• Tabduk'un dergahına sadece düz odun getirilmesi düşüncesi Yunus'un vehminden ibarettir. Onun bu inancı Hz. Mevlana'nın ''Ne olursan ol yine de gel'' sözüyle tezatlık arz eder. Eğri doğru, güzel çirkin, iyi kötü her ne varsa Tapduk Emre bütün ikilikleri olduğu gibi kabul eder. Çünkü varlık birdir. Yunus'a başlangıçta nesneleri ve olayları eğri ve doğru diye ayırdığı için batin aleminden bir şey açılmamıştır. Nihayet kırk yılın sonunda tekkeye eğri doğru ayrımı yapmadan odun getirmeye başlayınca tevhidi anlayacak, kilidi açılarak kemale ulaşacaktır.
  • Eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: Sonsuz.
  • 144 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Çağının çok önünde bir görüye sahip cesur, bilge ve vicdanlı bir "insanın", toplum, aile, devlet, militarizm, aşk ve evlilik gibi konulardaki görüşlerini okuyoruz kitapta.
    Emma Goldman, anarşizm ve feminizm gibi anlaması ve anlatması meşakkatli meseleleri yalın bir dille aktarırken zihin açıcı tespitlerde de bulunuyor.
    Goldman, fikirlerini insanın doğasının iyi olduğu varsayımı üzerine inşa ediyor, "Anarşizm, insanlığa ve onun potansiyellerine inanmak üzerine kurulmuştur". Eğer insan mülkiyet, otorite gibi insanı köleleştiren unsurlar yüzünden kaybettiği özüne tekrar ulaşabilirse kurtuluşa ermiş dolayısıyla anarşizm de gerçekleşmiş olacaktır.
    Benim gibi tahayyül edilen dünyaya nasıl ulaşılacağı konusunda fikir sahibi olmak isteyen meraklı okuyucularına da şu cevabı veriyor Goldman, "Benim inandığım nihai hedeften ziyade bir süreçtir".
    Aslında kitabın daha ikinci sayfasında " ben doğup büyümedim; yoğruldum" derken idealini kurduğu toplumsal forma varmanın yolunun yaşamaktan ama hissedek, farkına vararak ve emek vererek yaşamaktan geçtiğinin mesajını alıyoruz. İnsan ancak hamur gibi yoğrularak insan olabiliyor zira.

    Kitabın en dikkat çekici ve özgün kısmı elbette evlilik ve aşka dair bölüm. Yazar, daha ırk ayrımcılığı gibi sorunlarını çözememis 1900'ler Amerikasın'da kadınların, ancak hapsedildiği eril hegomanik unsurlardan ve kendini erkek mülkiyet dünyasının doğal bir parçası olarak görme yanılsamasından tamamen sıyırarak özgürleşebileceğini söyleyecek kadar nokta atışları yapmaktadır.

    Aynı bölümün en sonunda, Goldman, kitabin tamamında ayrı ayrı değindiği konular ve bunlara ilişkin sorulara adeta ortak bir cevap veriyor.
    "Bir gün, bir gün gelecek, kadınlar ve erkekler isyan edecekler, dağın zirvesine erişekler, aşkın altın ışınlarının altında büyük, güçlü ve özgür olarak buluşacaklar, almaya, katılmaya, keyifli bir durumun tadını çıkarmaya hazır bir halde yaşayacaklar... Şayet dünya, gerçek yoldaşlığı ve tekliği doğuracaksa, böyle bir yoldaşlığın ve tekliğin kaynağı evlilik değil, aşk olacaktır."


    NOT: Öyle bir dünya olur mu bilinmez. Bugünden bakınca zor gibi duruyor. Ama olacaksa da Kızıl Emma gibi düşünen ve yaşayan kadınlarla olacaktır orası kesin.
  • 200 syf.
    ·2 günde
    Bu incelemeyi ikinci kez yazıyor olmak sinir bozucu...

    İncelemerim kendime bir not, bir hatırlatmadır. Öyle uzun ve eni konu tahliller, tespitler yoktur. İçimden geleni olduğu gibi o an hemen dile getiririm...

    Dün yazmıştım... ikinci kez yazmak bana zulüm! Aynı hissiyatım yok!

    Hayli çizip hayli duygulanıp hayli alıntı yaptığım hayli sevdiğim bir kitap oldu. Kısa sürede elimden bırakmadan geceden sabaha okumuştum. Çokça tekrar tekrar okuyup durup durup düşündüğüm satırları ezberlemeye çalıştım. Buraya yazdım defterlere yazdım...Şaire özendim, şairin sözcükler üzerindeki hakimiyetini beğendim.
    Yazarı yeni okuyorum, seni tanımak güzel oldu, merhaba Şükrü Erbaş.
  • Yaşadığımız dünya kabuğunda birçok haklı özgürlük talebi vardır fakat en anlaşılmaz ve kabul edilemez olan bir insanın tüm eşit koşullara rağmen bir insanı sevme hak ve özgürlüğü bekliyor olmasıdır. Aynı kare içerisinde sırf heteroseksist sömürgede yer almadığından dolayı yaşam haklarına tecavüz edilmekte, aşağılanmakta, dışlanmakta ve öldürülmektedir. 

    Heterokseksist imparatorlukta, ötekileştirilen kişiye göre de ötekileştiren ötekiden başkası değil ve normal diye çizilen çember dışındaki herkes için normal artık normal değildir. Sözün özü; normal ya da öteki yoktur, olağan olan vardır. Cinsel yönelim, heteroseksüellikte olduğu gibi -ve nasıl ki doğarken saç, ten, göz rengi, ses tonu, vücut yapısı, boy kimsenin tercihi doğrultusunda oluşmuyorsa- doğuştan kendini gösterir ve sonradan değişmez. Bu bağlamda eşcinsel olunmaz, doğulur. Homofobi-transfobi ve nefretse, kişi ya da toplumun kendi gibi olmayana karşı tahammülsüzlüğünün ortaya koyduğu, tıbba, bilime ve tanrıya meydan okumaya yeltenen yok edici bir hastalık, cinayettir. 
  • 96 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu seferki rotamızı Yeraltı Edebiyatına çevirdiğimizde bizi Ömer Faruk Yılmaz'ın kitabı karşılıyor. İlk başta Yeraltı Edebiyatının ne olduğundan bahsedip daha sonra da kitabın konusundan bahsedeceğim.

    "Yeraltı edebiyatı (underground literature); 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında temelleri atılan, aykırı, eleştirel, görece ahlaksız ve otorite tanımaz bir edebiyat akımıdır. Daha çok alkol, seks, küfür, uyuşturucu, suç, transeksüellik, evsizlik, işsizlik, çarpık ilişkiler ve hayvansal dürtüleri, dahası konuşmadıklarımızı ve/veya konuşamadıklarımızı anlatmaktadır.
    Geleneksel açıdan “normal” kabul edileni dışlayan yeraltı edebiyatı, toplumsal olarak kabul gören her şeyi de reddeder. Çünkü, yeraltı edebiyatına göre “normal” olan, toplumsal olarak dayatılandır ve dolayısıyla da itaatkar olma, boyun eğme ve özgür olmamakla ilgilidir. Ancak yeraltı edebiyatı; boyun eğmemenin, başkaldırının, takdir edilmemenin, düzensizliğin, dışlananların, ayıplananların edebiyatıdır.
    Ancak tüm bunlara rağmen “yeraltı edebiyatı, sınırları tam çizilebilmiş bir alan değildir. Bu sahada yapılan çalışmalar da oldukça sınırlıdır. Sistemle barışık olmayan bir yönü vardır; aynı zamanda mevcut değerlere karşı çıkar. Toplumun sahip olduğu değerler bir anlam ifade etmez.” (Türkmenoğlu, 2013, s.2453)."
    Yeraltı Edebiyatı belki de aykırı olmasından dolayı herkesin beğendiği bir tür değildir. Ancak yeni tarzlar seven biriyseniz mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Ömer Faruk Yılmaz'ın kalemi ile bu türe bir şans verebilirsiniz. Kitap sizi alıp onun yanındaki koltuğa oturmanızı bu sayede yaşananları izlemenizi sağlıyor.
    Hayatın çirkinliğinden bunalan karakterimiz her denediği İntihar teşebbüsünden başarısız olarak yenildiğinde bileğine yeni bir çizik ekleniyordu. Ancak görünmeyen ruhuna eklenen çiziklerden kimsenin haberi olmadan sigarasını yakıp içmeye devam etti.

    "Nokta siyahtır. Dünya'dan ne kadar uzaklaşırsan, o kadar noktalaşırsın. Ve ben, kendimden öylesine uzaktım ki, aslında yoktum. Ben, siyahın bedene bürünmüş haliyim. Herkesin farkı bir hikayesi var. bu hikaye ne bir kış günü, ne de yazın çiçek kokan günleri başladı. Bu hikaye, dünya ne zaman var olduysa o gün yazıldı ve bugüne kadar bekledi. İnsanlar buna 'kader' der. ben ise 'lanet' diyorum. Bileğimdeki dört santimetrelik kesik gibi bir lanet! İçim; gitmek için gelenlerin çöplüğü. Öyle böyle kokmuyor içim. Yalnızlığın bir kokusu varsa, en ağırı işte içimdeki. Azrail çağırma metotlarının sonuç vermediği bir dünyada yaşamak; ailesi tarafından sevilmemiş, toplum tarafından ötekileştirilmiş ve hiç umudu kalmamış insanlar için aynı kefede yer alır."

    Hayatta tutunmanın tek yolunu yazmakta buldu. Babası ile ilişkisini, hayatındaki boşluğu yazarak azaltmak istedi. Babası ile ilişkisi beni okurken etkiledi. Birbirlerini anlamasalar bile ikisinin arasındaki ilişkiyi başkalarınında anlamadığı bir ilişki. Onları ki öyle bir ilişki. Bir de Hakan Günday kitapları okuyarak yaralarına merhem sürmek ona iyi geldi.
    Çoklu Kimlik Bozukluğundan dolayı kafasının içindekilerle dünyayı anlamaktan yorulmuştur. Hayatın anlamsızlığı, yalnızlığının buruk tebessümü, ölümün gülümsemesi kafasının içinde dolaşırken onu kimse anlamıyordu. onu dinleyen ise içindeki Yılgın'dı. Yılgın onun yaşadıklarını görse bile elinden bir şey gelmiyordu ona İhtiyar demekten.
    "İnsan istediği zaman çocuklaşabilir, ama yaşlanamaz. Belli bir yaşanmışlık, acı ve kötü olan zincirleme hayat tamlaması gerekiyor."
    N'aber İhtiyar?
  • Ama hiçbir yerden hiçbir karşılık gelmedi; her şey, şu basmakta olduğu taşlar gibi dilsiz ve ölüydü; ama onun için, bir tek onun için ölüydü… Birden, epey uzakta, iki yüz adım kadar ileride, sokağın koyulaşan karanlıkları içinde bir kalabalık fark etti, konuşmalar, bağrışmalar geldi kulağına… Kalabalığın ortasında bir de araba duruyordu… Birden caddenin ortasında bir ışık parladı. “Ne oluyor?” Raskolnikov sağa baktı, kalabalığa doğru yürüdü. Rastladığı her şeye dört elle sarılmak ister gibiydi. Bunu düşününce soğuk soğuk güldü. Çünkü karakol konusunda nihayet karar vermişe benziyordu ve şu anda artık her şeyin sona erdiğini kesinlikle biliyordu.