• 35 yıllık otobüs şoförüyüm.İsmim Hayri Okumuş.Soyadim gibi okudum,tahsil gördüm bu yollarda milletin hikayelerinin pesinde.Adım gibi hayırlı hizmetlerde bulunurum hiç surat asmadan senelerce,mesafeleri yakınlaştırarak sevdiklerine .Emektar Kazım kimlere bağrını açtı,kimleri yüreğinde misafir etti saymakla bitmez.Onur konuğu bendim tabiki.En cok ben sürünce sevinirdi,rahatlardi cünkü.Hürmet ederdim kilometrelerce gittiklerine.Taşıdıklarına.En cok o anlardi ,en cok o dinlerdi beni.Simdiki kıytırık sözüm ona gıcır otobüsler çıkınca hurdaya gömdük cenazesini.Hırıltılarına,boğuk boğuk öksürüklerine tahammülü yok şimdiki konfor düşkünlerinin.Yok kliması çalışmazmış,yok sular sıcakmış,yok bilmem neymiş.Ne anlarlar ki derdiyle değerlenenlerin , hatıralara kucak açanlarin eskimeyen ve de eksilmeyen kıymetini . Yeniledikce silinmez ki yüreğimize dokunanlarin parmak izleri.

    Anons veriliyor .

    " İyi akşamlar, İstanbul – Hatay seferi yapan KT1000 sefer sayılı Yediveren Turizm'in Saygıdeğer Yolcuları otobüsünüz 5 dakika içinde kalkacaktır.Otobüsteki yerlerinizi alınız lütfen.Otobüsünüz 5 dk içinde hareket edecektir.Bizi tercih ettiginiz icin tesekkur eder,iyi yolculuklar dileriz."


    Otobüsteki yerimi aldım.18 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi.5 dakikanın dolmasını beklerken otobüse binen yolculara tebessüm edip,direksiyonu vesaire kontrol ettim.Isıldayan gözlerle "Kolay Gelsin Kaptan" selamlarını işitince yüreğime esenlik veriyor bazı yolcular.Sükür ,kedersiz bir yolculuk geçecek belli diyorum o zaman .Cok geçmeden burnunu sürekli çekip,ellerindeki mendille içli içli gözyaşlarını gizlemeye çalışan yolcularla göz göze gelince "kalbimin kalbine dokunurcasına sakladığım acılarım" yeniden günyüzüne çıkacakmışcasına korkarım,akordum da bozulmaya başlar.Ayrilik,hasret gibi duyguları kalbim de onlarla beraber yüklenerek, kaldırması güç bir bavulla yığılırım ben de koltuğuma .


    Gece yolculuklarını çok severim.Bundan dolayi hep de geceyi tercih ederim yapacagim seyahatlerde.Gece olunca yolcular uykunun kucağına emanet bırakırlar çoğu zaman yüklediklerini.Bazı zaman otobüse bebekli bir aile binince iş değişir tabiki.Sessizligin büyüsünü bozmak için yarişan cıyak cıyak bağırtılı ağlayislari yok mu çileden çıkarır insanı.O zaman direksiyona yüklenirim de yüklenirim,vitesi yükseltirim.Ayağim gazda. Yakarım bir cigara üç-beş...Püfletip dururum sıkıntıdan.Bebek cıyakladıkca kafam zonk zonk ağrımaya başlar.Zavallı annelerine tövbe ettirirler,bir daha uzun yolculuk yapmayacaklarina dair.Etraftaki yolcular bakışlarını onlara yöneltip göz taciziyle öf'leyip püf'lemeye başlayınca garibim anneler ne yapacaklarını şaşırıp, saklanacak bir köşe aramaya başlar.Otobüsün koridorunda bir ucundan annesi,diğer ucundan da babası dört elle sallayarak susturmaya çalıştıkları battaniyeyle kafalarına kadar çekip gizlenmek ister aileler, başkaları daha fazla rahatsız olmasın diye.Yolcular muavini başıma gönderip gönderip şikayetlerini hiç eksik etmezler.Söylenmeye başlarlar bu tarz bir yolcuyu otobüse aldığım icin.Yahu benim ne günahım var, anlayış göstersenize biraz.Yahu ben koca otobüsümle onca insanı şikayet dahi etmeden beşik sallar gibi piş pişş pişliyorum bunlar minnacık bebeğe garez edip ,asabımı bozuyor.Soför değil miyim arkadaş indireceksin en yakın molada.Yakalarından silkeceksin.Cekilmiyor bu tiplerle yolculuk.

    Kimi yolcular da tepelerindeki cılız ışığa aldırış göstermeksizin hoplaya zıplaya çevirirler okudukları kitabın sayfalarını.Kendilerini kitabın sayfalarına bırakıp, tabelaların yönünü çevirmeye çalışırlar kendi kalbi derinliklerine doğru .Kulakliklarindaki müziğin sesini açıp ,etraftan soyutlamaya başlarlar kendilerini.Kimi yaşlı teyzeler çantalarına sakladıkları elmalarla olmayan dişleriyle gacır gucur ettirerek midemin iştahını kabartirlar.Yahu insan bana da bir ikram eder.En önde oturan yolcular pür dikkat sabitledikleri bakışları ile ablukaya alırlar kelimelerimi çok konuşup da kaza yapmayayım diye.Hele sevdiğim müziğin sesini birazcık açınca,içtiğim sigaranın dumanı gayriihtiyari esen rüzgarla yüzlerini yalayinca yalandan öksürmeye başlarlar rahatsızlıklarını belirtirler yüzlerini ekşiterek.

    Kimi yolcularsa sırtını koltuğa yaslayıp, görünürde pencereden disarıyı seyrediyor gibi gözükse de çok uzaklara, bambaşka duygularla yaptıkları seyahatle kalbinin yollarını hor kullanır, aşındırır kendilerini.Daldıkları kuyudan çıkarmasını beklerler otobüsün onları.Aşmasini bekler aşılmazlarının.Otobüsün geride sektirmeyip ağaclari,dağları hızla geçişi gibi yollara emanet bırakırlar hatıralarını,özlemlerini ,
    hüzünlerini.Pırıl pırıl bir güne neşeyle uyanmanin özlemiyle yollardaki beyaz çizgileri ucu ucuna ilmekleyip bağlayarak,onlara sımsıkı tutunarak gönüllerinin istirahat edeceği tabelayla cıkışın,insirahin izini sürerler kayboldukları zifiri kuyudan.

    Muavin çay ,kahve servisine başlar.Yolcular silkelenip bir yudumda canlanmaya başlar.35 yıllık şoförlük hayatımda şu dikiz aynası ne hikayelere şahitlik yaptı bir bilseniz.Onlarin hikayesiyle kalbi irtibat kurup,kendi hikayemi mayalayıp her zamanki gibi yollara sığınırım ben de.

    -Kamiiiiiiiiiil...
    -Bir okkalı kahve bana da.
    Dertler koyu,yıllar boyu ...

    Kamil getirir kahvemi.Cigaram düşmez elimden üst üste iki, üç,dört.Radyoyu karistiririm.Bir frekansta cakılı kalır arabesk yüreğim aniden.Ah be Müslüm Baba'dan...

    "Ne çabuk tükendi olduğun günler
    Yine mi hasretler yaşayacağım
    '
    '
    '
    Gitme gitme gitme ne olursun"

    Ah be Nalan seninle hayaller kurarken nasıl da beni sensizliğe ittin.Senden sonra tabelalar küstü bana.Yönümü kaybettim.Sen beni sensiz bıraktın başka bir adamla evlenerek.Duydum ki çocukların da olmuş.O günden beri bıraktım kendimi yollara.Düsürdüklerimizi toplasa da getirse,seni bana diye.'Hayalle yaşarken gerçek dünyada ,zamanı içmisiz haberimiz yok'.

    Harcanıp gitmisiz,acı günlere gözyaşı ekmisiz haberimiz yok.Yaktın be Müslüm Baba .Yeter yollara akıttığımız gözyaşları.Ömür geçiyor be Nalan.Meğer aynı kitaba bakıp farklı hayallerin sayfalarını çevirmişiz seninle. Eriyip gidiyoruz.Gözlerimden süzülen yaşlarla,yüzüme yüzüme vuran güneşin ışıklarıyla kavrulan yüreğimle birlikte ızdırap çeken ruhum gökkuşağına kavuşsun istedim çok mu ? Şunu unutma ama Nalan seni seven kalbim otobandan hiç sapmadi,istikametini şaşırmadı. Çok geç.Gitme,gitme ne olursun.Gidersen bir daha dönmeyeceksin.

    Gizlemeye çalıştığım el hareketiyle yanağımda süzülen gözyaşlarımı hızla silerek,muavini çağırdım yanıma.Saatime baktım.Epey zaman geçmiş.Hatiralarimda boğulmusum resmen.Evladim mola anonsu verir misin?Muavin mikrofonu burnuna ve ağzına yapıştırarak boğuk boguk çıkardığı kalın sesiyle ;

    -"Sayın Yolcularımız otobüsümüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verecektir.Lutfen degerli eşyalarınızı otobüste bırakmayınız.Kaybolan eşyalarınızdan firmamız kesinlikle sorumlu değildir.İyi yolculuklar dileriz.Tesekkurler."

    diye papağan gibi sıralamaya başlar talimatları ezberinden Kamil ...

    ~Bizim kayıplarımız ne olacak peki evlat dedim sessizce mırıldanarak...~

    Ben ise kendi hikayemi kucaklayıp dikiz aynasindan yüzleştiğim hikâyelerin üstüne beyaz bir şerit çekip yollara bırakırım hislerin mezar taşlarını.Yollar yutar çünkü geçmişin enkazını.Lavobaya gidip yüzüme soğuk su serperek çıkmaya çalışırım gömüldüğüm gecmisimden,tatlı hatıralarımdan.

    Mola bitti.Hangi durakta kalmis olursa olsun yureginiz, yolculuk ve hayat devam ediyor.Sonu mutsuzluk bile olsa sırf beraber yürümek ,beraber yolculuk yapmak için bile birkaç tatlı anıyla idare edersiniz buruk bir gülümsemeyle.İcimiz guzel goruntulere muhtaç.Anilarla teselli oluyorum ben de. Gönlümüzün istirahat edeceği yüreklerle icimizin yollarının kesişmesi dileğiyle.Aynı yönde seyir eden,plakası belli olan gönüllerle karsilasmak dilegiyle.Rabbim kalp kazalarından muhafaza etsin bizleri.Onun etkisi çok daha feci.İyi yolculuklar.
  • Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Barca


    Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr’a) gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi. (Araf Suresi, 143)
    8Yukarıdaki ayette kendisine yer verilmiş olan bu hadise, bundan yaklaşık 3500 yıl önce meydana gelmiş olsa da insanlarda Yüce Allah’ı somut gözlerle (basar) bizzat görme isteğinin devam etmesi anlatının evrenselliğinin bir boyutunu gözler önüne sermektedir. 
    İnsanların diğer canlıları somut gözlerle görme arzusunun farklı seviyelerde ve ayrı ayrı saiklerle oluştuğu bilinen bir gerçektir. Ancak somut gözlerin ruhlara habercilik ve tercümanlık hizmetlerini yapabilmesi özelliği insanların geneli için en ağırlıklı ve önemli nedenlerden biridir. Zira ruhlar, fiziki boyut tel örgüleriyle çepeçevre kuşatılmış madde-enerji hapishanesinde ancak gözler aracılığı ile nisbeten birbirlerine ulaşabiliyor, tanışıyor, özlem gideriyor, asıl vatanlarını hatırlayıp yad ediyorlar.  Hem başta gurbet ve yalnızlık kaynaklı olmak üzere yaşadıkları birçok korku, acı ve ürküntüyü de yine gözler aracılığıyla gidermeye çalışıyorlar. Bu yüzden Yüce Allah’ı da kendisi gibi bir canlı olarak tasavvur eden insanın –buna insan olan Hz. Musa da dahildir- onu da diğer canlıları gördüğü gibi somut gözleri ile görmek istemesi doğal olsa gerektir. 
    Mesela bazı gözler nazar eder de sağlam deveyi kazana koyar, iriyarı bir adamı mezar yolcusu kılar. Bazı gözler bakanı kendisine köle kılar ve ölümlere götürür. Bazı gözler vardır Müslüman sahibinin, Müslüman olmadığını fısıldar. Diğer bazı gözler de kafir sahibinin aslında Müslüman olduğunu açıklar. Bazı gözlerde şehvetten başka bir şey görünmezken bazı gözler anlatılamayan acıları gözyaşları ile dillendirir. Bazı gözler bakıldığında Maveraya imanı artırırken diğer bazı gözler ise kendisine nazar edene korkunç korkular yaşatır veya hiçlik karadeliklerine çeker. Bazı gözler de vardır ki, kendileri hastalanmak pahasına bir bakışıyla en amansız hastalıkları bile bir anda alıp götürebilir. Gözlerin tüm anlatılan özellikleri aslında ruhlarla olan ilişkisi ve ruhlar üzerindeki etkisinin tezahürleridir. 
    Belki de en büyük işkence, insanın sevmediği birisinin gözlerine bakmak zorunda bırakılmasıdır. Modern depresif rahatsızlıkların altında yatan sebeplerden biri de bu olsa gerek. Gözler utandığı, çekindiği ve nefret ettiği için bir göze bakamazken bazen de ürkme ve aşırı sevdiğinden bakamaz. Bu durumlarda da aslında görünen gözlerin arkasında ruhlar sahnededir ve gerçekleşenler de ruhların birbirleriyle aralarında veya tek taraflı gerçekleşen aksiyon veya reaksiyonlarıdır. Zira ruhlar adeta kar taneleri ve DNA’lar gibidirler. Birbirlerine benzerdirler ancak hiçbiri tam olarak birbirinin aynısı değildir. 
    Hz. Musa somut gözleri ile görmek istediğinde gözlerin yaratıcısını, gözlerini gözleri olmayan dağa çevirmesi emredildi. Dağ bile onun tecellisi üzerine gözü olmadığı halde tarumar olduysa, Hz. Musa somut gözleri ile kim bilir ne hale gelirdi. “Gözler yaratıcısını idrak edemez. Ama yaratıcıları gözleri idrak edebilir.” (Enam 103) Yani somut gözlerin, gözlerinin yaratıcısını kuşatacak bir gücü, yetisi ve yetkisi yoktur. Zira yaratıcı, yarattığı gözleri –tüm özellikleri ile en iyi bilendir. Bu ve benzer durumlarda somut gözleri harekete geçiren; onu etkisiz kılan veya onun etkisini olumlu veya olumsuz anlamda hisseden; elinin ulaşamadığı ve gücünün yetmediği durumlarda yardımına koşan aslında soyut gözlerdir. Kısacası ruh gözün gözüdür de.
    Yüce Allah’ın peygamberi olan Hz. Musa’nın Yüce Allah’ı bu denli görmek arzusunun altındayatan sebeplerden birisi, ona duyduğu sevginin artmasını istemesidir. Zira sevgi ya somut (basar) gözle ya soyut (basiret) gözle ya da her ikisinin ortaklığıyla vuku bulur.  Basireti ile Yüce Allah’ı sevmiş Musa,  diğer insanlarda olduğu gibi basar’ı ile de bu sevgiyi yaşamak ve pekiştirmek de istemiştir. Ancak o esnada -mümkün olamasa da- faraza gözle göreceğinin onun ruhunda ne denli bir sevgi yoğunluğu yaşatacağını bilmiyordu. Sonunda olan oldu ve devasa dağ bu duruma yerle yeksan olarak cevap verdi.  Hem Musa’nın –asla mümkün olmaz, olamaz ve olamayacak-  ama faraza vuku bulsaydı göreceği onu lahzasında öldürecekti. Fakat ölmesi için henüz erkendi. 
    Bu vakıada Yüce Allah; Hz. Musa ile ayette belirtildiği gibi hiçbir varlıkla konuşmadığı biçimde konuşmuş, ayetin devamında yani Hz. Musa’nın bu konuşmadan cesaret alarak Allah’ı görmek istemesinden sonra konuşan yine Yüce Allah’tır “Benigöremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin.” Buna binaen ilahi konuşmanın birçok değişik şekli olduğu gibi ilahilik özelliği olan veya kendisine ilahilik atfedilen kelam ve metinlerin birbirinden ayrı isnat edilmeleri, anlaşılmaları ve buna bağlı olarak da mutlak/mukayyed ilahiliklendirilme nasipleri ve/veya nasipsizlikleri vardır denilebilir.
    Hz. Musa’nın yerinde kim olsaydı Yüce Allah’ın kendisiyle konuşmasının ardından onu görmek isteyecekken o dehşet anında bayılan sadece Hz. Musa’ydı. İnsanların Allah’ın şahidi olması sanıldığı kadar kolay değilmiş yani; demek ki geriye kalanlara ancak Hz. İbrahim gibi kalbini daha bir tatmin için Yüce Allah’inın işlerinin nasıllığını öğrenme isteği düşer, çünkü beden elbisesiyle ilahi ruh sınırlandırılmıştır ve işte bu nedenle Allah’ı o nasılsa öyle görmek hem göz, hem ruh ve hem de akıl tur-i sinalarının yerle bir olması anlamına gelir.
    Bu kıssada kaderle ilgili de bir açıklayıcılık var. Bizzat Yüce Allah, Hz. Musa’nın böyle bir istekte bulunmasını istedi, bizzat Hz. Musa bu istekte bulundu ve bizzat Hz. Musa’nın kavmi Hz. Musa’dan bu istekte ve bu isteği dillendirme isteğinde bulundu. Bu üç görünen bizatihiliklerden hiç biri diğer bizatiliğin bizatiliğine halel getirmeden aynı anda ve aynı durumda kendilerini gerçekten var kılabilmişlerdir. İşte kader de bu üç önermeyi insanların aklı pek birleştiremese de birbirlerinin içinde eriterek birçok olayda olduğu gibi bu olayda onu görmeyi arzulayanlara kendini göstermiştir.
    Eğer bütün insan soyunu bir insana benzetirsek -Âdemler çoksa şayet- Bizim Âdemimiz bu insanın doğum, Yüce Allah’ı görmek isteyen Hz. Musa gençlik ve delikanlılık dönemini ifade ediyor. Zira böyle bir arzu ancak o çağa ait olabilir. Hz. Muhammed’e gelince o adeta insanlığın 33 yaşına girişini temsil ediyor. Şimdiyse 40 yaşının habercisi bulanımlar geçiriyor insanlık… Yalnızlığın dibine düşmüş yalnızlık hissi, amaçların amaçsızlığı ve tatminsizliği, her şeyden korkmanın sebebi kıyamet (evrenin ya yok olması veya değişmesi) düşüncesi, acizlik duygusu, merhamet, şefkat ve dürüstlüğün azalması, doyurulamayan doyumsuzluk vs. Son olarak da son yaşlılık devresi ve de ölüm; yani kıyamet. Şu an dünya üzerinde yaşayan insanların neredeyse dörtte birinin akıl sağlığının bozuk olduğunu ortaya çıkaran istatistikler de herhalde bu tezi; yani 40 yaşında, bunalım döneminde olduğumuzu destekliyor.
    Bu hadisenin teolojik bir tarafında, Yüce Allah’a çok inanmak istedikleri halde herhangi bir sebepten inanamadığını dillendirenlere sanki şöyle deniliyor. Yüce Allah’a inanmamanız Hz. Musa’yı da kabul etmemenizdir ve daha fazlası. Hz. Musa’yı inkâr etmede zorlandığınız kadar Yüce Allah’ı yok saymada da zorlanmalısınız ve daha fazlası ve nokta en sonunda.
  • Seni ben canımın içinde sakladım. Kalbimin ta derinliklerinde…

    Denize ilk kez giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi.

    Kalbim; ki kendisine kefilim. Adınla uyandı bu sabah.

    Ey sevgili; heyben acıyla dolar da nefes alamazsan gel. Huzur bulacağın kıyılarım senindir. Umutların solar kurur da su bulamazsan beraber sulayalım, gözyaşlarım senindir. Kanadın kırılır da maviye uçamazsan, ne güne duruyor al, kanatlarım senindir. Çaresiz çilelere bir umut bulamazsan, kendime ettiğim dualarım senindir. Mevlana

    İkimizi bir kefene saralar, bir kabirde sır olalım sevdiğim.

    Ey yar! Seninle ölmeye geldim. Ateşsen yanmaya, yağmursan ıslanmaya, soğuksan donmaya geldim. Mevlana

    Ben seni bu yaşımda yaşamın tam ortasında öylesine değil ölesiye seviyorum.

    Bunca yalanın, bunca talanın, bunca riyanın arasında sen. Ne güzel duruyorsun ömrümün ortasında.

    İnsana imtihan için özlemek yeter, bir şehri, bir sesi, bir nefesi. İmtihan için bir sen yeter…

    Belki hiçbir evrakta isimlerimiz yanyana gelmedi. Ama gayriresmi birçok hayalde ben seninle aynı yastıkta yaşlandım.

    Bazı duyguları yazamazsın. Anlatamazsın. Çünkü tefsiri ancak his ile mümkündür. Bu yüzden sadece yaşarsın.

    Seni bana veren rabbime şükürler. Yaşanan senli her anıma şükürler. Göz görüp gönlüm severse sevgim için seni gören gözlerime teşekkürler.

    Sizi hayallerinden vazgeçecek kadar seven bir kalp bulduysanız Allah’tan yeni bir ömür isteyin. Çünkü bir ömür yetmez onu sevmeye.

    Senin gözbebeklerin var ya, kadın kadın gülen, insan insan bakan gözbebeklerin. Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta. Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder. Bir açarsın ki mutluyum. Bir kaparsın her şey elimden gitmiş.

    Sen benim en doğru yanlışım. Tövbesi olmayan günahımsın. Uzak duramadığım yasaklım, en açık ettiğim saklımsın. Sen başımdan giden aklım, severek çektiğim ahımsın.

    Sen benim bakışına hasret kaldığım sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim ama en çok ağlatan, en çok kanatansın… Sen tarifi imkânsızımsın.

    Ben sana kızsam, kendime küserim.

    Konu ne zaman senden açılsa kapatmaya kıyamıyorum.

    Bana yüzünü dönme gece oluyor sanıyorum.

    Görmeden seni isteyen gönlüm, görünce nasıl dayansın.

    Sen benim şarkımsın, herkesin dili dönmez.

    Kim istemez mutlu olmayı, ama mutsuzluğa da var mısın?

    Çünkü her bir zerrem aşık her bir zerrene.

    Besmelesiz başladım diye mi, doyamıyorum seni sevmeye?

    Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmedim.

    Sen aklım ve kalbim arasında kalan en güzel çaresizliğimsin.

    Sen bile bilemezsin gülüşün ben de kaç bahar eder.

    Sevdim. Çünkü bir tek ona sarılınca yuva gibi kokuyordu içim.

    Öğrendik ki: Her yarayı saran zaman değil, sevgidir.

    Ötesi yok bu duanın benim ol. Benimle, aklınla, aşkınla bin yaşa.

    Gittin… Ve solumda kaldın ve soluğumda ve sonumda.

    Canımın içi, sen hangi şiirden kaçıp geldin yüreğimin orta yerine?

    Sen yeter ki çocukluk yap. Gönlümde salıncağın hazır…

    Manzarası sen ol gözlerimin, her baktığımda yeni mutluluklar göreyim.

    Sen bana Allah’ın emanetisin. Seni sevmek aşktır bana.

    Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim, sensiz boğazımdan geçmiyor.

    Sen benim ilk şiirim, ilk kavgam, sen benim 17 yaşımsın.

    Sensiz bir gün daha akşam oldu. İçim el vermiyor. Biz buna “gün” demeyelim.

    Sen benim gökyüzüne gönderdiğim duamın yeryüzündeki cevabısın.

    Elimdeki resmin yerine kendin olsaydın. Olsaydın da benim yine derdim olsaydın.

    Aşk, yer yerinden oynasa da; yâri yürekteki yerinden oynatmamaktır.

    Bir şehir ol. Mesela İstanbul gibi. De ki; boğazım kuruyuncaya kadar seveceğim seni.

    Ben hiç dilek tutmadım, hep dua ettim. Ömrün ömrüme nasip olsun diye!

    Sen benim hiç bıkmadan saatlerce seyre daldığım, tövbe tutmayan en tutkulu sevdamsın.

    O senin neyin olur dediler. Uzaktan dedim uzaktan yandığım olur kendisi.

    Eş olan, aşka eştir. “Eş” değer, nefesten ötedir. Ötemde özüm var, özüm nefesin ötesinden ötedir.

    Bana kimse sen gibi baktı mı bilmem ama ben kimseye sana baktığım gibi bakmadım.

    Belki de sonu nasıl bitecek diye korkmaktan sevmeyi unuttuk.

    Aşk ehli isen sitemin cahili olma. Şems

    Sevmek ve sevilmek güneşi iki taraftan hissetmeye benzer.

    Evvelimiz aşk, halimiz aşk, istikbalimiz aşk.

    Seviyorsan git ısır bence, köpek gibi sevdiğini o da anlasın.

    Kendime gelemiyorum, sana gelsem olur mu?

    Bir insanın bir insana verebileceği en ölümsüz hediye, sevgidir.

    Sesindeki huzuru kimse bilmesin. Kıskanırım.

    Gözlerime bakarken gözlerinin içi gülüyordu, nasıl sevmezdim?

    Sevmek için yürek, sürdürmek için emek gerek.

    Ey gece git o yâre söyle. Kokusuna sarılıp uyumak isteyen biri var.

    Sen beni sev, geri kalan her şeyi ben hallederim.

    Sevmek zor iş, ne maaşı var ne sigortası, bir ayrılığı var bir de gözyaşı.

    Sımsıkı sarılalım, aramızdan rüzgâr bile geçmesin.

    O kadar güzel gülüyor ki tamam diyorum bu kadar yaşadığım yeter.

    Ve sen ağlama. Gözlerin fazlasıyla güzel ağlamak için.

    Ve diyeceğim ki; Aşk güzel şey. Vaktinde ve doğru insanla geldiği sürece…

    Bir dilek hakkım olsaydı, gittiğin her yer olabilmeyi dilerdim.

    Bir yürek anca bir yürek ile takas edilir, yüreğini almadığıma, yüreğimi vermem.

    Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor. Özdemir Asaf

    Eğer aşk karşılıklı olsaydı, tek taraflı aşkın en güzel aşk olduğunu inkâr ederdi.

    Seni sen olduğun için değil, seni bende bulduğum için seviyorum.

    Beni hep yanlış anladın zaten sen. Geleceğim ol demiştim sana. Gel ecelim ol değil.

    Herkesten kıskanacak kadar değil, herkesi kıskandıracak kadar sev.

    Ya kırdığın kalbi Allah seviyorsa? Bilemezsin. Bilseydin ödün kopardı, dokunamazdın.

    Kızdığında, küstüğünde bile seni düşünen bir sevenin olması ne güzeldir.

    Bir insan aşık olunca; kıskanır, bağırır, kısıtlar, hesap sorar, sahiplenir. Ama anlayana işte…

    Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden. Ben sana aşık olduğumu, ölsem söyleyemem.

    Dilek tutman için yıldızların kayması mı gerekiyor illa ki? Gönlüm gönlüne kaydı yetmez mi?

    Öyle bir ‘yâr’ sev ki evladım; elinde su tasıyla, iftarı bekleyen oruçlu gibi beklesin seni…

    Aşkın gözyaşları ıslatırken sevgilinin omzunu, neden bu kadar geç kaldığını sorar aşk meleği.

    Açık çay içerdi hep, demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş, öyle derdi.

    Dediler ki: gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki: gönle giren gözden ırak olsa ne olur.

    Aşk bittikten sonra arkadaş kalalım diyenler. Güle başka isim versen değişik kokacak mı?

    Aşkın hikâyesini, durmaksızın feryâd eden bülbüle değil. Sessiz sedasız can veren pervanelere sor.

    Kaderde sevmek var ama kavuşmak yok ise şayet, olsun! Vuslata aşık gönül susmaya da razı.

    Sen çiçek olup etrafa gülücükler saçmaya söz ver. Toprak olup seni başının üstünde taşıyan bulunur.

    İyi geceler canım derdin. Gecenin iyiliğinden çok, canın olma düşüncesi yeşerir dururdu içimde.

    Dünyadaki herkesin parmak izinin farklı olması, kimsenin sana benim gibi dokunamayacağının kanıtıdır…

    Belki de aşk asla kullanılmamalıydı cümle içinde, zaten bir daha gönül koymak mı ortaya, tövbe.

    Eskiden karanlıktan korkar yağmurdan ürperirdim şimdi karanlıklar sırdaşım yağmurlar gözyaşım oldu.

    Bir kadın aşka inanmıyorum derken, aslında tek bir şey söylemek istiyordur: Hadi beni aşka inandır.

    Sevgi; insanın kalbinde tomurcuklanan nadide bir çiçektir. Mühim olan onu yara almadan yaşatabilmektir.

    O yokken “hayır sevmiyorum, unuttum” deyip, onu görünce elin ayağın birbirine dolanıyorsa; aşıksın işte.

    Aşk kaçmaktan çok kovalamak, görmekten çok özlemek, gitmekten çok beklemek, dokunmaktan çok düşünmektir.

    Halden ala halsizliğim, sözden ala sessizliğim. Ben seninle olduktan sonra, umurumda değil kimsesizliğim.

    Gerçek sevgi sabırdır, her şeye dayanır. Affeder, çabalar, gerektiğinde susar, kabullenir ama asla bitmez.

    Ne iş yaparsın sen dedi. Hamalım dedim. Nasıl yani dedi. Elimden tutmasını bilenin, yüreğini taşırım dedim.

    Yerden yere vurmak yardan yâre tutulmak değildi aşk. Yer yerinden oynasa da Yâr’i yürekten oynatmamaktı aşk.

    Gönlüme düştüğü günden beri o ateşi aşk bilirim. Lal olmuş dilime adını dolar. Beni sen, seni ben bilirim.

    Aşk ateşten bir parçadır; önce ruhunu aydınlatır, sonra bedenini ıstırtır. Ama illaki yakar benliğini kavurur.

    Aşk’a sınır koyamazsın ve aşık oldun mu kalbinin esirisin onun sürüklediği yerdesin; sana acı çektirse bile.

    Kapına geldim. Ve ben, ben olmaktan vazgeçtim. Sen yeter ki “kim o” de. Kim olmamı istiyorsan, o olmaya geldim.

    Eğer gökyüzü bir parça kâğıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi.

    Seni bağrıma değil, bağrımı ve başımı ayağının altına bastım. Gözüm toprak olacak, ama gönlüm daima aşk kokacak.

    Ey sevgili. Biz seninle bir salkımın iki aşık üzümüyken, başka şişelerde şarap olmuşuz, başka hayallerde harap olmuşuz.

    Bazen hiç ummadığınız birine aşık olabilirsiniz ama bu yaptığınız şeyi yanlış kılmaz. Herkes mutlu olmayı hak etmez mi?

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri.

    O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum.

    Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.

    Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, sen zaten bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. Kendine bak beni hatırla.

    Sevebilir misiniz? Karşılıksız, beklentisiz, hesapsız, çıkarız, özgür bırakarak. Sırf bir başkasının iyiliğini, mutluluğunu isteyerek…

    Kadehime lacivert bir akşam çöküyor gülüm. Zehrini akıtarak çöküyor. Kartana çeviriyor her saniyeyi. Üşüyorum. Üşüdükçe seni daha çok özlüyorum.

    Aşk, sakızdan çıkan sözler kadar basit olmaya devam ettikçe, insanlar da pekguzelsozler.com onu çiğneyip tükürmeye devam edecekler.

    Gece midir insanı hüzünlendiren, yoksa insan mıdır hüzünlenmek için geceyi bekleyen? Gece midir seni bana düşündüren yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen?

    Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek. Ruhun bir gün seni sevgiliye taşıyacak. Sakın acında kaybolma. Bil ki çektiğin acı bir gün dermanın olacak.

    Sarılmayı bilir misin? Sahiplenmeyi, sahiplendiğinde sadık kalmayı? Sen bilir misin aşık olmayı? Bölünebilir misin ikilere, üçlere, gerekirse binlere? Yapabilir misin? Gerçekten sevebilir misin? Sevmenin demesi olmaz. Unutma; ya çok seversin bir kere, ya da hiç sevmezsin.

    Bazı aşklar okyanus gibidir. Görmesen de sonunun bir yerde bittiğini bilirsin, şimdi okyanuslar bile kıskanır sana olan sevgimi, görmesem de biliyorum sonunu sonsuza dek bitmeyecek.
  • BABALAR VE OĞULLAR (5 BABA 5 OĞULUN HİKÂYESİ)

    (Kapitalizmin çarkına su taşımak için icat edilmiş olan babalar gününe inat, Kur'an ikliminde 5 baba ve 5 oğulun hikâyesi)

    Hayat Âdem babamız ve Havvâ anamızla başladı… Ve Allah bu ikisinden bütün insanlığı var etti. Kur’an bize peygamberlerin hayatlarında tebliğ mücadeleleri yanında “baba” ve “oğul” davranışlarına ilişkin asırlara mâl olmuş rol modellerden de söz eder. “Bunlarda aklını kullananlar için dersler / ibretler vardır.”

    1. Nuh aleyhisselam…

    Dokuz yüz elli yıl kavmini davet etti… Çalıştı, çabaladı… Açık söyledi olmadı, gizli anlattı olmadı… Sonunda tufan günü geldi çattı… Kendi oğlu bile ona inanmamıştı… Oğul "Nûh" dedi ama “peygamber” demedi, Nuh’un gemisine binmedi… “Ben kendimi korurum! Sen işine bak!” dedi. Uyarılara kulak asmadı. Boğulanlardan oldu… Sadece bu dünyasını değil ahretini de kaybetti…Nuh, Rabbine yalvarınca “o senin âilenden değil, onun yaptığı sâlih olmayan bir iş, seni cahillerden olmaman konusunda uyarırım!” [Hûd, 11/46] diye uyarıldı…

    Öyleyse ders 1: Baban peygamber bile olsa onun yolundan gitmedikçe baban seni kurtaramaz. Aynı âileden olmanın ölçüsü kan bağı değil din bağıdır.

    2. İbrahim aleyhisselam…

    Evlat hasretiyle yandı kavruldu… Gün oldu Allah ona bir erkek çocuk nasip etti… Ama, sevgisini sadece Hakk’a hâs kılması için bir imtihana tabi tutuldu… Daha önce ateşle ve canıyla sınanan İbrahim bu sefer can pâresiyle, oğluyla sınandı… “Ey oğlum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Sen bu işe ne dersin?” dediğinde oğlu “Babacağım sana emredileni yap! Beni inşallah sabırlı bulacaksın!” dedi… Her ikisi de imtihanı kazandı… Hem bu dünya da hem de ukbâda kazandılar…

    Ders 2: Peygamberin emrine itaat görünüşte ölüm bile olsa sonu hayır getirir.

    3. Âzer... Hz. İbrahim'in babası....

    İbrahim’in babası Âzer de babaydı ama sadece biyolojik baba… İbrahim babasına “ey babacağım! Gel beni dinle, gittiğin yol yol değil” diye ne kadar uyarıda bulunduysa da dinletemedi… Oğlunun hakkı haykıran sözlerini değil kavminin bâtılı fışkıran işlerini kendine yol edindi… Hem bu dünyada hem de âhirette kaybedenlerden oldu… İbrahim’in babası için tövbe ve istiğfarda bulunması bile yasak oldu…

    Ders 3: Zâlimden âlim doğabilir, soya çekmek mutlak bir kural değildir. Kâfir olarak ölen yakın için istiğfarda bulunulmaz.

    4. Yakub aleyhisselam…

    Evlatlarının kumpasıyla en sevdiği evladından ayrı düştü… Ağlamaktan gözlerine ak indi… Hüznünü, gam ve kederini Allah’tan başkasına açmadı… Ümidini kesmedi, Rabbe isyan etmedi… Kaderin çarkı döndü, Yusuf Mısır’a yönetici oldu… Ne babasını, ne kardeşlerini unuttu… Onların derdiyle dertlendi… Babasının ak inen gözlerini aydın kıldı…

    Ders 4: Kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve sabrederse Allah iyi davranışta bulunanların bu iyiliğini asla zayi etmez… İyiler mutlaka kazanır!

    5. Lokman aleyhisselam....

    Peygamber olup olmadığını net olarak bilmediğimiz Lokman aleyhisselam… Oğluna en güzel öğütleri verdi… Hikmeti öğretti… “Oğulcuğum!” diye başlayan şefkat dolu öğütleriyle ona yol gösterdi… Şirki de anlattı, tevhidi de… Yolda nasıl yürüyeceğini de, sesini nasıl ayarlayacağını da…

    Ders 5: Her baba, çocuğunu yakıtı insanlar ve ateş olan cehennemden kurtarmak için çalışmalı, ona sözleriyle nasihat ederken davranışlarıyla da güzel örnek olmalıdır.

    Babalar ve oğullar için (analar ve kızlar da buna dahildir) Kur’an’ın nurlu ikliminden alınacak nice dersler var… Rabbim Kur’an’ı hakkıyla okuyan ve gereğiyle amel edenlerden eylesin. Ana-babası hayatta olanlara uzun ömürler ihsan eylesin, vefat etmiş olanlara rahmet eylesin.

    (Soner Duman /Hayata Bir de Böyle Bak adlı kitabımdan)
  • İstanbul Galata’daki, Karanlıkta Yemek organizasyonun düzenlendiği mekanın bekleme salonunda kalın bir Playboy cildi konukları karşılar.

    Cinsiyeti ne olursa olsun konukların çoğu, şöyle çevreye kaçamak bir bakış attıktan sonra, o kitabın kapağının altında ne olduğuna dair meraklarını usul usul giderirler.

    Meraklılarımız için sonuç ilk başta şaşırtıcı gelse de bir süre sonra aslında doğal olduğunu kabul ederler. Çünkü mevzu bahis olan yerin garsonlarının bile görme engelli olduğu, zifiri karanlıkta yemek yenen ve çeşitli gösterilerin olduğu bir mekan olduğunu tekrar hatırlar.

    Görme engelliler için özel olarak basılmış bu ciltte, seksi kadınların fotoğrafları ve görünen yazılar yerine dokunarak okunabilinen Braille alfabesi ile yazılan yazılar vardır.

    “Yorgan altında gerçekleşen ayıp şey” olmaya mahkum edilmiş cinselliğin içimizdeki açlığı, fırsat bulduğu her yerde kafasını dışarı uzatır. Ayrıca,cinselliğin öğretilmediği yerde hakimiyetin naif bir erotizmden yanlışlarla dolu kaba bir pornografiye kayması da kaçınılmazdır.

    Kitaba gelebilirsek sadece ismi ile, yaşlı amcaların “kırarım boynuzu iblis” nidaları ile size karşı taarruza geçmesini; menopoz olmanın sıkıntısından mütevellit pesimistliği coşmuş ablaların “ sende suç yok, seni yetiştiren o ananın, o babanın suçu” girizgahı ile başlayan sin kaflarla bezenmiş hakaretlerini etmesini ve tüm erkeklere potansiyel “tecavüzcü coşkun” gözü ile bakan marjinal feminist kardeşlerin tükürüğü ile gusül abdestinizi tazelemenizi, sağlayacak potansiyele sahip bir kitap.

    KADIN OKURLAR İÇİN ZORUNLU AÇIKLAMA: Yukarıdaki uyarı erkek okurlar içindi. Pek kıymetli karşı cins arkadaşlarım; içinde yaşadığınız çağdaş “mış gibi” toplumunun ( Mış Gibi Toplumu : BİM marketlerinde satılan ürünlere benzeyen toplumlarla ilgili beynelmilelde kullanılan bir terimdir. Satın aldığın ürüne ne peynir ne de peynir değil dediğin zamanda, peynir miş gibi dersin ve el-mahkum yersin ) , tecavüze uğramış bir kadın hakkındaki ilk sorduğu soruların “ ne giyiyormuş” veya “saat kaçta olmuş” soruları olduğunu hatırlataraktan cinsellikle vb konularla ilgili bu gibi kitapları topluma açık yerde okumamanızı salık veririm. ( Zaruri Altyazı: Sevgili feminist ablam, yukarıda da söyledim, hayır ismim Coşkun değil; hayır, yoksa tecavüze uğrarsınız gibi iğrenç bir şey de demedim. Bir kez daha oku lütfen. Erkeklere yukarıdaki tepkileri veren bir toplumun kadına tepkisinin daha da ağır olacağını, kadına karşı bakış açısının ne düzeyde olduğunu, seni haksız görebileceğini çarpıcı bir örnekle açıklamak istedim.)

    Yok ben illaki okuyacağım diyorsan, günah bende gitti demiyor ve birkaç öneride bulunmak istiyorum. Mesela, 90’larda toplu taşıma araçlarında dini kitap okumak isteyenlerin yaptığı gibi bu kitabı gazete kağıdı ile kaplayabilirsin. Veya yine 90 larda bağlama kursuna giden özellikle Alevi bir tanıdığın varsa maruz kalacağın tacizlerle nasıl mücadele edeceğin konusunda birkaç tüyo alabilirsin. Ancak, kitabı Kabataş civarında okursanız bu önlemler de sizi koruyamaz. Çünkü bu kitabı okurken, 2013 den beri orayı mesken etmiş, üstleri çıplağğğ, deri eldivenli ve kadınların üzerine işeyen yaklaşık 100 kişilik bir çapulcu çetesi karşınıza çıkabilir.

    Guinness rekorlar kitabına girmesi pek de olası olmayan bir rekor denemesi ile başlıyor kitap. Rekor denemesini zamanın çok ünlü bir kadın porno oyuncusu ve onun figüran olarak kullandığı yüzlerce erkek gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu yüzlerce gönüllü arasından bir kaçının kendi ağzından olayların akışına tanık oluyoruz. Kimi zaman aynı olayı çok farklı şekillerde anlatmaları kitabı daha da diri tutuyor.

    Kısaca; göte, göt denildiği zaman, rahatsız olan bir bünyeniz varsa bence okumasanız da bir şey kaçırmazsınız.

    Hiç porno filmi seyretmeyenler için bu türün tanımını yapmak gerekirse; filmlerin sonu hep aynı şekilde bitse de, seyircinin ilgisini sürekli diri tutan bir aksiyonun hiç eksik olmadığı, “cinsi sapıkların” toplanıp tövbe estağfurullah şeyler yaptığı aktivitelerle dolu bir film türü deyip işin kolayına kaçabiliriz.

    Aslında bahsettiğimiz bir sektör. Her sektörde olduğu gibi paradan başka bir şey düşünmeyen patronlar, patronların yardakçıları ve sömürülen işçiler burada da var. Sadece söyledikleri marş azıcık daha farklı, yapılan işte tuluma gerek olmadığından: “İşçisin sen, işçi kal, tak dedi kondomları” diyen çıplak bir usta var.

    Yeraltı edebiyatı hakkında da birkaç kelam etmek istiyorum.

    Che’nin tişörtlerinin 9,99 dan süpermarketlerde satılması kadar ironik olmasa da, Yer altı edebiyatının bu kadar popüler hale gelmesi bu türün doğasına aykırı duruyor. Tamamen karşı olduğu sistem tarafından “övülerek” sömürülüyor.

    Özünün farkına varılmadan “moda” haline getirilip çürütülüyor.

    Kimi Hollywood filmlerinde gördüğümüz olay burada da gerçekleşiyor. Sistem, kendini eleştiriyormuş gibi gösterip hem şikayetçi olanın gazını alıyor hem de sistemin devamı için gerekli olan kapitali yine şikayetçiden topluyor.

    Aslında yer altı edebiyatında yazar genel olarak, Rockefeller tarzı kodamanlar var bir yerde, her şeyin sebebi onlar, sen üzülme sen masumsun, demiyor. Sistem bu ise, senden ötürü diyor.
    Ağlıyorsun, haksızlık diyorsun ama, gel bu haksızlığa son verecek çözümler üretelim vandallık yapmadan, denildiğinde; el alem “gomünüst” der bölücü der deyip mabadını sıcak tutmaya devam ediyorsun, diyor anlayana…

    NOT: Maksat “gözümüz”, “gönlümüz” açılsın diyenler varsa aranızda, başta bahsettiğim mekanın linki aşağıda.

    https://www.karanliktayemek.com
  • SPOILER SPOILER
    Kitap içeriği hakkında bilgi içerir.

    Allah’ın indirdiği bir kitapta, kutsal bir kitabın incelemesinde “spoiler” da olur mu diyeceksin biliyorum, ama olur. Nasıl mı olur? Bakalım nasıl olurmuş.

    Okumadın ki sen bu kitabı, hem de hiç okumadın, onun için çok güzel olur “spoiler”, hatta en rahatsız edeninden. Sana sorsalar en başta Kur’an’dan hesaba çekileceğim dersin ama buna rağmen yine de okumazsın. Okusan da anlamadan Arapça olarak okursun veya ezberden okuyup boğazından farklı farklı tonlamalar çıkartarak, nağme vere vere okursun, anlamak istemezsin içindekini. Ne gerek var ki anlamaya değil mi, Allah anlasın ya yeter sonuçta(!) Hâlbuki böyle yaparak Allah’ın dediğinin aynısını geri olarak söylediğini de düşünmezsin. Din adına bir şeyler yapmak istediğinde de sana biri gelip Kur’an’dan ayet ile cevap verirse de umursamazsın o ayeti, aynı Hicr Suresi 91. ayetteki gibi; çünkü inandığın, büyüklerinden gördüklerin doğrudur senin için. Bu ayetleri anlayamayacağını ileri sürersin, dua ayetler yeterlidir çünkü senin için.


    Arapça okumak tabii ki önemlidir Kur’an’ı ama senin anlaman gerektiği kadar önemli değildir. Bak mesela sana bir örnek vereyim: Senin bir yakının sana mesaj/mektup gönderse hemen açıp okumak istersin haklı olarak. Açtın ve baktın ki bu mesaj farklı bir dilde, hadi olsun Arapça bu mesaj/mektup. Hemen Arapça bilen birine gider ve sana diline çevirmesini istersin. Haklısın, seviyorsun çünkü onu ve sana çok yakın ve öğrenmek anlamak istersin, ama en çok sevdiğim dediğin Allah’ın mesajını anlamak için uğraşamazsın, bırak yakınlığı boş ver şimdi, sana Kaf Suresi 16. ayette yazdığı gibi şah damarından daha yakın olan Allah’ın mesajını anlamak dahi istemezsin.


    Tamam o zaman anlaştık seninle, okumak istiyorsun Kur’an’ı ama bu sefer de Türkçe okumak istediğin için etrafındakilerden tepki alıyorsun. Ne diyorlar mesela sana “Kur’an Arapça indirildi ve Arapça okunmalı” mı diyorlar? Bunu derler tabii başka ne diyebilirler ki! O zaman gel onlara Kur’an’dan “spoiler” verelim, Allah’ın İbrahim Suresi’nde “Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik” diye buyurduğu 4. ayetiyle cevap verelim. Yetmedi mi bu cevap onlara, o zaman Fussilet Suresi 3. ayetten “Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır.” dan cevap verelim. Verdik birçok “spoiler”ı, az da olsa sustular; ama bu sefer sen Kur’an’ı anlayamazsın diyecekler, anlamak için farklı şekilde bilgilerin olması lazım diyecekler. Durdun birkaç saniye, düşünüyorsun “Allah Allah” deyip içinden, şaşkınlığını belli ediyorsun, “Allah bizlere, yarattığı kullarına anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi” diye devam ediyorsun düşünmeye. Zumer Suresi 3. ayette “Dikkat ediniz saf din Allah’a aittir” diye yazmasına rağmen bu nasıl olur diye düşünüyorsun, hatta “Allah kendi kitabı için beni başka kaynaklara mı yönlendiriyor diye de” düşünüyorsun, ama boş verelim biz bunları, bunlar kendi düşüncelerimiz bizim. Bakalım Kur’an’da Allah bu durum için neler diyor. Birkaç “spoiler” daha verelim ama bu sefer de fazla verelim biraz. Örneğin: Kamer Suresi 17, Hud Suresi 1, Yusuf Suresi 1, Kehf Suresi 1, Nur Suresi 1, Şuara Suresi 2, Neml Suresi 1-2, Kasas Suresi 2. Sanırım bu kadar “spoiler” yeterlidir onlara. Acaba fark ettiler mi genel olarak hep surelerin başlangıcından örnekler verdik.


    Başladın okumaya ama Muzzemmil Suresi 4. ayette de yazdığı gibi ağır ağır okuyorsun, yani anlamaya çalışarak, tabir-i caizse çember yöntemi ile okuyup ayetlerin açıklamasını farklı ayetlerden alıyorsun. Bu kısımlarda işte dikkatini bir şeyler çekiyor. İçinde borçtan kurtulma duasının olmadığını görüyorsun, ne sevdiğinle evlenme duası ne de zengin olma duasının da olmadığını görüyorsun. Doğru yolu bulma haricinde ve Allah’ı anma haricinde bakıyorsun dualar da yok içinde. Burada araya girip sana bir şey anlatmak istiyorum. Yakınımda bir karı-koca vardı, çok da değerli insanlardı. Bunlar her Ramazan ayında Kur’an’ı Arapça okuyarak bitirirlermiş. Sonra kafalarına esmiş ve demişler ki hadi bu sefer de Türkçe okuyalım demişler ve başlamışlar okumaya. Birkaç sayfa okuduktan sonra kadın kocasına demiş ki “Ne olur beni durdur imanım bozuluyor.” Çünkü din diye gördüğü, uyguladığı hiçbir şeyin Kur’an’da olmadığını hatta çoğularının da aksinin olduğunu görmüş, ya korkuyor gerçekten böyle diyor ya da sağlam bir ironi yapıyor. Evet, okuyorsun ve içinde dualar olmadığını görüyorsun, bazı tarihi olaylardan bahsettiğini okuyorsun. Kadınların din adamların söylediği gibi geri planda kalmadığını görüyorsun, erkeklerin ise kadınlardan fiziksel gücün haricinde bir üstünlükleri olmadığını da görüyorsun. Kadın mesela dışarıda veya yabancı erkeklerin yanında gülemez derler ama Hud Suresi 71. ayette İbrahim Peygamber’in hanımın başka erkeklerin yanında güldüğünü görüyorsun ama gülmeye en ufak bir eleştiri olmayıp aksine müjde aldığını da okuyorsun. Yasak meyve konusunda ise hep Havva’yı suçlarlar diye biliyordun ama bir bakıyorsun Taha Suresi 115. ayette Allah değil Havva’ya tabir-i caizse Adem’e yükleniyor.

    Merakın gittikçe daha çok artıyor, mesela Hz. Muhammed’i insan üstü bir peygamber olarak tanırken artık insan üstü değil üstün “insan” olarak tanıyorsun. Hadis kitaplarında bile geçmeyen “levlake” hadisi var ya hani “sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” diye işte buna zıt bir peygamber okuyorsun. Bakıyorsun Tekvir Suresi 22. ayete Allah Hz. Muhammed için “arkadaşınız” diyor, sonra bakıyorsun Furkan Suresi 7. ayette Peygamber’in yemek yediğini ve çarşılara gidip alışveriş yaptığını okuyorsun ama yok hâlâ insandan üstün diyorlar ve bu sefer de Fussilet Suresi 6. ayeti okuyorsun ve “De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım” ile doğru sonuca ulaşıyorsun. Ama yok bu sefer de “ismet” diye bir şeyler çıkartıp peygamberler günah işlemez diyorlar, hak veriyorsun onlara evet işlemez diyorsun ama bu sefer de karşına “Allah seni affetsin” diye başlayan Tövbe Suresi 43. ayet çıkıyor, okumaya devam ediyorsun ve Nisa Suresi 105. ile 106. ayette Allah’ın Peygamber’e “Sakın hainlerden olma” dediğini okuyorsun, devamında da “Allah’tan af dile” kısmını okuyorsun ve onların bu dediklerini de kabul etmiyorsun. Okudukça da Tahrim Suresi 1, İsra Suresi 73-75, Muhammed Suresi 19, Fetih Suresi 1-2. ayetlerinin bu konuyu desteklediğini fark ediyorsun. Unutmadan söyleyeyim, ilerleyen zamanlarda şunu da öğreneceksin ki yukarıda bahsi geçen “levlake” hadisini İncil’de Pavlus’un yazdığı Koloselilere Mektup kısmında okuyacaksın ve İslam’ın içine nasıl girdiğini de öğreneceksin.

    Önceden dua ediyordun “Allah’ım bizi Peygamber’in şefaatine nasip eyle” diye. İşte maalesef o zamanlar bazı şeyleri düşünmüyordun. Hesap gününde Allah’tan değil de Peygamber’den şefaat isteyerek dua ediyordun, hâlbuki Fatiha Suresi’ni her gün okurken 4. ayette “maliki yevmiddin” derken “O, din gününün sahidibir” dediğini bilmiyordun. Kur’an okumaya devam ettikçe de Zumer Suresi 44. ayet, İnfitar Suresi 17-19’u okuyacak ve şefaatin yalnızca Allah’ta olduğunu görecek ve öğreneceksin. Bunlar da şaşırtacak seni. Maide Suresi 104. ayet ama seni bu kısımda rahatlatacak, etrafındakilerin hangi yanlışta olduğunu göreceksin ama bu sefer de susmak razı etmeyecek seni ve konuşmak ise çare de olmayacak sana.

    Mucizeler okuyordun birçok kitapta, birçok kişiden Ay'ın yarılmasından kafası kesilmiş bir çocuğun diriltilmesine kadar birçok mucizeler okudun ve duydun da. Bu sefer ise Rad Suresi 38'i okudun ve düşünmeye başladın, Hicr Suresi 7 ve 8 ile daha da çok düşünmeye başladın ve İsra Suresi 90 ile 93. ayetler ise sende büyük bir etki yarattı ama yine de için rahat değil bu kadar çok mucizeler duydun bu zamana kadar bunlardan biri gerçek olmalı diyorsun, Peygamber'in Kur'an haricinde mucizesinin olmadığını bilmek seni rahatsız ediyor. Rad Suresi 7. ayeti okuyorsun ("Eğer yüz çevirip gitmeleri sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa, yerin içinde bir delik yahut gökte bir merdiven ara da onlara bir mucize getir. Allah dileseydi onları doğru ve güzelde birleştirirdi. Artık cahillerden olma.") ve mucizenin gelmediğini tamamen öğreniyorsun, hatta Peygamber'in mucize gelmedi diye üzüldüğünü, üzülmekle beraber istediğini Allah'ın ise O'na gücün yeterse yap dediğini okuyorsun ve O'na cahillerden olmadı dediğini de okuyup bu konuda da doğruya ulaştığın için hem sevinip hem de düşüncelere giriyorsun.

    Evliyâ adı altında bazı kişilerin yüceltildiğine sürekli şahit oldun, sen de inanıyordun ki evliyâ diye bir şey vardı ve onlar yüceltilmiyor aksine yücelerdi ama A’raf Suresi 2 ile 3. ayeti okuduğunda da Allah’ın kendisini bırakıp insanların kendilerine evliyâ bulmasına, aralarına evliyâ sokmalarına karşı çıktığını göreceksin ama burada merak edecek ve bu kelimenin manasına bakacaksın. Veli kelimesinin çoğulu olup Allah’a dost manasına geldiğini öğreneceksin yani anlayacaksın ki Allah’a düşman olmayan herkes ve kurallarına uyan herkes artık senin için de evliyâ olacak. Bundan sonra da uçan, kaçan, seslendiğinde sana yetişen, Turkcell şebekesi gibi mükemmel çekim gücüne sahip olduğu iddia edilen kişilerin aldatmacadan başka bir şey olmadığını da öğreneceksin.

    Maun Suresi’ni okuduktan sonra ise dinde namazın öncelik değil yardımın ve iyiliğin öncelik olduğunu öğreneceksin. Bakara Suresi 62. ayet de destekleyecek bu görüşünü. Bu sefer de niye hep sorgunun namaz üzerinden yapıldığını düşüneceksin, çünkü “Vay o namaz kılanların haline ki yetimi doyurmadılar” kısmı çok düşündürecek seni. Namaz kelimesini detaylıca araştıracak ve namaz kelimesinin Arapça değil Farsça bir kelime olduğunu öğreneceksin ve fark edeceksin ki namaz kelimesini Kur’an’da da geçmiyor diyeceksin. Geçen kelimenin ise aynı anlamda kılınan namaz ile beraber birçok kelimelere eşit olduğunu da göreceksin.

    Daha birçok şeyi daha öğreneceksin. Sırat köprüsünün olmadığını, kabir azabının olmadığını, dinde hadislerin değil önceliğin ayetler olduğunu öğreneceksin. Tasavvuf denilen oluşumun ise tamamen İslam dışı olduğunu öğreneceksin. İşte burada, tam da bu zamanda tepkiler alacaksın. Peygamber düşmanı diyecekler sana, peygambersiz din olmaz diyecekler ama anlatamayacaksın kendini, sen konuşacaksın düşüncelerini söyleyeceksin ama her söylediğin söz karşı tarafta ateşe atılan odun etkisi yapacak; çünkü sen hâlâ onların gözünde peygamber düşmanı olacaksın, hâlbuki senin tek yaptığın Peygamber’i tarihte olduğu gibi Kur’an’ın içine almak olacak, hatta onlara Hakka Suresi 40 – 44. ayetlerin arasını okuyacaksın ama onlara yine de yetmeyecek. Susacaksın ama susmanda da gönlün razı olmayacak. Dediğim gibi konuşman ise hiç etki etmeyecek, belki de sadece lütfen düşünerek ve araştırarak Kur’an okuyun diyeceksin.

    Biliyorum sen okuduktan sonra bunları düşüneceksin ve böyle bir inceleme yazacaksın çünkü düşünen birisin ve önceliğin ayetler olduğunu da biliyorsun. Bunda da ben genelleme yapmıyorum zaten, kimseye hakaret de etmiyorum, inancına dil de uzatmıyorum sadece sana söylüyorum evet sana.
  • Bismillâhirrahmânirrahîm.

    1. Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd.
    2. Bu, Rabbinin, Zekeriya kuluna olan merhametinin anılmasıdır.
    3. Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı.
    4. O, şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.”
    5,6. “Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”
    7. (Allah, şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”
    8. Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?” dedi.
    9. (Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu, bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”
    10. Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına) bir işaret ver”, dedi. Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.
    11. Derken Zekeriya ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi, konuşamadı) ve onlara “Sabah akşam Allah’ı tespih edin” diye işaret etti.
    12,13,14. (Yahya, dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) “Ey Yahya, kitaba sımsıkı sarıl” dedik. Biz, ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah’tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.
    15. Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona selâm olsun!
    16,17. (Ey Muhammed!) Kitap’ta (Kur’an’da) Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.
    18. Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi.
    19. Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.
    20. Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.
    21. Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.
    22. Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.
    23. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.
    24. Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı.”
    25. “Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.”
    26. “Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.
    27. Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!”
    28. “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.”
    29. Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.
    30. Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.”
    31. “Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.”
    32. “Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”
    33. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).”
    34. Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.
    35. Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “ol!” der ve o da oluverir.
    36. Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.
    37. (Fakat hıristiyan) gruplar, aralarında ayrılığa düştüler. Büyük bir günü görüp yaşayacakları için vay kâfirlerin hâline!
    38. Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitip ne iyi görecekler! Ama zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.
    39. Onları, gaflet içinde bulunup iman etmezlerken işin bitirileceği o pişmanlık günüyle uyar.
    40. Şüphesiz yeryüzüne ve onun üzerindekilere biz varis olacağız, biz! Ancak bize döndürülecekler.
    41. Kitap’ta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.
    42. Hani babasına şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
    43. “Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim.”
    44. “Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur.”
    45. “Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.”
    46. Babası, “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” dedi.
    47. İbrahim, şöyle dedi: “Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
    48. “Sizi ve Allah’tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb’ime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum.”
    49. İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince, ona İshak ile Yakub’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.
    50. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).
    51. Kitap’ta, Mûsâ’yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resûl, bir nebî idi.
    52. Ona, Tûr dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için kendimize yaklaştırdık.
    53. Rahmetimiz sonucu kardeşi Hârûn’u bir nebî olarak kendisine bahşettik.
    54. Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resûl, bir nebî idi.
    55. Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi. Rabb’inin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı.
    56. Kitap’ta İdris’i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebî idi.
    57. Onu yüce bir makama yükselttik.
    58. İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
    59. Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.
    60,61. Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahmân’ın, kullarına gıyaben vaad ettiği “Adn” cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun va’di kesinlikle gerçekleşir.
    62. Orada boş söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin) “selâm!” (deyişini) işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da vardır.
    63. İşte bu, kullarımızdan Allah’a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız cennettir.
    64. (Cebrail, şöyle dedi:) “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O’nundur. Rabbin unutkan değildir.”
    65. (Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?
    66. İnsan, “Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?” der.
    67. İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?
    68. Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz.
    69. Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip çıkaracağız.
    70. Sonra, oraya girmeye en lâyık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz.
    71. (Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.
    72. Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.
    73. Âyetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkâr edenler, inananlara, “İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve mahfili daha güzeldir?” dediler.
    74. Biz onlardan önce, mal-mülk ve görünümü daha güzel olan nice nesilleri helâk ettik.
    75. (Ey Muhammed!) De ki: “Kim sapıklık içinde ise Rahmân onlara, istenildiği kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.
    76. Allah, doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç itibari ile de.
    77. Âyetlerimizi inkâr edip “Bana elbette mal ve evlat verilecek!” diyen kimseyi gördün mü?
    78. Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış?
    79. Hayır! (İş onun dediği gibi değil). Biz, onun söylediklerini yazacağız ve azabını arttırdıkça arttıracağız!
    80. Onun (ahirette sahip olacağını) söylediği şeylere biz varis olacağız ve o bize tek başına gelecek.
    81. Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
    82. Hayır! İlâhları, onların ibadetlerini inkâr edecekler ve kendilerine düşman olacaklar.
    83. Kâfirlerin başına, onları durmadan (günaha ve azgınlığa) tahrik eden şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?
    84. Ey Muhammed! Şu hâlde, onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.
    85,86. Allah’a karşı gelmekten sakınanları Rahmân’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!
    87. Rahmân’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.
    88. Onlar, “Rahmân, bir çocuk edindi” dediler.
    89. Andolsun, siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.
    90,91. Rahman’a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!
    92. Hâlbuki Rahmân’a bir çocuk edinmek yakışmaz.
    93. Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman’a kul olarak gelecektir.
    94. Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.
    95. Onlar(ın her biri) kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.
    96. İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.
    97. Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.
    98. Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?