğu yaşantı öncesi belli olan/kabul edilen veya gözlemlerden bağımsız bilinebilir manasındaki a priori önermeler denir.

    Mantık konusunda diğer önemli husus, dedüktif ve indüktif çıkarımlardır. Bunlardan dedüktiften yukarıda bahsetmiştim. Dedüktifte yeni bir bilgi üretilmez. Öncüllerde örtük olan bir sonuç ortaya çıkarılır. İndüktif çıkarımı anlatmak için de şu örnek verilmişti:
    1. A Afrikalıdır ve zencidir
    2. B Afrikalıdır ve zencidir
    3. C Afrikalıdır ve zencidir
    4. …

    Sonuç: O halde, tüm Afrikalılar zencidir.
    Tahmin edilecek ki tek bir zenci olmayan Afrikalı, ulaşılan sonucu yanlışlanmaya yetecektir. Bu nedenle istenildiği kadar gözlem yapılsın yine de sonuç doğrulanmış olmayacak. Bu çıkarımı tarihte Francis Bacon bilimin temeli saymıştır. Ancak günümüz bilimi, indüksiyonu, bilimsel genellemelere ulaşmada, dedüksiyonu ise bu genellemeleri açıklama gücü bulunan hipotez veya teorilerinin gözlem verileriyle uygun mantıksal sonuçlar çıkarmada kullanır.

    Bilim ile matematik ilişkisi: bilimin hiçbir zaman kesin olmadığı yerde matematik kesinliği ile cezbedici bir özellik gösterir. Matematikte bir teorem ispat edildiği vakit, öncülleri yani aksiyomları reddedilmedikçe yanlış çıkma olasılığı yoktur. Bu nedenle matematiksel teoriler, aksiyomlara dayalı sistemlerdir. Bu sistem: nokta, doğru gibi tanımlanmayan (tanımlanırsa ondan sonrakiler tanımlanmalı, böyle böyle sonsuza kadar gider) ve tanımlanan terimler ile ispatlanmaksızın kabul edilen önermeler (postulat, aksiyom) ve ispat edilen önermelerden (teorem) oluşur. Yani aksiyomlar ispat edilmeden teoremler kabul edilir. Ancak bunlar doğru kabul edilirse teoremler doğru olurlar. Bu da, bir teoremin ispatının teoremin doğruluğu anlamına gelmediği manasına gelir. Bilim açısından matematiğin önemi ise, matematik bilimsel bulguları veya yasaları açık, kesin ve kısa ifade etmeye yarar ve bu nedenle Galileo tarafından bilimin dili olarak nitelenmiştir. Örnek vermek gerekirse, aynı şeyi F=m.a şeklinde ifade etmek gayet kısa, açıktır ama aynı şey yazı diliyle ifade edildiğinde hem uzun olur hem de dilin yapısından dolayı anlam karmaşası yaratabilir. Diğer önemli yanını anlatmak içinse Einstein’ın matematiksel olarak kesin olması gerektiğini öne sürdüğü ve dediği gibi de ispatlandığı çıkarımı örnek olarak verilebilir. Yani hipotez veya teorilerden doğrulanacak öndeyiler ortaya koyulurken matematik önemli bir görev üstlenir.

    Artık bilimsel yöntemin genel çerçevesini çizerek incelemeyi noktalayalım. İnsan, olgular dünyasında merak uyandırıcı bir şey hakkında daha çok bilgi sahibi olmak ister veya gözlemlerde alışılanın dışında yeni bir şey yaşanır, bunu bir tehdit, problem olarak algılayarak çözmek ister veya günlük hayatını kolaylaştırmak ister. Sonra hareket geçer ama önünde yığınla olgu vardır. Evet, aslında merakını uyandıran tekil veya sınırlı sayıda olgu görünürde bulunuyor olabilir lakin bunu betimlemek ve açıklamak için kendisine bir yol haritası gerekir; aksi takdirde olgu okyanusunda boşa kürek çekmiş olur ve sonunda Robinson Cruose gibi bir adada yalnız başına kalabilir. Bilim insanını bu akıbetten kurtaran ilk adım veya yol haritası kurduğu hipotezlerdir. Hipotez, doğru olduğu veya doğru sonuçlara götürmesi yönünde güçlü yanları olan, bilim insanına belli sınırlar dahilinde araştırmasını sürdürme imkanı vererek daha bilinçli hareket etmesini sağlayan önemli bir bilimsel ayaktır. Hipotezler mantıksal tutarlılığı olmalı, çelişkili sonuçlar yaratmayan, açık ve basit olmalıdır. Ayrıca hipotezlerin doğru olup olmadığının bilinmemesi ve doğrudan test edilebilir olmaması gerekir. Hipotezlerin öngördüğü sonuçlar gözlem veya deneye tabi tutulur. Bunlardan genelleme biçiminde olup yeterince doğrulanmış olanlara açıklayıcı veya kuramsal yasa gözüyle bakılır. Tek bir öncülün yanlışlanması durumunda ise hipotez başarısız sayılır. Nitekim Karl Popper’a göre bilim ayıklama yaparak insanı gerçeğe olabildiğince yaklaştırmayı amaçlar ya da başka bir deyişle sisi olabildiğince dağıtmaya çalışır. Bu arada deneyin gözlemden farkı, gözlemde insanın doğaya müdahalesi söz konusu değilken, deneyde insanın belli koşulları ayarlaması söz konusudur. Bu durum bilime büyük fayda sağlamıştır. Bir şeyin olmasını beklemektense o şeyin oluşumunu minimal düzeyde de olsa en yakın şekliyle sizin yaratmanız daha iyidir. Değişik ölçüm türleri bulunur, bunlara değinmeden sadece hiçbir ölçümün mükemmel düzeyde olmadığını belirtmeliyim. Zaten emin olduğum bir şey varsa o da mükemmelin olmadığıdır. Bu nedenle bilimde ölçümde en az hata payıyla yapılmaya çalışılır. Mükemmel yok demişken, herkesin mükemmel bir şey olarak bildiği doğa yasalarının da ancak birtakım koşullara bağlı olmaksızın mutlak ve evrensel olmadığını belirtmeliyiz. Başka bir ifadeyle doğa yasası veya bilimsel yasa, şimdiye kadar tüm gözlem ve deneylerle doğrulanmış olgusal içerikli genellemelerdir. Yasaların işlevi ise çok sayıda ve ilk bakışta dağınık gözüken olguları düzenli bir ilişkiye bağlaması ve tek bir önermeyle ifade etmesidir. Yani her zaman olduğu gibi biz insanlar basitliği ve konforu tercih ediyor ve onları arıyoruz. Diğer işlevi ve de temel gücü yasanın, belirleyici olmaları yani insanın onlara dayanarak gelecek hakkında tasavvurlar oluşturmalarıdır. Bu sayede insan, modern bilimle doğaya egemen olma yolunda büyük bir adım atmış olur. Tabi, az önce kavramsal dünyaya ait olup teste tabi tutulan hipotez gibi teoriler de teste tabi tutulan kavramsal dünyaya ait şeylerdir. Tam tanımıyla bilimsel teori, birtakım olguları veya olgusal ilişkileri açıklayan kavramsal sistemdir. Yazar teorinin bilimde en üst derecede bir iş olduğunun altını çizmiştir. Öyle ki iyi kurulmuş bir teorinin bir sanat eseri gibi olduğunu ve insanın dünya görüşünü etkileyen niteliğe sahip olduğunu ifade etmiştir. Peşinden de dünyaya teorinin gözünden bakmanın, bilgi ve anlayışımızı beklediğimizden fazla geliştirebileceğini ekler. Kısaca, bilimsel teoride, tüm bilimin kristalize olmuş bir örneğini görmenin mümkün olduğunu söyler. Olgu, doğrudan veya dolaylı yoldan gözleme konu olan ve doğada yer alan bir şeyken, teori, insanın düşünme yetisinin bir ürünün olup olguları açıklamak veya evreni bir yanıyla anlamak için kurulan bir sistemdir. Varsayım, doğruluğu irdelenmeksizin kabul edilen iddia ve hipotez doğrulanmak üzere ele alınan bir iddiayken teori, bir ölçüde de olsa doğrulanmış ama henüz tümüyle kesinlenmemiş bir sistemdir. Gözlenebilir yüzeydeki olguları gözlenemeyen bazı temel ilişki veya süreçlere inerek açıklayan bilimin bu konuda en büyük yardımcısı teorilerdir. Bunlar, açıklama, ön deyi ve düzenleme özelliklerine sahiplerdir. Haliyle teori olmaksızın bilim dalları, bilgi yığını haline gelirlerdi sadece. Yani bu bilgi yığınlarını düzenleyerek, onun bakış açısından bakıp hayatımızı zenginleştirecek sistemleri teoriler sayesinde kurmuş oluruz. Başka deyişle, teori kurmak belli bir alandaki fikirlerimizi ifade eden genellemelerin mantıksal bir düzene sokulmasıdır. Son olarak teorideki teoremlerin bir veya birkaçının olgulara uymaması, teorinin tümünü hemen reddetmemiz gerektiği manasına gelmemektedir ama sistemin gözden geçirilmesini gösterir. Buna karşın teoremlerın tümünün doğrulanması sisteme hiçbir zaman tam bir kesinlik kazandırmaz.

    Kitabın bir diğer önemli bölümü bilimde nedensellik kavramıdır ama buna detaylı değinmeyeceğim. Kısaca belirtmek gerekirse, her şeyin zorunlu bir nedeni olmak zorunda değildir hatta yoktur. Birbirlerinin peşi sıra geldiği veya eş zamanlı meydana geldiği gözlenilen farklı olgular söz konusudur. Ancak bilim, tek tek olgular hakkında değil hep farklı olgular arasındaki ilişkilerini inceler yani tek başına olgu değil bu olgunun başka olgularla ilişkisi bilimsel nitelik kazanır. Haliyle, doğada özelliği belirtilen yukarıdaki farklı olgular arasında nedensel ilişki olduğunun varsayımı üzerinden bilim yapılır denilebilir.

    Kitabın son kısmında bilim dünyasındaki önemli isimlerin bazı yazı ve fikirlerine yer verilmiş ve bununla birlikte bilimin tarihine de kısaca değinilmiştir.

    İyi okumalar.
  • Yaşamın temel deneyimlerinin tadını daha fazla çıkarmaya başlarsınız : Basit bir dostluğun hazları, bir şey yaratmak, ihtiyacı olan birine yardım etmek, güzel bir kitap okumak, sevdiğiniz biriyle gülmek.
    Kulağa sıkıcı geliyor, öyle değil mi ? Çünkü bunlar olağan şeyler. Belki de olağan olmalarının bir nedeni vardır: Asıl önemli olan bunlardır.
  • 864 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #masaldankitaplik
    Upuzun bir yorumla selamlıyorum sizleri. Ama gerçekten çok ama çok uzun bir yorum olacağını söylemek istiyorum.@bookandkook ile Şubat ayında okuyacağımız kitaptı Değersiz Bir Hayat. Ben dayanamayıp 1 Şubat’ta başladım okumaya. 4 gün içinde de bitirdim. Gelelim o dört günün benim için nasıl geçtiğine. Kitabın hak ettiği değeri gösteremeyeceğime eminim ama biraz olsun size kitabı tanıtmak ve aklınızda bir şeyler şekillendirmek adına bu yazıyı yazmak istedim. Öncelikle, bu kitabı kaldırabilenler okusun diyerek başlıyorum söze. Biliyorum, her okuyan bunu söylüyor ama gerçekten haklılar. Çünkü çok yıpratıcı bir kitap. Bu kitabı okumak için hem yaşınızın belli bir olgunluğa ermiş olması hem de bazı şeyleri kaldırabilecek bir bünyenizin olması gerektiğini açık açık söylemeliyim. Kitap tam olarak 857 sayfadan oluşuyor ve her satırı sizi hüzne sürüklüyor gerçekten. Dediğim gibi ben bu kitabı 4 günde bitirdim, ama nasıl bitirdiğimi bilmiyorum. Elimden gelse daha hızlı okurdum ama bazen ara verip sağlam kafaya kavuşmam gerekiyordu. Ne kadar üzüldüğümden şimdi bahsetmeyip önce karakterleri tanıtmak istiyorum sizlere. Kitabın arka kapağında 4 arkadaşın hayat hikayesini okuduğumuzdan bahsetse de daha çok 2 arkadaş üzerine yoğunlaşmıştı kitabımız. Ancak ben bu durumu kitabın bir kusuru veya eksikliği olarak algılamadım. Bence arka kapak yazısı yetersizdi ve doğru yazılmamıştı. Yani bence bu kitabı anlatmak için böyle bir yazı seçilmemeliydi. Her neyse, kısaca karakterlercen bahsetmek istiyorum. Karakterlerimizin isimleri JB, Malcolm, Willem ve Jude. JB kendini çok beğenmiş, açık sözlü, inatçı ve çok bilmiş bir karakter. Bu arkadaş grubu arasında en iyi aileye sahip kişi JB’dir. Kendisi bu durumun hem farkında hem de bu durumla gurur duymaktadır. Jude’a olan tavırları o kadar sinirlerimi bozdu ki anlatamam. Kısaca kitabın başından sonuna kadar hiç sevmediğim bir karakterdi. Malcolm ise kendi halinde diyebileceğim, sessiz bir karakterdi her zaman. Genelde tartışmalarda sessiz kalan ve hiçbir tarafı savunmayan bir tipti. Ailesi tarafından bir türlü takdir görmemiş olması ve sürekli kızkardeşi Flora ile kıyas edilmesi beni üzdü diyebilirim. Malcolm hakkındaki düşüncelerim nötrdü. Ne sevdim ne de sevmedim diyebiliyorum. Willem ise düşünceli, iyi yürekli ve çok duygusal bir karakterdir. Ailesi tarafından pek umursanmayan ve Hemming adında omurilik felci hastası olan bir kardeşi vardır. Gerçekten çok sevdiğim bir karakter oldu. Özellikle Hemming ile ilgili anıları ve Jude’a olan anlayışlı tavırları kendisine olan sempatimi çok daha fazla arttırdı diyebilirim. Son olarak aslında en çok bahsedilen karakterimiz olan Jude’u anlatmak istiyorum. Zaten kitap boyunca en çok bahsedilen karakterler de Jude ve Willem. Bu iki karakteri de çok ama çok sevdim. Jude gerçekten çok hassas yapıya sahip bir karakter. Sürekli duygu patlamaları yaşayıp nöbet geçiren oldukça sıkıntılı birisi. İlk başta bu hassaslığının nedenini bir türlü kavrayamadım çünkü yazar hiçbir şekilde ipucu vermeden 109 sayfa boyunca diğer üç karakterleri tanıttı. Bu sayfalarda Jude’dan bahsetse de asla fazla deşmiyordu. Haliyle içimi kaplayan merakla sayfalar daha hızlı çevrildi. Yaşadıklarını tahmin etmediğimi söyleyemem ama burada asıl şaşırtan konu zaten yaşananlar değildi, nasıl yaşandığı kocaman bir soru işaretiydi. Bunu belirtmek isterim. Bazı kitaplar vardır, sadece sonunu merak ettirir. Bazı kitaplar ise sonunu avucunuzun içine yazar ve nasıl o sona ulaştığını asıl merak konusu haline getirir. Benim en sevdiğim kitaplar ise bu ikinci tür kitaplar. Bence bu ikinci tarz kitapları yazmak da çok daha zor ve ustalık gerektiren bir iş. Her ne kadar bazı şeyler bilinse de gizemli bırakılan birçok şey de vardı elbette. Olayların içinde hep bir giz saklıydı. Tam bir giz açıklanırken içinden bir başka gizem çıkıyordu. Bazı şeylerin sebebini anlatsa da yine de bir kısmını saklı bırakmıştı. Yazar her seferinde bir şeyi saklı tuttuğundan okuyucuyu kitaba çok güzel bağlayıp adapte edebilmişti. Kitaptan gerçekten kopamıyorsunuz. Sanki büyülenmiş gibi sürekli okumak istiyor, yorulsanız bile okumaya devam etmek istiyorsunuz. Jude’un hukuk okuyor oluşu ve hukuki davalardan bahsedilmesi çok hoşuma gitti. Hem okuduğum bölüm açısından oldukça ilgimi çekti. Öğrendiklerimi bir kitapta okumak oldukça keyif vericiydi. Kitapta sürekli geçmişe geri dönerek anılar anlatılıyordu ve bu durum da hoşuma gitti. Hiçbir zaman geçmişi mi yoksa şimdiki zamanı mı anlatıyor karmaşasına girmedim. Kitapta hoşuma gitmeyen nokta ise birkaç kişide daha duyduğum gibi karakterlerin yaşları büyüse de her zaman gözümde genç ve tecrübesiz halleri canlandı. Bir türlü ergin ve yaşlı hallerini gözümün önüne getiremedim. Zaman fazla hızlı işlendiğinden veya sürekli geçmiş ile şimdi arasında gidip geldiğinden olabilir diye düşünüyorum ama bir türlü nedenini tam anlayamadım açıkçası. Zamanın hızlı işlenmesi aslında rahatsız edici değildi ama karakterlerin olgunlaşmalarını idrak edemediğim için çok da hoşuma gittiğini söyleyemem. Bu arada ilk 100 sayfanın oldukça sıkıcı olduğu söyleniyordu. Ben okurken o sayfalarda hiç sıkılmadım açıkçası. Hatta bence inanılmaz akıcıydı çünkü bir oturuşta okuyabildim. Bu kadar kalın bir kitaptan akıcılık beklemek aslında zor bir şey ama gerçekten inanılmaz akıcı. Duygusal ağırlığı olmasa bir oturuşta rahat 150 sayfa okunabilir. Fakat 109’dan sonra Jude karakterini daha derinden tanımaya başlıyoruz. Sayfa 180’den itibaren ise dramatik bir hal almaya başlıyor. Yüreğimi burkan birkaç satırı aklımda canlandırmamaya çalıştım. Sayfa 400’leri okurken artık başıma ağrılar girdi. İçimi daraltan iğrençlikleri okurken acayip bir rahatsızlık duydum. Hem kitabı bırakmak istemiyor hem de kitabı bir köşeye koyup okuduklarımı unutma isteği doğuyordu içime. Bir süre sonra okuduklarımın bir kısmını hayal etmemeye çalıştım ama başardığımı söyleyemem. Sayfaları çevirirken her satırı kaskatı okudum resmen. Kasıntımı fark etsem de bir türlü sakinleştiremedim kendimi. Nasıl olur, nasıl bu derece iğrenç bir mahlukata dönüşebilir bir yaratık. İnsan demiyorum çünkü insanlığa sığmaz tüm bunlar. Benim okuduğum satırlarda içim kalkarken yazar tüm bunları nasıl yazabilmiş? Hadi yazdı diyelim, nasıl sağlam kalmış tüm bunların ardından? Yaşamışçasına, inanılmaz bir gerçeklikle yazmış. Tüm duyguları dibine kadar hissettirirken okurların kalbini paramparça edeceğini, soluk alıp vermede zorlanacaklarını bilmiş mi acaba? Oturduğum yerde kaskatı kesilirken, ne olur bu da olmasın diye içimden yalvarma nidalarıyla okudum birçok satırı. Kitabın ortalarını biraz geçtikten sonra her şey düzene girmiş, sonunda mutluluğu yakalamış derken bir başka felaket karşıladı beni. İçimi kaplayan huzur bir anda sönerken yepyeni bir hüzün bulutu çöktü üzerime. Kitabı okurken çok ağır olacağını zaten tahmin edebiliyordum, bu yüzden sürekli her şey daha kötü olacak fikri vardı kafamda. Bu durum beni daha da olumsuzluğa sürükledi. O yüzden işlerin tam düzene girmişken yeniden sarpa sarması beni hiç şaşırtmadı. Hatta hep daha fazlasını bekler oldum. Dayanamadığım çok fazla kısım oldu. Ama bırakamadım kitabı, sanki biri dürtüyordu beni sırtımdan. İçimdeki okuma isteğini bastıramıyordum. Kitap okumak istemediğim bir zamanda bile elime alsam saatlerce başından kalkamıyordum. Kitabı okurken keyif almıyordum, ruhu paramparça olmuş bir karakteri okumak nasıl keyif verebilir ki insana? Kitaba başladığım andan itibaren Sanki kalbimin üzerine taş bağlı gibiydim. Nefes almak bile zor geldi bazenleri. Bu kitap beni onlarca yıl yaşlandırdı. Okuduktan sonra çok yıprandım, tarifsiz bir yıkım karşıladı beni. Bazı satırlarda okuduklarımın ağırlığından ellerim buz kesiyordu. Bunları yazarken bile kitabı bitirişimin üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen hala içim ürperiyor. İçimi kaplayan huzursuz duyguyu tarif edemem. İşin ironik kısmı ise kitabı okumaktan asla vazgeçmemem. Asla okumamak gibi bir düşünceye kapılamadım, asla. Çünkü biliyorum, okumam gerekiyor, bazı şeylere farkındalık kazanmak gerekiyor. Her ne kadar acı bir tecrübeyle olsa da. Ki zaten kitabı o kadar bağrıma bastım ki okumamaya kıyamadım. Ama Jude’a her zaman hak verdim. Yazar Jude karakterini gerçekten büyük bir gerçeklikle tasarlamıştı. Tasarlamıştı diyorum çünkü gerçek olması düşüncesi bile yüreğimi parçalar. Jude’un tepkileri hem çok aşırı hem de yaşadıklarından dolayı olağan karşılanabilecek tavırlardı. Aşırı dememin sebebi yaşadıklarının ağırlığından kaynaklı. Yoksa bu aşırı vasıfları karakterin durumuna yakıştıramadığımdan değil. Okurken asla bu kadar da olmaz diyemedim. Diyemem de. Çünkü empati yapmak bile imkansız derecede zor geliyor insana. Jude’un çırpınışlarını okumak gerçekten çok acı verici. En acı olanı ise Jude’un yaşadıklarını normal sanması. Kitapta sayfa 507’de bir bölüm vardı ki ben orada koptum. Düşüncelerimi kelimelere dökemeyeceğim noktaydı orası. Sözün tam manasıyla bittiği yer. Hani kitapta hıçkıra hıçkıra ağlanacak iki sayfa seçin deseydiniz seçeceğim sayfalar 507 ve son sayfa olurdu. O sayfaları okumak beni tüketti. Jude benim için unutulmaz bir karakter olacak, hafızamdan silemeyeceğim kadar derin etkiledi beni. Bu satırları yazarken bile inanın çok zorlanıyorum, çünkü okuduklarım hafızamda canlandıkça kanımı donduruyor. Jude’un kabullenilmişliği beni o kadar yıprattı ki anlatamıyorum. Ancak kitabın hiçbir satırında ağlamadım, ağlayamadım. Nedenini ise biraz düşününce fark ettim. Ben bu tür katlanılmaz yaşanmışlıkları okurken içimdeki öfkeyi iyice alevlenene kadar harlayıp duruyorum. İçimdeki öfke öyle büyüyor ki fiziksel acı çektiriyor bana. Ama bu öfke durulup gözyaşlarına dönüşmüyor hiçbir şekilde. Düşünmekten geceleri gözüme uyku girmezken bir türlü bu huzursuzluktan arındıramıyorum ruhumu. Halbuki ağlasam rahatlayacağım ve bu kadar sürmeyecek bu huzursuzluk hali. Gözümden tek damla yaş akmazken her satırda çok daha öfkeli bir hal alıyordu içimdeki yanan alev. Kitabın son satırı ise beni benden alan, her şeyden soyutlanmamı sağlayan kısımdı. İşte orada ağladım, hem de dakikalarca. O kadar ağladım ki boğazımdaki acı dinmeyecek sandım bir süre. Hayatımda hiçbir kitaba ağlamamıştım, ta ki bu kitaba kadar. Bu kitap kendimi daha yakından tanımama fırsattı aslında. Ama bana hiç iyi gelmedi bu kitap. Bünyemin kaldıracağından çok daha fazla acı barındırıyor Değersiz Bir Hayat. Sorsanız okuduğuna pişman mısınız diye, asla diye cevaplardım sizi. Eğer bu kitabı okumasaydım bazı şeyleri asla anlayamayabilirdim. Bu yüzden doğru kararı verdiğime neredeyse emindim. Ama okuduğum için uzun süre kalbimin üzerindeki ağrı dinmeyecek gerçeğini göz ardı edemem. Kitap bittiğinden beri içimde koskocaman bir huzursuzluk kol geziniyor. Okuduklarımı unutamıyorum, hoş unutmaya niyetim var da diyemiyorum. O kadar garip duygularım var ki bu kitaba karşı, ben bile kestiremiyorum ne diyeceğimi. Son sayfayı okuduktan sonra kitabın kapağını kapatmak çok zor geldi bana. Sanki çocuğumu geceyarısı sokakta yapayalnız bırakmış gibi bir his bu. Kapağını kapatıp bir köşeye koymak inanın çok zor geldi. Biliyorum, bazı kitapları okumak gerçekten çok zor olmalı, bu kitap da onlardan biriydi. O yüzden, en başta da söylediğim gibi, sadece kaldırabilecekler okusun. Kimseye okusun diye ısrar edebileceğim bir kitap değil. Çünkü okuduktan sonraki huzursuz hislerin sahibi olmak istemiyorum kimsenin. Ama okunması gereken sağlam bir eser olduğunu söylemeliyim. Benim gözümde bir başyapıt Değersiz Bir Hayat. Akıllardan silinmeyecek bir eser. Bu kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Kitaba 5 üzerinden 5 veriyorum. Biliyorum çok ama çok uzun oldu, okuyanınız var mı bilmiyorum ama eğer okuduysanız teşekkür ederim. Sevgiyle kalın efendim.
    Puanım: 5/5
  • 902 syf.
    ·Puan vermedi
    Dönemin Türkiye'sinde bize çok normal gelen, sıradan hadiseleri, bir yabancı gözünden okumak, sizleri o günlere, o mahallelere, hatta padişahın, vezir-i azamın huzuruna götürüyor. Bayram eğlenceleri bizim için çok sıradan, olağan şeylerdir mesela ama Gerlach için bütün bunlar yeni, farklı şeyler. Bu gözle okunduğu zaman, kitap çok daha fazla çekici oluyor. Bunlara ilaveten, genel kültür anlamında çok katkısı olan, ufak tefek ancak içi dolu bilgiler de ihtiva ediyor. Epeyce istifade ettiğim mükemmel bir kitaptı. İki cildinin de her sayfasına verilen paraya değen, birinci dereceden kaynak sayılabilecek bir eser.
  • 200 syf.
    ·7 günde·9/10
    Kadınların sınıfı Aksu Bora'nın özellikle odaklandığı ücretli ev emeği konusuna değinerek feminist sentez sunmaya çalışan bir çalışma. Elbette ki kadınlar yalnızca ücretli ev emeği olarak değil birçok mesleki dalda ezilmekle karşı karşıya kalıyor. "Ezilme"den kastım ille de bilinçli bir dışlama da olmak zorunda değil. Buna ek olarak kadınlar mesleki yaşantıda süregeldikçe normalleşmiş hale gelen istemsizce bile olsa yapılabilen kimi bazı kalıp ayrımcılıklara da maruz kalabiliyor. Bunlar genelde istemeden de olsa yapılabilen dışlanmalar. Mesela erkeklerin çoğunlukta olduğu bir mesleği icra eden bir kadına "erkeksi" ya da erkekleşmiş gibi bakılması bunun en basit örneği olarak verilebilir. Ancak bu çalışmada odak noktası ücretli ev emeği olduğu için o doğrultuda gitmek çalışmanın analizi açısından daha yerinde olacak.

    Bora, ilk olarak "ev işleri" kalıbından yola çıkıyor. Ev işleri öyle şeylerdir ki ataerkil düzende anında sömürülen ve değeri göz ardı edilen bir emektir bu. Adeta hep orada, olduğu yerde olması, kalması gereken bir olgudur bu. Ataerkil düşünce bu emeği "sevgi emeği" etiketi ile kendince meşrulaştırmak amacındadır da aynı zamanda. Karşılığının aile içindeki sevginin birlikteliği ile ödenmeye çalışıldığı bu emeğin asıl karşılığı aslında hiçbir zaman geri alınamaz. Çünkü ortada bir rol biçme olgusu mevcuttur. Burada aklıma ilk olarak "ev hanımı" olgusu geliyor. Ev hanımlığı olgusu kültürümüzde yerleşmiş bir nitelendirmedir. Ev ve ev içine ait tüm işleri kadının yüklenmesi, bunun gerekliliğinin de erkeğin dış dünyada maddi gelir elde etmesi olarak gösterilmesi. Adeta kadın ve erkeğin elde edeceği emek karşılığı aynı segmentte değildir. Erkek dış dünyada da geçerli olan "para" kazanırken kadının bu "ev hanımlığında" elde edebileceği tek şey aile içi bir sevgidir vaadidir. En azından patriarkanın vermeyi vaat ettiği ödül budur. Ancak bunun sınırları ancak ev içerisinde geçerli olarak kalabilir. Böylelikle erkeğin emeğinin karşılığı dış dünyanın sınırlarına dek uzanırken kadın ev içine gerek fiziksel anlamda gerekse de varoluş açısından kısılmış olarak kalır. Çünkü modern dünyada varlığını sürdürebilmek bir anlamda da para olgusuna bakmaktadır.

    Bora'nın sorduğu asıl soru ücretli ev emeğine bakarak kadın öznelliğinin tam olarak nasıl inşa edildiğidir aslında. Hiçbir farklılık bir iktidar dolayımından geçmeden var olamaz. Dolayısıyla öznellik kendini kendi içimde değil muhakkak bir başkası üzerinden tanımlar. Bu "başkaları" kadınlar için erkekler olduğu kadar yine kadınlardır da. 80'li yıllara dek kadın tarifine dayanak oluşturan şey orta sınıf kadınlığı idi. Yani bu durum aslında kadınların bizatihi kendileri de sınıfsal farklılık içinde ayrılıp ve ayrıştırılıp, halihazırda bir cinsiyet ayrımcılığı varken bunun üzerine bir de toplumsal sınıf ayrımcılığı eklenmesine yol açar. Bu sınıf ayrımcılığı da pek çok zaman ataerkil düzene hizmet eder aslında. Eşitsizliğin olduğu toplumsal düzenlerde bunu düzeltmeye yönelik çabaların bu sistem içerisinde yalnızca egemen olan sınıflar için değil ezilenler için de geçerli olması gerekir. Başka bir deyişle orta sınıf kadınlar, alt sınıfa itilmiş kadınlara nazaran sırf bu sınıf farkından dolayı daha özgür durumda ise ortada bir yanlışlık vardır. Birtakım feminist kuramcılar da benzer sebeplerden sınıf kavramını uzun zaman Bora'nın ifadesi ile bir tür "hayalet kavram" olarak görmüşlerdir.

    Bu genel toplumsal sınıf farkının tıpkı cinsiyet ayrımcılığı gibi bir etki yaratması konusu aslında dünya üzerinde de zamanında çokça ihmal edilmiş bir mesele. Ülkemizde belki de bu mesele üzerine odaklanılabilecek en iyi meslek grubu ücretli ev işi yapanlar. Çünkü bu meslek grubunda ücretli ev işine gelen, işverenlere göre daha alt sınıfa itilmiş kadınlar bizzat orta sınıf kadınlarla karşılaşıp kesiştiğinde bunun akabinde daha belirli, net gözlemler açığa çıkıyor. Irk-sınıf ayrımcılığına karşı mücadele feminist mücadele ile keşisebilse bile bu, ayrımcılığa uğrayan kadınların yaşadıkları dolayısıyla sınırlı kaldı kimi zaman tarihte. Bu da kadınların birbirlerinden farklılıklarının bir tür iktidar sorunu olarak algılanabilmesini zorlaştırdı. Dolayısıyla farklı sınıfların kadınlıkları sanki basitçe yan yana durabilen ve iktidar bağlarından bağımsız farklılıklar gibi kavramsallaştırıldı. Daha basitçe söylemek gerekirse, kadınlar arasındaki sınıf farklılıklarını ataerki bizzat kullanmayı çok iyi bildi. Feminist mücadelenin tarihine bakacak olursak birtakım uzlaşamamalar ile maalesef yer yer karşılaşıyoruz. Bu, siyahi kadınların kadın mücadelesi ortaklığında daha çok zorluk çekmesinden tutun da alt sınıftan maddi açıdan kötü durumda olan kadınların cinsiyet ayrımı açısından daha fazla ezilmesine dek varıyor.

    Dergiler ve kitaplar önceki çağlarda bir "hanımefendi" stereotipini oluşturup bunu sergilemeye başladılar. Bu yüzden de beyaz üst sınıf kadınlığı hem erkekler için hem de bizzat kadınlar için bir ideal olarak tanımlamaya başlandı. Bu ideal aynı zamanda en pasif ve en bağımlısı idi. Hanımefendilik stereotipi çağlar boyunca en saygını olarak stilarize edildi. Bu stilarize edilme durumu günümüzde bile devam ediyor aslında. Dizilerde yıllardan beri rastladığımız tablo aşağı yukarı şudur: Saygın, üst sınıf pasif ve bağımlı bir hanımefendi imgesi, bunun yanı sıra bir de kapıcı, hizmetçi vb. gibi toplumda daha alt sınıf kabul edilen meslekleri icra eden kadın imgesi. Alt sınıftan kabul edilen kadının kişilik özellikleri genelde seyirciye daha asabi, kaba yansıtılır, genelde eşi ile ilişkisinde baskın olan taraf olur. Fakat seyirciye aynı zamanda hanımefendi tipi doğru olarak empoze edildiğinden alt sınıftaki kadın insanların zihninde, sinir bozucu, hadsiz olarak algılattırılır. Böylelikle o kadın, eşini onu ayrımcılığa uğratmasına karşı çıksa bile hem bu kaba saba bir şey olarak empoze edilerek hem de sadece "hadsiz" damgası verilen kadın bunu yaptığından diğer kadın streotipi çok daha kolay bir şekilde yüceltilir. Bir yandan da işçi sınıfından kadınlar kuşaklar boyunca güçlü ve kaba saba olarak tanımlanmışlardır. Bu tanımlama ve algılama aynı zamanda "kadınlık" tanımının dışına taşmışlığı da temsil etmektedir. Adeta bu kadınlar, kadınlık olgusuna göre daha az kadındırlar. İdeal kadın az önce de bahsettiğimiz gibi hanımefendi tiplemesinde, narin kırılgan olmalıdır... Bu bağlamda işçi sınıfından gelen bir kadın, karşılaştığı ve ona dayatılan bir "hayvansılık" ile yüzleşmek zorunda kalır. Bu yüzden de onlar kültürün eşiğinde, doğaya yakın olarak damgalanırlar. Hastalık ve enfeksiyonların kaynağı olarak görülürler. Bora'nın çalışma içine dahil ettiği, yapmış olduğu ücretli ev işçisi ve işveren görüşmelerinde de sıklıkla karşılaşılan bir tablodur bu. Eve temizliğe gelen kadın pis olarak tanımlandığından ev sahibi ona özellikle geçici eşyalar kullandırır mesela, plastik çatal kaşık vb. gibi şeylere varıncaya dek. Olaya bu açıdan baktığımızda işçi sınıfından gelen bir kadının karşılaştığı kadınlık ile üst sınıftan bir kadının karşılaştığı kadınlık birbirlerinden son derece farklı olacaktır aslında. İşçi sınıfı kadınları beden ile özdeşleştirildiğinden dolayı doğa ile kültür arasındaki çizgide bulunan işler onlara atfedilir, yiyecek artıklarını, pislikleri temizlemek gibi. Bu yüzden de kadınlık onlar için çok farklı düzeylerde tanımlanır hale gelmiştir. Böylelikle işçi sınıfından kadınların bedenleri ile kadınlıkları arasında bir ayrım açığa çıkmaya başlar. Sanki bedenleri ve kadınlıkları iki ayrı şey haline gelmeye başlar.

    İşçi sınıfındaki kadınların dışlanması onların saygın olmayışları ile meşrulaştırılır. Görüşmelerde işverenlerin bazıları kendilerinin evine temizliğe gelen kadınların sınıfsal durumu hakkında, kendilerini geliştirip doğru düzgün bir iş yapmıyor olmaları ile ilgili yorumlar yapar. Bu da bu sonradan belirlenmiş meşruluğu gözler önüne serer. İşverenler ve ev işi işçileri arasındaki sınıfsal farklılık onların kadınlıklarının da farklı olmasına yol açtığından bu yüzden de farklı kadınlıklar en başta birbirini değersizleştirerek kurulmaya başlanır. Bu durum da ortak bir paydada birleşmeyi imkansızlaştırır. İlkokulda anne babamızın ne iş yaptığı sorulduğunda eğer anneniz "ev hanımı" ise bunu ifade etmenin nasıl güç olduğunu bilirsiniz.

    "-Annen ne iş yapıyor peki?
    -Ev hanımı.
    -Çalışmıyor yani?...
    -..."

    Gözardı edilen kadın emeği her yerde karşımıza çıkıyor...

    "Ev kadınlığı" kadınların sözde "doğal" eğilimleri ve özelliklerine bağlansa da tarihsel bir konumdur aslında. Kapitalist üretim ilişkileri ile ev ve iş yeri kavramının ayrılması, evin ekonominin dışında bir yer haline gelişi bu ayrışmayı hızlandırdı. Daha önceden bu ayrışma henüz yokken ev kadını kavramı henüz yoktu. Dolayısıyla ev kavramı dış dünyaya yönelik bir özelleştirme çabası içine girmiştir. Dış dünyadan bakılınca görünmez olarak kabul edilmiştir adeta. Aynı sebepten de aile içindeki eşitsizlik, istismar, baskı gibi sorunlar başkaları tarafından "özel" alanın sorunları olarak görmezden gelinmeye başlanır. Üst katta öldüresiye şiddete maruz kalan kadının çığlıklarını alt kattan duyan komşuların vermiş olduğu, "aman aile içi işlerine karışmayalım" tepkisini aklınıza getirin. Ev görünmez hale geldikçe gerek içinde yaşanan şiddet gerekse de emek de algılanamaz hale gelmiştir. Bu ev yaşamı 19. yüzyıldan itibaren normalleşmeye başladıkça kadınların "namusuna" da çok daha yoğun bir önem verilmeye başlanmıştır. Serbest piyasa ve bireycilik anlayışı, yerleşik toplumsal hiyerarşi düşüncesini zamanla yıktı. Bu gelişmelerden en bariz etkilenen orta sınıf oldu. Toplumun ahlaki değerlerinin koruyuculuğu böylelikle orta sınıf kadınlara düşmüş oldu. Bu yüzden de kadınlar daha ahlaklı, namuslu ve temiz görülmeye başlandı. Ataerkil otoriteyi zayıflatabilecek piyasa güçlerinden uzakta evlerde tutulmaları da sırf bu yüzden gerekliydi... Zamanla kadınların iffetini zayıflatan bir etken olarak piyasa faaliyetlerine duyulan korku ev içi kol emeği içeren her türlü şeyi kapsar hale geldi.

    Birtakım feminist kuramcıların en büyük hatası kadınların ev içinde harcadıkları görünmeyen emeği görünür kılmaya çalışırlarken kadınlarla erkeklerin farkından çok daha az kadınların kendi aralarındaki ayrıştırıcı farka dikkat etmiş olmalarıydı. Bu bağlamda çalışmanın esas konusu olan ücretli ev emeği hem sınıf hem de cinsiyete dayalı geleneksel iş bölümünü tekrardan oluşturur. Orta sınıf kadınlara da ev işlerinden kaçarak ev içinde cinsiyete bağlı geleneksel ve eşitsiz iş ayrımını görmezden gelmelerine yol açar. Adeta işverenler ev işlerini "devrederek" erkeklerle daha eşit bir düzeye gelmek için daha çok avantaj elde ettiklerini zannederler. Bu gibi ayrımcılığı devretme şeklinde bir eşitliğe koşmanın trajikomikliğinin yanı sıra erkeklerle eşit hale gelmenin yalnızca ev işlerini yapmıyor olmak (başkalarının yapmasını önemsememek) sanılması patriarkanın daha da güçlenmesine yol açtı, açıyor maalesef. Çalışma kapsamında görüşülen kadınların çoğunun kocasının işsiz olup bu durumu geçici olarak görmeleri dikkate değer bir ayrıntı idi. Kadının evi geçindiriyor olması, bu yıllarca sürüyor olsa bile norm dışı olarak görüldüğünden geçici bir durum olarak algılanıyor. Bu bağlamda baktığımızda kadınlık ve erkekliğe atfedilen normlar dışına çıkıldığında bu dışarı çıkış kadın tarafından gerçekleştirilse bile ortaya bir uyumlulaştırma çabası çıkabiliyor. Çalışmada bazı ücretli ev işçileri normlara göre erkeğin yerine getirmesi gereken rolü yerine getirdiklerinde bunu çeşitli şekillerde adeta telafi etmeye çalışıyorlardı. Gerek kendi kazançlarını küçümseyerek, gerekse de bu emek ürününün değerini sadece bir harçlık olarak nitelendirerek.

    "Biz de eve harçlık çıkarıyoruz işte birkaç parça."

    Böyle olunca da bu roller normal şartlarda değişme yoluna gidecekken bu gibi bir uyumlulaştırma çabası içerisinde bulunuluyor. İşte tam da bu yüzden geçim sağlıyor olmanın kendisi geleneksel eşitsiz evlilik ilişkisinde kadınlar açısından erkeklerin aksine asla bir güce dönüşmez.

    İşverenlerin kimi davranışları onların kaptırmak istemedikleri iktidarlık anlayışını da yansıtır nitelikte. İşverenin ücretli ev işçisinin evin yemeğini yapmasına izin vermemesi, onu kendi yapması, "evin yemeğini evin kendi kadının yapması" gerektiği yönündeki düşünceyi içeren bir iktidar kurma çabasıdır. Yemeğe iktidari bir anlam yüklenir. Çünkü yemek geleneksel eşitsiz evlilik ilişkisinde yoğun bir yere sahiptir. Bunun yanı sıra bu iktidar sağlama amacının kendisi de zaten ataerkil çabaların bizzat kendisini taşır. O evin hanımı işverendir ve bu hanımlığı onun kült işlerini de devrederek harcatmak istemez. Ücretli ev işçisi ve işveren arasındaki sınırların bulanıklaşması da böylelikle başlar ve bu bir gerilim yaratır. Bu yüzden de bu sınırlar tekrar belirginleştirilmeye çalışılır. İki sınıfın aralarındaki fark bu bireyler tarafından zaman zaman sınıfsal fark olarak da görülmez. Ücretli ev işçisi olan kadınlar bu faaliyeti "çalışma" olarak değil, "ev işine gitmek" olarak tanımlarlar. Bu sınıfsal farklı gözetmemeleri de ev işinin kendine özgü karakterinden kaynaklanır. Bunun bir nedeni de evin, kadınların ve bakım işlerinin ekonomi ve siyasetin; resmiyetin dışındaki gerçeklikler olarak algılanmasındandır. Yani hem ev içinde yapılan emeğin görünmez hale gelmesi olağan bir şey haline gelmiştir hem de evin az önce bahsettiğimiz gibi görünmez kalarak algılanmasından dolayı ev içinde dış dünya için gerçekten emek olarak nitelendirilebilecek şeyler olduysa da bu yine ev içinde kısılıp kalmaktadır.

    İki sınıf da birbirlerinin farklılıklarına göre denetleme yaparak kendilerini güçlendirme çabası içindedir. Sınıfsal sermaye açısından iki taraf da karşı tarafta göremediği şeyi kendi sınıfsal normlarına göre değerlendirip kendini karşısındakinden üstün tutmayı amaçlar. Mesela görüşmelerde ücretli ev işçilerinin bazıları işverenleri "kadın" olarak görmeyişleri buna güzel bir örnektir. Onlara göre işverenler evine özen göstermiyor ya da kendine evine gösterisinden daha fazla özen gösteriyorsa bu onların "daha az kadın" olmaları için geçerli bir sebeptir. İşverenlerin bazılarının da ücretli ev işçisi olan kadınları cahil, köylü olmalarını bahane edip onları alt sınıfa itmeleri dışlamaları da yine buna bir örnektir. Ama güç ille de başkaları üzerinde onları inciterek kendini ortaya koymaz, zaman zaman yardım ederek de ortaya konur bu güç. Yine buna örnek olarak kimi işverenlerin ücretli ev işçisi kadınlara geçimleri kolaylaşsın diye ek para vermeleri ya da "ablalık" anlamında yardımcı olmaları verilebilir. Bu şekilde pek bir zahmete girmeye gerek kalmadan yardımsever hissetmenin keyfini tadar burjuva kadınları. Hayatında ya da stabil programında bir değişiklik yapmadan, mahallesinden çıkmadan diğerkam ve iyi yürekli hisseder. Yine başka bir örnek bu sınıfsal ilişkide eşitsizliği yeniden üreten başka bir boyut olarak, ücretli ev işçisi olan kadınların dertlerini ve sıkıntılarını işverenler dinlerken, işverenlerin "benim sorunlarım onları aşar" diyerekten düşünüp sorunlarını onlara açmamaları da gayet yerinde bir örnektir. Bu örneklerden bariz bir şekilde görülen şey cinsiyet rejimi yalnızca kadınlarla erkekleri değil, kadınları da farklılaşma içerisine sokuyor. Böylelikle kadınların kendi arasındaki iktidar stratejileri erkek egemenliğin sürmesine dolaylı da olsa katkıda bulunuyor. Bu istihdam ilişkisi yalnızca kadınlar arasındaki eşitsizliğin devam ettirilmesini değil, kadınlar arası sınıfsal farkın olduğu kadar cinsiyet farkını da yeniden üretiyor. İki sınıfa ait kadınların birbirlerinin kadınlıklarını "yeterlilik" bağlamında daha az veya çok görmesiyle. Bu noktada da cinsiyet farkı dediğimiz gibi yalnızca kadın - erkek arasında değil kadınlar arasında da devam ediyor. Böylelikle de cinsiyetin biyolojik cinsiyete değil, toplumsal bağlama dayandığı da bir anlamda tekrardan vurgulanmış oluyor. Toplumsal cinsiyet işte bu açıdan da devreye giriyor.

    Çalışmanın sonucu genel itibariyle kadınlar arasındaki ortaklığın bu sebeplerden dolayı "ortak bir ezilmişlik" olarak görülmediği ve bunun nedenleri ile son buluyor. Kadınların yalnızca kadın oldukları için ezildikleri doğruysa da bunun ortak bir ezilme olarak yorumlanması bu vadede neden mümkün görünmüyor, Aksu Bora bizlere bunun objektif bir tablosunu sunuyor. Bahsettiğimiz kadınların ortak bir zeminde, kadınlıkların ataerkil iktidar ilişkilerinden farklılaşmalarından dolayı buluşamamalarının araştırılması konusunda ülkemiz açısından en bariz, çarpıcı örneklerden biri de ücretli ev işçisi - işveren ilişkisi. Bu, üzerine ciddi bir şekilde yoğunlaşılması gereken bir konu. Hem ülkemiz için hem de dünya için.

    Dünyada kadınlığın farklılaştırılması sorunu başka örneklerle de karşımıza sıkça çıkıyor maalesef. Yurt dışındaki kimi feminist gruplardaki TERF olayları bile buna örnek verilebilir. Transseksüel kadınların, cinsel kimliklerini "kadın" olarak görmeyen kimi feministler de bir başka boyutta farklılaşma oluşturup bu farklılaşma içinde mücadelenin ortak zeminini bölüyorlar. Ama bu, ekonomik sınıf kavramından daha farklı bir boyut elbette. Buna da ileride ilgili bir çalışmada elimden geldiğince değinmeye çalışacağım. Zaman ayırıp okuduysanız şimdiye dek teşekkür ederim.