• 624 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yıllar önce henüz küçük bir fangirl iken yazar için şöyle bir cümle kurmuştum. "İçten bir anlatım, ruhunuza kadar işleyen bir kurgu eşittir, Brenda Joyce!" Bence doğru bir cümle kurmuştum. Hâlâ da aynı şeyi düşünürüm. İlk okuduğum zamanki hayranlığı ve etkilenmeyi yıllar sonra da yaşatabiliyorsa o yazar gerçekten iyi yazmıştır. Kitabın kurgusu, anlatılan hikaye, karakterler öyle beni içine çekti ki aklıma gelen her sahnede kalbim burulur. Savaşın ne kadar yersiz olduğunu, tahribatının güçlü olduğunu, her koşulda en büyük zararı sivillerin masumların yaşadığını bir kere daha satır aralarında gizlenenlerde görebiliyorsunuz.

    Devlin O'Neill...
    Sen, anlatılmayıp yaşanacak bir adamsın.
    Yaşadıkları çok can yakacak şeyler, yaşattıkları ise sinirden saç baş yolduracak şeyler. Bir ikilem arasında kalıyorsunuz okurken. Bir yanda hak verir evet böyle hisseder insan derken burnunun dikine gitmesi ve karşında olan kişiye acımadan yaşattıkları ile delirip elime geçse de boğsam dedirtirken öyle bir uçuruma sürüklüyor.

    Kitabın konusuna gelirsem; başlangıcı epey gönül yakan bir hikaye. İngiliz askerleri İrlanda topraklarını işgal etmektedirler. Devlin'in babası da korkusuz bir adam, hem ailesini hem vatan toprağını korumak adına savaşa katılır. Devlin ise on yaşında ya var ya yok, çocuk daha.. Kırmızı ceketli subay Hughes, ailesinin gözü önünde Devlin'in babasının katleder. Bir çocuk için bu büyük bir yıkım. Ruhunda tamiri olmaz hasarlar veren büyük bir olay.. İşte o zamandan beri kalbini beynini ele geçiren intikam duygusu ile kavrulan bir adam halini alır Devlin O'Neill.

    Yaşadığı bu travma sonrası hayatı tamamen değişmiştir. Devlin, artık Hughes'ın tükenip yok olmasını sağlamak için kurulmuş bir inkitamdan ibarettir. Tabi ezberlerini bozacak hiç aklına gelmeyen düşünmediği biri çıkar.

    Virginia Hughes, masum ve saf ama bir o kadar da çetin ceviz. Zeki güçlü, o kadar benimseyip sevdim ki Virginia hakkında neler söylesem bilemiyorum. Ailesinden geriye kalan evini ayakta tutmak için verdiği hayat mücadelesi var. Bunun için amcasından yardım istemek için yola koyulur. Eh aklına gelmeyen de o esnada başına gelir. Gemisinin kaza yapması bir yana bir de alıkonulmuştur. Sonrası ise kitapta.

    Öyle yerler vardı ki gözlerim dola dola okudum. Devlin'in çileden çıkıp Virginia için endişelendiği sahnelerde buruk gülümseme ile baktım kitaba. Aşkı, tutkuyu, pişmanlığı, kaybetme korkusunu yazar öyle işlemiş ki kitabı bitirince boğazda düğüm oluşturuyor. Hâlâ yazar ile tanışmamış, okumak için bekleten bekleyen varsa ve bu türü seviyorsanız bir şans verin ve daha fazla beklemeyin okuyun.

    Şiddetle tavsiye ediyorum..
  • 192 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Bütün olay sıradan bir İspanyol gencin, Santiago, dünyayı gezmek istemesi ve bu yüzden çobanlık yapmasıyla başlıyor... Fakat bizim sıradan görüp, küçümsediğimiz her insanın kendi gerçekliği ve bir Kişisel Menkıbesi vardır. İşte kitabın asıl konusu da bu.

    Kişisel Menkıbesini takip edip, Evren'in Dili'ni öğrenen Santiago'nun bu macerasında karşılaştığı karakterler ve yaşadığı olayların hepsi birer ders niteliğindedir bence.

    Hazine ararken kaybettikleri hazineyi farkedemeyenlerdenseniz, kesinlikle önereceğim bir kitap.
    Esenlikler dilerim :)
  • - Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sümer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü; Tanrı korkusu; Tanrı yargılaması; kurbanlar, törenler, ilahiler, dualar ve tütsülerle Tanrıyı memnun etmek; iyi ahlâklı, dürüst ve haktanır olmak; büyüklere ve küçüklere saygı göstermek; sosyal adalet; temizlik. Temizlik Sümerlilerde çok önemli idi. Tapınağa gidenlerin, dua edenlerin, kurban kestirenlerin vücutça temiz olmaları gerekti. Düşmanların yıktıkları şehirler için onların yazdıkları ağıtta:

    "Artık karabaşlı (Sümerliler) halk tören için yıkanamıyor, kirliyi beğenmek onların kaderi oldu, görünüşleri değişti."
denmektedir.
    Yeni yapılan binalar, içine girmeden önce dinsel bir temizlikten geçirilirdi. Temizlik, atasözlerine bile, "Yıkanmamış elle yemek yeme!" olarak girmiş. 
Sümer Tanrıları, insanlara ne istediklerini bildirmez; fakat hoşlarına gitmeyecek bir işi yapan insanları cezalandırırlar. Buna karşılık diğer dinlerde Tanrı bazı kimselere ne istediğini bildirir. İnsanlar da ona göre hareket ederler. Tanrı bildirilerini alan kimselere Farsçada "peygamber", Arapçada "resul" denir. İlginç olanı peygamberiik olayı, Yahudilerden Asurlulara geçmiş. Çiviyazılı metinlere göre bu düşünce Asur ve Filistin'de politik ve ekonomik krizlerle başlamış. Asur'da Tanrıdan bir insan (peygamber) yoluyla alınan haberler tabletlere yazılmış. Onlara göre Tanrı ile iletişime giren insanlar çeşitli şekilde trans haline giriyorlar. Bu kimseler aslında aşağı tabaka sayılıyor ve büyücülükle bağlanıyor. Konuşan Tanrıça ise, onun ağzından söyleyen de kadın oluyor. Özellikle Aşk Tanrıçası İştar'dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar (A. Leo Oppenheim, Ancient Mesopotamia, Chicago, 1964, s. 221.) Kur'an'da da aynı ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur.
Sümerlilere göre Tanrılar, şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirmiş ve insanlara vermiştir. Aynı düşünceyi Kur'an'da da buluyoruz.
A'râf Suresi, ayet 26:

    "Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır."

    Nahi Suresi, ayet 81:

    "Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı, dağlarda sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, savaşta koruyacak zırhlar yarattı."
    
Yâsîn Suresi, ayet 42:

    "Gemilerin benzerlerinde, binmekte oldukları ve ileride binecekleri şeyleri onlar için biz yarattık. “
    Bu üç ayette Allah hem birinci şahıs olarak konuşuyor, hem de ondan üçüncü şahıs olarak söz ediliyor.

    Yâsîn Suresi, ayet 82:

    "Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit 'ol' demektir, o şey hemen olur."

    Sümer'de de Tanrılar "ol" der ve her şey oluverir.
Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var, Sümer'de Tanrı Enlil, Tanrılar meclisinde Ur şehrinin yıkılmasına karar vermiştir. Şehrin Tanrısı buna ne kadar üzülse de elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur'an'da da buluyoruz:

    Enfâl Suresi, ayet 17:

    "Savaşta siz onları öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı."

    Sümer'de Tanrı kızmaya görsün, kendi ülkesi bile olsa yakıp yıktırır. Sümer Tanrılarının babası Tanrı Enlil, Akad krallarının yaptıklarına kızarak gözlerini dağlara çeviriyor ve oradan barbar ve vahşi Gutileri çekirge sürüleri gibi getirterek Agade'yi ve hemen hemen bütün Sümer'i kırıp geçirtiyor. (S. N. Kramer, The Sumerians, s. 66.)
Tevrat'ta da birçok kez Yahve'nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği, seçtiği komşu milletleri İsrail'in üzerine saldırttığı bildirilmektedir. Aynı olayı Kur'an'da da görüyoruz. Birçok sure içindeki ayetlerde Allah'ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği yazılıyor. Bunlardan bazıları:

    Hacc Suresi, ayet 44:

    "Ey Muhammed! Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh milleti, Âd milleti, Semûd, İbrahim milleti, Lût milleti ve Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış, Musa da yalanlanmıştı. Ama ben, kâfirlere önce mehil verdim, sonra onları yakalayıverdim, beni tanımamak nasılmış görsünler!"

    Furkan Suresi, ayet 38:

    "Âd, Semûd ile Resslileri ve bunların arasında birçok milleti de yerle bir ettik."

    Ankebût Suresi, ayet 38:

    "Âd ve Semûd milletlerini de yok ettik."

    Fussilet Suresi, ayet 13:

    "İşte sizi, Âd ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile uyardım."
    
Fussilet Suresi, ayet 16:

    "Rezillik azabını onlara dünyada tattırmak için üzerlerine dondurucu rüzgâr gönderdik." (Âd milleti hakkında bkz, Sadi Bayram, Kaynaklara Göre Güneydoğu Anadolu'da Proto Türk İzleri, Ankara, 1980, s. 54.)
    
Muhammed Suresi, ayet 13:
    "Biz halkı seni yurdundan çıkaran nice şehirleri yok ettik. Fakat onlara bir yardım eden çıkmadı."

    Ahkaf Suresi, ayet 27:

    "Ant olsun biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik.
    "
İsrâ Suresi, ayet 15, 16:

    "Bir ülkeyi yok etmek istediğimizde, o beldenin şımarmış olanlarına önce emrimizi ulaştırırız. Yine kötülük ederlerse biz de orayı yerle bir ederiz."
Sümer'de kralların nasıl sarayları varsa Tanrıların da öyle evleri olmalıydı. Bunun için "Tanrı evi" adı altında görkemli tapınaklar, yanlarında Tanrılarla insanları yaklaştırdığı düşünülen basamaklı kuleler yapılmıştı. Daha sonra bu Tanrı evleri sinagoglara, kiliselere, camilere dönüştü. Camilerin ve minarelerin üstündeki yarım ay, Sümer Ay Tanrısının sembolüdür. Sümer kralları, Tanrıların yeryüzündeki vekili sayılıyordu. Bu inanç Hıristiyanlıkta papaya, Müslümanlıkta halifeye geçerek sürmüştür.
    
Bakara Suresi, ayet 30:

    "Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' dedi, Onlar da, 'Biz hamdinle sana teşbih eder ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun,' dediler."

    Sümer kanunu, Babil Kralı Hammurabi'nin yaptığı kanuna temel olmuş, ondan Musa'nın ve Yahudi kanunu, ondan da İslam kanunu etkilenmiştir. Hammurabi'nin (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alışı, Musa'nın Tanrıdan kanunu alışına örnek olmuştur. İlginç olanı İslam'da hukukun, ancak Arapların Irak topraklarını ele geçirdikten sonra kurallaşmasıdır. Sümer, Babil hukuksal geleneklerinden çıkan sözler, İbrani kanunu Talmud'da bulunuyor. Ortodoks Yahudi'deki boşanma terimi Sümerce bir kelime. Sinagogda Tevrat okunurken dinleyenler şallarının saçakları ile onu izlerler. Bu, Sümer'de hukuksal bir belgenin onaylandığını göstermek için tablete elbise kenarıyla basılmasını yansıtmaktadır. (Samuel Noah Kramer, Cradle of Civilization, New York, 1967, s. 160.)
Musa'nın kanununda bulunan anaya babaya saygı, kimseyi öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın, çalmayacaksın, yalan tanıklık etmeyeceksin, komşunun karısına ve malına göz dikmeyeceksin gibi kurallar Sümer kanununda da aynı. Yalnız Sümer Kanunu daha insancıl; göze göz, dişe diş yok cezalarda. Ne yazık ki, Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler çok kırıklı, belki de toprak altından daha çıkarılamayanlar da var. Bu yüzden tam karşılaştırma yapılamıyor. Buna karşın daha sonra Samiler tarafından yapılan kanunların, Sümer kanunlarına dayandığı kuşku götürmez. Buna açık bir ömek olarak, İbrahim Peygamber'in karısı ile cariyesi arasındaki olayı gösterebiliriz. Sümer kanununa göre kısır bir kadının kocasına verdiği cariyesi çocuk doğurunca, hanımına karşı büyüklük taslayamaz, öyle yapmaya kalkarsa cezalandırılır. Tevrat ve Kur'an'da yazıldığına göre İbrahim Peygamber'in kısır olan karısı Sara, cariyesi Hacer'i çocuk yapmak üzere kocasına veriyor. Cariye, çocuk doğurup kendisini üstün görmeye başlayınca, oğlu İsmail ile çöle götürülüp atılıyor kocası tarafından. Tevrat'a, göre büyük erkek çocuğa mirastan özel bir pay verilir. Çocuklar isterse babanın sağlığında bu payı alabilirler. Tekvin, bap 25:32-34'te Yakup büyük kardeşi Esav'a isteği üzerine payını veriyor. Aynı kural Sümer'de de var. Sümerce yazılmış Lipit-İştar kanununda bu madde, tabletin kırıklığı yüzünden tam değil (Sümer, Sabil, Asur Kanunları, s. 69, madde 2). Fakat Hammurabi kanununda bunun tümünü buluyoruz. Madde 165: Eğer bir adam büyük oğluna tarla, bahçe ve ev hediye eder, ona bir belge yazarsa, baba öldüğünde o payını ayrıca alır ve baba malının diğer kısmını kardeşleriyle eşit bölüşecektir.
Araplarda zina yapan kadınların taşlanması, Tevrat'ta olmasına karşın (Tesniye, 13-23), Kur'an'da böyle bir ceza yok. Zina cezası ile ilgili dört ayet bulunuyor. Bunlar:
    
Nisâ Suresi, ayet 15-16:

    "Kadınlarınızdan zina yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye kadar, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evinizde tutun. İçinizden zina yapan her iki tarafa ceza verin! Eğer tövbe edip uslanırsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir."

    Nûr Suresi, ayet 2:

    "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz sopa vurun. Müminlerden bir grup da onlara şahit olsun!"
    Nûr Suresi, ayet 3:
    
"Zina eden erkek ancak zina eden veya putperest olan kadınla, zina eden kadın da zina eden veya putperest olan erkekle evlenebilir."

    Taşlanma cezası Sümerlilerin eski çağlarında varmış. Fakat değişik bir nedenden İÖ 2200'lerde Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapılmış sosyal reform metninde, geçmiş zamanlarda olduğu gibi iki koca almaya kalkan kadınlar ve hırsızların, bu fena hareketleri yazılı taşlarla taşlanacakları bildirilmektedir. Daha sonra yazılan kanunlarda bu taşlanma konusu bulunmuyor.
Sümer kanunlarında zina ile ilgili maddeler, kırıklıkları dolayısıyla olsa gerek, yok. Buna karşın Hammurabi kanununda bulunuyor.
Sümer, Babil, Asur Kanunları, s. 198:
"129. Eğer bir adamın karısı bir başka bir erkekle yatarken yakalanırsa onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının kocası yaşatırsa, kral da yaşatacak.
"
    130. Eğer bir adam başka bir adamın babasının evinde oturan karısını zor kullanıp koynunda yatırırken yakalanırsa, o adam öldürülecek, kadın özgür."
    
Sümer'de bekâret konusu önemli görünüyor. Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler kırık ve okunamayan yerleri çok. Okunabilen iki madde bunu kanıtlıyor: Bunlardan birinde, bir kölenin zorla bekâretini bozan 5 şekel (tahminen 40 gram) gümüş vermek zorunda. Diğerinde dul olarak evlenen bir kadın, kocasından boşandığında kız olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Tevrat'ta kural daha katı. Bir kız evlendiğinde bâkire olmadığı kanıtlanırsa taşla öldürülüyor (Tesniye 22: 13-21). Buna karşın, Kur'an'da bekâret konusu ele alınmamış.
Sümer'de tecavüz de fena sayılmış, "Hür bir adamın kızı yolda tecavüze uğrarsa, anne, babası onun sokakta olduğunu bilmemişlerse, kız onlara, 'Tecavüze uğradım,' derse, anne, baba onu zorla erkeğe karı olarak verecekler." (The Ancient Near East, Supplementary Texts and pictures Relating to old Testament, Editted by James B. Pritchard, Princton, 1969, s. 89, 90.)
Tecavüz, Sümer efsanesine bile konu olmuş. Tanrı Enlil, Tanrıların başı olduğu halde, evlenmeden önce karısını aldatarak zorla tecavüz ettiği için Tanrılar meclisince yeraltı dünyasına sürülmüş.
Aynı olay Tevrat'ta. (Tesniye 22: 28, 29) şöyle:
"Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış bir genç kadınla yatarsa ve onları bulurlarsa, adam genç kadının babasına 50 şekel (şekel Sümerlilerden Akadcaya geçen bir ağırlık ölçüsü birimi) gümüş verecek ve kadın onun karısı olacak."
Eğer adam, nişanlı bir kızla şehirde yatarsa her ikisi de taşlanarak öldürülüyor.
Kur'an'da bu konu yok .
    Sümer'de sosyal adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanları iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırır. Bu inanış İslam'a, Şaban ayının on beşinde Berat Kandili olarak girmiştir. Sümer Tanrılarının esas adlarının başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50'sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk'a vererek tek Tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı.
İslam dininde Allah'a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor.
Sümerlilere göre ölüler, "kur" adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yeraltı dünyasına gidiyorlar. Tevrat'ta bu; Şeol, Yunan'da Hades, İncil'de, cehennem, İslam'da ahret olarak devam etmektedir. Sümerlilere göre burada tekrar dirilme yok. Fakat yeraltı dünyası; oranın Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yer. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyor. Gılgamış'ın çağrısı üzerine arkadaşı Enkidu'nun gölgesi çıkarak iki arkadaş konuşuyorlar. Tevrat Samuel 1:28'de Kral Saul'un isteği üzerine Samuel'in gölgesi yeraltından çıkıyor.
Sümer'de yeraltındaki ölülerin ruhlan için yiyecek ve kurbanlar sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlar. Ölenlerin arkasından çok fazla ağlayıp sızlanmak onları sıkıyor. İslamiyette de ölüler için yapılan dualar, kurbanlar bu inanışın bir devamı. Bizde de, "Çok ağlayıp ölünün ruhunu rahatsız etmeyin," sözü vardır. Yahudilere, Babil tutsaklığından sonra Perslerin etkisiyle, Zerdüşt dininden; ölülerin tekrar dirileceği, cennet, cehennem ve Sırat Köprüsü girmiştir. (Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s. 361.)Kur'an'da Sırat Köprüsü yok. Sümerliler, kendilerinin, Tanrılar tarafından seçilmiş üstün bir halk olduğunu yazmışlar. Tevrat'ta Yahve, Kur'an'da Allah, İsrailoğullarını üstün bir kavim yapmıştı. Tevrat Tesniye 14:6; Kur'an Câsiye Suresi, ayet 16; Bakara Suresi, ayet 27.
Sümerliler kadınları bir tarlaya benzetmişler. Aynı deyim hem Tevrat, hem Kur'an'da var. Kur'an'da, "Kadınlarınız sizin için bir tarladır, tarlanıza nasil dilerseniz öyle varın," yazılı (Bakara Suresi, ayet 223). Bunu müfessirler çeşitli şekilde tefsir etmişler. (Bkz. Turan Dursun, Din Bu 3, İstanbul, 1991, s. 28, 28.) Bu tefsirlerde, bir kadınla nasıl cinsel ilişkiye girileceği müstehcen bir şekilde açıklanmaktadır.
Sümerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kur'an'da aynı inanış "Levh-i Mahfuz" olarak sürüyor.

    Nemi Suresi, ayet 75:
    
"Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta da (Levh-i Mahfuz) bulunmasın."
    
Bürûc Suresi, ayet 17, 18:
    
"Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helak oldular?). Bilakis inkarcılar bir başka çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkasından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları Levh-i Mahfuz'da bulunan şerefli Kur'an'dır."

    Bu ayete göre Kur'an bile gökte yazılı bulunuyor. Sümer'den kaynaklanan bir inanç !
 Sümerlilerde 7 sayısı çok önemlidir. 7 gün geçmek, 7 dağ aşmak, 7 ışık, 7 ağaç, 7 kapı gibi. Aynı şekilde Tevrat ve Kur'an'da da 7 sayısı bolca bulunmaktadır. İslam'a göre cennetin 7 kapısı vardır; Sümer yeraltı dünyasının da 7 kapısı bulunuyor.
Yahudi dinsel törenleri Babil'den alınmıştır. Onların bu törenlerde söyledikleri şarkılar, Mezopotamya'da yeniyıl bayramlarında söylenen şarkılara benzemektedir. Cinlerin yok edilmesi duaları da Babil kökenlidir.
Sümerliler Tanrılarını sevindirmek, onlardan bir istekte bulunmak, hastalıklardan kurtulmak için veya yaptıkları adaklara karşılık kurban kestirirlerdi. Bu kurbanlar sakatsız ve hastalıksız olmalı ve kurban sahibi vücutça temizlenmeliydi. Kurbanlar, rahipler tarafından özel dualarla kesilirdi. Kurbanın sağ kalçası ve iç organları Tanrıya takdim edilir, gerisi etrafta olanlara dağıtılırdı. İslamlıkta da kurbanlar aynı koşullarda kesiliyor. Yalnız hocanın kesmesi zorunlu değil. Kurbanın sağ kalçası ile iç organlan Tanrı yerine kurban sahibine bırakılır, gerisi dağıtılır.
Sümer'de Erhanedan devrinde Ur Kral mezarlarına göre, Kral ve Kraliçeler askerleri ve etrafındakilerle birlikte gömülürdü. Fakat metinlerde her türlü kurban yazılmasına karşı insan kurbanı yok. Buna mukabil İsrail'de, Yunan'da insan kurbanı yapılmış. (Cyrus Gordon, The Commen Background of Greek and Hehrew Civilization, New York, 1966, s. 225.) İbranilerde ölü veya dirileri kıvandırmak veya şahısların sağlığını korumak için Tanrı ile bir tür anlaşma olarak insan kurbanı yapılmış. (Tevrat, Sauel II 21: 6-9; Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s. 142.)
Araplarda da bunun olduğunu, hatta Muhammed'in büyükbabasının, "Eğer on oğlum olursa birini Tanrı'ya (veya Tanrılara) kurban edeceğim," dediğini bir kitapta okumuştum. Mezopotamya'dan gelen İbrahim Peygamber bu ilkel âdeti kaldırtmış.
Sümerlilerde, okul tabletlerine göre 6 gün çalışma, 7. gün dinlenme var. Bu Yahudilere Sabbat olarak geçmiş. On emirde "Sabbat'ı düşün, onu kutsal gün olarak gör!" deniyor. 6 gün çalışıp yedinci günü Tanrıya adanmış bir dinlenme günü oluyor. Yahudilere ve Kur'an'a göre Tanrı 6 günde dünyayı yaratıp yedinci gün dinlenmiş. Bu günün cumartesi olması da Babillilerden geçmiş. Babilliler her ayın 7. gününde (Şapatu) bir kutlama yaparlardı. Bu üzgünlüğü ve nefis terbiyesini ifade eden ve Satürn gezegenine adanmış bir gündü (Saturday, Satürn gezegeninden gelen bir gün adı, yani cumartesi). Satürn kötü güçlerin temsilcisi idi. Yahudiler bu günün anlamını değiştirerek onu neşeli bir hale koymuşlardır. Onlar cumartesi gününü Tanrı'ya dua ederek, kitaplar okuyarak çeşitli eğlencelerle geçirirler ve en ufak bir işe el sürmezler. İslamiyete bu gün Cuma'ya dönüştürülerek daha hafifletilmiş kuralla alınmıştır.
Sümer yazarlarına ve ilahiyatçılarına göre her insanın ve ailenin bir şahsi Tanrısı veya Tanrısal baba yerine geçen iyi bir meleği vardı. Bu, bir fal, bir rüya veya görünen Tanrı ile bir anlaşma yapılarak belirlenirdi. Bunun görevi, Baştanrılardan, ait olduğu kimse için sağlıklı ve uzun ömür dilemek ve onun isteklerini Tanrılar meclisine iletmek. Tevrat'ta (Tekvin, 31:53), "İbrahim'in, Nahor'un Allahı, babaların Allahı aramızda hükmetsin!)" deniyor. Bu da Sümerlilerin şahsi Tanrısının bir yansıması, İbrahim'in Allahı, İbrahim ile, onu tanıyacağına, kendine Allah yapacağına dair bir ahit yapıyor, onu da sünnet yapılmak suretiyle pekiştiriyor.
Kur'an'da (Kaf Suresi, ayet 17, 18), "Hiç kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucusu ve denetleyicisi bulunmasın," denmektedir ki, bu da Sümerlilerdeki bireylerin özel Tanrılarını yansıtıyor.
Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adında bir yerleri var. İslam inanışına göre de Allah yedi kat göğün üzerinde Arş'ta oturuyor. (Hûd Suresi, ayet 7; Furkan Suresi, ayet 59; Secde Suresi, ayet 4.)
Kur'an'a göre (Şûrâ Suresi, ayet 51) Allah, bir insana ancak vahiy yoluyla, perde arkasından veya bir elçi gönderip dilediğini ona bildirir.
Tevrat'ta Tanrı ile şahıslar (peygamberler dışında Musa'nın kardeşi, kölesi İbrahim'in karısı gibi) karşılıklı konuşuyorlar veya insan şekline girmiş melekler Tanrı'dan haber getiriyor veya Tanrı istediğini rüyada bildiriyor.
Sümer'de Tanrı sadece bir kez duvar arkasından konuşuyor (Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söylemiş). Tanrılar insanlara yapacakları işleri rüyalarda bildiriyor. Bunlardan başka fal ve kehanet yoluyla insanlar, Tanrıların isteğini öğreniyorlar.
Tevrat'daki ilahiler, atasözleri ve deyimlerin Sümerlilerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.Sümer atasözleri Tufan kahramanı Zilusudra'ya babası Şuruppak tarafından, Tevrat'ta Süleyman'a babası Davud tarafından söyleniyor. Kur'an da ise Lokman tarafından adı verilmeyen oğluna öğüt veriliyor. Lokman'ın kimliği hakkında çok çalışılmış: bazıları onun peygamber olduğunu, bazıları da çok dindar olduğundan Tanrı tarafından uzun ömür verildiğini, yaşamı boyunca bilgisinin arttığını söylüyor. O, 560 yıl yaşamış ve bir adı da Sümerce Ziusudra gibi ölümsüz anlamına gelen Lubad imiş. Arami edebiyatında Ahiqar, Bizans'ta Planudes olarak ortaya çıkıyor, Bunların hepsi Sümer'deki Ziusudra'ya dayanmaktadır (Paul Lunde, Aesop of the Arahe, Aramco, 1974, March-April, s. 2).
Sümer'de rüyalar Tanrı bildirisi olarak yorumlanıyor. Bu rüyalardan bazılarının etkisi Tevrat ve Kur'an'da görülmektedir. Bunlardan en ilginci Yakub'un oğlu Yusuf'un rüyasıdır. Yusuf, "Rüyamda tarlanın ortasında demetler bağlıyorduk. Benim demetim kalktı dikildi. Sizin demetiniz onun etrafını kuşatıp benim demetine eğildiler," deyince, kardeşleri, "Bu bizim üzerimize kral mı olacak?" dediler. Yusuf'un ikinci rüyasında güneş, ay ve 11 yıldızın kendisine eğildiklerini söylemesi üzerine, kardeşleri onu öldürmeye karar veriyorlar. (Tekvin, 97:7, 9.)
Aynı şekilde Sümer Kralı Urzabaha'nın yanında çalışan Sargon, gördüğü rüyayı Krala söyleyince. Kral "benim yerime kral olacak" korkusuyla Sargon'u öldürmek istiyor. (Jerrold S. Cooper, Sargon and Joseph, Dream Come True. Biblical and Related Studies, Presented to Samuel lwry, Indiana, s. 33-35.)
Sümer mabet ve saraylarının yapılışında izlenen yol, bunlar hakkında yazılan ilahilerde belirtilmiş. Yapıya başlamak için önce Tanrının önermesi gerek. Bu da genellikle rüyada bildiriliyor. Bundan sonra yapı malzemesi ve sanatkârlar toplanıyor. Yapıya başlamadan ve bittikten sonra temizlik törenleri yapılıyor. Bu yapıların görkemliliği övülüyor, adanma hikâyesi anlatılıyor. Bazı ilahilerde yapıyı yaptıran Tanrı tarafından kutsanmak suretiyle ödüllendiriliyor. Tevrat'ta da aynı yol izleniyor.
Sümer Tanrı evleri hangi Tanrı için yapılmış ise o Tanrının ve ailesinin heykelleri içine konurdu. Kiliselerdeki İsa ve Meryem'in heykel ve resimleri bu âdetin bir uzantısı.
Sümerlilerde rahibeler tapınaklara Tanrının gelini olarak çeyizleriyle girerlerdi. Bu, Hıristiyanlıkta devam etmektedir. Törenlerde Meryem'in heykelinin taşınması, Sümer törenlerinde Tanrı heykellerinin gezdirilmesini yansıtıyor.
Hıristiyanlıkta olduğu gibi Sümer'de de günah çıkaran rahipler vardı, bunlar kırmızı elbise giyerlerdi.
  • 400 syf.
    ·2 günde·8/10
    "Bazen doğru insanla yanlış zamanda karşılaşıyorsun," dedim yumuşak bir sesle.

    "Evet," dedi. "Sonra her günü zamanı yeniden düzenleyebilmeyi dileyerek geçiriyorsun."

    " Size romantik sıcacık bir yılbaşı hikayesi ile geldim," demek isterdim ama hicbir şey göründüğü gibi değil Kitabın lanse ediliş şekli bu olsa da romantik bir kitap beklentisi ile başlarsanız kesinlikle hayal kırıklığına uğrayacağınız bir kitap. Ben kitap çıktığında henüz yorumlar başlamadan önce öyle sandım Kitabı aldiğimda yeni yıla girmeden hemen oncesiydi ve ne güzel tatlı romantizm dolu bir kitap okuyacağım modundaydım. Kapağına zaten bayıldım. Birçok olumsuz yorum okusam da okuyayım ve kendim karar vereyim dedim ve işte benim yorumum

    Ilk görüşte aska inanır mısınız?
    Peki bir insanı tek bir an görüp onun hayatınızın insanı olacağı fikrine? Benim içimdeki umutsuz romantik inanıyor.

    Bir noel zamanı.
    Laurie kalabalık otobüste giderken buğulu camdan durakta oturan bir adamla gözgöze geliyor. Böyle zamanın durduğu ve karşılıklı yaşanan bir an. Ama o ne otobüsten inebiliyor neden gizemli yabancı otobüse binebiliyor. Peki olay burda kapanıyor mu? Hayır tabiki. Laurie heryerde arasa da bulamıyor. Bulduğunda ise artık çok geç. Çünkü gizemli yabancı en yakın arkadaşı Sarah'ın sevgilisi olarak karşısına çıkıyor ay çok korkunç bence

    Arkadaşlık mı aşk mı ikileminde arkadaşını seçse de her şey burda son bulmuyor. Tam olarak 10 sene sürüyor. Bu süreçte zaman atlamalariyla aralarında ki ilişkiyi okuyoruz bizde.

    Şimdi beklentim tabiki bu değildi. Ama Sarah'ı ben bile bu kadar seviyorken onların sevmemesi düşünülemez. Jack karakterinden nefret ettim. Hele ki başlarda asla tahammül edemedim. Ama zaten yazarın yapmak istediği bize Jack'i sevdirmek değildi.Yapmak istediği sinirlerimizi bozmayı ve bunu sonuna kadar başardı. Biz avaz avaz aşklarını yaşamalarını beklerken beklediğimiz o sahneler asla olmadı.

    Kitabın başlarında sıkıldım hatta ne okuyorum neden okuyorum sorunsalına düştüm Kitao akıcı olmakla birlikte oldukca durağan bir kitap. Ne olacak diye merak ederken sayfaları hizla çevirdim.Ama öyle bir son yazılmıştı ki kitaba bana göre her şeyi telafi etti. Beklediğime ve okuduğuma değdi dedirtti.

    Toparlamam gerekirse doğru insan - ( ki Jack ne kadar doğru insan olabilirse sana hala gıcığım Jack bunu bilesin!) - yanlış zamanlar silsilesi hikayesiydi. Herkese tavsiye etmem çünkü neden edeyim? Karakterlere gıcık olup bana mı kızasınız? Ama zamana yayılan bu tarz hikayeleri seviyorsanız okuyabileceğiniz bir kitap diyor ve kaçıyorum
  • 640 syf.
    Yıllar önce hocamın tavsiyesiyle fareler ve İnsanları okuyup beğenmiş ,hatta filminide en az 2 kere izlediğimi hatırlıyorum. Ama maalesef kitabın yazarı John steinbeck hakkında pek bir bilgi sahibi değildim .Normalde Yazarların kitaplarını okumadan önce yazarın öz geçmişine bakarım.Ama maalesef Steinbeck'e bakmamıştım .Gazap üzümlerini bitirdikten sonra yazarın detaylı bir şekilde araştırma imkanı buldum. Böyle muhteşem bir eseri ortaya çıkarmasında, yazarın yaşamının etkisinin olduğunu düşündüm. Düşündüklerimde haklı olduğumu anladım. Tıpkı Yasar Kemal ,Cengiz Aymatov,Oğuz Atay... ve bir çok yazar gibi steinbeck'te yaşamındaki izleri eserlerine aktarmış .Çocukluğunda yaşamış , görmüş olduğu açlığı ,sefaletti, fakirliği eserine aktardığını görüyoruz . Yazarın birebir şahit olduğu beşbin insanın açlıktan ölmesini ,en yakın arkadaşına mektupta şöyle anlatır :
    "Oralarda beş bin aile açlıktan ölmek üzere. Hükümet bu insanlara yiyecek ve ilaç yardımı yapmaya çalışıyor. Ama bu yardımları, çıkarcı faşist gruplarla çıkarcı bankalar ve yardımı sabote etmeye çalışan, dengeli bir bütçe için kıyamet koparan büyük üreticiler aracılığıyla yapıyor. Bir çadırda yirmi kişi, çiçek nedeniyle karantinaya alınmış. Bu çadırda iki kadının önümüzdeki hafta bebek dünyaya getirmesi bekleniyor. Bu olayla, en baştan beri ilgiliyim. O nedenle gidip olup bitenleri yakından görmek istiyorum. Elimden başka bir şey gelmese bile bu katillerin tepelenmesine yardımcı olurum. Bunların nelerden korktuğunu biliyor musun? Bu insanların sağlık koşullarına uygun kamplarda yaşaması sağlanırsa örgütleneceklerini sanıyorlar. Büyük toprak sahipleriyle göbekli çiftçilerin en korktukları şey işte bu.”
    Yine kütüphaneci arkadaşı Lawrence C. Powell’e yazmış olduğu mektupta:
    "Göçmen Kampı’na gittiğini, onlarla birlikte olmaktan hoşlandığinı, pamuk toplamak için onlarla birlikte güneye gitmeyi düşündüğünü ,San Francisco News için bu işçilerle ilgili bir yazı dizisi hazırladığını. Ancak bu dizi yayımlanmadigini, yazdıklarının yayımlanmayış nedenini aynı yıl yazdığı bir başka mektubunda basının işçiye karşı tavrına bağlar: “Ancak bu sıralar işçi sorunları öyle yoğun ki News bu diziyi yayımlamaya korktu. Burada işçilerle ilgili olup da onları pis köpekler olarak nitelendirmeyen hiçbir yazıyı büyük yayın organları kesinlikle yayımlamıyor.”
    Böyle bamtelimize dokunduracak bir eserin, meşakkatsiz bir şekilde ortaya çıkması beklenemezdi zaten .Her ne kadar yazar eseri 100 günde yazdığını söylese de bu eser bir uzun sancıların eseri.
    Özellikle vahşi kapitalizmin Aileleri nasıl parçalandığını,insanları cüzdan ile vicdan arasında bıraktığını,fakirin fakir'den başka dostunun olmasının zor olduğunu empati kurarak düşlüyorsunuz. Her ne kadar Steinbeck 29 buhraninindan etkilenip yazsa da günümüzde de bu buhranlardan daha tehlikesiyle karşı karşıyayız aslında .Nasıl makinelerin insanları açlığa yoksulluğa itiyorsa, Günümüzde de kapitalizmin verdiği şehvetle robotların insanları işinden aşından edeceğini,aynı tarım işçileri gibide sanayi işçilerinide böyle bir durumla karşılaşacağını tahmin etmek zor olmasa gerek .Bunun örneklerini bir çok yerde görebiliyoruz.Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim kitap ilk okuduğunuzda düşündüklerinizle yazılanların arasında büyük farklılıklarının olduğunu görebilirsiniz .Yazar yazılanları ile düşündükleriniz arasında sizinle öyle bir oyun oynuyor ki ,bir türlü oyunun içinden çıkamıyorsunuz .Örneğin Yazar öyle bir boşluk bırakmış ki, diyorsunuz şu olacak, bir de bakıyorsunuz ki o değilde yolculuğa devam çıkıyor, tekrar "papaz şöyle bişey yapacak" diyorsunuz bir bakıyorsunuz ki tekrar yolculuk ve döngü bu şekilde devam ediyor.Zaten sonunda hiç beklemediğimiz bir şekilde bitiyor.Kitabin sonlarına doğru gelirken Elazığ depreminden sağ kurtulan bir ablanın sözleri kulaklarımı çinlatti: Suriyeli çocuk tırnaklarıyla kazıya kazıya beni enkazdan kurtardı.”
    Ve birden aklıma kitaptaki Kaliforniya halkının göçmenlere karşı uyguladığı politikalar geldi !!!
    Kitabı okuduğunuzda yaşar kemal tadını da alabilirsiniz.Yer yer yaşar Kemal'i animsamadim desem yalan olur .
    Diğer bir yandan kitabın ismini neden gazap üzümleri diye merak ettim.Yazar normalde Amerikan Marşı adını düşünmüş ama politik nedenlerden dolayı vazgeçtiğini ,kutsal kitapta geçen "gazap üzümleri" ismini vermiş.
    Filmini izlemeden önce kitabını okuyun derim .Filmin sonu ve olay sırası kitabinkinden çok farklı.Film ile ilgili çok trajikomik bir durum da var :
    Film,hem ABD de hemde Sovyet Rusya'sinda yasaklanmış .ABD Komünist propagandası yapıldığını ,Rusya ise Amerkanin ailesinin bile bir arabaya sahip olacağı mesajıdır diyerek yasaklamis.
    Kitabı şiddetle tavsiye ederim. İyi okumalar...
  • - Eğer insanı alet yapan ve bunun yapılmasını öğreten bir hayvan olarak tanımlarsak, insan ilk baştan bu yana bilgi üretme, edinme ve depolama işini yapmaktadır. Ancak insan içinde yaşadığı doğanın kendi dışında bir varlık olduğunu keşfettiği zamandan itibaren onunla temas etmeye çalışmış, başlangıçta, bu doğaya kendinde bildiği özellikleri atfetmiştir. Şiddetli bir fırtınayı veya depremi öfke, güzel bir havayı ve bolluğu cömertlik, kendine sığınacak yer sağlayan mağaraları tabiatın şefkatli kucağı olarak yorumlamıştır. Aslında doğanın cansız ve düşüncesiz olduğu, ilk insanların düşünmedikleri ve kendilerini koruma açısından düşünemeyecekleri ve aslında düşünememeleri gereken bir gerçekti. Eğer insan henüz , kendisini koruyacak hiçbir şeyi olmadığı çağlarda içinde yaşadığı doğada yalnız olduğunun bilincine varsaydı, sanırım korkudan yaşamını sürdüremezdi. İşte bu aşamada insan aklının evrimsel bir aşaması olarak "yalan" keşfedildi. İnsan, kendi aklında senaryolar uydurarak bunları gerçekmiş gibi sunmanın ve başkalarını buna inandırmanın mümkün olduğunu öğrendi. Bu bir nevi "alternatif dünya kurma'' işleviydi. Şöyle bir olay düşününüz: Bir avcı yakaladığı avı ailesine götürürken çok hoşuna giden, ancak paylaşılması gerektiğini de bildiği bir kısmı kendisi yesin. Grubunun tekdirine maruz kalmamak için, mağarasına geldiği zaman, eksik kısmın bir dalgınlık anında başka hayvanlar tarafından yenildiğini söyleyerek suçunu azaltma yolunu seçsin. Bu iş aslında gerçek dünyaya (yani eti kendisinin yediği dünyaya) alternatif bir dünya (eti aslında olmayan bir hayvanın yediği, aslında olmamış süreci içeren "hayali" dünya) yaratma işlevidir. Bu örneği mesela bir yıldırım düşmesi olayına da genişletebiliriz. Yıldırım doğa içinde tesadüfen meydana gelen bir elektrik olayıdır. Ama bunun zararını gören ilkel insan bunu kendi kafasında yarattığı alternatif dünyadaki bir gücün öfkesine bağlar. Bilinçli olduğu varsayılan bu güç de bildiği tek bilinçli güç olan insana benzetilir. Sonra zihinde yaratılan bu şuurlu güce bir bir isim verilir: Mesela Sümerlerde Enlil, Yunanlılarda Zeus, Romalılarda Jüpiter, Cermenlerde Thor. .. Bu şekilde bir yıldırım düştüğü zaman insan, yarattığı alternatif dünyada hemen bir neden de bulur: Yıldırım düşmüştür, çünkü fırtına tanrısı kızmıştır. O zaman tanrının kızgınlığını gidermek lazımdır (ki bir daha yıldırım düşmesin, böylece yıldırımdan bir korunma mekanizması geliştirilmiş olsun). Bu nasıl yapılır? Kızmış bir insanın kızgınlığı nasıl giderilir? Onu okşayıcı tatlı sözlerle, belki verilecek hediyelerle ... İnsan da kafasında var saydığı hayali gücü yatıştırmak için ona dua etmeye, adaklar sunmaya başlar. Bu şekilde yalnız bir tanrı değil, onun çevresinde dua sistemleri, kurban ve adak yöntemleri oluşan, bunları düzenleyen ruhban sınıfları meydana gelen koca bir din oluşur. Bu çerçevede, anne ve babasından istekte bulunan çocuk gibi, büyümüş bir olgun insan da bu sefer tanrıdan veya tanrılardan istekte bulunur. Gördüğümüz gibi, insanın zihninde yarattığı alternatif dünya, onun bu dünyadaki yaşamına yön vermeye, yani onu etkilemeye başlar. Bazı dinlerde hatta insan kurban edilmesi geleneği gelişmiştir ki, bugün üç büyük din kabul edilen Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın temelinde dahi insan kurban edilmesi geleneğinin olduğunu bu dinlerin kitaplarında anlatı¬lan İbrahim Peygamber'in oğlu İzak'ı (Musevi ve Hristiyanlara göre) veya İsmail'i (Müslümanlara göre) kurban teşebbüsünden biliyoruz. 14. yüzyıldaki korkunç kara veba salgınına karşı hiçbir tedbirin alınamamasının nedeni, bu dünyada meydana gelen doğal bir olaya, alternatif dünyada alınan tedbirlerle karşı çıkma teşebbüsüdür. Veba, bu dünyanın doğal bir olayıdır ve bu dünyadan edinilecek bilgiler üzerine kurulacak bir tıp bilimi ile bertaraf edilebilir (ki sonunda öyle olmuştur). Bunu alternatif dünyadaki hayali tanrı veya tanrılara dua ile yapmaya kalkarsanız hiçbir sonuç elde edemezsiniz. 14. Yüzyıl'dan hemen sonra Rönesans ile Avrupa'da dinin otoritesinin sallanmasında, büyük, küçük, iyi, kötü, inançlı, inançsız herkesi ayırım yapmadan etkileyen Kara Ölüm karşısında din adamlarının çaresiz olduğunun görülmesi ciddi bir rol oynamıştır.