• 311 syf.
    ·289 günde·Beğendi·10/10
    UZUN ÇARŞININ ULULARI
    Kitabın ilk sayfalarını çevirir çevirmez baharat kokulu, çekiş sesli, bol sohbetli; dost selamının eksik olmadığı sokaklarında tanış insanların gezindiği bir çarşıda buldum kendimi. Daha dün denilecek bir zaman, ama üstünden asırlar geçmiş gibi evvel zaman olmuş. Şimdi birçoğu, bir varmış bir yokmuş olan meslekleriyle anılan, lakaplarıyla bilinen, tanınan, yaşayan esnaf, tüccar, zanaatkâr, meczup: Uzun Çarşının Uluları.
    Aktar Musa Efendi’nin dükkânından yayılan baharat kokuları eşliğinde girdim Uzun Çarşı’ya. Derdi veren dermanı da verir, inancıyla herkes gibi ben de anlattım derdimi. Karılan macunlara, yuvarlanan haplara, türlü şuruba değil itimadım, Şafi olan Allah’a.
    Yılın dört mevsimi helvacı dükkânıyla simitçi fırınının arasına tüneyen İmam Baba’ya sabun görmeyen, makas girmeyen saç sakalına aldırmadan çarşı esnafına verdiğim gibi hürmetle selam verdim. Hazret bana da takılsın, bir çift söz söylesin diye baktım gözlerinin içine. Altın, dolar, emlak demesini beklerken I.Cihan Harbi’nin ortasında buldum kendimi. Yokluk her yerde.
    Bilâder Ağa’ya rastlayınca çarşıda, gayri ihtiyari “Hikmetinden sual olmaz Ya Rabbi!” diyorum. Bilder Ağa esnaf ve ayan cemiyetlerinde soytarılık yapmaktan memnun görünse de ona yapılan insanlık onurunu ayaklar altına alan muamele benim içimi acıtıyor.
    Keyif ehli Berber Hüseyn’de bir saç sakal traşı olmak için boşuna bekledim bir süre. Berber deyip hafife almayın. Başı, dişi ağrıyan, kolu, bacağı kırılan, çıkan hep onun kapısında. Kafası azıcık iyiyse kime ne bundan. Bir köşede otururken Berber Hüseyn’in meydanı döner koltuklu, boy aynalı, eli traş makineli renksiz ruhsuz yeni yetmelere bıraktığını gördüm, kaybolan güzelliklere hayıflandım.
    Köse Hafız’ın sergüzeştine şahitlik edip Deli Bekir’le eğlenmeye kalkınca aldım ağzımın payını. “Evinin başköşesinde televizyon, elinde telefon, altında araba; sen hangi çağın kaçkınısın be şaşkın!” dedi. Şaştım kaldım halime.
    Arzuhalci Hacı’ya bir arzuhal yazdırayım dedim, derdimi anlamadı. Kartlı su sayacının ne olduğunu anlatabilseydim, her ay karta su yükletirken dört beş kalemde değişik adlarla kesilen paraların haksızlığını yetkililere anlatacak bir arzuhal yazardı elbet bana.
    Kuyucu Kör Hafız’la karşılaşınca anladım nerede, ne zamanda olduğumu. Antep’te Kuyucu Kör Hafız vardı. Su sayacı, su parası, soyguncu belediye yoktu. Devir başka, dert bambaşkaydı.
    Bodur’un dönen kaderi Emi Kız’ın yüzünü de güldürdü mü acaba? Cevabını bilmeyi ne çok isterdim bu sorunun.
    Eşek Kasabı Ali Bayramlar yüzyıl sonra hala aynı arsızlık ve yüzsüzlükle at, eşek eti yediriyor müslüman millete. Allah’tan korkmaz, milletten utanmazlar değişmese de testisi suyolunda kırılan Kız Ali’nin çalıştığı eğlence sektörünün nereden nereye evrildiğini görecek kadar uzak bir zamanda yaşıyorum.
    Bir Malûl ve Bir Gazi. Derin bir ah! “Neler yapmadık şu vatan için!/ Kimimiz öldük; kimimiz nutuk söyledik.” Bu vatan Topal Ahmetlere çok şey borçlu.
    Her defasında keleğe getiren feleğe inat deli gönlüne söz geçiremeyen Gelin Emine. Ayyaş, çapkın koca elinden nedir bu kadınların çektiği? İki Candan Komşu’nun haddi aşan rekabetlerinin başlarına açtığı işler. Okuyan neler öğreniyor, neler geliyor sağ olan başa!
    Çek senet mafyasına bulunan alternatif Fotinli Memet Efendi. Yaptığı için erbabı, tuttuğunu koparmadan bırakmayan sülük. Dört gözle beklenen Ramazanlar. Ramazan ayının insanı ötelere alıp götüren uhrevi havasının çarşı pazarı sarması. Modern zamanların bizden koparıp aldığı güzellikler. Hacivatçı Vakkas’ların bir bir aramızdan çekilmesi. İnsanın içini burkan Uzun Çarşı’nın daha nice içli hikâyesine şahitlik ettim bu okuma yolculuğunda.
    Kendini Arayan Adam’lar her devirde aynı. Olduğu ve olmak istediği arasında yalpalamaktan hayat denen bu yolda doğru dürüst bir yürüyüş tutturamadan, gönüllerince bir türkü söyleyemeden varıyorlar yolun sonuna.
    Apartmanlara, sitelere, gökdelenlere feda edilen Asiye Teyzenin Evi’yle çıktım Uzun Çarşı’dan. Her yer beton, geniş caddeler, alışveriş merkezleri, apartmanlar, apartmanlar; vızır vızır işleyen arabalar. Konforlu hayatın albenisi aklımızı başımızdan almış. Bahçe içinde müstakil ev düşü, benim gibi iflah olmaz köylülerin hayali olarak çok komik duruyor günümüzde.
    Dünden bugüne değişen mesleklere, çarşı pazara, yaşam tarzlarına Uzun Çarşının Uluları’nda kâh hüzünlenerek, kâh hayıflanarak yakınen şahit oldum. Hayat akıyor. Hiç bir şey bir önceki gün bıraktığın yerde durmuyor.
    Her şehrin Mitat Enç gibi insanını, insanlarının yaşam tarzını, çarşı pazarını, eğlencesini, tutulan işlerini böyle ustalıkla anlatan yazarları olmalı tarihe kayıt düşmek, gelecek nesillere hoş bir seda bırakmak için. Gaziantep’i kıskandığımı saklamayacağım. Günün birinde Gaziantep’e yolum düşerse arayıp soracağım ilk şey fıstıklı baklava yiyebileceğim bir dükkân değil Uzun Çarşı olacak.
  • 390 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Şah ve Sultan; Osmanlı ve Safevi devleti arasındaki olaylar eşsiz bir üslup ile anlatılmış. Tarih raflarının en ilginç dönemlerinden 50 yıllık bir süre... bu yılları eşsiz kılan ülke yönetenlerin eşsiz dehaları, şair kişilikleri... mücadelenin sadece savaş meydanlarında değil, satırlarda ve sadırlarda devam ettiği zamanlar . 392 sayfalık eserde sultanın yavuzluğu, maneviyatı ve keşfiyatını, Şah’ın dehasını sevdasını , Gülizar Begümün sevdasını, Taçlı’nın bedbahtsızlığını, Kamber Can’ın vefasını, ikiz kardeş Hasan ve Hüseyinin bağlılığını okurken kendinizden geçeceksiniz. Tarihte eşşiz sultan Yavuz Selim Hanın döneminin hassas dengesini Anadolu coğrafyasının içinde açmazları tarafsız bir şekilde ele almış. Konu şair ve şiir olunca şiirlerin sultanı ve şiirlerin şahının hiciv dolu belagat ve kalem harbi çok güzel işlenmiş . Dahası Aşk ve sevginin tarifini ; sevgiliyi öyle güzel anlatmış ki ancak kitap okunarak öğrenilir. İşte bir kaç cümle; *Alın yazısı gücünü ruhtan alırdı be sevgi ruha yol göstermediği sürece bütün yollar yanlış hedeflere çıkardı. *bir şeyin haddini aşınca Zıddına dönüştüğünü biliyordum. Mesela gözyaşı ve ağlama haddi aşarsa insan artık gülmeye başlar ve çok gülen insanın tavrı tersine dönüp yine gözünden yaş gelirdi. •Aşkın gücü seven ve sevilen arasındaki birleşmeden geliyordu. Aşık ve maşuk ayrımı ortadan kalkıyordu. Aşık ve maşuk hicrandan ve vuslattan aynı lezzeti alabiliyordu. Böylece aşk ayrılığı da ortadan kaldırmış oluyor seven sevileni ta içinde biliyordu. * güzellik eğer seveni yoksa beyhude telaş idi. Güzellik bir tarla ise sevmek onun tohumu idi. * Ve unutma, Her Şafak elinde fener ile gelen bir hırsız gibidir. Ömürleri çalar götürür. Uyanık dur.
    Ve yavuz ile Mısırlı Cariyenin sevgisi ve ahirete kalmış vuslatı... -Derdi olan neylesin? -Derdi neyse söyleşin.
    - Ya korkarsa neylesin - Hiç korkmadan söylesin. Devamı ve nice anlatımlar kitapta... .... kitap ile kalın
    #zenginegitimkitap #şahvesultan #iskenderpala
  • 460 syf.
    ·10/10
    Daphne Du Maurier!
    Bu yazarın nasıl olurda kitapları artık yayımlanmaz aklım almıyor. “Rebecca” çok duydum, çok methettiler. Artık yayımevleri basmadığı için sahaf sahaf gezip sonunda bulduğum bir kitap oldu ve iyi ki de oldu. Gotik ve psikolojik gerilim türünde enfes bir kitaptı. Kitap türü bakımından (ve içeriği bakımından da diyebiliriz) bana birazcık Jane Eyre’ yi hatırlattı. İtiraf etmeliyim ki aşk klasiklerini seviyorum, ve yine itiraf ediyorum işin içinde gizem , kasvet ve tuhaf olaylar örgüsü var ise o kitaba aşık oluyorum.
    Ana karakterimiz kadın bir mürebbiye. Adı sanı belirtilmiyor sadece “Mrs Winter” olarak geçiyor. Bunun sebebi de Max Winter adlı zengin, malikane sahibi olan bir beyefendi ile evlenmesi. Her şey ana karakterimizin bu beyefendi ile evlenmesiyle başlıyor. Malikaneye yerleşen ana karakter bir türlü uyum sağlayamıyor. Sebebi ise “Rebecca” yani bizim Maxim’in ilk eşi. Çok sevdiği, biricik aşkı ,ruhunu kaza sonucu denize teslim eden dillere destan güzel Rebecca. Bizim ezik ruhlu , yeni Bayan Winter’ımız ise bir türlü Rebecca’yı aklından çıkartamıyor çünkü çıkarttırmıyorlar. Bütün malikane Rebecca’yı tapar şekilde seviyor ve hala evde ,malikanedeymiş gibi davranıyorlar. Bizim yeni gelinde kafayı sıyırıyor tabii. Müdahale de edemiyor , üstelik korkuyor da malikanede çalışan hizmetlilerden. Ne vasıfsız durum bu yahu! “Biri şu kadına malikanenin sahibi olduğunu söylesin.” Diye diye yeni geline sövmüşlüğüm doğrudur. Kitapta şirret bulduğum ve nefret kustuğum baş karekterlerden biri ; Mrs Danvers! Hizmetçi! Evet hizmetçi! Lakin zannedersiniz malikanenin sahibi o. Bizim yeni geline de yapmadığını bırakmadı şirret kadın. Kendisi “Rebecca” ya aşık olduğu için yeni gelini her türlü psikolojik buhrana soktu.. Beyefendi ile yaş farkınız, yetiştirilme standartlarınız sürekli Rebecca ile kıyaslanışı cart curt..
    Mrs Danvers için başlı başlına bir gotik öge dememiz yanlış olmaz. Suratsızlığı, sert tavırları, konuşmaları, insanı aşağılayan cinsten bakışları.. Yeni geline ne kadar kızsam da ben bile yer yer gerildim.Psikolojik gerilim ve gotik türünde unutamayacağım ve okurken şaşırtan kitaplardan birisi oldu kesinlikle. Eğer Jane Eyre, Uğultulu Tepeler gibi kitaplardan hoşlanıyorsanız bir şekilde temin edip okuyunuz efenim.

    Bundan sonrası spoiler içeriyor;

    Yeni gelinin psikolojik durumunu da çok güzel analiz ettik. Gerçekleri öğrenmeden önceki davranış tutumu ile öğrendikten sonra kendine gelen öz-güveni görmemek mümkün değildi. Bence feminist bir okuma bile yapılabilir. “Rebecca” şu ana kadar okuduğum en zeki kadın karakterdi kesinlikle. Beni çok etkiledi. Ölümünün bile kendi isteği ile olduğu konusunda da her bahse varım. Bence karşı tarafı kendini öldürtmek için kışkırttı. Kışkırtınca karşı taraf tarafından öldürüleceğini biliyordu. Ve bana soracak olursanız kesinlikle ve kesinlikle (şirret) “Rebecca” kazandı!.
  • Yoruldun mu,kendine olan inancını yitirdin mi? Öyleyse Danyar’a yaslan.Sana aşk üstüne,vatan sevgisi üstüne, hayat üstüne türkülerini söylesin!
  • Derdi olan neylesin?
    Derdi olan söylesin.
    Korkuyorsa neylesin?
    Hiç korkmasın söylesin.
  • 280 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    İrlandalı şair ve oyun yazarı Oscar Wilde’ın yayımlanmış tek romanı olan Dorian Gray’in Portresi bir çok katmanı olan bir klasik. Kitapla ilgili söylenen ve bilinen şeyleri burada tekrar etmeme çok da gerek yok bence, ben biraz daha az bilinenleri anlatayım olur mu?

    Oscar Wilde’in birtakım kişisel eğilimleri ve tercihleri sonucu çileli bir hayat yaşayıp ölmesi bir tarafa, aslında mitolojik bir karakteri bu kadar sanatsal bir biçimde eserine yansıtması gerçekten dikkate ve takdire şayan. Dorian Gray karakterinin, Yunan mitolojisindeki Narcissus’un verdiği ilhamla yaratılmış olduğu su götürmez bir gerçek. Narcissus, güzelliği ile ünlü genç bir adamdır ve bir gün tesadüf eseri kendi yüzünün suda yansımasını görür. O anda kendine hayran olur ve iyi huyları tamamen değişmeye başlar. Artık kendini beğenmiş, bencil, küstah birine dönüşmüştür. Etrafındakilere yapmadığı haksızlık ve kötülük kalmaz. Sonuçta, kendi yüzünü görüp hayran olduğu o göl kıyısında yaşamaya mahkum bir çiçeğe dönüştürülür. O çiçek de bugün nergis adıyla bildiğimiz güzel çiçektir. Romanla bağlantısını okuyanlar anlamıştır sanırım. En çarpıcı konu olarak gerçek ile görünen arasındaki fark romanda öne çıkıyor. Okumadıysanız karakter gelişimi ve kurgusuyla döneminin ustalık gerektiren eserlerinden biri olan bu kitabı mutlaka okuyun derim.

    Buraya kadar sabredip okuduysanız bir de kişisel anekdot gelsin: Ben yaklaşık çeyrek asır önce (tam olarak 23 yıl olmuş bölüme gireli) İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken adı çokça geçen ama okutulmayan bir romandı bu eser. Şu anda durum nedir hiç bilmiyorum (bilenler söylesin lütfen) o zaman neden böyle bir tercih yapıldığını şimdi düşündüğümde akla en yatkın açıklamanın, romanın bir İrlandalı yazara ait olması geliyor. Bu durumda varılacak sonuç, “İngiliz” edebiyatını sadece İngiltere’de üretilen edebiyatı kapsamasının ne kadar doğru olduğunu sorgulamaktır bence. Britanya İmparatorluğu’nda İngilizce olarak yazılan diğer birçok eserin de müfredat dışı kalması bu fikri oldukça güçlendiriyor. Şükredelim ki Shakespeare Galler’de ya da İskoçya’da doğmamış.