• —Ama yalan söyledin! —dedi Tomas.
    —Evet, söyledim, —diyerek sakince kabul etti İskariot.
    —Ben onlara istediklerini verdim, onlar da bana lazım olanı. Yalan dediğin nedir ki, benim akıllı Tomas’ım? İsa’nın ölümü daha büyük bir yalan olmaz mıydı?
  • _Nesnel olana karşı olan her tavır özneldir ve ironiktir.
    _İnsan iki şekilde kendini yanıltabilir, ilki olmayan bir şeye inanarak, ikincisi olanı görmeyerek.
    _En büyük sessizlik susmak değil konuşmaktır. Benim içinden içtiğim sessizliğin sonsuz denizi ile kıyaslandığında, bir bardağın sarhoş eden içeriği bir damlacık değil de nedir? Sadece gerçekte nasıl suskun kalacağını bilen bir kişi gerçekten konuşabilir. Suskunluk içe bakışın, iç dünyanın özüdür.
    _Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır; çıkmak ise bir başyapıt. Kız ruhu uçurum gibidir ve olası her yöne, azar azar ve ansızın esintilerle değil, bütünüyle sürüklenmeli. Sınırsızı keşfetmeli ve bir insana en yakın olanı yaşamalı.
    _Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır.
    _Bilinç arttıkça, umutsuzluk şiddetlenir.

    _Adem havayı seçti çünkü başka seçeneği yoktu.
    _Nefret başarısızlığa uğramış sevgidir.
    _Nerede kalabalık varsa hakikatsizlik oradadır.
    _Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir. İki kişi birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıkları anda ayrılma vakti gelmiştir çünkü devam ederlerse her şeyi jaybedecekler ve hiçbir şey kazanamayacaklardır. Paradoks gibi gelebilir.
    _Her şeyden vazgeçmiş olan kendi kendine yeter.
    _Herkesin maskesini çıkarıp atacağı bir gece yarısının geleceğini bilmiyor musun?
    _Tiyatroda bir yangın çıkar ve palyaço herkese haber vermek için sahneye koşar ama bunun şaka olduğunu sanan izleyiciler alkışlamaya başlamış. Dünyanın sonu da her şeyin şaka olduğunu sananların alkışları arasında gelecek.
    _Umutsuzluk ölümcül hastalıktır. Ölüm umut olduğu sürece umutsuzluk ölememenin neden olduğu umutsuzluktur. Buradaki ölüm, hastalığın sonu değil, bitmeyen bir sondur. Bu hastalıktan kurtulmayı ölüm bile sağlayamaz çünkü ölüm ölememektir.
    _İronist, içine kapalı ve havalıdır. Tıpkı ademin hayvanların geçişini izlemesi gibi insanoğlunun önünden geçip gitmesini izler. Kendisine arkadaş bulamaz. Böylelikle sürekli ait olduğu edimsellikle çarpışır.
    _Kendimi hasta hissediyordum ve doktora gittim ve doktor bana: Muhtemelen çok kahve içiyorsun ve yeterince hareket etmiyorsun dedi. 3 hafta sonra yine gittim ve iyi olmadığımı fakat bu sefer kahveden olamayacağını çünkü ağzıma sürmediğimi ve her gün yürüdüğümü söyledim. Doktor ise: o zaman sebep kahve içmemen ve hareket etmemen dedi.
    _Yalnızlık tinselliktir. Kuşbeyinli insanlar sürüsü bu gereksinimi o kadar az hisseder ki muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler. Kendilerine ninni söylenmeden uyuyamayan çocuklara benzerler.
    _Kurnaz insanlar bir delinin söylediği her şeye inanacak kadar aptaldırlar ya da bir delinin söylediği hiçbir şeye inanmayacak kadar aptaldırlar.
    _Aslında avarelik hiç de kötülüklerin anası değildir, tam tersi, neredeyse tanrısal bir hayattır, yeter ki can sıkıntısına kapılma
    _Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir
    _Bir erkek hiçbir zaman bir kadın kadar acımasız olamaz.
    _Kadının erkekten daha duyusal olduğunu, onun vücut yapısı bile gösteriyor.
    _Karşılaştırma eylemi mutluluğun terki ve memnuniyetsizliğin başlangıcıdır.
    _Nedir bir şair? İç çekmelerini ve çığlıklarını güzel bir müziğe dönüştüren dudaklara sahip olan, fakat ruhunda gizli acılar barındıran mutsuz bir insan.
    _Günah kavramından dolayı gerçeklik gizlenmiştir.
    _İnsan kendisini sessizce kaybeder. Kaybettiği başka her şeyi fark eder kendini kaybettiğini anlayamaz. /
    _Bulutların hızlı uçuşları, ışık ve karanlığın birbirini kovalaması beni öylesine sarhoş eder ki uyanık olduğum halde düş görürüm.
    _Her aptal, mutlaka, kendisine hayran olacak başka aptallar bulur.
    _Tecrübe sahibi insanlar bir ilkeden yola çıkmayı çok akıllıca bulurlar. Ben de onların gönlü olsun diye, ?bütün _insanlar sıkıcıdır' ilkesiyle başlıyorum. Bu konuda bana karşı çıkacak kadar sıkıcı biri yoktur heralde.
    _Bütün düşüncenin en yüksek çelişkisi, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır.
    _En çok yaşamış olan uzun yıllar yaşamış olan değil, yaşamının anlamını en fazla anlamış olan insandır.
    _Soren, hakikatin öznellikte olduğunu savundu ve asla hegelinki gibi nesnellikte değildi.
    _İdeaların dinlenmeye ihtiyacı varsa, aralarında çekiştikleri, varoluşlarını ruhun derinliklerinde, yüzeydeki küçük baloncuklar olarak gösterdikleri, asla çiçek açmadıkları ve birer goncayken harcandıkları, varoluş için başlarını hafifçe kaldırdıklarında doğar doğmaz düyevi kaygılardan boğulan ve anne karnına geri dönen çocuk gibi kahırdan öldükleri zaman dinlenemez de ne zaman dinlenir?
    _Günah, tanrı önünde kendi olmanın istenmediği umutsuzluktur.
    _Kısskançlık gizli hayranlıktır. Mutsuzluğun olanaksızlığını hisseden hayran kıskanmayı seçer.
    _Ölüm deliksiz bir uyku yada diğer insanlarla toplanacağımız bir yerse bundan daha büyük bir iyilik olur mu_

    _Sokrates_Beni dinleyenler başkalarının bilgisizliğini ortaya çıkardığım için bilgili sandılar hep. Hegel :Böylece Sokrat tanıştığı kişilere hiçbir şey bilmediklerini bilmeyi öğretti, üstelik de hiçbir şey bilmediğini, bu nedenle hiçbir şey öğretemeyeceğini söylüyordu. Sokrat ne zaman istese onlardan kurtulmaktadır. Kurtulmuyorsa bu yalnızca kurtulmak istemediği içindir. Eğer sofistler bir şeye cevap verirlerse o her şeyi sorabilirdi. Her şeyi bilirlerse o hiçbir şey bilmezdi. Durmadan konuşurlarsa o hiç konuşmazdı. Sofistlerin ukalalığı karşısında Sokrat alçakgönüllüydü. Sofistler lüks içinde yaşıyorsa Sokrat sadelik içinde yaşardı. Sofistler yemeğin onur konuğuysa, Sokrat masanın bir ucunda oturmakla yetinirdi. Sofistler bir şey olmak istiyorsa Sokrat hiçbir şey olmazdı. Bunların hepsi sokratın ahlaki özellikleriydi. Sofistler ve Sokrates zıtlıktan iler igelen uyum içinde olduklarından ve birbirleri için yaratılmış olduklarından bahseder.
  • 3267 - Hz. Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim."

    Tirmizi, Rada' 10, (1159).

    3268 - Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.''

    Tirmizi, Radâ 10, (1161).

    3269 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler.''

    3270 - Bir başka rivâyette şöyle denmiştir: "Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lânet okurlar.''

    3271 - Bir başka rivâyette: "Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lânetler" denmiştir.

    Buhari, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120 - 122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141).

    3272 - Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü. dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?''

    "Kocası bakınca onu sürura garkeden, emredince itaat eden nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!" diye cevap verdi."

    Nesâi, Nikâh 14 (6,68).

    3273 - Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz."

    Ebu Davud, Nikah 43, (2147).

    3274 - Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: "Safvân İbnu Muattâl (radıyallahu anh)'ın hanımı, yanında Safvân da bulunduğu bir anda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek:

    "Ey Allah'ın Resülü, namaz kıldığım zaman kocam beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman da orucumu bozduruyor, güneş doğuncaya kadar da sabah namazı kılmıyor!'' dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hanımının bu söyledikleri hakkında Safvân'a sordu. Safvân:

    "Ey Allah'ın Resülü! "Namaz kıldığım zaman dövüyor '' sözüne gelince,

    o zaman (bir rekatte uzun) iki sûre okuyor. Halbuki ben bunu yasakladım'' dedi. Resulullah kadına:

    "İnsanlara tek surenin okunması yeterlidir '' buyurdu. Safvân devam etti:

    "Oruç tuttuğum zaman bozduruyor '' sözüne gelince, "Hanımım oruç tutup duruyor. Ben gencim, hep sabredemiyorum." dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Bir kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutamaz!'' buyurdular.

    Safvân devamla:

    "Güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılmadığım sözüne gelince, biz (gece çalışan) bir âileyiz, bunu herkes biliyor. (Sabaha yakın yatınca) güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz'' diye açıklama yaptı. Aleyhissalatu vesselam:

    "Ey Safvân, uyanınca namazını kıl!" buyurdular."

    Ebu Dâvud, Savm 74, (2459).

    3275 - Ebu'I - Verd İbnu Sümâme anlatıyor: "Hz. Ali (radıyallahu anh) İbnu Ağyed'e dedi ki: "Sana kendimden ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'ın kızı Fâtıma (radıyallahu anhâ)'dan -ki o, babasına, ailesinin en sevgili olanı idi- bahsedeyim mi?''

    "Evet, bahsedin!'' dedim. Bunun üzerine:

    "Fâtıma radıyallahu anhâ değirmen çevirirdi; elinde yaralar meydana gelirdi. Kırba ile su taşırdı. Bu da boynunda yaralar açtı. Evi süpürüyordu. Üstü başı toz-toprak oldu. (Bu sıralarda) Rasûlüllah'a bir kısım köleler getirilmişti.. Fâtıma 'ya:

    "Babana kadar gidip bir köle istesen!" dedim. Gitti. Aleyhisselâtu vesselâm'ın yanında bazılarının konuşmakta olduklarını gördü ve geri döndü. Ertesi gün Resulullah Fâtıma'ya gelerek:

    "Kızım ihtiyacın ne idi?" diye sordu. Fâtıma süküt edip cevap vermedi. Ben araya girip:

    "Ben anlatayım Ey Allah'ın Resülü!'' dedim ve açıkladım: "Fatıma'nın değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incindi. Köleler gelince ben kendisine, size uğramasını, sizden bir hizmetçi istemesini ve böylece biraz rahata kavuşmasını söyledim. Bu açıklamam üzerine Resulullah:

    "Ey Fatıma, Allah'tan kork, Allah'a olan farzlarını eda et, aileyin işlerini yap. Yatağına girince otuzüç kere sübhanallah, otuzüç kere elhamdülillah, otuzüç kere Allahuekber de. Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.." buyurdular. Fatıma (radıyallahu anha):

    "Allah'dan ve Allah'ın Resulünden razıyım" dedi. Resulullah ona hizmetçi vermedi."

    Buhari, Fedailul Ashab 9, Humus 6, Nafakat 6, 7, Da'avat 11; Müslim, 80, (2727); Tirmizi, Da'avat 24, (3405); Ebu Davud, Harac 20, (2988, 2989), Edeb 109, (5062, 5063).

    6529 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa taş taşımayı emretseydi, uygun olan, kadının bu emri yerine getirmesidir."

    6530 - Abdullah İbnu Ebi Evfa radıyallahu anh anlatıyor:

    "Hz. Muaz Şam'dan dönünce Resulullah aleyhissalatu vesselam'a secde etmişti. Aleyhissalatu vesselam hayretle : "Ey Muaz! Bu da ne?" dedi. O açıkladı: "Şam'a gitmiştim, onların reislerine ve patriklerine secde ettiklerine rastladım. İçimden, aynı şeyi size yapmak arzusu geçti." Aleyhissalatu vesselam, bunun üzerine: "Bunu yapmayın! Zira, şayet ben, bir kimseye, Allah'tan başkasına secde etmeyi emretseydim, kadına kocasına secde etmesini emrederdim. Muhammed'in nefsi elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim ki, bir kadın, kocasının hakkını eda etmedikçe Rabbinin hakkını da eda edemez. Kadın (deve sırtındaki) semere binmiş iken kocası nefsini talep edecek olsa, kadın bu isteğe mani olamaz."
  • 1. Yıl Şarkısı
    Bu şapka, dersiniz, çirkin mi çirkin!
    Ama öyle hemen karar vermeyin.
    Toz olurum varsa benden güzeli,
    Eşsizim kendimi bildim bileli.
    Ne kasket dinlerin ne de silindir,
    Şampiyonluk kaçmaz, hep bana gelir.
    Hogwarts okulunda Seçmen Şapka’yım,
    Her gün, her ay, her yıl başka başkayım.
    Karşımda şöyle bir ürperin biraz
    Dünyada hiçbir şey gözümden kaçmaz.
    Eğer geçirirsen beni başına
    Gideceğin yeri söylerim sana.
    Seni Gryffindor’a yollarım belki,
    Zamanla olursun aslanın teki,
    Yiğittir orada kalan çocuklar,
    Hepsinin yüreği, nah, mangal kadar.
    Belki de düşersin Hufflepuff’a
    Haksızlığı hemen kaldırıp rafa
    Adalet uğruna savaş verirsin
    Her yere mutluluk götürmek için.
    Ravenclaw kısmetin belki,
    Oradakilerin hiç çıkmaz sesi,
    Mantıktır onlarca önemli olan,
    Öyle kurtulurlar tüm sorunlardan.
    Düşersin belki de Slytherin’e sen,
    Bir başkadır sanki oraya giden,
    Amaçları için neler yapmazlar
    Açıklasam bitmez sabaha kadar.
    Giy kafana beni! Çekinme sakın!
    Birinci koşul bu: Korkmayacaksın!
    Hiç kimseye gelmez kötülük benden,
    Şapkalar içinde en uysalım ben.




    4. Yıl Şarkısı
    Bundan bin yıl kadar önce,
    Henüz diktiklerinde beni,
    Dört ünlü büyücü vardı,
    Bugüne dek yaşadı isimleri:
    Yiğit Gryffindor, vahşi kırlardan,
    Adil Ravenclaw, dar kanyondan,
    Tatlı Hufflepuff, geniş ovadan,
    Kurnaz Slytherin, bataklıktan.
    Ortak bir dilek, umut, rüya peşinde
    Cüretkâr bir plan yoğruldu
    Genç büyücüler eğitilsin diye,
    Böyle kuruldu Hogwarts Okulu.
    Kendi binalarını kurdu
    Bu dört kurucunun hepsi de,
    Çünkü farklı erdemler yeğlerlerdi.
    Ders verecekleri kişilerde.
    Gryffindor için, cesurlardı
    Diğerlerinin hepsinden önemlisi;
    Hep en akıllı olandı
    Ravenclaw için en iyisi;
    Hufflepuff’a ilk seçilenler
    Çok çalışmayı sevenlerdi;
    Ve güç peşindeki Slytherin
    Çok hırslı olanları severdi.
    Henüz yaşarlarken, eldekilerden-
    Layık olanı onlar seçerdi.
    Ama çoktan ölüp gittiler,
    Öyleyse hak edenleri nasıl seçmeli?
    Çareyi Gryffindor buldu,
    Beni başından çıkardı pat diye,
    Kurucular içime beyin doldurdu,
    Onların yerine seçebileyim diye!
    Şimdi beni kulaklarınıza kadar geçirin,
    Hata ettiğim duyulmadı benim,
    Zihninizin içine bir göz atınca,
    Nereye ait olduğunuzu söylerim!”



    5. Yıl Şarkısı
    Eskiden ben henüz gençken
    Ve Hogwarts yepyeniyken
    Soylu okulumuzun kurucuları
    Hiç düşünmezdi ayrılmayı.
    Ortaktı çünkü özlemleri,
    Tek amaçta birleşmişlerdi:
    Dünyanın en iyi büyü okulunda
    Bilgilerini aktarmaktı emelleri.
    “Birlikte kurup öğreteceğiz!”
    Dört iyi dost bu kararı verdi
    Gün gelip de ayrılabilecekleri
    Akıllarından bile geçmezdi.
    Slytherin’le Gryffindor gibi
    İyi dostu nerde bulursun?
    Velev ki aklına gelen örnek
    Hufflepuff’la Ravenclaw olsun…
    İşler nasıl kötü gidebilirdi?
    Böyle dostluklar çöker miydi?
    Eh, ben oradaydım, anlatayım size
    O hüzünlü, kederli hikâyeyi.
    Dedi ki Slytherin,
    “Biz sadece Soyu en saf olanları eğitelim.”
    Dedi ki Ravenclaw,
    “Zekâsı en Güçlü olanlara ders verelim.”
    Dedi ki Gryffindor:
    “Öğrencilerimiz Kahramanlıkla ünlenmiş olmalı.”
    Dedi ki Hufflepuff:
    “Hepsine öğretirim, Hiçbirini birbirinden ayırmamalı.”
    Bu farklılıklar başlangıçta
    Pek anlaşmazlığa yol açmadı
    Neden derseniz, dört kurucunun da
    İstediğini alacağı bir binası vardı.
    Onun için Slytherin sadece safkan,
    Kendi gibi kurnaz büyücüleri seçti,
    Ravenclaw ince eledi sık dokudu,
    Bir tek en zekilere ders verdi.
    En cesurlar, en cüretkârlarsa
    Yiğit Gryffindor’a gitti.
    İyi kalpli Hufflepııff ötekileri aldı
    Ve onlara tüm bilgisini aktardı.
    Böylece binalarla kurucuları
    Sürdürdü o sağlam, has dostluklarını.
    Ve Hogwarts uyum içinde geçirdi
    Nice mutlu yılları.
    Sonra aramıza anlaşmazlık girdi
    Hata ve korkularımızla beslendi.
    Vaktiyle dört direk misali
    Okulumuzu ayakta tutan dört bina
    Birbirine cephe alıp bölündü
    Hepsi çalıştı hâkim olmaya.
    Bir süre herkes bekledi O
    kul vakitsiz kapanacak dendi
    Düello ve savaş yüzünden.
    Dostun dostla çarpışmasından.
    Ve sonunda o sabah geldi
    İhtiyar Slytherin terk edip gitti.
    Doğru, gerçi bitmişti mücadele
    Ama keder yerleşti yüreğimize.
    Ve dört kurucunun sayısı
    Böylece üçe indi ineli
    Binalar hiç tam birleşmedi
    Eskiden amaçlandığı gibi.
    Şimdi Seçmen Şapka burada
    Bilinmedik bir şey yok ortada:
    Sizi binalara ayırıyorum
    Çünkü bunun için buradayım.
    Ama bu yıl daha ileri gideceğim
    Şarkımı can kulağıyla dinleyin:
    Sizi ayırmaya mahkûm olsam da
    Bu hâlâ yanlış geliyor bana,
    Olsun, yapmam gerek görevimi
    Her yıl dörde bölmeliyim sizleri
    Yine de merak ediyorum, acaba Seçme
    Korktuğum sona yol açmaz mı diye.
    Ah, tehlikeleri bilin, okuyun işaretleri
    Diye tarih uyarıyor bizi.
    Çünkü Hogwarts’ımız tehlikede
    Ölümcül dış düşmanların tehdidinde.
    İşte onun için birleşmeliyiz
    Yoksa içten ufalanır gideriz
    Size söyledim, uyardım sizi…
    Hadi, başlasın seçme şimdi.



    ÜŞENMEDEN OKUDUYSANIZ TEBRİKS
  • Gençlik yıllarımda beni tanıyanlar takıntılı bir hasta gibi aynı kitapları tutulmuşçasına dönüp dönüp okuduğumu bilir. Nurettin Topçu’nun, rengarenk kapaklı Dergâh baskısı kitaplarıdır bunlar. İlk okuduğum kitabıysa, Yarınki Türkiye. “Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır.” gibi cümlelerin içime işlediği yıllar…

    Benim için garip bir karşılaşmadır. Başlarda ne dediğini ve ne demek istediğini tam olarak anlayamasam da içinde çok değerli “büyük” bir şeyler sakladığını bir biçimde hissettiğim için sürekli bir anlama çabasıyla kendimi zorladığım, sonrasında anladıkça kendimi alamadığım, ardından uzunca süre başka kitap okuyamadığım sevinçli bir buluşma gibidir daha çok.

    Yıllar sonra onun en yakınında bulunmuş, rahle-i tedrisinden geçmiş, ama daha da önemlisi ona en içten duygularla bağlanmış (müstear adını Ali Nurettin yapacak kadar!), kelimenin tam anlamıyla feyz almış, sohbetlerine katılmış, ruhuna katmış, izinden gitmiş, felsefesini hayatına tatbik etmeye çalışmış bir isimle, Ali Birinci’yle karşılaşmak da hayatımın mutena bir köşesini oluşturur. Bana göre Nurettin Topçu’yu en iyi anlatan cümlelerden biri ona aittir: “Her cümlesi, hikmetler kitabından çıkmış gibi!” Ali hocaya, bitmeyen, bezdirici derecedeki Nurettin Topçu sorularıma gösterdiği tahammül için hep minnettar kalmışımdır. Zaman zaman kızdırdığımı ya da zorladığımı hissettiğimde geri adım atıp soracaklarımı ertelesem de vazgeçmeyen bir tavırla bir sonraki buluşmada bu kez başka bir biçimde yeniden sormuşumdur.

    Ali hocayla bu kez yeni çıkan kitabı, “Bir İnsanla Karşılaşmak: Nurettin Topçu’nun Sohbetlerinden Kalanlar” vesilesiyle kütüphanesinde (sığınağı mı demeli!) buluştuk. Herkese açmadığı özenle ciltlenmiş nadide eserlerinin gölgesindeki ayrıcalıklı halimle muhatap oldu bu kez soru ve “sorgulamalarıma”. Kitapla ilgili düşündüklerimi, eleştirdiğim yerleri ve anlayamadığım noktaları paylaştım. Genellikle Nurettin Topçu üzerine yazılan kitaplardan pek tat alamadığımı ama bunun öyle olmadığını ilettim.

    Kitap, ağırlıklı olarak çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıların derlemesi. Bazı kısımlar gözden geçirilmiş ve küçük bölümler ve dipnotlar eklenmiş farklı olarak. İlk bölüm, sözün ve kelimelerin zannettiğimiz gibi “uçup giden”, tesirsiz konuşmalar olmadığını, hayatta karşılaştığımız ve içimize aldığımız insanların ruhumuz üzerinde büyük etkilerde bulunduğunu etkili bir biçimde anlatıyor. “Kelimeler, ruha vurulmuş çekiç darbeleridir” cümlesiyle özetlenebilecek şekilde, Topçu’nun feyizli ve hikmetli sözlerinin, gösterişsiz ama derin sohbetlerinin ruhta yarattığı değişim ve dönüşümleri konu ediyor.

    Bana göre, Topçu’nun belki de en önemli yanı, düşüncenin ve ahlakın bizatihi eylem olduğu, diğer bir ifadeyle eyleme geçirilmeyen, hareket haline gelemeyen düşüncenin ya da sözlerin gerçek bir söz ve düşünce hüviyetine sahip olmadığı, görüşüdür. Onun “büyük adam” tarifi de oldukça yalın ve sadedir bu yüzden: “büyük adam, söylediğini yapan adamdır.” Söylediğini yapmamak, söylediği gibi yapmamak, dönemlere ve koşullara göre kolayca düşüncelerinden vazgeçmek, menfaatlerin peşinden gitmek ahlaksızlıktır. Devletlülerin, güçlü iktidar sahiplerinin kapısında bekleyen alimlerin hali perişanlıktan da ötedir. Tam da bu nedenle, büyük olmak için, yine kendi ifadesiyle, “büyük kapılardan büyük adımlarla girmek”, alkışlara boğulmak, cemiyet tarafından büyüklük bağışlanmak gerekmez ve hatta bu genellikle tersine işler. Büyüklük arayanlar için yol bellidir: kendi ruhunu inşa etmek, içsel yolculuğunda tek başına, sessizce, sürekli bir murakabe halinde ve gösterişsiz bir şekilde yalnız gitmek. Büyüklük, bireyseldir, kişi ancak kendi kendisini büyük kılabilir.

    Dine dair görüşleri de bu düşüncelerle uyumludur. Topçu’ya göre İslam dini cemaatçi değil ferdiyetçi bir dindir. Cemaat olma ve birlik, ferdin ruhsal derinleşmesinin kaçınılmaz bir sonucu ve talebidir ama bu bizi yanıltmamalıdır; ferde -ve dolayısıyla dine!- giden yol, genellikle büyük kalabalıklardan ve cemaatlerden geçmez. İslam, sözü edilen değil yaşanan bir dindir. “Hal ehli olmadıktan sonra kal ehli olmanın ne kıymeti bulunabilir” (s.22). O, örneğin Necip Fazıl’ın aksine dinini kindarlık ve ötekine benzememe üzerine kurmamıştır. (Ali hoca, Necip Fazıl’ın kendi nesline yaptığı en büyük kötülüğün, kindarlıkla dini birleştiren bir anlayışı hakim kılması olduğunu söyler). Nurettin Topçu bunun tam zıttını temsil eder. Onun için hiçbir zaman kin ile din aynı kalpte barınamaz.

    İslam, sükunet içerisinde gösterişsiz ve beklentisiz bir menfaatsizlikle birlikte içsel bir coşku ve huzurla yaşanan, son derece hümanist ve bir o kadar aktif bir dindir. İslam, tam anlamıyla bir diğerkâmlık dinidir; “Müslüman adam ‘bırak, biraz da başkaları kazansın’ diyebilen adamdır.” (s.21). İslam dini, hareketi zorunlu kılar; “eylemli” bir dindir. Her türlü eşitsizliğe, adaletsizliğe, zulme karşı çıkmayı, insanı ezen, değersizleştiren, küçülten ne varsa bütün bunlara karşı mücadele etmeyi, ses çıkarmayı, söz söylemeyi, mesul olmayı, itirazı ve isyanı ahlak haline getirmeyi şart koşar. Bu, Topçu için bir seçenek ya da “olsa daha iyi olur” türünden bir tercih değil, olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Düşüncenin hareketi etkilemesi kadar hareket de düşünceyi etkiler ve şekillendirir; “Günün en küçük hareketleri seciyeyi yıkar ve yapar” (s.15, Oscar Wilde’ın Topçu’nun çok sevip kullandığı sözlerinden biri.)

    Konuşmamızdan kalan bir başka önemli konu, Topçu’nun genel olarak siyaset aleyhtarlığı meselesidir. Nurettin Topçu, öğrencilerine siyasetten uzak durmalarını salık vermiştir hep. Ali hoca tam bu noktada “Bu ülkede daha elli yıl siyaset yapılmaz derdi. Bugünleri görse hiç yapılmaz derdi herhalde!” diye günceller bu meseleyi. Topçu etrafında oluşan halenin neden genişleyip taşmadığını, hep dar ve küçük kaldığını şöyle açıklar Ali Birinci: “Sohbetlerin siyasi hırsları ve kinleri tahrik ve tatmin etmemesi böyle bir alakayı görmemesinin temel sebebiydi.” (s.23). Topçu için siyaset, “dünyayı elde etme hırsı ve yarışı”dır. Kolay yoldan büyük adam olma telaşıdır. Yapılan küçük fedakarlıklara büyük karşılıklar isteme sanatıdır. Hırslarla menfaatlerin iç içe geçip milletin sırtından yapılan bir “ben-sen” kavgasıdır.

    Bence -Ali hocanın da hemfikir olduğu bir husus olarak- bugün kimi çevrelerin özellikle Necip Fazıl ile başlayan ve Nuri Pakdil, Sezai Karakoç ve sair isimlerle devam eden bilindik “kurucu baba” listesine Nurettin Topçu’nun zaman zaman alınır gibi olsa veya alınmak istense de bir türlü tam dahil edilememesinin/olamamasının nedeni de aynıdır. Topçu’nun önemli bir farkı, siyaseten kullanışlı görüşlere sahip olmayışı ve bu sayede kendi kendisini araçsallaştırılmaktan koruyabilmesidir. Topçu “bir şeyci” değildir çünkü. Sanılanın aksine, Türkçü değildir, İslamcı hiç değildir, solcu da değildir, liberal değildir, muhafazakar değildir çünkü bir şeyci değildir. Bütün bunların hepsinde özel ve önemli yanlar görür ve alır, bu yönüyle eklektiktir denebilir. Dar ideolojik kalıpların adamı olmadığı için siyasetperestler için sevimli de değildir. Buradan hareketle, şunu da söylemek gerekir ki gerçek anlamda büyük düşünce insanlarını araçsallaştırmak kolay değildir. Diğer bir ifadeyle, eğer bu kolayca yapılabiliyorsa atfedilen büyüklüğü sorgulamak gerekir.

    Kitapla ilgili en büyük eleştirim Ali hocanın Topçu’nun Anadoluculuk ve sosyalist iktisada ilişkin görüş ve düşüncelerini bir tür tevil kaygısıyla yazdığı satırlara ilişkin oldu. Hayır, Topçu düpedüz Anadolucudur. Tarih görüşü, bütünüyle toprağa bağlıdır; toprağın şekillendirici, biçimlendirici ve dönüştürücü olduğunu, Anadolu’nun dini ve düşüncesinin İran’da Turan’da, Arap yarım adasında ya da başka coğrafyalardakiyle asla aynı olamayacağına dair çok güçlü bir inanç taşımaktadır. Bu nedenle, ümmetçi değildir, Turancı hiç değildir. Olmadığı gibi bu görüşlere dair oldukça sert cümleleri vardır (dedim ya çok kullanışsız bir adamdır!). Ekonomi görüşleri ise kelimenin bütün içkin anlamıyla sosyalisttir. İslam’ın ekonomi anlayışının sosyalizmden başka bir görüşle bırakın uyuşabileceğini yan yana bile gelemeyeceğine inanmaktadır. Bana göre, Ahlak Nizamı kitabındaki yazıları bu anlamda Türkçe’deki en etkili metinler arasındadır. Hayır, bu düşüncelerin hiçbirinde tevil edilecek ya da “yanlış anlayanlar” için açıklama getirilecek en ufak bir husus dahi bulunmamaktadır.

    Nurettin topçu olduğu gibi bir adamdır. Kendini beğendirme kaygısı duyduğunu sanmam. Yalnız kalmaktan korkacağını da. Münzevi tabiatlıdır. Kendi kendisini sarih şekilde ifade etme kudretine sahip bir kalemi olduğu tartışmasızdır. Bununla birlikte bugünden bakınca anlaşılması hayli zor yanları da vardır. Bana göre bunların başında nasıl olup da aynı anda Gandi’ye ve Hitler’e hayran olduğu sorusu gelir. Nasıl olur da Topçu gibi birinin odasının duvarında 1960’larda hala Hitler resmi asılı olabilir?

    Ali hocaya, asıl açıklanması gereken noktanın bu ve bunun gibiler olduğunu belirtsem de o bunu çok fevkalade bulmuyor gibiydi. “Yahudilerin bugün Filistin’de ya da dünyanın pek çok yerinde ekonomik güce dayanarak yaptıkları zulümlere bakınca” bunun hiç de anlaşılmaz olmadığı gibi bir şey söyledi. Ben bunu da anlayamadığımı söyledim ama. Konu Yahudilerin “nasıl kötü” insanlar oldukları değil Hitler’in yaptıklarıydı çünkü (Bu konuyu bir sonraki buluşmamıza ertelemem gerektiğini hissedip burada bıraktım).

    Ve belki de konuşmamızdan kalan en önemli ayrıntıya geldi sıra. Necip Fazılcı kitlenin pek severek anlattığı bir hikaye vardır. Buna göre, Topçu’nun ölmeye yakın günlerinde Necip Fazıl onu ziyaret eder. Bir süre konuştuktan sonra ayrılır. Yolda giderken bu ziyarete ön ayak olan Topçu’nun talebesine, “Hocanızı hiç iyi görmedim. Kendimi tabiate vereceğim. Ondan başka kucağına atılacağım hiçbir şey tanımıyorum! dedi.” diyerek kafa karışıklığını ve sözüm ona “imani zayıflığını” anlatmaya çalışır. Rivayet odur ki Necip Fazıl bu durum karşısında, “Hocanızın ruhi halini pek beğenmedim. Son anların onda beklediğim ruhiyatını bulamadım. Allah hidayet nasib etsin…” diyerek Topçu’ya manevi bir destek vermek istemiştir. Hatta, “korkma vur kapıyı gir içeri” dediği de aktarılır.

    Bense bu hikayeye hiçbir zaman inanmadığımı, en azından böyle olamayacağını söylediğimde Ali hoca da teyit eder şekilde devamı var zaten demez mi? (Ah! o kısmı nasıl atlamışım da dedi). Bunun üzerine, kütüphanesinde bir o yana bir bu yana giderek bir kitap aramaya başladı. Devamı, Emin Işık’ın, “Nurettin Topçu: Çağdaş Bir Dervişin Dünyası” adlı kitabındaydı. Buldu ve gösterdi. Necip Fazıl, “Vur kapıyı gir içeri” gibi bir şey dediğinde Topçu da ona “O ancak sana yakışır deli oğlan!” diyerek karşılık vermişti. (Emin Işık’ın bu konuşmayı yorumlayışı da ayrı bir rahatsızlık konusudur benim için ama başka bir yazıya artık.)

    Bitirirken şunu ifade etmeliyim ki bu küçük kitap bugüne kadar Necip Fazıl’la ilgili özellikle kendi mahallesine yakın bir adresten gelen en sert eleştirileri içeren cümleler barındırır. Ali Birinci, hasta yatağındaki Topçu’nun ruh halini iyi görmediğini, “Korkma, vur kapıyı gir içeri” diyen Necip Fazıl’la ilgili şöyle yazar: “Bu satırlarda bir insanın hiç tanımadığı başka bir insan hakkındaki birkaç dakikalık veya cümlelik beraberliğe istinaden yaptığı çok yanlış, yanıltıcı ve incitici yorumları bulunmaktadır ve insanları tartmanın ne kadar ciddi ve mesuliyet gerektiren bir şey olduğunun çarpıcı bir örneği bulunmaktadır. Çok daha vahim olanı ise Nurettin Topçu’nun imanı hakkında bir insanın haddi ve harcı olmayan ve ancak Yaradanın verebileceği bir hükmün veya imanın yazıya dökülmesidir.” (s.51). Bu bölümde de Ali hoca, Nurettin Topçu’nun tabiat sevgisinin bütün hayatı boyunca var olan bir özelliği olduğunu ve bunun dinle ve imanla uyumunu anlatmaya koyulur ki bence bu da son derece gereksiz bir çabadır. Tabiat sevgisinin açıklanacak ne yanı olabilir!

    Nurettin Topçu, bu ülkede inandığı gibi yaşamaktan, düşündüğü gibi söylemekten, devletli kapısına el açmadan kendi benliğinden güç alarak fikirlerinden vazgeçmeyen pek çok kişi gibi sürgün yemiş, üniversiteden dışlanmış, hiçbir çevreye yaranamamış, Ali hocanın tabiriyle bir avuç, “muhibban cemaati” takipçisinin ruhlarındaki varlığını en canlı haliyle sürdüren müstesna bir simadır. Hiçbir dönemin adamı olmadığı gibi oldurulmaya da uygun değildir.

    Topçu’yu çok iyi anlatan Şeyhülislam Yahya Efendi’nin şu mısralarıyla bitirelim:

    Ne itibar bu evzaa merd olan Yahya
    Ne zillete boyun eğer ne itibare bakar.

    Ali Birinci, Bir İnsanla Karşılaşmak, Dergâh Yayın.

    Ağrı Kültür Okumaları