1000Kitap Logosu

Oldu da...

Filtrele
S O N E R
bir alıntı ekledi.
oku oku! çok güzel. (paylaş)
Üstad Necip Fazıl'ın İstiklal Muharebesinde önemli bir rol oynayan İzmirli bir İslâm kadınıyla yaptığı şu konuşma, aslında bütün Esmaların hikayesidir: -Kaç yaşındasın, nine? - 71... - Demek İstiklâl Savaşı'nda 20-21 yaşlarındaydın... - Öyle zahir... - O günden beri çıkmadın mı köyünden? -Çıkmadım. 50 yıldır çıkmadın ha? - 50 yıldır... - O gün, bugün, dünya çok değişti... - Öyleymiş... Bir daha da evlenmedin, öyle mi? - Öyle... Seni, ardı arkası gelmeyen sorularla sıkıyorum, değil mi? - Estağfirullah... Ne yapayım, sen anlatmıyorsun ki, dinleyeyim... Niçin anlatmayı sevmiyorsun?... - Sevmem! - Ne seversin? Okumayı... - Ne okursun?... Kur'an-ı Kerim okurum. Okuman yazman var mı? -Yok! Yalnız Kur'an okurum. -Kim öğretti sana Kur'an okumayı?... Babam... Peki, Kur'an okuyan, eski harflerle başka şeyleri okuyamaz mı? - Ben okuyamam. Allah'ın Kelâmı bana kolay gelir. Öbürleri çetin, kargacık burgacıklar.... Baban da kocan gibi zeybek miydi? - Babam köy imamıydı. Hem zeybek diye ayrı b cins yoktu ki... Burada her mert delikanlı bir zeybekti o zamanlar... - Ya şimdi... Şimdi herkes bebek. - Ne oldu, nerede öldü baban? - Seferberlikte Hicaz taraflarına gitti, bir daha da dönmedi. - Ne kaldı babandan sana? - Şu köşede gördüğün, yeşil ipek kaplı Kur'an kaldı. Bir de söz... -Nasıl bir söz?... -"Kur'an'dan ayrılma!..." -Sen o zaman 14-15 yaşlarında bir kızdın... - Öyleydim... - Sonra evlendin... - Beni 19 yaşımda dayımın oğluna verdiler, evlendim. -Tam da Yunanlıların İzmir'e çıktığı yıl... - Çok geçmeden Yunanlı bu tarafa geldi, bir taburuyla bizim köye yerleşti. - Sen, tek başına, bir tabur Yunan askerini köyden kaçırmışsın!.... Yok canım, o benim kuvvetim değil; Kur'an-ı Kerim'in gücü... -Kur'an'ın gücü mü? - Ne sandin ya; koynumda Kur'an-ı Kerîm olmasaydı hiç o işi becerebilir miydim ben? Kur'an'ın, tüfek gibi, top gibi bir gücü olabilir Yüzbin top onun tek harfine denk olamaz!... Nine; söyle nasıl oldu? -Üç aylık kocamı cami avlusunda kurşuna dizdiler. - Sebep? - Kızlara saldıran bir Yunanlıyı bıçaklayıp öldürdü diye... - Sonra? - Kalktım Yunan kumandanına gittim. Çarşafımı giydim, koynuma Kur'an'ımı aldım, gittim. - Eeeee? Yunan kumandanı meydan yerindeki eski jandarma karakolunda bir masa başında, çizmeli ayaklarını masanın üstüne uzatmış, oturuyordu. Yanında da İzmir'in yerlisi bir Rum... Tercüman... -Nasıl cesaret edebildin, aralarına girmeye? Cesaret Kur'an'ın emri... Kumandan "Ne istiyorsun?" diye sordu. "Kocamın kanını dava ediyorum!" dedim. Kahkayayla güldü, ayaklarını masadan çekerek doğruldu. Alaycı bir yılışıklıkla, "Ne yapmamızı emirbuyurursunuz?" diye sordu. Ellerimle koynumdaki Kur'an-ı Kerim'i sımsıkı tutarak... Ne cevap verdin? - "Hemen taburunuzu alıp buradan çıkmanızı istiyorum." dedim. -Hayret!... Evet kumandan, hayretinden ne diyeceğini bilemedi. "Nedir, o koynunda sımsıkı kavradığın şey?" diye bağırdı. Ben de bağırdım, "Dünyanın en güçlü silahı! Hepinizi tuz buz etmeye yeter!... Müthiş!... Tam o anda tercüman avaz avaz "bomba!" diye bastı çığlığı... - Akıl alabilecek gibi değil!... Daha neler var bu dünyada aklın alabileceği gibi olmayan... - Devam et! Kumandan dehşetle irkildi, yan yan yürümeye başladı; gözleri bende ve koynumdaki gizli silahta, arkasıyla kapıdan çıktı, meydan yerindeki askerlerine doğru yürüdü. Tercüman da iki büklüm ardında... Nasıl oldu da üzerine atlayıp bomba sandıkları şeyi koynundan almadılar?... -Sıkı mı, ya onu yere bırakıp da karakolu havaya uçurtacak olursam?... -Sonrası?... -sonrası, Kumandan askerlerine Rumca bir takım emirler verip onları toplarken, birdenbire müezzinin gür sesi işitildi. Öğle ezanı!... Kocamın tabutu da musalla taşında... O anda bir yaylım ateşi... Olanları haber alan efeler bir tepeciğin üstünden kurusıkı ateş ediyor. Yunanlı askerler kaçıştı, ne yapacaklarını bilemediler. Ben, tam o an, kollarım sımsıkı koynumdaki silahı kavramış, kapıdan çıktım, meydan yerinde göründüm. Kumandan haykırdı. Yunanlılar köy dışına doğru kaçmaya başladılar. Gidiş, o gidiş... - Demek Kur'an silahtan üstün geldi İstiklâl Savaşı'nda... O savaşı Kur'an'ın gücü kazandı!...
172
2.857
Neden?
Fakiri neden ezersin? Müslümana neden saldırırsın? Ateisti neden dışlarsın? Yahudiyi neden öldürürsün? Savaşı neden başlatırsın? Hayvana neden eziyet edersin? Neden insan olmazsın? Öleceksin birgün... Yok olup gideceksin... Ne bu iktidar mücadelesi? Güç gösterisi? Çok değil yüz yıl sonra bütün varlığım yok olacak. Ve bir yüz yıl sonra da mezarım yok olacak. Gübre olup toprağa çiçek açtıracağım... Belki bir inek koparıp süt yapacak o çiçeği. Belki de hiç farkında olmadan genç bir adam, sevgilisine vermek için koparacak toprağına gübre olduğum çiçeği. Belki de yağmursuz kalıp kuruyacak kimsenin haberi olmadan... Unutulacağız. Hem bedenim, hem ölü bedenimin can verdiği çiçek. Sonra bir sonbahar gelip geçecek, yapraklar örtecek üstümü. Sapsarı olacak toprağım. Karıncalar son buğdaylarını taşıyacak yuvalarına. Kader bu ya kafilenin sonunda ki son karınca da ölecek mezarımın başında, kıskaçlarının arasında buğdayıyla. Sonra rüzgar, yağmur çamur derken bir buğday başak uzayıp yükselecek. Henüz yok olmamışım... Serçelerin sesini duyuyorum. Buğday başağına gelmişler. Biliyorlar mı aşağıda olduğumu? Beni yalnız bırakmak istemiyorlar sanki? Yoksa ölü bedenime bir teşekkür mü bu seslenişler? Gece oldu... Sesleri geliyor halen. Yok olmadım ben Ben buğdaya can oldum buğday serçeye, serçe yavrusuna. Yok olmadım ben. Sizin tüm kötülüklerinize rağmen bir serçeye yuva oldum rızık oldum... Ama yok olmadım... 🌾
109
2.453
#orkid #kadinmibayanmi
Yine saçma sapan bir zihinle hayatını idame ettiren bir adam daha.Bu günde fazlasıyla utandık.Çünkü dediğim gibi bu zihinler bitmez.Bitmeyecek.Umutsuzluk insanların yaşam biçimi oldu.Metroya binince insanların jest ve mimiklerine bakıyorum.Son 3 senedir yaklaşık mutlu insanların sayısı kendi basit analizime göre azalmaya başladı.Özellikle gençlerimizi 20 yaş civarını diyeyim kısaca hiç mutlu göremiyorum.Bu beni geleceğimiz açısından üzüyor.Neyse konumuza geçeyim.19 yaşında kendi ekmeğinde olan özel bir üniversitede tam burslu bir şekilde Bilgisayar mühendisliği okuyan bir erkek kardeşimiz, Bim de anne babasına destek ve yurt parasını çıkarmak amaçlı kasiyerlik yapıyor.Daha sonra kasiyerler bildiğiniz üzere spot ürünlerini yani indirimdeki ürünleri alışveriş yapan müşteriye söylüyorlar bu kardeşimizde bir adamın eşine söylüyor.Ama adam indirimdeki ürünlerin içindeki Orkid kelimesini duyunca rahatsız oluyor.Sen bir bayana Orkid diyemezsin diyor.Kasiyer kardeşimizde "Bayan değil, Kadın denilir." diyor.Bunun ardından ha bayan, ha kadın diyerek küfür ve fiziksel şiddetle kasiyere tokat atıyor ve müşteriyi ayırıyorlar.Kasiyer polise gidip şikayet ediyor.Şimdi olayda iki kısım var. 1.si kadın, bayan konusu.Cinsiyetler ana tabloda kadın ve erkek olarak ayrılır.Bu doğru.Bay ve bayan ise cinsiyet belirtmeye gerek duyulmadığında hitap şekli olarak kullanılır.Bay, Bayan WC gibi.Kız diye mesela bir cinsiyet yoktur.Evlenmeyen kişilere, yada küçük yaştakilere kız deniliyor.Tıp dilinde ise Dişi ve Erkek var.Ama bence en güzeli Hanımefendi.Şimdi bu konu basittir baktığınızda.Namussal olarak kullanım açısından bakıldığından yanlış anlamaya müsait bir konudur bu kullanıma dikkat etmek etik olarak doğrudur.Kısaca Kadın ve Hanımefendi en güzelidir.Etik, protokol eğitimini bilen kişiler bu ayrımı iyi bilir.O saldırgan şahıs büyük ihtimal bunu bilmiyordu. Şimdi gelelim Orkid muhabbetine.Sen benim karıma Orkid diyemezsin demek dünyadaki en kibar tabirle sayılı yobazlıklardandır bence.Artık bazı şeyleri aşalım dedikçe insanımız kendi alt yapısındaki Cahiliye dönemindeki kabalıkları Müslümanlık ya da Türklük ya da Delikanlılık başlığı altında günyüzüne çıkarıyor.İskoçlarda parlamentoda kadınlara doğal ve zaruri bir ihtiyaç olan pedler ücretsiz dağıtılıyor.Biz Bim de karıma Orkid deme diye adam dövüyoruz.Niye diye soranlara bunu söyleyin.Niye onlar şöyle biz böyle diyen biri illaki vardır çevrenizde.Erkek sünnet olur, pilava koyalım hahaha diyen anne baba, kızı regl olunca utandırırlar.Ya da erkek geceleri dışarı çıkar hahaha oğlum kızlarla takılıyor aferin keretaya diyen baba, kızına Orkid alırken çekinir ve eşini gönderir alışverişe.Orkid ülkemizde yasak değildir.Hiçbir ped markasında yasak yoktur.Utanılacak bir üründe değildir bunlar.Ayrıca kadınlarda bu süreç ergenlikte başlar ve menopoza dek sürer.Bazı hastalıklar hariç zorunlu bir süreçtir.Buradan erkeklere,babalara özellikle söylüyorum.Kız çocuklarınıza davrandığınız gibi davranamıyorsanız bile utandırmayın.Siz de utanmayın.Ayıp olan şeyler tacizdir, tecavüzdür,küfürdür, şiddettir, hakarettir, hırsızlıktır,kul hakkıdır, hayvanlara doğaya zarar vermedir.Orkid değildir.Cahil olmamak elinizde, elimizde.Umarım yazının başında belirttiğim gibi umutsuz ve mutsuz yüzlerin arasına bu genç kardeşimiz de katılmaz.Ayrıca tüm yeni nesildeki gençler şimdi yurt dışında çalışmayı düşünmeye başladı.Haksızda değiller.Ama bu ortam inşallah azalarak biter.Güzel genç nesillerimiz kendi uluslarına yardımcı olmak ister ilerleyen senelerde.
109
2.195
1000Kitap'ın büyük sorunları sıralı tam liste:
1- Kitapla alakasız, anket iletilerinden geçilmiyor. 1k özünden kopuyor. Alıntılar, incelemeler, arka planda kalıyor. 2- 'Keşfete bi giriyorsun, saçma sapan bir sürü şey'. Bi tane güzel paylaşım okuyamıyorsun. 3- Keşfette 4 sekme var. En yeniler yükselenler ilgi görenler vsvs. Bunlar ne işe yarıyor, hangisine bakmalıyım. Yüksenlelere sn başına 100 paylaşım düşüyor. Takip imkansız zaten. İlgi görenlerde sürekli aynı kişilerin aynı paylaşımları, falan. 4- Keşfeti boşver. Akışa döneyim diyorsun. Takip ettiğim okurların bütün paylaşımları kayboluyor. Çok sevdiğim bir arkadaşım bir kitap okumuş mesela. Ben bir süre sonra akışa girdiğimde takip ettiğim kitaplar, yazarlar ve konular sağolsun onlar doldurmuş oluyor. Arkadaşımın paylaşımını görmek için 10 sayfa aşağıya inmem lazım. Gün içerisinde işten güçten kafamı kaldırıp 5 sn zaman bulmuşum onu da onu aramakla mı geçireceğim? 5- Birisi beni takip etmiş. Tanımıyorum da. Ayıp olmasın diye geri takip ettim. Şimdi de her gün 100 tane alıntı paylaşıyor. Mübarek kitabı kopyalıyor sanki. Arkadaş sağolsun ne zaman girsem onu görüyorum. Hiçbir ilişkim yok kendisi ile. Sırf takip ettik diye her adımını sürekli görüyorum. 6- Dedikki kalite bozuldu, keşfet öldü bari Edebiyat konusunu takip edeyim de gerçek okurları bulayım. O da nesi, herkes her paylaşımı edebiyat diye işaretliyor. Dolayısıyla Akışa snde 10 paylaşım düşüyor. Olmadı, onu da takipten çıkayım!!!. 7- Keşfete 'yeni okurluğumu kaldırın' yazıyorlar mesela, ee kalite nedir, sosyal kimlik nedir bilmeyen bazı kişiler de altına harflerden oluşan yüzlerce yorum yapıyor. Benim gariban alıntıma ise 4 tane tanıdığım insan 3-5 yorum ancak yapabiliyor. Ne yapalım yani illa 'üstünüzde ne var' diye anket mi açak ha? 8- Neyse bunları boşver, ben kendi işime bakayım diyorsun, bir inceleme yazıyorsun günlerce üstünde çalışıyorsun paylaşıyorsun. Kitap sayfasına bir giriyorsun en üstte çoğu fake hesaplardan oluşan sözde 500 kişinin beğendiği inceleme sana hello diyor. Yaw ben ne yapam. Şimdi bunu dillendirsem, 2 beğeni için ağlıyor diyecekler. Ama arkadaş derdim beğeni değilki, haksızlık bu. 9- Öfff ya. Olmuyor bu iş. Gerçekten çok sıkıldım. Kitabımı işaretler çıkarım ben arkadaş. Bu nedir. Keşfeti ele geçirilmiş, akışta takip ettiklerimi bile göremiyorum, dolayısıyla paylaştıklarımı da beni takip edenler göremiyor, kitap sayfalarında da hakkıyla etkileşim almış iki inceleme okuyamıyorum?? ne olacak bu iş. ----- Yukarıda 9 madede uzun bir süredir dile getirilen sorun tespitilerini özetledim. Bugün gururla söylüyorumki 9 maddenin 8.5'uğu kökten çözüldü. Sadece 8. madde ile ilgili bir çalışma devam ediyor hala. Yeni keşfet ve akışta eskisinden çok daha akıllı bir düzenimiz var artık. Eskiden sadece yorum sayısı beğeni sayısını toplayıp bir kaç hesaplama yaptıktan sonra gönderileri listeliyorduk. Artık sistemimiz hangi etkileşimin gerçek bir etkileşim olup olmadığını anlayabiliyor. Örneğin gerçek bir insan ortalama en fazla 20 sn'de bir beğeni yapabilir. Gerçek bir insan iki yorumu en az 1 dk arayla yazabilir. (Bu rakamlar temsilidir.) Bunun gibi bazı etmenlerle sistemimiz etkileşimlerin gerçekten manalı olup olmadığını anlayarak, artık ona göre gönderilerinizi puanlıyor. Akışta takip ettiklerinizden yeni paylaşımlar varsa bu daima en üstte gözükür. Yeni akışta sıralama puanlarını etkileyen 10'dan fazla etken var. Paylaşım sahibi okurla olan etkileşim oranlarınız, paylaşımın içeriğindeki kitap, yazar ve konuya olan ilginiz, paylaşımı ne kadar gördüğünüz gibi bir çok farklı değişken sayesinde gerçekten kaçırmak istemeyeceğiniz hiçbir paylaşımı kaçırmayacaksınız artık. Dile getirilen sorunların başında 'içerik kalitesi' geliyor. İçerik kalitesi dediğimiz şey çok göreceli bir konu. Yukarıda da dediğim gibi aslında sorun paylaşımların kaliteli olup olmaması değil, hak etmeyen paylaşımların daha üstte gözükmesiydi. Bu durumdan dolayı da paylaşımların çoğunluğunun bunlardan oluştuğunu sandık hep beraber. Bu noktayı belirttikten sonra, bu konuda yine de yeni bir geliştirme olduğunu belirtmek istiyorum. Buna göre yeni akışımızda takip ettiklerinizden sonra görünen öneri gönderilerde artık keşfetten de belirli sayıda bazı gönderileri görebileceğiz. Fakat direkt keşfetteki sıralaması ile görmeyeceğiz. Burada da paylaşımı yapan okur ve paylaşılan içerik ile olan ilgimize göre öneri şeklinde görebileceğiz. Örneğin bir okurun paylaşımları sürekli ilgi görenlerde en üstte olsa bile biz bu okurla bir etkileşim kurmuyorsak şayet, sistem bize bunu önermeyecek. Sonuç olarak, yeni Akışta sayfa sayfa dolaşmadan, sadece ekranınızı aşağıya kaydırarak, takip etiğiniz okurları, konuları, kitapları ve yazarları da görebilecekken, aynı zamanda göz ucuyla 1k'da neler oluyor, nelerden çok bahsediliyor tarzında öne çıkan ilginizi çekebilecek bazı paylaşımlar göreceksiniz. Bir nevi keşfetin size özeli. Şerefsizim aklıma gelmişti. :d İyi okumalar, saygılar, sevgiler. 👋 ___ Ekleme: 10. Sorunu da 1000kitap.com/Z_btlyldrm Hanım aşağıdaki bir yorumunda hatırlattı. Betül Hanım: Diğer bir konu da, sabah bir alıntı paylaşıyor akşama kadar dönüp dönüp tekrar paylaş butonuna basıyorlar bu durumdan da çok sıkıldım kendi adıma. Yanıt: Bunu yapan okurlar haklıydı şimdiye kadar. Çünkü bir alıntı paylaştığınızda o anda alıntınızı takipçilerinizden sadece çevirimiçi olan varsa görüyordu, üstünden biraz zaman geçtikten sonra takipçinizin onu görmesi neredeyse imkansızlaşıyordu. İnsanlar da paylaşımları bütün takipçilerine ulaşsın diye ara ara tekrar paylaşıyordu paylaşımını. Bu anlamda bunu yapan okurlara hak vermemek elde değil. Yeni güncellemede bu sorun iki taraftan çözüldü. Birincisi paylaşımını tekrar tekrar paylaşan okurun yapmaya çalıştığı şeyi artık 1000Kitap teknik olarak yapıyor. Günün hangi saatinde girerseniz girin takip ettiklerinizin paylaşımını kaçırmıyorsunuz. İkincisi bir paylaşımı yeterli sayıda gördükten sonra artık o ne kadar tekrar paylaşılsa da akışınızda üste çıkmıyor. Bu sayede herkes istediğini elde edip mutlu oluyor. :)
75
2.131
Onur
bir alıntı ekledi.
- Annen var mı senin? - Var tabii. - Ne iş yapar? - Çamaşıra gidiyor. - Sen ne olacaksın büyüyünce? - Ben mi? dedi. Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık. -Ben, dedi, boyacı olacağım. - Ne boyacısı? - Kundura boyacısı. - Neden kundura boyacısı? - Ya ne olayım? - Doktor ol, dedim. - Olmam, dedi. - Neden? - Olmam işte. - Neden ama? - Doktoru sevmem ki. - Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu? - Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan. - Ama annen iyileşti. - Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben. - Peki, dedim, öğretmen ol. - Ben mektebe gitmiyorum ki. - Neden? - Öğretmen beni dövüyor. - Neden? - Yaramazlık ediyorum da ondan. - Sen de yaramazlık yapma. - Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki. - Öğretmenin yapma dediği şey, dedim. - Belli olmuyor ki!. Bir gün arkadaşımın biri "Çamaşırcının piçi" dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten koğdular. - Çok fena yapmışsın. - Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki. - Ne olmak istiyorsun ya? - Boyacı olacağım dedim ya.
70
1.908
Ömer YILDIRIM
Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
163 syf.
·
Puan vermedi
Yaşanmamış Yaşam, Yaşamaya Değmez "Ah Raif!"
Kitabın detaylı video incelemesine şuradan ulaşabilir ve dilerseniz salt kitaplarla dolu kanalıma abone olabilirsiz: youtu.be/fgb3kO0oSik Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir". Kitap, erken kaybetmesek kim bilir yazınımıza ve okuma kültürümüze daha neler neler katabilecek olan Sabahattin Ali’nin üç eşsiz ve ağır romanından birisi. Kitabın özüne geçmeden önce belirtmeliyim ki kitap müthiş akıcı. Dur durak bilmez bir okuma arzusu aşılıyor insana. Dili dipnot açıklamaları olmasa daha da ağır olabilecekken ve dipnotlara rağmen gene de bazen sözlük gerektirirken bunca okuma arzusu uyandırması gerçekten de çok etkileyici. Kitabın iki bölümden oluştuğunu söylemek mümkün. Şimdi ilk bölüme bir göz atacağız. İlk bölümde, karakterlerimiz, bize anlatımı yapan “yeni gelen memur” ile kitabın özünü bize nakleden Raif Efendi tanıtılıyor. İşsiz kalıp bunun getirdiği psikolojik “yaptırımlarla” hayatı başkaca anlamaya çalışan eski bir “bay”. “Dönem burjuvası" mektep arkadaşı tarafından "Haydi bakalım!" telkiniyle sırtı okşanan bir yeni memur. Herkese bay, bayan denildiği sıralarda hâlâ kendisine “efendi” denilen bir Raif. Raif tanıtılırken Raif’in çalışkanlığını ve fakat buna rağmen hor görülmesini, azarlanmasını, iftiralara maruz kalmasını seyrediyoruz. Almancayı çok iyi bilmesine rağmen “dil bilmiyor” diye kötülenmesine karşı cevap vermeksizin sessizce işine gücüne bakan, kendi dünyasında kalan Raif’in bu hâllerinin sebebini merak ediyoruz. Dil bilmedikleri hâlde iki üç sözcükle dil biliyormuş tavırları takınan “baylar” ve “bayanlar” gibileri bile varken Raif Efendi, dilini dillendirmiyor. Neden peki? Çünkü Raif’in derininde başka ‘şey’ler var. "Ah Raif!" İşte kitap da bu ‘şeyler’i bize anlatacak ilerisinde. Yine bu bölümde psiko-sosyal bir vurguyla karşılaşıyoruz. Raif Efendi tanıtılırken, onun ve hanımının kendi evlerindeki tutumları, standart bir toplumsal kabulü anlatıyor insana. Bu konuda içerik bize “Bir şeyi birileri için gönüllü olarak düzenli biçimde yaparsanız bu sizin için bir görev addedilir ve yaptığınızın hiçbir ehemmiyeti kalmaz.” gerçekliğini, kendi yaşantımızda da deneyimlediğimiz bir ‘ah’ı hatırlatıyor. Karakterimizin yaşadığı ev için yaptığı fedakârlıklar, evde yaşayanlara artık bir normalite olarak gelmekte ve kimse "Sağ olasın Raif Efendi" dememekte mesela. Bunu, yaşanmışlıklarla anımsayanlarımız muhakkak olacaktır. İlk bölümdeki bu bahsi geçen meselelerin ardından, ikinci bölüme geçiyoruz. Nasıl geçtiğimizi söylemeyeceğim. Çünkü bunu söylemek gene kitabı vermek olacaktır. O sebeple sadece bölümün içinden azıcık bahsedeceğim: Kitabın asıl içeriği, Raif Efendi'nin hikâyesi, yani kitabımızın ikinci bölümü, 46. sayfada başlıyor. Bu sayfaya kadar, tamamen bir karakter tanıtımı ve analizi ile, gerçekten de çok net anlatımlarla kitaptaki ana muhatabımız olan herkesi ince ince tanıyoruz. Ardından anlatımız, kitabın asıl içeriğiyle biçimleniyor. Erkeklere, kadınlara ve genel olarak da ikili ilişkilere, daha da derin geneliyle de birbirine karşı duygusal bağları bulunan kişiler arasındaki ilişkilere dönük müthiş tespitler içeren ikinci bölüm, kitabın ana gövdesini oluşturuyor. Örneğin kadın ağzından erkeklerin tanımı yapılan şu benzer ifadelere bakalım: - "Onlar kendilerini avcı, kadınları av olarak görüyorlar. Sanki kadın kendi arzusuyla bir şey veremezmiş gibi, hep erkekler isteyince alabileceklerini zannediyorlar." Bu çıkış aslında erkek insanının uzun zamanlardır aynı insan olduğunu da anlatıyor: nobran, âciz, bencil, saldırgan... Bu gibi birçok ilişkinin tanıtlamasına da gene aynı bölümde denk geliyoruz. Baba-oğul ilişkisi, akraba ilişkileri, karı-koca ilişkileri, sevgili ilişkileri… Sabahattin Ali, bu ilişkileri öyle güzel gözlemlemiş ki özellikle kadın gözünden erkekleri anlatışı, sanki gerçek bir kadının erkekleri anlatışı gibi olmuş. Müthiş bir gözlem gücü gerçekten de. Gene ikinci bölümde, kitabın can alıcı karakteri olan Maria Puder çıkıyor karşımıza. Maria doğasever, hayvansever bir kadın. Bahçelerde yer alan başka yerlerden getirilmiş ağaçlara bile üzülecek kadar bir vicdanın temsilcisi. "Memleketlerinden koparılmış, alışılmadık iklimlere hapsedilmiş varlıklar" diyor ağaçlar için Maria. Acıyor onlara... Ve Maria da Raif gibi, kendi içinde, kendi derininde, insanlara dönük hisleri olumsuz biçimli bir insan. Doğa onun için insandan daha güzel öyle ki… Yine ikinci bölüm bize kitabın adını da veren bölüm. Kürk Mantolu Madonna'nın adını resmen duyduğumuz ilk yer 85. sayfa oluyor. Kürk Mantolu Madonna benzetmesiyle karşımıza çıkan Maria Puder’i ben nedense buraya kadar başkalarınca tasvir edilen, kendi kendini anlatan ve konuşurkenki hâlleriyle zihnimde hep Tarantino’nun kadın karakterleri ile karşıladım ve hayal ettim. Ve hatta Maria Puder’i özellikle Tarantino’nun kült filmi, “Pulp Fiction”da ya da dilimize çevrilen haliyle “Ucuz Roman”da Bronagh Gallagher tarafından canlandırılan Trudi karakteri ile özdeşleştirdim. Trudi karakter olarak, benim Maria Puder'im oldu. Yukarıdaki özetin üzerine sadece şöyle bir yorum yapacağım ki kitap yaşamın "anlamsızlık"ı üzerine temelli bir boş vermişliğin, neler hayata dâhil olunca yaşanılır kılındığını ve neler hayattan kopunca yeniden anlamsızlığa büründüğünü anlattı bana. Bu boşluk ve anlamsızlığın üzerine gelen Raif Efendi’nin midesindeki bulantıdan bahsetmesi durumu ve akabinde de “intihar” kavramını gündeme getirmesi, doğrudan doğruya Albert Camus çağrışımı değil de nedir ki? Ve muhakkak ki varoluşçuluk... Anlamın önemini verdi Raif Efendi bana. Neyin yaşamda değerli olduğunu. O şeylersiz hayatın bir memuriyet hayatından fazlası asla olamayacağını… Yaşama değer katan şeylerin geciktirilmemesi, ertelenmemesi gerektiğini… Ve tabii ki “yaşamak” gerektiğini. Gerçek anlamıyla, yaşamak… Bu tip incelemelerde kitabın kendini okuyuculara vermeyi sevmiyorum. O sebeple Raif Efendi ile Maria arasındaki ilişki ve diyalogları aktarmak benim için anlamsız ve de hata olacaktı ve bu sebeple kitabın asıl konusu olan bu ikili ilişkiyi herhangi bir örnekle bile aktarmıyorum. Çünkü bir örnek bile okuma kalitenizi düşürebilecektir. Benim için öyle olurdu en azından. Bu ilişkiyi sizlerin okuyarak kavramanızın daha doğru olacağı kanaatindeyim. Son olarak, 160 sayfalık bir romandan çıkardığım 44 alıntının da romanın ne kadar içerikli olduğunu tek başına bile anlattığını vurgulamadan edemeyeceğim.
Kürk Mantolu Madonna
9.0/10
· 206,3bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
21
1.812