• Elazığ merkezli depremde vefat eden kardeşlerimize Allah rahmet eylesin, yaralananlara âcil şifa ihsan eylesin. Depremde zarar gören kardeşlerimize sabırlar ihsan eylesin, Rabbimiz onların kayıplarını telafi eylesin. Rabbimiz ülkemizi ve tüm Müslümanları görünür görünmez felaket, musibet ve âfetlerden muhafaza eylesin.

    Son zamanlarda ne kadar da çok deprem haberi alır olduk! Sadece deprem mi? Çin'de ortaya çıkan salgın hastalık haberleri, Müslümanların yeryüzünün şurasında burasında öldürülmesi, çeşitli ülkelerde iç savaşlar, terör olayları. Haberler hep bu türden üzücü olaylarla dolu.

    Gerek yeryüzünde depremlerin sıklığının artması gerekse benzer türden olaylar aklıma ister istemez Allah Resûlü'nün şu hadisini getiriyor:

    "İlim çekilip alınmadıkça, depremler çoğalmadıkça, zaman yaklaşmadıkça, fitneler ortaya çıkmadıkça, adam öldürme olayları çoğalmadıkça kıyamet kopmayacaktır." (Buhârî, "Fiten", 23)

    Bu hadiste ifade edilen hususların neredeyse tamamını hemen her gün görüyoruz, duyuyoruz. Kısaca bakalım:

    1. İlmin alınması

    Bir başka hadiste Allah Resûlü şöyle buyuruyor:

    "Allah kullar arasından ilmi çekerek almaz, ancak [gerçek] âlimlerin ruhunu kabzetmek suretiyle ilmi alır. Geride âlim kalmayınca insanlar câhilleri reis edinir. Onlar kendilerine sorulan sorulara bilgisizce fetva verirler. Böylece hem kendileri sapar, hem başkalarını saptırırlar." (Buhârî, "İlim", 34; Müslim, "İlim", 13)

    Burada kastedilen ilim dinî konulara ilişkin ilimdir. Günümüzde dijital teknoloji sayesinde ilme ulaşmak kolaylaşmış, geçmişte yazma halde bulunan milyonlarca kitap basılı hale gelmiştir. Bu, dine ilişkin malumatın arttığını gösteriyor, ancak malumatın artması başka "ilmin azalması" başkadır. Her geçen gün bilgiye ulaşma yolları kolaylaşırken bu bilgiyi edinen, meleke haline getiren, hayatında uygulayan ve başkalarını aydınlatan âlim sayısı azalmaktadır. Günümüzde bilgi, kişisel kariyer, servet ve şöhret gibi yollara aracı kılınmaktadır. (İlminin hakkını veren âlimlerimizi, hocalarımızı tenzih ederim.)

    2. Depremlerin çoğalması

    Son bir haftadır ülkemizde yaşadığımız depremlerden tutun da hemen her gün haberlerde dünyanın bir yerinde yaşanan şiddetli deprem haberlerine varıncaya kadar yeryüzünde âfetlerin arttığı görülmektedir. Üstelik sadece depremler değil salgın hastalıklar, sel baskınları, şiddetli fırtınalar gibi âfetler de artmaktadır.

    3. Zamanın birbirine yaklaşması

    Bununla ne kastedildiği konusunda farklı yorumlar yapılmıştır. Yorumlar arasında iki tanesi öne çıkmaktadır:

    a) Zamanın bereketsizleşmesi

    Günümüzde herkes yapması gereken şeyler için zamanı olmadığından şikâyet ediyor. Herkes bir koşuşturmacanın içerisinde, hiç kimse zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyor. Ömür, kayan bir sabun gibi ellerimizin arasından kayıp gidiyor. Öğrenci ders çalışmak için zaman bulamıyor, işçi işini tamamlamak için zaman bulamıyor, işveren toplantılardan fırsat bulamıyor.

    b) Eski zamanlarda çok uzun vakit alan şeylerin çok kısa vakitte yapılabilir hale gelmesi.

    Eskiden bir ayda gidilen yere şimdi bir saatte gidilebiliyor. Eskiden haftalarca süren tarla sürme işi şimdi birkaç saatte yapılabiliyor. Bilim ve teknolojinin gelişmesi eski zamanda çok uzun süre alan işlerin kısa zamanda bitirilmesini sağlıyor.

    4. Fitnelerin ortaya çıkması

    Fitne çok anlamları bulunan bir kelimedir. Bu anlamlar arasında en çok öne çıkanı inanç noktasında sapkınlık, küfür, şirk, inkârcılık, ahlakî bozulma, yozlaşma, fertler, toplumlar ve devletler arasında iç savaşlar, anlaşmazlıklar, kargaşalar en başta akla gelen fitnelerdir. Allah Resûlü bir başka hadisinde bu fitne döneminde akşam mümin olarak yatan kimsenin sabah kâfir olarak kalkacağını, sabah mümin olarak kalkan kimsenin akşama kâfir olacağını belirterek en çok fitnenin, kargaşanın inanç alanında yaşanacağını belirtmektedir.

    (Müslim, "İman", 186; Ebu Davud, "Fİten", 1; Tirmizî, "Fiten", 30; İbn Mâce, "Fiten", 10)

    5. Öldürme olaylarının artması

    Yeryüzü iki büyük dünya savaşını bu yüzyılda gördü. Yeryüzünün en kanlı savaşları, terör olayları, katliamlar, soykırımların en büyükleri hep bu yüzyılda gerçekleşti. Bunların bir kısmına maalesef bizler de şahit olduk. Öyle ki öldüren niçin öldürdüğünü bilmiyor, ölen niçin öldüğünü bilmiyor.

    Sonuç:

    İnsanın bir birey olarak sonu olduğu gibi dünyanın da bir sonu olacak. İnsanın saçında, sakalında çıkan aklar, belinin bükülmesi, gözünün netliğini kaybetmesi ona ölümün yaklaştığını haber verdiği gibi dünya üzerinde yaşanan bir takım olaylar da dünyanın sonunun yaklaştığını haber vermektedir.

    İnanan bir kimse bu gerçek karşısında asla yılgınlığa, bıkkınlığa düşmez. Tam tersine bu gerçek onu, elini çabuk tutması, gaflet uykusundan uyanması, tembelliği üzerinden atması, iyilik adına yapması gereken şeyleri geciktirmemesi konusunda uyarır.

    Şuurlu mümin, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) "kıyamet koparken bile olsa elinde fidan olan onu diksin" emri doğrultusunda kıyametin yakın veya uzak olmasına aldırış etmeksizin son anına kadar vazifesini yerine getirmeye, dünyayı yaşanılacak bir yer kılmaya çalışır. Elinden geldiği kadar fesadı önleme, salahı yayma peşinde olur.

    Mümin, "eyvah kıyamet geliyor" diye yaygara koparan, kıyamet bekleyen değil, kıyamet koparken bile olsa görevini aksatmayan kimsedir.

    Yeryüzünde insanlığın yaşadığı her bir olay, dinde yer alan açıklamaların bir hikâye olmadığını, bunların bir karşılığının olduğunu kör olmamış gözlere, mühürlenmemiş kalplere ispat eder. Rabbimiz şöyle buyurur:

    "İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?" (Fussilet, 53)

    Şimdi kenetlenme zamanı. Depremde zarar gören kardeşlerimize yardım etme, yaraları sarma zamanı.

    Rabbimiz bizleri görünür görünmez kaza, musibet, âfet ve belâlardan muhafaza eylesin.

    (Soner Duman/29.Cemâziyelevvel.1441/24.Ocak.2020/Cuma)
  • İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu
  • SELEN DOĞAN, ZEYNEP ÜNAL SÖYLEŞİSİ

    “İllüzyona Kapılanlara Bir Kova Su Döküyorum”

    "Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda."

    Onu radyo oyunlarıyla tanıdık. Sonra okuma koltuklarımıza öyküleriyle kuruluverdi. Ayizi Kitap’tan çıkan “Ölüler ve Periler” bir öykü treni. Şaşırtan, iz süren, güldüren, arayan öyküler yazıyor Zeynep Ünal. Ona “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” diyorlar. Arayış onun dilinde hiç bitmiyor. Ünal “Ölüler ve Periler” için “en yumuşak kitabım” diyor. Yazarı bundan sonra takip edecek okurlara müjde: Sert anlatılar sizi bekliyor.

    “Okumayacağım bir metni yazmam”

    ✔“Ölüler ve Periler” bizi kiminle tanıştırdı? Nasıl bir hikaye seninki?

    Beni çoğunluk anneannem büyüttü. Benden yaşlı insanların yanında büyüdüm. Onların konuşmalarını, hatıralarını, âdetlerini, şakalarını, mimiklerini aklıma yazmışım, sonradan işe yaradı! Çalıştığım yerlerde tanıştığım insanların da epey katkısı olmuştur. Oyun yazmaya 90’ların ortasında başladım, bugün de devam ediyorum. Bir de sitcom yazdım. Oyunlarımı bir yana bıraktıktan sonra kendimi denemek istedim ve bir atölyeye gittim. Atölye sonunda kolaylaştırıcı "Tamam senden bir şey olacak gibi, devam" dedi.

    Yaptığım işi o andan itibaren çok ciddiye almaya başladım. İlk öykü denemem 2010 altkitap seçkisine girince o heyecanla oyunlarımı bir yayınevine gönderdim, kabul gördü. Ardından yüksek lisansa başladım ve yazdıklarımı edebiyat dergilerine gönderdim. Bir Ankara dergisi kabul edince kendime inanmaya ve roman yazmaya başladım. Annem benden iyi yazar ama daha çok konuşur herhalde o nedenle o yazar olmadı ben oldum. Yazar olmasaydım sanatla uğraşır mıydım? Sanmıyorum, her zaman otomobil yarışçısı olmak istedim.

    ✔ Jerome Lawrence ve Robert A. Lee’nin oyunu Maymun Davası’nda “Gazetecinin görevi yaralanmış olanı rahatlatmak, rahat olanı ise yaralamaktır” der. Bunu edebiyat için de düşünürüm: Yazar bizi ters köşeye yatırabilmeli, tepemizin tasını attırabilmeli, korkutmalı ama içimize su da serpebilmeli, başımızı da okşamalı. Çok şey mi istiyoruz?

    Bence az bile istiyorsunuz. Okurun yazardan bundan öte talepleri olmalı ve bunları da ağız dolusu söyleyebilmeli. Hani bir söz vardır “bana bildiğim bir şeyi bilmediğim gibi anlat!” Buna da katılmıyorum. Detaycılığım yazıma elbet geçiyor. Semih Gümüş “hemen ilkin akla gelmeyen ayrıntılar, yazılanın niteliğini yükseltir” diyor, katılıyorum. Çünkü dikkat çekiyor, okuru rahatlatıyor. Okurun kafasına taktığı bir şeyin/takıntının aslında başkalarında da olduğunu, onun da bundan rahatsızlık duyduğunu görerek rahatlıyor. Beri yandan hiç akıl etmediği bir noktada kendine şaşıp, bundan rahatsız oluyor ve bu onda bir bocalama yaşatabiliyor. Ben bu duyguyu bir okur olarak çok severim, benim de yaptığımı söyleyenler var. Karikatürcü Metin Fidan’ın "Ayrıntılar Albümü" çıkar çıkmaz başucu kitaplarımın arasına girmişti. Ayrıca okumayacağım bir metni –gerek deneme, gerek inceleme gerekse edebiyatta- şimdiye dek yazmadım, umarım bundan sonra da yazmam. Siyaset, genel temayül, moda, satış endişesi, dönem insanı olmayı seçecek olsaydım şirketlerde ufalanmaya devam ederdim.

    “Realizm şimdi başlıyor”

    ✔ Bazı yazarlar hayata yazdıklarıyla çimdik atar, bazıları da çentik atar. Yani bazıları yaşananların altını eşeleyip durur, bazıları da önlerine geleni evirip çevirip yazar. Bence Zeynep Ünal ilk gruptadır ama yine de sormak istiyorum. Senin derdin ne?

    Yazmak annemden geçme. Onu yazarken görerek, yazdıklarını bilgisayara geçirerek bir çıraklık dönemi geçti. Meğer ne çok yazasım varmış. Doğruyu söylemek gerekirse, beni dertlerim, takıntılarım yazmaya itmedi ama yazdıktan sonra gördüm ki neler varmış neler. Söylemem lazım ki bunca zaman sinir olduğum, sevdiğim, kızdığım şeylerin ete kemiğe bürünmesi beni korkuttu. Onlar oraya nasıl sızdı? Sızmış işte. Derdim varmış; hayatın illüzyonuna kapılanlara bir kova su döküyorum. Ama kaynar değil! O kadar da acıtmak istemem. Çevremizde hiçbir şey göründüğü kadar iyi veya kötü değil. Realizm şimdi başlıyor. Herkes gerçeğin peşinde. “Böylesi doğrudur” ifadesini kabul etmek istemeyenler çoğalıyor. Onları nereye kadar yok sayarız? Okuru çok önemsiyorum ve müthiş bir saygım var. Okura tepeden bakan yazarlardan hem hoşlanmıyorum hem de onların soylarının tükeneceğini, ikinci grubun ise kendi kendini yok edeceğini düşünüyorum

    ✔ Yola öyküyle çıkmak had bilmek mi, yoksa önce kendini bir tartmak mı? Yani, hedefin öyküde pişip romana düşmek mi, ömür boyu öyküye sadakat mı?

    Radyo oyunlarını bir yana bırakırsak düz yazıda yola öyküyle çıktım, evet. Bunun belli bir sebebi yok. Öyküde pişmek değil, öyküye pişmek daha doğru bana göre. Ben, hem bu hayatta hem hayalde topu tadında çevirenlere, gerginlikten beslenenlere, dedikoduyu sevenlere, eyleme geçenlere, detayı görenlere yazmak istiyorum. Aslında yazdıklarıma öykü demek doğru mu ondan da emin değilim. Gözüne ve kalemine çok güvendiğim bir yazar, “Sen roman parçası yazıyorsun” demişti; olabilir çünkü bunu birkaç kişiden daha duydum. Yani mini-roman yazdığımı söylüyorlar. Bu durumu en iyi editörüm Can Cankoçak cevaplayabilir belki.

    Bana kalırsa son yirmi yılda nesrin ve nazmın sınırı iyice kaypaklaştı. Şiir formunda öykü okuyacağım hiç aklıma gelmezdi ama oldu. Had bilmek lafı çok güzel. “Lisede şiir yazarak başladım” sözlerini ne çok duyarız. Edebiyatın en üst katından başlıyor, bir de bunu “sonra öykü ardından roman” diyerek iyice batırıyorsun. Neyse ki artık böyle denmiyor. Ömür boyu sadakati önce tercih ardından risk almama temayülü olarak görüyorum zira öykü de roman da düz yazıdır. Birini beceren diğerini de yapmak isterse biçim olarak pekala yazabilir, yazmalıdır. Ustalarımız bunu ala bir şekilde yapmışlar zaten, yapıyorlar da. Aslında öykü kitabım ikinci romanımın hazırlığı esnasında ortaya çıktı.

    Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda. Benim gibilere çok zor. O sırada cinnet geçirdiğin, içindeki başka şeyleri dökmek istediğin oluyor. Gerçi daha birinci basılmadan ikinciyi neden yazıyordum bilmiyorum (gülüyor) ama yazıyordum işte. Netice; ben birini diğerinden ayrı düşünemiyorum. Sıradaki galiba roman olacak, novella da olabilir.

    “Polisiye okurunun klişe alerjisi var”


    ✔ Polisiye sevdiğini biliyorum. Türkiye’de polisiye yazan kadın pek yok, hepi topu iki-üç kişidir. Bazı anlatılardan kadınların bu zamana kadar uzak durmuş olması, kadın yazarlardan hep aşk-meşk, trajedi vb. yazmaları beklendiği için mi?

    Yaşadığımız ülkede öne çıkan polisiyeci kadın olmadığına katılıyorum. Yazan kadın var ama ön plana çıkan erkekler. Bunu yadırgamıyorum. Bir polisiye metni “hisli duygular” tadında yazarsanız elbette okuyan olur ama bunlar polisiye okuru olmaz. Polisiye eylem anlatır, duyguların ön planda olduğu metin polisiye değildir. Duygular elbette katılmalı ama dozu önemli. Polisiye okurunun klişe alerjisi, bilmece çözmek isteyen bir kafası var. Cümleleri net istiyor. En ufak kaçağı yakalıyor. Nasıl anlattığınla değil neyi anlattığınla ilgileniyor. Bunu es geçmek “bak bir de böylesi var” demek oluyor ki… Bence yok.

    ✔Kadınlar cinayeti, soykırımı, suçlu takibini, savaşı yazmaktan kaçınıyorsa ‘şiddetsizliği’ özlediğimiz ve arzu ettiğimiz içindir, bence.

    Polisiye yazarken “erkekleşmek” gerekmiyor, yaptığımız işi bol bol araştırır, okur ve ona saygı duyarsak bence yeterli. Örneğin dilini sadeleştirme çabasına girmek “edebiyatlı” yazından düşüyor zannedilebiliyor. Hayır, ben kendimce yazılanların yeterince öne çıkılamayışını polisiyenin hala edebiyat sayılıp sayılmadığı tartışmasının bitmemesine, kadının suç yazmayı kendine yakıştırmamasına (bunun kökeni toplum beklentisi olabilir), çevrelerindeki erkekler tarafından yeterince duyulmadıkları için iç döküş ve benzeri formlarda ısrar edilmesine bağlıyorum. Kadınlar şiddetsizliği tabii arzuluyor ama ben yazmama sebebini şiddeti bilmemelerine bağlıyorum. Bir yetişkini dövmeyi, tehdit etmeyi, işkence etmeyi, çeteleşmeyi kaç kadın biliyor ya da istiyor ki yazsın?

    ✔Öykülerinde genellikle bir ‘merak’ var. Sonunu merak ettiğimiz filmler gibi. ‘Şimdi ne olacak’ duygusu var. Polisiyeye göz kırpmışsın diyebilir miyiz?

    Yayınevim de acilen bir polisiye yazmam gerektiği konusunda hemfikir. Radyo oyunlarımdan "Hayvan Sevgisi" ve "Hoş Bir Tesadüf" zaten polisiye. Öykü kitabımda da polisiye tadı var, doğru. Gerilimden kaynaklı olabilir. Merak uyandırmayı, meraklanmak kadar seviyorum. Sokak polisiyesini kastetmiyorum, unutmayalım "Benim Adım Kırmızı" da bir polisiye metin olarak okunabilir.

    ✔Karakterlerin sıradan gibi görünen ama pek de normal ve sıradan olmayan insanlar. Hepsini bir mahalleye toplasak hayat ne enteresan olurdu. Asya Mandası’nın Hamra’sı Ivır Zıvır’ın İnci Hanım’ıyla komşu olsa, Devon Misafiri’nin gizemli yolcusu Kabusname’nin medyumuna fal baktırsa… Hepimiz aynı gemide miyiz?

    Üzgünüm ama aynı gemideyiz (gülüyor). Üstüne üstlük bahsettiklerin zaten aynı mahalledeler ama kendilerine öylesi gömülmüşler ki kimse diğerinin farkında değil. Öykülerin öznelerinden bahsediyorum elbet. İnsana yakıştıramadığım bir özellik duyumsamamak. Bakıp görmemek, dinleyip duymamak, karışmamak. Bunun sınırı çok geniş. Yandaki arabaya çarpıp kaçan arabanın plakasını nasıl almazsın? Üstüme kalır diye ihtiyacı olanlara nasıl yol göstermezsin? Fikrin sorulduğunda nasıl sessiz kalırsın? Yazmak isteyip nasıl okumak istemezsin? Karşındaki dizlerinden bir yıldır tedavi gördüğü halde onu asansörü olmayan apartmandaki dördüncü kattaki evine utanmadan nasıl davet edersin? Ayağına çağıracağına sen gitmelisin. Kocana “asılan” kadına nasıl düşman olup kocanı koynuna alır yatarsın? Karşı apartmandaki kadın çocuğuna köle diye nasıl “asil” sınıfına alırsın (Hamra’dan bahsediyor). İnsan yuvarlak cümleleri alçak sesle söyleyerek “iyi ve kolay”, net ifadeler kullandığında “zor” olmuyor.

    Patavatsızlık ve düşüncesizliği “açık sözlülük” olarak ifade edenlere de gelsin bu öyküler, çok isterim. Her kuşağın kendine has olumlu olumsuz yanları var, insanız elbet olacak.

    Yeni kuşağı tembellikle suçluyorsak o kuşağı yetiştiren biziz. Bir zamanlar “hocam çocuk çalışmıyorsa sınıfta kalsın” diyen bir kuşak vardı. Anne babamızın öğretmenin tarafında olduğunu bilmek hem ürkütüyor hem de kendimize çeki düzen vermemizi sağlıyordu. Şimdi çocuğunun yanında öğretmeni için “benim paramla orada hocalık yapıyor sonra bilmem ne yapıyor” demek öğretmeni yerle bir etmek demek.

    Uçlardayız. Zamanı gelince sesimizi yükseltelim, ama bu kavga etmek değil. Üniversiteli gençlerin içindeyim malum. Bu bende yeni bir ufuk açtı, yüksek lisansıma bir de bu açıdan müteşekkirim. Çocuklarımıza haklarını aramaları için açık çeki verirken düşünmüyoruz ki sivrilttiğimiz kazık bize de girecek. Hem çeki açık veriyor sonra da terbiyesiz damgası yiyen çocuğumuzu nereye saklayacağımızı şaşırıyoruz. O sınırı sen çizip eline vermezsen o nereden bilecek? Pişmanlıklarını ve hatalarını kabul etmemek, onlarla yüzleşmemek için “ben yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, yaşanması gerekiyormuş ve yaşanmış” deyip bu yüzsüzlükle yaşayan insanlar var. Peki, karşı taraf ne olacak? Onu aldattıktan sonra utanmadan “hak etmişti, anlamalıydı zira üç defa cümlenin içinde ayrılık sözü geçirdim” diyen var. İnanmam diyen herkes ilk fırsatta fincanı kapatıyor. Görev gibi doğurup sonrasını unutanlara, önüne gelene gurur yapanlara, hayattan kaçanlara, kendi evliliğinde boğulduğu halde kızı evlenemiyor diye ayılıp bayılanlar... Genelde üzücü, yazmak da bu üzüntümü hafifletmiyor ne yazık ki. Belki çatlamamı engelliyordur ama… Gemide daha kimler var kimler.

    Ömründe kimsenin ölmesini -bana göre yol olmasını- istemedim diyen birine şaşarım. Doğal olarak biyolojik ölüm ruhani ölümden daha şiddetli geliyor. Ama bir de o acıyı yaşayana sor. Evladını toprağa verene, inancını yitirene, kalp ağrısı çekene… Onlar yaşıyor mu? Onların katilleri ne olacak? Bunların çoğunu gemiden atmak istiyorum (gülüyor) bu da beni entelektüel katında zorba yapıyorsa yapsın.

    ✔"Canımın Cananı Artık Bir Hiçsin"in diğerlerinden apayrı bir duruşu var. Bana Shakespeare’yen tiradları hatırlatıyor. Kitabın arka kapağına da bir alıntı konulmuş. “Çocuğumdan ne istedin!” diyen bir anneyi duyuyoruz. Bunun başkalığı nasıl oldu?

    Doğru, o öykünün ya da ağıtın -ki ağıtın kenarından dönüyor- diğerlerinden ayrı bir dökülüşü var. Can (Cankoçak) da bunu fark ettiği için onu arka kapağa almayı uygun gördü, iyi ki de yapmış. Okuyamayanlar oldu, hepsini anlıyorum, Sezen Aksu’nun dediği gibi “Mezarıma anlamaktan gitti desinler” (gülüyor). Yazması okuması kadar zordu. Bitirdiğimde haftalarca okuyamadım. Shakespeare benzetmesini ikinci defa duyuyorum. Böylesi sıkı aile ilişkilerini korumuş bir coğrafyada çok anlaşılır bir tirad bu, fark etmeden anaların yüreğini hedef almışım.

    ✔Kitabın adı Ölüler ve Periler. Niçin?

    Kitabın adı "Kabusname" olacaktı, ama baskıya yaklaştığımız sırada bu ismin fazla Poe’vari kaçtığını düşündüm. Supernaturel denilen doğaüstü olaylar veya fazla şiddet içerdiği düşünülebilirdi. Öyküler yer yer şiddetli evet, ama genele mal etmek okuru yanlış yönlendirebilirdi. Neticede isim "Ölüler ve Periler" oldu çünkü ölüler ve periler kitabın her öyküsünde var. Kabusname ise bir öykünün adı olarak yerini korudu. Ölüm bana göre fiziki yok oluş, insan formundan çıkış. Bu bir ayrılık olabilir, cinayet de. Öldükten sonra o kişinin sizi rahatsız eden tarafları kaybolur hayatınız normale döner ya, öyle bir şey. İşte o zaman o kişi aslında ölüyor. Periyi anlatmaksa daha zor. Zaten böylesi anlatabilsem yazamazdım ki.

    ✔ Son yıllarda kitapçıların çoksatan raflarında yer alan tarihsel romanlar, kişisel gelişim kitapları, öğüt veren sağlık kitapları… Bütün bunların arasında, edebiyatla akademik düzeyde ilgilenen biri olarak, şu soruya yanıt istiyorum: Yaşadığımız ülkede edebiyat nerede? Sait Faikler, Tanpınar’lar, Füruzan’lar, Latife Tekin’ler, Hasan Ali Toptaş’lar nerede?

    Yazın nasıl değiştiyse eskinin edebiyat tanımı da değişti, dönüştü, genişledi ve bugün sanatın her dalıyla ilişkisi sorgulanan bir hale geldi. Edebiyat ve tarih, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna dayandı. Mitoloji yoktur, edebiyat vardır tartışması yapıyoruz. Örneğin yayınevlerinin dünya ve Türk klasiklerini yeni çevirmenler ve yazar editörlerin elinden geçirip basması (buna Osmanlıca eserler dahildir) buna güzel bir örnek.

    Klasiklerimize olan ilgi bence hâlâ var. Çünkü onlarda bir sağlamlık bir güven bir aidiyet hissi alıyoruz, almak istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları, kursları, vs. kent insanının gamını, tasasını seyreltmeye odaklı, ihtiyaç var. Birey kafesinden çıkamıyor, on iki saat çalışıyor çünkü kredi borcu var, o olmazsa çocuğun okul parası. “Yapamıyor, edemiyor” tarafı tartışılır ama doğru olan bir şey var ki Avrupa’da ve dünyada aydınlanma ve savaş sonrası yaşanan tekinsizlik hissi yavaştan geldi, artık içimizde. Her an savaş çıkabilir, her şeyimiz bir anda “yalan” olabilir. Bunun bilincindeyiz. Aşmak istiyoruz.

    Tarihsel kitaplar ise gene aynı hesap, bize zaferlerimizi, olumlu yanlarımızı hatırlatıyor. “Yalnız değilsiniz, bu entrikalar insanlık tarihince vardı” diyor. Bunu tüm dünya diyor. Bizimse gerçekten, herkese nasip olmayacak zenginlikte ve enginlikte bir tarihimiz var. Yine de bu haliyle de bugüne yetmiyor, çağdaş edebiyatımıza yeniler lazım. 1940 ve 50’lerde müthiş bir dönem geçiren öykümüz yeniden kıpırdanıyor, kendine has kalemler çıkıyor. Beri yandan aynı ses tonuyla yazan, aynı kelimelere saplanmış ileriye bakmayan ellerden çıkma onlarca, yüzlerce basılan kitap var, çoğu “kitap mezarlığında” yatıyor. Burada eleştirmenlere de yayınevlerine de okura olduğundan daha fazla sorumluluk düşüyor. Kötümser bir profil çiziyor gibi görünsem de çizmiyorum inanın. Ayrıca hangi çağda olduğumuzu bilmiyorum artık. Son tahlilde her dönem kendi içinde değerlendirilmeli. Bakalım bizim dönemimiz kaç yıl sonra, ne şekilde değerlendirilecek?

    ✔ Kitapla ilgili ilk eleştiriler nasıldı?

    Çok farklı tepkiler alıyorum. Okuldaki hocam yazımı epey sert buldu, halbuki bu benim en yumuşak kitaplarımdan biri olarak kalacak. Bu kitabımda irkiltme güdümü biraz bastırdım. Yine de kitabımın çıktığı üçüncü haftada benim için “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” denmesi sevindirdi.

    ✔Sütlü gotik!
    Birine benzetilmekten hoşlanmayacak birisin. Ama edebi yakıştırmalarda ikimiz de aynı fikirdeyiz sanırım!

    O anlamda doğru ama ben yazımın alacakaranlık ve sütlü gotik tadının alınması anlamında söyledim. Benzerlik olabilir. Bu bende ilk işittiğimde bir baskı yaratmadı değil ama sonradan üstümden attım. Fiziki olarak güçsüzü yok etmek benim dünyamda yok. Bir çocuğun öldürülmesi, hayvana işkenceden vs. kaçınırım. Çocuk ve yaşlıların çıktığı sömürü kokan reklamlardan ne kadar hoşlanmıyorsam, zayıf üstünden yürümeyi de istemem. Bahsettiğim karakter anlamında değil elbet. Sinemada da aynı prensibi güden bir izleyiciyim. Gördüklerimden değil görmediklerimden çekinirim. Hocamın beni sert bulduğundan bahsetmiştim, öte yandan yazdığımı olduğunun çok ötesinde didikleyenler veya yüzeysel okumayla bırakanlar ama herhalde çok sevenler var. Ortalamaya baktığımda memnunum.

    ✔Görme Özürlüler Kütüphanesi külliyatında adına rastladım. Sosyal Sorumluluk projelerinde de yer alıyorsun, değil mi?

    Elbette. Kadıköy Belediyesi’nin Görme Özürlüler Kütüphanesi için her iki kitabımı da seslendirdim. Radyo oyunlarını seslendirmek epey güç oldu, farklı karakterleri seslendirirken tonlamaya çok dikkat etmek gerekiyor. Ama çok zevkliydi, bilmediğim şeyleri öğrendim. Bundan sonrakileri umarım okurum. Uçan Süpürge için Çocuk Gelinler sorununu konu alan bir tiyatro oyunu yazdım, henüz sahnelenmedi ama zamanı gelince o da olacak. Aklımın, kalemimin yettiğince destek olacağım.

    ✔İki yıl gibi bir sürede iki kitap yayımlandı. Şimdi roman yazıyorsun. Nasıl bir çalışma disiplinin var?

    Edebiyat dergileri, tez hazırlığı, bir de hayatımı kazandığım metin yazarlığı işim var. İlham perisini beklemek isterdim ama zaman yok. O nedenle yeni bir şey yazamasam da kahvaltıdan sonra öğlene kadar bilgisayar başında yazıların arasındayım. Genelde gündüz yazıyorum. Kültürel okuma haricinde tez aşamasına haftada1 bin sayfalık bir okuma yaparsanız eh, bir şeyler yapabilirsiniz. Yazmaya ayırdığım zaman kadar okumaya da zaman ayırmam gerekiyor. Yazarlığın (yaratıcılık kısmı hariç ki bu da çalışarak parlatılan bir özellik) zeytinyağı üretmekten çok farkı olmadığını düşünüyorum. Piyasa çıktığınız andan itibaren diğer ürünleri/eserleri bilmek ve takip etmek zorundasınız, bu sevmediğiniz bir yazar dahi olsa. Eleştiriye açık olmak, editör ve eleştirmenleri duymak zorundasınız. Bir okurun sorusunu yanıtlamamak veya geçiştirmek bana çok ayıp geliyor.

    ✔ Zeynep Ünal kimdir?

    Resim, felsefe ve yazıyı bir arada götüren bir annesi, animasyon yönetmeni bir abisi, jeolog bir babası var. Liseden sonra İngiltere'ye gidip turizm öğrenimi gördü.

    Çokuluslu iki büyük firmada toplam on yıl çalıştıktan sonra en son Hollanda Konsolosluğu Ticaret Ataşeliği'nde görev yaptı ve o sıralarda artık yalnızca yazmak istediğimi anladı (2008). Türk edebiyatına hakimiyetinin az olduğunu düşündüğü için işletme lisansının yanına karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansını eklemek istedi. Halen tez aşamasında.

    Yer yer çeviri ve metin yazarlığı yaparak hayatını kazanıyor. Ankara'da yayınlanan Lacivert ve Amargi dergilerinde deneme ve incelemeleri yayınlanıyor. (SD/HK)
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • Allah'ın Sevmediği Amel

    ZULÜM

    Zalim:Haksızlık ve zulüm eden, kötü kıyıcı, merhametsiz, gaddar kimse demektir.

    Zulüm:Haksızlık, eziyet, işkence, baskı, adaletsizlik demektir.

    Zulüm: bir şeyi kendine ait olmayan yere koymak, sınırı aşmak doğru davranmamak, günah işlemektir.

    Mazlum:Zulüm görmüş, zulme, haksızlığa uğramış kimse demektir.

    Bazen arabalarda, eşyalarda “zalim” yazıldığını, yazdırıldığını görüyoruz ki, bu son derece yanlıştır. Zalim, Allah'ın lânetlediği, zulmeden kimse demektir. Düşünülürse bu, kabullenilebilecek bir isim olamaz.

    Zalime, zulme özenilmez. Çünkü zulmün ömrü kısadır. Cenab-ı Allah zalime mehil verir, amam zalimin yaptığını yanına bırakmaz. Şair:

    Allah tokatının sedâsı yoktur

    Vurduğu zaman devâsı yoktur

    diyerek Allah'ın zalime, vakti saati gelince, devası olmayan tokat atacağını ifade etmiştir.

    Allah'ın zalime cezası, yıldırım gibi iniverir. Çünkü mazlumun âhı, insanların kulağına gelmese de Allah’a yükselmesinde bir perde yoktur.

    A) Zalim, lânetli kimsedir:

    Kura’n’da: “Allah'ın lâneti, zalimlerin üzerine olsun“ buyrularak zalime lânet okunmuştur. (A’raf:44)

    Yavuz Sultan Selim, kendisinden borç alınan Yahudi’nin ölümü üzerine, o paranın hazineye aktarılması teklifinde bulunan defterdara: “Ölene rahmet, malına bereket, çocuklarına âfiyet, gambaza da lânet” diyerek karşı çıkmıştır.

    Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurur:

    “Altı kişiye ben lânet ettim ve duası kabul edilen her peygamber de lânet etmiştir”

    1- Allah'ın kitabını tahrif edene,

    2- Allah'ın kaderini yalanlayana,

    3- Allah'ın haram kıldığını helâl sayana,

    4- Allah'ın zelil kıldığını aziz, aziz kıldığını, zelil kılana,

    5- Sünnetimi terk edene,

    6- Gücü ile halka musallat olana (Büyük Hadis Külliyatı:4/277)

    B) Zulmün sonu hüsrandır:

    Geçmişte öyle olaylar olmuştur ki, her birinde günümüze uzanan mesajlar vardır. Kur'an'da bildirildiğine göre, zalimin sonu helâk olmaktır. Bu konuda birkaç ayet meali nakledelim.

    1- “Resulüm! Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim:42)

    2- “Yusuf (AS), kapıyı kapatıp, hükümdarın hanımı çağırdığı zaman, Yusuf (AS), asla deyip Allah'a sığındı. Gerçek şu ki: Zalimler iflah olmaz” dedi. (Yusuf:23)

    3- “De ki: Söyler misiniz; Size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helâk olur?” (En’am:47)

    4- “Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.” (Bakara:258)

    - Bir zamanlar Tavas’ta bir çoban oduna giden bir kadının kirletip öldürür, gömer, üzerinde ateş yakar. 10 yıl sonra başka birini öldürürler, katil bulunamaz. Çoban tutuklanır, hapse atılır. Bir çobanda ziyarete gider. Geçmiş olsun der. Dama yemin billah göz yaşları ile ben yapmadım der. Ziyarete gelen der ki:

    - Bende inanıyorum bunu sen yapmadın. Ama sen hani bir ateş yaktıydın ya işe seni kayan o ateş demiş

    Eninde sonunda çıkar, ayağı dolaşır.

    * * *

    Adam karısını zulümle öldürürken, kadın yalvarır… Bak şu rüzgarın sürüklediği otlar söyler der. Adama acımadan öldürür ve tekrar evlenir. Onunla otururken rüzgârlı bir havada onunla otururken otlara bakıp gülmüş kadın:

    - Ne var ne oldu derken adam anlatır:

    Bir zaman gelir ki araları açılır. Kadında şikayet eder. Adam da tutuklanır.

    Yani otlar söylemiştir…

    “Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste” Demişler.

    5- “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan kalmazdı. Onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Nahl:6)

    Geçmişteki zalimlerin nasıl helâk olduğunu Kur’an şöyle anlatıyor:

    1- “Onların her birin günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar göndermedik. Kimini korkunç bir ses yakaladı. Kimini yerin dibine geçirdik. Kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor; asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Ankebut:40)

    2- “İşte haksızlık yüzünden çökmüş evleri, anlayan bir topluluk için elbette bunda bir ibret vardır” (Neml:52)

    3- “Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve orada diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmadılar. Biliniz ki, Semud kavmi Allah'ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hud:67-68)

    Zalimlerin kıyamet günündeki halleri de şöyle anlatılır:

    1- “Kıyamet günü, yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse, kendini ondan emin kılan gibi midir? Zalimlere kazandığınızı tadın” denilir. (Zümer:24)

    2- “Bir memleket vardır ki, o memleket halkı zulmetmekte iken biz onları helak ettik. Şimdi o ülkelerde, duvarlar çökmüş, tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kuyular kullanılmaz hale gelmiş, ıssız kalmış saraylar vardır.” (Hac:45)

    Allah Rasûlü’nün ifadesiyle : “Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm kalblerinizi harâb eder.” Kalb harâb olduysa harâb gelir ki, kula zulmü allar ve Resûlü haram kılmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurur:

    1- “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona hıyanet etmez, onu yalanlamaz, onu utandırmaz. Her müslümanın diğer müslümana ırzı, malı, kanı haramdır. Takva, işte bunlardır. Bir kimseye şer olarak, Müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.276)

    2- “Birbirinize haset etmeyiniz. Alış-verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz. Rasûlüllah üç defa göğsüne işaret eder, Takva işte buradadır. Bir kimsenin şerir olması için Müslüman kardeşi hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.277)

    Allah Rasûlü, hayatı boyunca bir müslümana sıkıntı vermeyi, eziyet etmeyi, zulmetmemeyi ve öldürmemeyi kesin olarak yasaklamıştır.

    Süheyl bin Amr, İslâm düşmanıydı. Hep İslâm aleyhine çalışırdı. Bedir savaşında esir düşünce, geçmişinden dolayı Hz. Ömer:

    - “Ya Rasûlüllah, bana müsade et, Süheylin ön dişlerinden ikisini dökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmasın” dedi.

    Hz. Peygamber, razı olmadı ve şöyle buyurdu:

    - “Hayır, ona eziyet verme konusundaki Allah'tan korkarım.”

    İslâm’da zarar vermemek eziyet etmemek vacibtir.

    İnsanı öldürme konusunda Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

    “Haksız yere bir cana kıyan bütün insanları öldürmüş olur.” (Miada:10)

    Peygamberimiz de: “Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten kaçının. Zira cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanını dökmeye, haramları helâl addetmeye sevk etmiştir.” (K. Site:16-312) buyurarak zulümden kaçınmamızı istemiştir.

    Yunus 44’de

    - “Allah insanları hiçbir şeyle zulmetmez, lakin insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”

    Kehf 57’de

    - “Kendine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi eliyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır?”

    Bakara 114’de

    - “Allah'ın mescidlerinde onun adının anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olması için çalışandan daha zalim kim vardır.”

    C) Halka görevini yapmayan, onlara zulmetmiş olur:

    İnsan insana, görevli halka, aile reisi ev halkına, yönetici, idaresi altındakilerin işlerin görmek ve onlara hizmet etmekle görevlidirler.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:”Allah bir kimseyi insanların herhangi bir işini görmeye memur ederde o kimse Müslümanların eksik ve gediklerine karşı kapısını kapatır, kulak asmazsa, Allah da kıyamet gününde onun ihtiyacına bakmaz.” (R. Salihîn:2/77)

    Anladığımız kadarıyla Firavun zalimdi; ama mert zalimlerdendi. Zulmünü gizleme gereği duymaz, bir şeylerin arkasına saklanma ihtiyacı hissetmezdi. Ne yapacaksa açıkça söyle; mertçe icra ederdi.

    - Ben bu zulmü yapmayı istemiyorum; ama kanunlar bunu emrettiği için mecburum.. filan demişti. Böylesine bir saklanma gereği duymamıştı.

    Açıkça ve mertçe emrini vermişti bir gün zulüm destekçilerine:

    - Bugünden itibaren Mısır’ı mahalle mahalle dolaşacaksınız, hamile kadınların listesini yazıp doğum günleriyle birlikte önüme koyacaksınız…

    Zulüm tatbikçileri anlamadılar, niyetini de sorma gereği duydular.

    - Niçin hamile kadınları ve doğum günlerini tespit edip de getireceğiz size efendimiz?

    Mertçe anlattı Firavun mantığını:

    - Ben kahinlerden dinledim. Bugünlerde doğacak bir oğlan çocuğu büyüdükten sonra benim makamımı elimden alacak, yönetimim sona erdirecekmiş.

    Efendimiz sizin makamınızı elinizden alacak olanın hangi çocuk olduğun nasıl bileceğiz?

    - Bilmenize gerek yoktur. Doğacak çocukların hepsi de potansiyel tehlikedir. Hepsinin de suça iştirak ihtimali söz konusudur. Öyle ise hiçbirini de hayatta bırakmayacak, hepsini de doğar doğmaz öldüreceksiniz. Potansiyel suçlu yaşatmak istemiyorum ülkede…

    Şimdi biraz daha beriye hicretin yetmişinci senelerine doğru geliyoruz. Tarihte zulmüyle şöhret yapmış Haccac-ı Zalim, birçok insanın boynunu vurmuş; mancınıkla Kâbe’yi taşa tutup Beytullah’ı bile yıkmış, kalan az sayıdaki ashabın da hayatlarını zehir etmişti.

    İşte bu adama bir gün şöyle dediler:

    - Sen Hazreti Ömer’in adaletini, halkına karşı takındığını müşfik tavrını biliyorsun. ne olur, biraz da ona benze. Onun gibi ol! O, halkının ayağına bir taş değmesinden bile teessüre kapılıyor; bir sene de olsa, helallik diliyordu.

    Haccac’ın bu isteğe tarihi cevabı şöyle oldu:

    - Doğru söylüyorsunuz! Fakat Ömer’in zamanında Ebu Zerr gibi hak vardı. Siz Ebu Zerr gibi halk olun, ben de Ömer gibi idareci olayım, Siz Ebu Zerr gibi halk olmadıkça benden de Ömer gibi idareci olmamı isteyemezsiniz.

    Ne dersiniz bu tarihi olaya? Tarih tekerrürden mi ibaret yoksa?

    Biz Ebu Zerr gibi olmadıkça başımızdakiler de Ömer gibi olmayacaklar. Haccac gibi mi kalacaklar?

    Biraz da bizim düşünmemiz mi gerek?

    Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” hadisini unutmayalım. Layık olmak lazım…

    Hz. Ömer bir hac mevsiminde halkı topladı ve:

    “Ey insanlar! Ben valilerimi size zulmetsinler ve malınızı alsınlar diye göndermedim. Onları, aranızda zulme mani olsunlar, ganimetler adâletli bölüştürsünler diye gönderdim. İçinizden, haksız muâmeleye maruz kalan varsa kalksın”buyurdular. Bunun üzerine sadece bir kişi kalktı ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Filan vâli bana yüz kırbaç vurdu” dedi. Hz. Ömer (r.a.) sordu: “Ona niçin vurdun” Sonra da şikâyetçiye: “Kalk ona kısas yap (yani attığı kadar kırbaç vur.)” Bunun üzerine Amr b. Âs söz istedi ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Sen böyle hareket edersen, insanların çoğu şikâyetçi olacaktır. Bir zaman sonra âdet olur ve senden sonrakiler de böyle yapar” diyerek itirazda bulundu. Hz. Ömer:

    “Rasûlüllah (s.a.s.) kendisine bile şayet hakkı olan varsa kısas yapılmasına izin verdiği halde, ben kısas yaptırmayayım mı?” diye sordu. Amr:

    “Bırak da onun rızasını alalım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

    “Haydi onu razı edin. İki yüz dinar fidye verin, her kırbaç iki dinar” dedi.

    Hz. Ebu Ber (r.a.) da:

    “İçinizde en zayıfınız, benim indimde hakkını alıncaya kadar en kuvvetlidir.” Demiştir.

    Zulümle devlet bile ayakta durmaz.

    Kanuni Sultan Süleyman, devleti zirve noktasına getirdiği bir zamanda büyük alimlerden Yahya Efendi’ye sorar:

    - Bir devlet hangi hallerde çöker:

    - “Sultanım, Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitilenler ne nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlarda sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir…”

    Derler ki dünya dört şeyle ayakta durur:

    1- Alimlerin ilmi,

    2- Salihlerin ibadeti,

    3- Cömertlerin sahaveti,

    4- Devlet adamının adaleti.

    1509 yılında ki müthiş depremden sonra padişah 2.Bayezid devlet yöneticilerini şöyle hitap eder:

    “Ey vezirlerim, kadılarım, subaşılarım, ağalarım, beylerim!...

    Şu felâketi görüyorsunuz, Ben; bunda, siz kulların zalimlikle zulüm yaptığınız intibaını alıyorum…

    Ayağınızı den atın!.

    Vazifenizi adaletle yapın!..

    Kimseye zulmetmeyin!..

    Bu Cenab-ı Hakk’ın bize bir ikâzıdır.

    Size bildiriyorum ki, zulüm irtikap edeni hâl ederim.”

    Nisâ 168. ayetinde Cenab-ı Allah zalimleri affetmeyeceğini ifade ediyor.

    Hz peygamberde, zulmederek ölen için “Allah ona cennetin kokusunu haram kılar” buyurmuştur. (Tecrid-i Sarih:2177)

    Zulüm, hayatın tadını değiştirir. Zulüm, insanın yapısını bozar. Zulüm, Allah'ın nimetlerinin bile tadını değiştirir.

    İslâm’da, kimseye eziyet yoktur. Bir hadislerinde peygamberimiz: “Komşuya eziyet eden bana eziyet etmiş olur” buyurur. (Ramuz:395/7)

    Bir başka hadislerinde de: “Hiçbir şekilde hayvana eziyet vermeyin.” Buyurur. (K.Sitte:14/125) Kurban edilecek hayvan eziyet edilmeden kesilmelidir. Hayvan, hedef seçilmemeli, aç susuz bırakılmamalı, fazla yük yüklenmemeli, dövülmemeli, dövüştürülmemeli, ateşte yakıp, suda boğulmamalıdır.

    Peygamberimiz: “Merhamet etmeyen merhamet edilmez.” Demiştir. Hayvan ahirette insandan hakkını alacak ve ondan sonra toprak olacaktır.

    İnsana zulüm ise en kötüsüdür. Allah Kur'an'da :

    1- “Adil olunuz, takvaya en yakın olan budur.” (Miada:18)

    2- “İnsanların arasında hakim ve hakem olduğunuz zaman adaletle hüküm veriniz.” (Nisâ:58)

    3- “Allah adaleti emreder.” (Nâhl:90)

    4- “Bir topluluğa olan kininiz sizi adalesizliğe sevk etmesin.”

    İnsanın hak ve hürriyetinin kısıtlanması, elinden alınması zulümdür. Düşünceye, inanca baskı da zulümdür.

    Zulümlerin başında Allah'a isyan geliyor. Bir kutsi hadiste: “Kim geçici nimeti, kısa hayatı ve devamsız bir zevki severse, kendine zulmetmiş, Rabbına isyan etmiş, ahireti unutmuş ve dünyası da onu aldatmıştır.” (40 Kutsi Hadis H.H.Erdem, S.11)

    Kur'an'da şu ayetleri zikredebiliriz:

    - “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir. Bilin ki Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd:18)

    - “Allah'ın ayetlerinden yüz çevirenden daha zalim kim olabilir. Muhakkak ki biz, günahkârlarda lâyık oldukları cezayı veririz.” (Secde:22)

    - “yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.” (En’âm:21)

    Peygambere muhalefette insanın nefsine yaptığı zulümdür. Kur'an'da: “O gün zalim kimse pişmanlıktan ellerini ısırıp şöyle der: Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke Batıl yolun yolcusu, falancayı dost edinmeseydim!” diyeceği haber veriliyor. (Furkan:26-27)

    D) Adil olmak emredilmiştir:

    Yüce Allah, menfaatimize zarar verse bile, yakınlarımızın çıkarlarına uygun düşmese bile âdil olmamızı, adaletli iş yapmamızı emrediyor.

    Hz. Peygamber, bizden öncekilerin, âdil davranmadıkları için helâk olduklarını bildirmiştir.

    Biri hırsızlık yapıyor, torpil koyuyorlar. Hz. Peygamber’in cevabı açık ve net: “Kızım Fatıma da çalsa, Vallahi aynı ceza ile cezalandırılacaktım.”

    Allah Rasûlü Müslümanlara, çocukları arasında sevgide bile âdil olmalarını emretmiştir. Ayrıca çocuklardan bir lehine vasiyet de men etmiştir.

    Türk hükümdarları fethettikleri yerin halkına sorarmış: “Askerlerim size zulmetti mi?” diye “Hayır” cevabını alınca da, şükreder ve şükür secdesine kapanırlarmış.

    Hz. Ömer (r.a.) ne demiş: “Adalet mülkün temelidir.”

    E) Zalime yardım Zulümdür:

    Zalime destek olunmaz. Zulme sebep olan, arka çıkan, rıza gösteren,hatta ses çıkarmayan da zalimdir.

    Allah Rasûlü: “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” demiştir. Bir başka hadislerinde de: “Bir kimse bir zulme yardım etse, bundan vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabındadır.” buyurmuştur. (Ramuz:406/4)

    Kur'an'da da: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (Cehennemde yanarsınız)” uyarısında bulunulmuştur.

    Peygamberimizin bildirdiğine göre bir insan bir şeye sebep olursa, onu bizzat işlemiş gibi olur. Kötüyse ceza görür, o iş iyi ise mükafata nâil olur.

    Dünyada zalimlere çok yardımcı olabilir, ama ahirette zalimin asla yardımcısı olmayacaktır.

    Nasıl yardım:

    Hz. Peygamber: “Kardeşine zalimde olsa mazlumda olsa yardım et.” Biri:

    - “Mazluma yardım edelim, ama zalime nasıl yardım edelim?” der.

    - “Onu zulmünden alıkoyarak” (K.Sitte:9/380) buyurur.

    F) Kul hakkına tecavüzde zulümdür:

    Cenab-ı Allah iki hakkı helâl etmeyeceğini bildirmiştir: Kul ve Hayvan hakkı, insanın haccı kabul aslada, şehid olsa da üzerinde bu iki hak varsa affa uğramıyor.

    Peygamberimiz: “Kıyamet gününde boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hak alacaktır.” buyurur. (Ramuz:345/10)

    Hak sahibi hakkını almadan, kıyamet günü kimse yerinden kımıldamayacak. Hak yiyenin zulmedenin iyilikleri mazlum olanlara verilecektir. İyilikleri kalmazsa, yani yetmezse, hak sahiplerinin kötülükleri alınıp hak yiyen zalime verilecektir.

    Musalla taşında helâlaşma olmaz. Rasgele hakkını helâl et, helâl olsun demek de insanı kurtaramaz. İnsan ne zaman kurtulur? Hak iade edilip de, helâllaşılırsa kurtulur.

    Hiç unutmam bir hak sahibi, musalla taşındaki tabuta eğildi ve: “Benim hakkımı ne yapacaksın?” dedi.

    Hz. Peygamber vefatından önce: “Kimin bende hakkı varsa gelsin alsın” demiştir. (Ruhul-Beyan:2/132)

    Zulmün küçüğü büyüğü olmaz; Zulüm zulümdür. Zulmedenden, hep zalim diye bahsedilmiştir. Tarihi bir örnek verelim:

    Emevi Halifesi, bahçesine bir köşk yaptırmak ister, arsa yetmez, komşuda satmaz. Halife köşkü yapar. Biraz komşunun arsasına taşmıştır. Mâdur, Kadı Beşire şikayet eder. Beşir bir heybe getirir o arsadan toprak doldurur, penceredeki seyreden halifeye çağırır:

    - “Bana yardım et de, şu heybeyi eşeğe yükleyeyim” der.

    - “Ya Halife! Bu bir parça topraktır. Sen bunu burada kaldıramıyorsun. Yarın şu gasbettiğin toprağı yedi kat boynuna geçirecekler, o zaman ne yapacaksın?” Bunun üzerine halife bahçe sahibini çağırır helâlaşır, Hakkını verir, razı eder.

    Adaletiyle meşhur Nuşirevan ziyafet veriyordu. Bir hayvan kesilmiş, ateşte kebap ediliyordu. Ancak yanlarında tuz yoktu. Getirsin diye köye birini gönderdiler.

    Nuşirevan:

    - Tuzu para ile al ki, gasben bedava alma âdeti çıkmasın, memleket zulüm ile harap olmasın, dedi.

    - Bir tuzdan en zarar gelir? Diye soran adamlarına Nuşirevan şu cevabı verdi:

    - Cihanda zulmün temeli ufacık bir şeydi. Ama her gelen onu büyüttü. Nihayet şimdiki duruma ulaştı.

    Ufak bir şeyde olsa hak haktır. Haksızlık az bir şeyde olsa zulümdür.

    - Balkonda et kızartıp kokusunu ona buna koklatmak, göz hakkına riayet etmemek zulümdür.

    - Hak hukuk karışmış, servet, pis kokular yayar.

    Peygamberimiz: “Özürsün borcu geciktirmek zulümdür” demiştir. Ayrıca: “Bir kimse bir şeyin ayıbını açıklamadan satarsa daima Allah'ın gazabına ve meleklerin lânetine mâruz kalır” buyurur. (K.Sitte:17/263)

    Kur'an'da: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar, O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl:90) buyurarak, ölçülü ve dikkatli yaşamamız istenmiştir.

    Peygamber (A.S.): “Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür.” Buyurur. (R.Salihîn:1611) Çalışanlarına ücretini zamanında ödemezse, zulmetmiş olur.

    Bir gün Allah Rasûlü şöyle anlatır ve öyle bir mesaj verir ki:

    - Sizi helâke götüren şeylerden sakının, gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının. Zira insan, kıyamet gününde dalar gibi ibadetlerle mahşer yerine gelir. Ve bu amellerin kendisini kurtaracağını sanır. O sırada birisi çıkar:

    - “Ya Rabbi bu adam bana zulmetti” der.

    Cenab-ı Allah Meleklere der ki:

    - Onun defterinden ibadetleri, sevapları silin, bu adamınkine yazın” der.

    Böyle böyle bütün hak sahipleri gelir, haklarını alırlar. Adamın elinde sevap diye bir şey kalmaz.

    Bu şuna benzer:

    Yola çıkan kimseler ateşe ihtiyaçları olunca sağa sola koşuşup odun toplarlar, ateş yakarlar ve ondan istifade edemeden oradan ayrılıp giderler.

    İşte zulmedenlerde, ibadet ve güzel amellerinin sevaplarından istifade edemezler. (İhya:4-937)

    Böyleleri için peygamberimiz (A.S.) “müflis” ifadesini kullanmıştır.

    Yıldırım Bâyezid Han, Konya önlerine gelmişti. Halk şehre çekilip, kapıları kapattı, hasad zaman ı olduğundan, bütün arpa buğday tarlalardadır.

    Yıldırım, Konya halkına der ki:

    - “Bize arpa, buğday satın, atlarımıza yedirelim.”

    Bu arada askerlerine:

    - “Sakın halka zulmetmeyin, kul hakkına riayet edin. Kendi istekleri ile satsınlar.

    Fiatı, Konyalılar belirler ve mahsüllerini satarlar ve Yıldırım Bâyezide Konyalılar şöyle bir istekte bulunur.

    - “Bizi siz yönetin” derler.

    - Geçmişte Türk atlarının çeşmelerinden su içmesini isteyenler…

    - Kardinal Külahı değil, Türk sarığı görmek isteyenler…

    - Hülasa Müslüman Tür idaresin tercih edenler, adalet istemişlerdir.

    Hz. Peygamber bizi şu sözleri ile uyarmıştır:

    - “İnsanlara dünyada haksız yere eziyet edenlere Allah, ahirette azab edecektir.” (R.Salihîn:3/177)

    - “Mü’mine zara veren veya hile yapan mel’undur.” (K.Sitte:16/314)

    - “Kim mü’mine zarar verirse, Allah da onu zarara uğratır. Kimde mü’mine eziyet verirse, Allah ona da eziyet verir.” (K.Sitte:16/314)

    G) Zulme mani olmak:

    Zulme karşı olmak ve zulmü önlemek için gayret göstermek, Yüce dinimizin emridir. Bakara Sûresinin 190. ve 193. ayetlerinde zulümle, zalimle bütün gücümüzle ve en etkili biçimde mücadeleye çağrılıyoruz.

    İslâm’da savaş hoş görülmediği halde zalime, zulme karşı müsaade vardır. Zulüm ortadan kalkınca da, haddi aşmamak konusunda uyarı vardır. İslâm tarihinde savaşların sebebi hep “Hakkı hakim kılmak” maksadıyla olmuştur.

    Allah Rasûlü, en kritik anda bir Hıristiyanın hakkını gasbeden Ebu Cehilin kapısın yumruklamış, mazlumun hakkını almadan kapıdan ayrılmamıştır.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:

    “Zalime de, mazluma da yardım edin!” Ashab:

    - “Mazluma anladık, ama zalime nasıl yardım edelim Ya Rasûlallah?” deyince Allah Rasûlü şu cevabı vermiştir:

    - “Onu zulümden vazgeçirerek”

    Bir hadislerinde de: “Haksızlık karşısında susa dilsiz şeytandır.” Buyurarak zulme ve zalime karşı suskun kalınmamasını emretmiştir.

    İnancımızda bana ne yok, nemelâzım yoktur.

    Peygamber efendimiz, daha genç yaşta iken haksızlıklara karşı koyacak, haklıların hakkını alacak ve zulmü önleyecek olan Hılfü’l-Füdul cemiyetine katılmıştır.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    “İnsanlar zalimi görünürlerde, Onların zulmetmesine mâni olmazlarsa, Allah'ın bütün insanları azaba uğratması pek yakındır.” (R.Salihîn:1/238)

    Allah adına zulme ve zalime karşı mücadeleye etmeye yemin eden cemiyet üyelerinin icraatlarından örnekler:

    “Bir Yemenli, ticaret için kızı ile birlikte Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b, el-Haccac, zor kullanarak bu kızı alıkoymuştu. Kızın babasına, Hılfü’l-Füdul direniş komitesine başvurması tavsiye edildi. Baba söylenileni yaptı. Komite üyeleri ise zorbanın evini kuşatarak kızı elinden alıp babasına teslim ettiler.”

    “Bir yabancı Mekke’nin ileri gelenlerinden Ubeyy b. Halef’e bir miktar mal satmıştı. Ama parasını bir türlü alamıyordu. Yabancı komite üyelerine başvurdu. Füdul üyeleri de adama, dediler. Adama gidip bunları Ubeyy’e aktarınca Ubeyy, parayı ödemek zorunda kaldı.”

    “Bir tüccar, Mekke’ye üç deve yükü ticaret malı getirmişti. Ebu Cehil, diğer müşterilerin bu kişinin malına alıcı olmamalarını ayarladı. Böylece tek alıcı konumunda adamın malının çok düşük fiyata kapatmak isterdi. Adam da Füdul üyelerinde Hz. Muhammed’e başvurdu. Efendimiz de adamın malının değeri fiyatından alarak memnun etti. Bu nedenle de Fendimiz ile Ebu Cehil arasında bir tartışma olduğu söylenir.”

    “Hılfül-Füdul, Hz. Peygamber ‘in ölümünden sora bile tesirini devam ettirmiştir. Muaviye döneminde Medine valisini haksız davranışına karşı adına yardım isteneceği iletilmişti.”

    Esaslı bir uyarıda Rabbimizden:

    “Ben izzetim ve Celalim hakkı için zulmedenden er geç intikamımı alacağım. Mazlumu görüp de ona yardıma gücü yettiği halde yardım etmeyenden de intikamımı alacağım.”

    H) Zulme rıza da zulümdür:

    Zulme destek olunamadığı gibi, rıza da gösterilemez. Müslüman, zulümden nefret etmek ve zulme karşı durmakla mükelleftir. Rıza göstermek, sessiz kalmak, Müslüman için büyük hata olur.

    Zulme sessiz kalmanın bir sakıncası da, zalimi cesaret vermek, zulme fırsat vermektir. Engelle karşılaşmayan zalim, zulme devam eder, kimseden çekinmez. Bunun da vebâli susanlara ait olur. Demek ki, susan zulme ortak olur.

    İ) Allah Zulmetmez, zalimi de asla sevmez:

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Allah kimseye haksızlık etmez.” (Al-i İmran:108)

    - “Allah insanları hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus:44)

    - “Kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehinedir. Kimde kötü iş yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussılat:46)

    - “Bu dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (Ali İmran:182)

    - “Allah zerre kadar haksızlık etmez. İyilik olursa onu katlar. Kendinden de büyük mükafat verir.” (Nisa:40)

    Bir kutsi hadiste de: “Ey kullarım! İyi bilin ki ben, zulmetmeyi kendime haram ettim. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Sakın birbirinize zulmetmeyiniz.”(İlâhi Hadisler:86)

    Zembilli Ali Efendi, padişahla her karşılaşmasında: “Allah Zalimleri sevmez” diye söze başladığı bilinen bir husustur. Evet Allah zalimleri sevmez.

    J) Zulümden kaçınmak:

    Büyüklerin küçüklere yaptığı nasihat ve vasiyetlerde “Zulümden kaçın!” “Lakin zalim olma” sözlerine sıkça rastlarız.

    Zalimler içinde şair:

    “Ne kendisi eyledi rahat, ne halka verdi huzur

    göçtü gitti bu cihandan dayansız ehl-i kubur” demiş.

    Kötü insan ölür giderde gene kötülüğü devam eder. Bir köy ağasının halka yapmadığı kötülük kalmamış. Ölüm döşeğinde öleceğini anlayınca köylüleri çağırıp hakkınızı helâl edin demiş. Hep bir ağızdan: “Helâl olsun demişler. Ağa, olmaz siz içten demediniz. Ben ölünce beni köy girişindeki armudun dalına ayaklarımdan asacaksınız, gelen yüzüme tükürecek giden tükürecek diyerek bir tekme vuracak ve hakkım helâl olsun” diyecek. “Ben böyle istiyorum” der. Olmaz öyle şey derler.

    Adam ölür. Öldüğünden emin olunca dediğin aynen yaparlar. Fakat köye gelen jandarmalar durumu görür ve köylüleri karakola götürürler. Sorgu, sorgu… Dertlerini anlatamazlar. İçlerinden biri ayağa kalkar. “Sağken yapmadığını kötülük kalmadı. Öldün gitti hâlâ yakamızı bırakmadın.” Der. lânet okur.

    Zalimin birisi bir Allah dostuna sorar:

    - İşlerin en hayırlısı nedir? Allah dostu cevap verir:

    - Senin için öğleye kadar uyumandır. Tekrar sorar:

    - Neden? Cevap:

    - “Sen uyurken insanlar senden emin olur da ondan” der.

    Zalimlerden biri de Ulu kişiye:

    - “Benim için hayır dua et.” Deyince o:

    - “Ya Rabbi! Bu adamın canını bir an önce al” der.

    - “Bu ne biçim dua” diye kızar. Ulu kişi:

    - “Uzun ömür, zulmü arttırır, zulmün çokluğu, günahları arttırır. Sonra hesap vermen güç olur” cevabını verir.

    Kur'an'da : “Kim tevbe etmez zulümden kaçınmazsa, işte onlar zalimlerdir.”

    - “Onlar kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ve istiğfar ederler…” (Ali İmran:135) buyrulur.

    Peygamberimiz de: “Gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının.” (Ramuz:13/13) buyurur.

    Bir hadiste de şöyle buyurur:

    - “Zulümden kaçının! Çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıklara sebeptir.” (R. Salihın:565)

    Kur'an'da:

    - “Takva sahipleri bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki, bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Ali İmran:135) buyrularak iman sahiplerinin kötülük yapmayacağı ve yaptığı hatadan da hemen döneceği, kötülükte ısrar etmeyeceği bildirilmiştir.

    K) Mazlumun duası red olmaz:

    Hz. Peygamber (S.A.V.): Allah şu kimselerin duasını red etmez:

    1- Misafirin ev sahibine yaptığı duayı,

    2- Anne babanın evladına yaptığı duayı,

    3- Mazlumun zalime yaptığı duayı, (Ebu Davud, Salat:1536)

    Zalimden, zulümden, bilhassa zalimin akıbetinden ders almak ve zulümden kaçmak lazımdır.

    Bazen zulmün, vereceği ders ve adaleti sağlaması yönüyle faydası da vardır. Bir de bir zalim, başka bir zalim vasıtasıyla cezalandırılmaktadır. Onun için herşey de bir hayır vardır. Hayra vesile olan yönü vardır.

    Kimse, zalimden öç alma peşinde koşmamalıdır. Allah'a havale etmelidir. Allah zalimin hakkından gelir. Ayrıca zalime bedduada etmemelidir. Yoksa ahirette alacak bir şeyi kalmaz.

    Hz Peygamber şöyle buyurur:

    “Mazlum, zalime sövmekte onda hakkı kalmaz.” (Kitabü’z- Zühal Ve’r-Rekaik:169)

    Eşyasını çalan hırsıza biri beddua etmeye başlar. Peygamberimiz: “Beddua ederek onun ahiretteki cezasını hafifletme” buyuru.

    Atalarımız: “Sövmekle şeytanın sayısı artar” demiştir. Onunu için beddua ve sövmek zalimin lehinedir, onun daha ucuz kurtulmasını sağlar.

    L) Mazlumun Ahı yerde kalmaz:

    Cenab-ı Allah züntikamdır, zalimin hasmıdır. Zalimi asla sevmez ve mazlumun intikamını eninde sonunda zalimden fazlasıyla alır.

    Şair : “Zalimin zulmü varsa,

    Mazlumun Allah'ı var” demiş.

    Bir başka şair de:

    “Zalim bir zulme girifkar olur âhir,

    Elbette olur ev yıkanın hanesi virân” der.

    Bir şairimiz de şöyle haykırır:

    “Alma mazlumun âhını,

    Çıkar âheste âheste.”

    Evet mazlumun âhı yerde kalmaz. Allah zalime mühlet verir, ama ihmâl etmez. Eden bulur . bu dünya, etme bulma dünyasıdır. Yapılan kötülüğün mutlaka karşılığı görülecektir.

    Büyüklerimiz: “Küfür devam eder, ama zulüm devam etmez.” demişler. Küfrün cezası ahirettedir. Ama zulmün cezası hem dünyada hem de ahirettedir. Zulüm bundan devam etmez. Bir de zulüm haddi aşar, mazlum Allah sığınırsa, zulüm devam etmez.

    Bir Kutsi hadiste: “İşçiyi çalıştırıp hakkını ödemeyenlerin Kıyamet gün hasmıyım” diyor Allah. (Buhari, Büyu:6/1020)

    Kur'an'da : “İşledikleri günahlardan dolayı zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” (Enam:130) buyruluyor.

    Hz. Peygamber de: “Zulümden dolayı gelen ceza günahlara kefaret değildir,” buyurur. (K.Sitte:16/315) Yani zulmün dünyada da ahirette de cezası çekilecektir.

    Buradan şunu anlıyoruz:

    1- Allah zalimi cezalandırmakta acele etmez.

    2- Zulmü cezasız bırakmaz.

    Bir zamanlar kamçısı boynuna dolanmış olan mazlum:

    “Seni Allah'a havale ediyorum. O bana yeter, demekle iktifa etmiş.”

    Biraz ileriye varınca, zalimin atının, bir kuştan ürkerek üzerindekini yere çarpıp kaburga kemiklerini kırdığını, hayretle görmüş.

    Yerde inleyerek yatan zalim:

    “Baba! Sana ettiğim zulmün cezası olarak, Allah beni yere çarptı, görüyor musun”, demiş.

    Fakat Allah adamı itiraz etmiş:

    “Hayır, hayır, senin kaburga kemiklerinin kırılış bana ettiğin zulümden dolayı değildir. Çünkü Allah bir zulmün cezasını, böyle acele vermez. Olsa olsa, senin bu cezan, çok evvel âhını aldığın bir başka mazlumun intizarıdır, bana çarptığın kamçının cezası, ileride verilecektir.” demiş.

    Bir zamanlar köyünden medreseye giden delikanlının önüne geçen zalim:

    - “Nereye?” demiş,

    - “Medreseye” deyince

    Atından inmiş cebinden tekke tesbih çıkınca bir güzel dövmüş.

    Çocuk medreseye gelince hocası:

    - “Bu halin ne?”

    - “Bir atlı beni dövdü” demiş.

    - “Ne dedin?”

    - “Hiçbir şey demedim.“

    - “Keşke deseydin. Allah intikamını alacaktır.”

    Bu sıralarda Karayük pazarında atı ürker. Öküzlerin asıldığı çengele boğazından takılır orada bağıra bağıra can verir.

    Erzurum’un büyük velisi İbrahim Hakkı Hazretleri’ni çocukken İsmail Fakirullah Hazretleri’ne teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah’ın yanında geçiren İbrahim Hakkı, bir gün eline aldığı bir testiyi çeşmeye götürür, doldururken oraya gelen bir atlı:

    “Çekil bakayım önümden be çocuk!” diye İbrahim Hakkı’yı azarlayarak altını çeşmeye sürer.

    Çocuk İbrahim, testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, İbrahim Hakkı’yı bir köşeye sıkıştırır. Kendini kurtarmak zorunda kalan çocuk da testisin bırakıp, canını kurtarmak isterken at basıp testiyi kırar.

    Ağlayarak hocasının huzuruna gelen İbrahim Hakkı;

    “Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü, can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı” der.

    Hocası sorar:

    “Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?”

    “Hayır, hiçbir şey söylemedim!”

    “Çabuk git ve o adama bir fena lâf söyle” der.

    İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da;

    “Benim testimi niye kırdın zalim adam” diyemez.

    Dönüp geldiğinde Hocası Fakirullah sorar:

    “Ona fena bir lâf söyledin mi?”

    “Söyleyemedim efendim, niyetlendim; fakat bir türlü dilimi çevirip de edep dışı bir söz sarf edemedim!”

    Hocası bağırır:

    “Sana diyorum, çabuk git ve o adama çirkin söz söyleyerek mukabele et! Yoksa felaket!..”

    İbrahim Hakkı bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran atamı, atı attığı çiftelerle çeşmenin gölüne yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır!

    Koşarak gelip, hocası İsmail Fakirullah’a durumu anlatır. Hocası bu hale üzülür:

    “Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu!” der.

    Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söylerler. Büyük velî şöyle izah eder:

    “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zalimi Allah'a havale etti. Allah'ın ise gayretine dokunup zalimi cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona hakaret etseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim büsbütün mazlum oldu. Ben ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!”

    Vaktiyle bir grup Müslüman tertip ettikleri bir kervanla hacca giderler. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırlarken, iki dağın arasında eşkıyalar birden etraflarını çevirir. Hacılarda ne var ne yok hepsini alırlar. Ancak kafilede bulunan kadınlara dokunmazlar. Hacı namzetlerinden yaşlı bir zat:

    - “Eyvah, bu eşkiyalar paramızı alıp gidecekler. Hacca gitmek şöyle dursun, evimize dönecek paramız bile kalmayacak” diye sızlanır.

    Tam o esnada eşkiyalardan biri arkadaşlarına seslenir:

    - Hey, biz kadınların üstlerin aramayı unuttuk. Asıl altın onlardadır.

    Bu söz üzerine hep birlikte dönerek, kadınların üzerindeki elbiseleri yırtıp örtülerini atmaya başlarlar. Bu defa yaşlı zat fikrini değiştirir.

    - “Paramızı götüremezler artık, korkmayın” der.

    Nitekim onlar kadınlara hücum ettikleri anda müthiş bir gök gürültüsüyle birlikte şimşekler çakar, eşkıya reisinin başına ansızın korkunç denecek çapta bir yıldırım düşer. Paniğe kapılan soyguncular ne yapacaklarını bilemez hale gelirler. Nihayet yakalanırlar, paraları da iade etmeye mecbur olurlar.

    Ortalık sükûnete erdikten sonra o yaşlı zata sorarlar:

    - “Önce paramızı götüreceklerin söylediniz; sonra da sanki olacakları biliyormuşçasına, ‘Artık götüremezler.’ diye kestirip attınız. Gerçekten de dediğiniz gibi oldu. Paramızı götüremediler. Bunu nasıl bildiniz?”

    Yaşlı zat şöyle cevap verir:

    - “onlara paramızı almakla bize zulmettiler. Ama zulüm vasat derecedeydi; gayretullaha dokunacak seviyeye ulaşmamıştı. Ne zaman ki kadınlar dönüp eziyet ettiler. İşte o zaman zulüm gayretullaha dokunacak dereceye vardı. Zulüm bu dereceye ulaşınca devam etmez. İlahî bir silleyle son bulur. Nitekim öyle de oldu, cezalarını buldular. Elebaşıları öldü, ötekiler yakalandı. Biz de kurtulmuş olduk.”

    Zulüm ebedî değildir. Şair şöyle der:

    Azın cömert cevherinde

    Çoklar tersine döner.

    Varın soylu mayasıyla

    Yoklar tersine döner.

    Yokuşa akmaktan usanır sular

    Arklar tersine döner.

    Dişlilerin dişi kırıldığında

    Çarklar tersine döner.

    Zalimin elinde birgün

    Utancından gerilir yaylar

    Oklar tersine döner…

    M) İnanca baskı zulümdür:

    Kur'an'da Cenab-ı Allah şöyle bildirir:

    “Allah'ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” (Bakara:114)

    N) Zalim dost edinilmez:

    Zalimin zulmünü bilerek onunla oturmak, onunla olmak, onunla iş yapmak, büyüklerimizin ifadesiyle onunla biraz yürümek insanın imanına zarar verir, gönlünün kararmasına neden olur. Kalbimizi zalimin kalbine benzer, işimiz, onun işine benzer.

    Yapılacak iş, mazlumun yanında olmak ve ona yardım etmektir.

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Mü’min, müminlerin bırakıp da zalimleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, Allah yanında hiçbir değeri yoktur.”

    - “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin.”

    - “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da zalimleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa:144)

    O) Müslümanın Müslümana sıkıntı vermesi zulümdür:

    Allah Rasûlü der ki:

    - “Müslümana sövmek fasıklıktır, Onunla çarpışmak küfürdür.”

    - “Benden sonra birbirinizin boynunu vurarak küfre dönmeyiniz.”

    - “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez. Onu sahipsiz bırakmaz. Müslümanın ırzı,malı, kanı müslümana haramdır. Bir müslümanın kardeşine hakaret etmesi, kötülük olarak ona yeter.” (Buhari Mezalim:3)

    - “Allah'ın kullarına eziyet etmeyin, onları ayıplamayın ve gizli hallerin araştırmayın. Kim Müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa, Allah da onun ayıbını arar. Hatta öyle ki evinden çıkmasa da, onu rezil eder.” (Ramuz el-Ehadis:465/4)

    - “Bir kimse, bir mü’mini dünyada korkutursa Allah kıyamet gününde o kimsenin korkusun arttırır.” (Age:421/6)

    Kur'an'da: “Kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kemde bir insanın yaşamasına sebep olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Miada:32)

    P) Zulmedeni Allah kıyamet günü rezil eder:

    Kur'an'da şöyle bildirir:

    “Zalimlerin ne müşvik bir yakını ne de şefaaticisi vardır.” (Gafir:18)

    “Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Hac:71)

    Allah dostlarından Fudayl bin Iyâd’ın şu hâli mü’min gönlüne ne güzel bir misâldir:

    Kendisini ağlarken gördüler.

    “Niçin ağlıyorsun?” dediler o da:

    “Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyâmette rezîl olmasındandır…” buyurdu.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    1- “Bir kimse bir mü’mini dünyada korkutursa, Allah da o kimseyi kıyamet gününde korkutur.” (Ramuz el-Ehadis:421/6)

    2- “Her kim Müslüman bir kimsenin hakkını yemin ederek ele geçirirse, Allah ona cehennemi vacip cenneti haram kılar.”

    - “Ya Rasûllah az bir şey olsa da mı?” denince:

    - “Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa” buyurur.

    3- “Kıyamet günü gasbettiğiniz hakları sahiplerine mutlaka ödeyiniz. Öyle ki, boynuzsuz koyun için boynuzlu koyun kısas edilecek.” (R.Salihın:204)

    4- “Kim bir karış miktarı yeri haksızlıkla zabtederse, o yer kıyamet gününde yedi kat olarak boynuna geçirilecektir.” (R.Salihın:206)

    5- “Kimin üzerinde zulüm varsa hiçbir şeyin para etmeyeceği gün gelmeden, helâllik alıp kurtuluşsun. Aksi halde, zulüm oranında Salih ameli varsa ondan alınır. Şayet iyilikleri yoksa hak sahibinin kötülüklerinden alınıp üzerine yüklenir.” (R.Salihın:210)

    Kur'an'da: “O gün zalimlere, özür dilemeli hiçbir fayda sağlamaz, artık lânet de onlarındır. Kötü yurt da onlarındır.” (Mü’min:52)

    “Zalimler asla iflah olmaz.” (Kasas:37) buyrulmuştur.

    SONUÇ

    Cenab-ı Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsanları kendi kendilerine zulmederler. Kendisi zulmetmediği gibi kullarına zulmü yasaklamıştır. Cenab-ı Allah:

    Hud:117 de “Rabbin. Halkı birbirlerini düzeltmeye çalışan beldeleri, haksız yere asla helâk etmez.” Buyurarak insanları fesada değil, ıslaha çalışanları cezalandırmayacağını bildirmiştir.

    Yapılan zulmün karşılıksız kalmayacağı da hem dünyada cezalandırılabileceği hem de ahirette cezalandırılacağı gerçeği de bize haber verilenler arasındadır. Hani ne derler:

    “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur”

    Allah Rasûlü : “Allah'ın kullarına eza etmeyin” buyurur. (Ramuz el-Ehadis:465/4)