• Gözlerinde aynı duyguların biriktirdiği yaşlar vardı. Bunlar Olga'nın ruhunda geçici duygular, atılışlar, uykudan uyanmalar halinde kendini gösteren ve bir gün açılacak olan tutkuların belirtileriydi.
  • 632 syf.
    ·9/10
    Bu kitabı okuyup da oblomovluk kavramıyla meşgul olmayan, kendinde oblomovluk belirtisi var mı diye düşünmeyen yoktur sanırım. Biraz şakayla karışık, biraz özeleştiri içeren, ama daha çok yapılmayanlara bahane olarak kullanılmak üzere son derece kullanışlı olan bu kavram, Gonçarov tarafından bize miras olarak bırakılmış. Tembelliği bir felsefe haline getirip zor durumda kullanalım..
  • - Zekâca kimseden aşağı değildi, dedi. Tertemiz billur gibi bir ruhu vardı. Asil heyecanları olan bir insandı.
    Ama hiçbir şey yapmadı.
    - Niçin? Ne yüzden?
    - Ne yüzden mi?... Oblomovluk!
  • Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kibiteyevna'nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.
    Oblomovka'da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar.

    Oblomov sonraları dünyada her şeyin pek basit olduğunu, ölülerin mezarlarından çıkmadıklarını, dev cüsseli insanların eninde sonunda panayırlarda halka gösterildiğini, haydutların hapse atıldığını gördü; ama hortlaklara inanmaz olduktan sonra bile içinde bir korku ve kasvet perdesi kaldı. İlya İlyiç canavarlardan hiçbir kötülük görmediği gibi dünyada hiç de öyle büyük dertler, sıkıntılar geçirmedi; ama yine de her an korkunç bir şeyler olacak kuruntusuna kapılır ve korkuya düşerdi. Hâlâ bugün bile karanlıkta ruhuna işlemiş olan korku canlanıverirdi; ertesi sabah gerçi bu korkusuna gülerdi; ama gece olunca yine ürpermekten kendini alamazdı.
  • 632 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    “Bu kitapta önemli olan Oblomov değil, Oblomovluktur.”

    Daha önce hiç ‘oblomovluk’ terimini duydunuz mu? Bu terim tam da Rus yazar Gonçarov tarafından kaleme alınan Oblomov karakterinden türemiştir. Karakterimiz; tembellikten mutluluk duyduğu için tembel olan biri değil, işleri ertelemeye eğilimli, plan yapan ama uygulamayan, çoğu zaman çözüm uygulamayı gözünde büyüten ve sorunlardan kaçarak kurtulmaya çalışan biridir. İşte Oblomov gibi davranan insanların kısaca Oblomovluk yaptığı söylenir.

    Gonçarov, hayat verdiği karakterlerden bahsederken her birinde parça parça kendimi bulduğumu söyleyebilirim. Ancak kendimi en çok Oblomov’da bulmaktan rahatsızlık duydum. Çünkü karakterin tembelliği, işleri sürekli ertelemesi, sorunlarından kaçması gibi özellikleri öz eleştiri yaptığımızda kendimizde pek de görmek istemediğimiz davranışlardandır. Ancak yazar bu davranışların kötü olduğunu bariz bir şekilde söylemeden, hissettirerek ve aşılayarak anlatmış. Bu kitabı okumaya başladığımdan beri işlerimi ertelemeyi bırakmaya ve bazı şeylere üşenmemeye çalışıyorum. Yazarın bu güzel inceden işleme taktiği belki de birçok kişisel kitabın uyandıramayacağı farkındalığı bende uyandırdı. Çünkü bir noktadan sonra karakterin tavırlarından o kadar rahatsızlık duyuyorsunuz ki “ben böyle olmamalıyım” gibi düşüncelere kapılıyorsunuz.

    Değinilmesi gereken bir diğer nokta ise yazarın bu eserde karakterleri belirli semboller olarak ortaya koyması. Örneğin Oblomov, Rusya gibi doğu ülkesi insanlarının ‘tembelliğini’ simgelerken; Oblomov’a tam tezat olan Alman Ştolts karakteri, Almanya gibi batı ülkesi insanlarının tezcanlılığını, çalışkan ve üretken oluşunu simgeler. Rus yazar Gonçarov’un bu eleştirel eserini bu bilgiyle okumak bana ayrı bir tat verdi.

    Kitap başlı başına simgesel ve derin anlamlara sahip. Rus edebiyatı seviyorsanız, bir de Dostoyevski gibi tarzlara hayır diyemiyorsanız, sizin için göz ardı edilmemesi gereken bir eser: OBLOMOV!
    Şimdiden iyi okumalar!
  • 115 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Lüzumsuz Adam

    "Aylaklık bütün psikolojinin başıdır"
    der Nietzsche...
    Ne dersiniz?
    Eminim hepiniz bir lüzumsuz adam karakterini çok sevmişsinizdir.
    Flâneur en kısa tarifiyle "aylak kent gezgini" anlamına gelir.
    Fransızca kökenli bir terim.
    Flâneur kelimesi ilk olarak 1863'te Charles Baudelaire tarafından Modern Hayatın Ressamı adlı yazısında kullanıldı.
    Baudelaire, flâneur'ü 'dunyanin merkezinde iken dünyayı gözlemlemek ama dünyadan sakli kalmak isteyen bir gozlemciydi'.
    Walter Benjamin'in flâneur'ü ise entelektüel ama icinde bulunduğu toplumda kendini tedirgin hisseden biriydi.
    Fransız filozof Jean Paul Baudrillard ile Baudelaire'in flâneur'ü ise birbirinden farklı. Baudrillard'ın flâneur'ü televizyon ekranının karşısında koltuğa çivilenmis halde.
    Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman'a göre ise, günümüzün flâneur'ü postmodernitenin tipik bir figürü, ancak şehri deneyimleyen bir hayalperest olarak hala belirsizliğin, anlik veya parça parça ilişkilerin sembolü olmaya devam ediyor.
    Polonyalı filozof Stefan Morowski, Baudrillard ve Bauman'dan farklı olarak, çağdaş flâneur'ün gücüne ve etkinliğine inanmayı sürdürüyor. Modern flâneur'ün kitle üretiminin kültürel baskısına boyun eğmediğini dile getiren Morowski, bir adım ileri giderek onu kahramanlaştırıyor, şeytanlarla savaşan 'Son Mohikan' olarak nitelendiriyor.
    Dostoyevski'nin 'Yeralti Adami', Gonçarov'un 'Oblomov'u', Robert Musil'in 'Ulrich'i',
    Sait Faik'in 'Lüzumsuz Adam'ı,
    Turgenyev'in 'Çalkaturin'i'
    Yusuf Atılgan'ın 'Aylak Adam'ı...
    Aslında bir bakıma Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabındaki Bazarov da bir lüzumsuz adamdır.
    Bence lüzumsuz adam özgür adamdır. Bizlerin dile getiremediği şeyleri rahatlıkla kusan adamdır.
    Belli bir dunyevi değerleri hayatının önüne koymadığı kişidir.
    Olduğu gibidir.
    Hangimiz olduğu gibi davraniyor ki?
    Hep bir etrafımıza daha şirin ,daha iyi ,daha entellektüel gözükmek icin aslinda hic sevmediğimiz, zevk almadığımız şeyleri sanki bayılıyor gibi anlatmiyor muyuz? Elalem ne der kalıbının dışına çıkabiliyor muyuz? Belki bazen çok nadir?
    Ne zaman bir lüzumsuz adam ile bir yeraltı adamı ile karşılaşsam garip oluyorum. Sanırım kıskanıyorum da neden onun gibi olamiyorum diye. Mesala Oblomov hepimizi sinir etmiştir, ama yine de çok severiz onu, kiskaniriz da aslinda rahatlığını. Bazarov kadar kimseye kızmadım ama daha sonra gördüm ki adamın rahatlığı paha biçilemez. Ya Dostoyevski'nin yeraltı adamı? "Ben hasta bir adamim" diye başlar. Hangimiz bunu kendine karşı itiraf edebilir ki?
    Bilemiyorum...
    Belki ben de birgün gıpta ettiğim bir lüzumsuz adam ya da yeraltı adamı olabilirim.
    Bu kavramı araştırdıkça bunlar çıktı.
    Aslında sayfalarca yazılır. Ama siz de biliyorsunuz ki uzadıkça okumak da zor geliyor. Belki de sadece içimizi dökmek icin yazıyoruz.
    Belki birgün ben de "Ben bir hasta adami jim" veyahut "Bugün hiç yataktan çıkmak istemiyorum."
    Ya da Sait Faik'in Lüzumsuz Adamı gibi " Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile...."
    Değil mi kim bilir?
    Dediğim gibi araştırdıkça bunlar çıktı.
    Lüzumsuz adam gerçekçidir.
    Sevgilerle...
  • İçinde, hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış, fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı seziyordu. İçi yanarak anlıyordu ki onda gömülü kalmış iyi ve güzel bir şeyler vardı; belki çoktan ölmüş ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıydı. Ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştı ki... Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştı. Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekâsını alabildiğine açılıp harcanmaktan alıkoyuyordu. Sanki gizli bir düşman daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştı...