• Samed Behrengi Bütün Hikayeleri
    Stalin Hitler Empati ve Gizemli Yahudi - Wolf Messing
    Korku Okulu (Son Sınav) - Gitty Doreshvari
    Hababam Sınıfı - Rıfat Ilgaz
    Kader Mızrağı - Katherine Roberts
    Düşler Tacı - Katherine Roberts
    Dedem Bir Kiraz Ağacı - Angela Nanetti
    Kelimelerle İknanın Psikolojisi
    Operadaki Hayalet - Caston Leroux
    Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır - Tolstoy
    İntibah - Namık Kemal
    Yeraltından Notlar - Dostoyevski
    Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün - Mario Mazzanti
    Azazel - Serkan Ertem
    Sol Ayağım 2 - Christy Brown
    Kur'an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali
    Yitik Cennet - Sezai Karakoç
    Beyaz Diş - Jack London
    Burada Ejderhalar Yaşar - James A. Owen
    Aşkın Gözyaşları 1 - Sinan Yağmur
    Aşkın Gözyaşları 2 - Sinan Yağmur
    Aşkın Gözyaşları 5 - Sinan Yağmur
  • Doğru insan intikam istemez ama bazen intikam ve adil ceza aynı yolda yürür.
  • AVCI DİZİ HİKAYESİ KANALDAN GEÇMEDİĞİNİ ÖĞRENİRSEM HİKAYENİN TAMAMINI PAYLAŞACAĞIM


    1 BÖLÜM

    Aksam karanlığı çökmek üzereydi, Tunç her zamanki gibi sokakta kendini oyuna kaptırmıştı. Yerde bilye oynuyorlardı. Her renkten olan bilyeleri sırayla uzağa dizip kim en başından vurursa ganimeti o topluyordu. Gökkuşağını andıran bilyeler tamamını farklı her birini bir insan gibi görmekte mümkündü. Evin girişinden bir ses duyuldu annesi ona seslenmişti. O kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki bu sesi duymamıştı. Bu onun için büyük bir bela demekti. Günün ganimetini toplamakla meşgul olan Tunç sevinç içerisindeydi. Üstü çok kirlenmişti bilye oynarken yere değen dizleri pantolonunun içler acısı hali dışarıdan belli oluyordu. Şehir merkezine yakın bir köyde yaşayan çocuklar sık ağaçlarla çevrili ormanda da oyun oynarlardı. Saat biraz geç olduğu için bugünlük gitmemeye karar vermişlerdi. Uzaktan tehlike yavaş yavaş geldi ensesinden tutup havaya kaldırdı. Hızlıca onu yere fırlattı, acı içerisinde yere kapaklandı. Kafalarını kaldırdıklarında Tunç'un üvey babası Zaim başlarında duruyordu. Yerde duran bilyelere hızlıca tekme attı. Ona sinirle bakan arkadaşları Tunç'un üvey babasına küfür etmek istiyorlardı. Kendilerinden yaşça büyük olduğundan bu cesareti kendilerinde bulamıyordu. Korkarak Tunç evin yolunu tuttu. Çocuklara aşırı sinirlenip küfür edip yoluna devam etti. Hiç kimse bu adamı sevmiyordu. Herhangi birinin sevdiklerinden bile emin değildi.

    Eve hızlıca giren Tunç korkudan rengi solmuştu. Öylesine ondan korkuyordu ona herhangi birinin zarar verebileceğini düşünmüyordu. Kapının arkasına saklandı derin derin soluyordu. Annesi onu görünce çok üzülüyordu. Elinden herhangi bir şey gelmiyordu. Çok can sıkıcı bir durumdu, hayat onlar için çekilmez bir hal almıştı. Böyle bir hatayı nasıl yaptığını düşünüyordu. Onunla evlenmese hayatın nasıl olacağını düşündü, hem nasıl geçineceklerdi. İçeriye ünlü homurdanmasıyla babaları girmişti. Her tarafa çemkirerek giriyor ve özellikle üvey oğlunu bir güzel pataklamak istiyordu. Onun olduğu odaya doğru yöneldi. Çocuğun annesi oğlunu korumak için içeriye girmişti. Babadan hiçbir beklenmeyecek bir şey oldu ve bu sefer onu dövmeyeceğini belirtti. Dinlenip gücünü toplayıp öyle döveceğini belirtti.

    Okulda başı büyük belada olan Tunç, bir yandan öğretmenin verdiği sınav kağıtlarını ve devamsızlığını bildiren kağıtları babasına imzalatmak zorundaydı. Olmayacak işler yine başına gelmişti. İki saat önce daha dayaktan yeni kurtulmuştu. Mutfakta meyve tabağı hazırlayan annesinin yanına gitti. Önce annesinin daha yarısına gelen beline sarıldı. Bir terslik olduğunu hemen annesi bakar bakmaz anladı. Oğlunun yüzüne baktı ve bir korku olduğunu anladı. Israrla annesi soruyor ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Eğer kağıtları vermezse bu sefer öğretmen evlerine geleceğini belirtmişti. Mecbur kalarak kağıtları annesi Asiyeye verdi. Sınav ve devamsızlık kağıtlarına bakan annesi ne yapacağını bilmiyordu. Kağıtları göstermezse başı daha büyük belaya girebilirdi. Odanın yolunu tuttu kocasına seslenerek korkarak kağıtları uzattı. Adam bir hışımla kalktığı gibi yerden Tunç'un odasının yolunu tuttu. Önünü kesen annesini Tuttuğu gibi kenara attı. Girer girmez odaya kemerini çıkarttı. Arkasından kimsenin gelmesi için kapıyı kilitledi. Üvey oğlunu bir kum torbası gibi koltuğun üzerine fırlattı. Vurmaya başladı defalarca canı çok yanan oğlunu öyle bir eğitmiştiki ona canı yansan bile ses çıkarmamayı öğretmişti. On beş dakika süren bu dayaktan sonra baba üvey kızının eve girdiğini duydu. Çocuğu bir kenara bırakan baba hemen odadan çıktı. Üniversitede okuyan büyük kızına başka türlü gözükmek istiyordu. Elif çok farklı bir kızdı ela gözleri zayıf bedeni beline kadar gelen uzun saçlarıyla tam bir güzellik abidesiydi. Babaları ona her ne kadar iyi davransa da bunun yapmacık olduğunu biliyor. Ailesine ne kadar kötü davrandığını biliyordu. Burnuna farklı kokular geliyordu. Çoğu zaman annesine boşanmasını söylemiş ama annesi bunu bir türlü kabul etmemişti.

    Gece olduğunda herkes odalarına çekilmişti. Babalarıysa evin çatısında içki içiyordu. Kafası çok bozuktu bir eşine bakıyor. Artık ona yaşlanmış geliyordu. Gözü sadece üvey kızından başkasını görmüyordu. O gece çok içmişti kızının ona kötü davranmasını gururuna yediremiyordu. Ne kadar şirinlik yapsada kızının bunu görmeyeceğini fark etti. Yerinden kalktı kızının olduğu odanın kapısına geldi. Yavaşça eğildi kızını kapının aralık kısmında ona bakmaya başlamıştı. Koridorun kapısı yavaşça açıldı. Dışarıya küçük oğulları çıkmıştı. Babalarının kardeşini gözetlediğini fark etti. Düşünen Tunç işin içinden çıkamıyordu. Babasının kafasına bir şeyler vurup öldürmek istedi. İlk defa ona korkmadan böyle hissetmişti. Babası onu fark etti zorla onu odasına yolladı. Mecburen odasına dönen Tunç biraz bekledikten sonra tekrar koridora çıktı. Ama kimse yoktu ablasının odasına gitti. Garip boğuşma sesleri duydu. Annesini uyandırırsa babalarının onları öldüreceğini biliyordu. Korku o kadar içine işlemiştiki hiçbir şey yapamadı. Bekledikten sonra babası odadan çıktı. Ona içeriye girmesini emretti. Mecburen girdi ondan onu öldürecek kadar nefret emişti. Ablasını merak ediyordu. Tekrar ablasının odasına yöneldi. Adamını attığı anda onu o kadar berbat halde bulduki ona sarıldı. Ağlaya ağlaya gözleri kan çanağına dönmüştü. Durumuna çok üzüldü beraber ağladılar. O gece bir karar verdi. Ne olursa olsun artık ailesinden kimsesinin üzülmesine izin vermeyecekti.

    Sabah olduğunda Üvey babası işe gitmek için yola çıktı. Annesiyse kızının okula gitmemesine şaşırdı. Kapısını çokça çaldı. Çok meraklanan Annesi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başladı. Kapı açıldı annesi kızını gördü. Kızı tok bir ses tonuyla Annesine iyi olduğunu bugün okul olmadığını söyledi. Pek inanmasa da inanmış gibi yaptı. Oğlu okula gitmek için evden çıktı. Okula felan gitmeye niyetleri yoktu. En samimi dört arkadaşıyla buluşup okulu ektiler. Cem Kalyon sarı saçları mavi gözleri içlerindeki en güçlüsü oydu. Arkadaşı Zeki Menen diğerlerinden daha akıllıydı. İçlerinde en küçük boylu olan Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. İleride hakim olmak istiyordu. Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. Bir hırsızdı ama henüz yakalanmamıştı. Oda ileride yakalanmazsa polis olmak istiyordu. Hepsinin farklı farklı yetenekleri vardı. Her zaman gittikleri ormana gittiler. Başına gelenleri arkadaşlarına anlatmaya karar verdi. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Artık yaşları gereği neyin ne olduğuna karar veriyorlardı. Hepsi orta okul son sınıfa gidiyor ama hepsi de cin gibiydi. Yavaş yavaş arkadaşlarına anlattı olup biteni hepsi korkmuş ve şaşırmış bir şekilde ona baktı. Üzerlerinden şoku attıktan sonra hepsi nefret dolu gözlerle baktılar. Tunç'un ne yapacağını sordular. Kesin bir ifadeyle öldüreceğini söyledi. Hepsi ona haklı olduğunu söyledi. Kendi başlarına böyle bir durum gelirse aynı tepkiyi vereceklerini biliyordu. Ona gücünün yetmeyeceğini de biliyorlardı. Sağlam bir plana ihtiyaçları vardı. İçlerinden Zeki cesur bir karar aldı." Onu beraber daha rahat öldürürüz" Dedi

    Şaşkın bir ifadeyle bakan Tunç ona minnettar bir gözle baktı. Kabul edemeyeceğini bildirdi. Zekiyse bunu bir cevap olarak kabul etmiyordu. Diğer arkadaşları da onunla olduklarını beraber öldüreceklerini beyan ettiler. Hepsine şaşırıp böyle arkadaşları olduğu için tanrıya şükür ediyordu. Birlikte plan yapmaya başladılar. Onu öldürmenin en iyi yolunun Ormana çekmek olduğuna karar verdiler. Kimse böylece onları görmezdi. Bir sorun vardı. Hiçbir güç onu buraya getiremezdi. Çok akıllı bir çocuk olan Zeki onu çekmenin çok kolay olduğunu belirtti. Arkadaşları onu anlayamıyordu. İnsanların tek zaaf noktasının para olduğunu belirtti. Ormanda para ve altın bulduğumuzu söylersek rahatça onu buraya çekeceklerini söyledi. Mükemmel bir plandı çünkü insanlar aç gözlüydü ve işe yarayacağını düşünüyorlardı. Planları işe yararsa hep birlikte birer darbeyle işini sonsuza kadar bitireceklerdi. . Evden bıçak almak istediler. Fakat Zeki bunun hata olduğunu evlerinde cinayet aleti tutamayacaklarını belirtti. Haklı olduğu arkadaşları tarafından anlaşıldı. Bütün arkadaşlar cebinden bütün haftalıkları dışarıya çıkarttılar. Paraları birleştirip dört tane bıçak almaya karar verdiler. İçlerinden Salih çarşıya gitmek için harekete geçti. Yakalanmaması çok önemliydi. Eğer görülürse ileride polisler anlayabilirdi. Akşama kadar bekleyen arkadaşlar. Ormanda stresi oyun oynayarak atmaya çalıştılar.

    Saat ilerlemeye başladı. Arkadaşlar gerilmiş bir halde Salihi beklemeye başladılar. İleriden bir silüet belirdi. Gelen arkadaşlarıydı ellerinde bir poşet vardı. Yanına geldiklerinde poşete baktılar. Dört tane gazete kağıdına sarılmış bıçak gördüler. Hepsi birer tane yanlarına aldılar. Geriye sadece Tuncu gönderip onu buraya getirmesini beklediler.

    Yola çıkan Tunç artık hiç korkmadığını fark etti. Korkacak bir durumu olmadığını anladı. Ablasını korkunç duruma düşüren o iğrenç adamı öldürmek artık bütün bedeninin istediğini biliyordu. Ormandan çıkarken karanlığın çökmesine yaklaşık dört saat vardı. Yaz olduğu için saat artık 9 gibi felan kararıyordu. Ağaçlardan çıktıktan sonra köy yoluna girdi. Evlerine artık adım adım yaklaşıyordu. Üvey babası sinirden deliriyor olmalıydı. Son saatlerine doğru yaklaşan babasını düşündükçe istediği gibi delirmesinde bir sıkıntı yoktu. İsterse kendisini bile dövmesinde bir sakınca görmüyordu. Köye yaklaştı içeriye girdi. Her gün köyün sokaklarında oynayan çocuklarını düşününce bugün etraf pek bir sakindi. Evler köyde dağınık bir şekilde yapılmıştı. Yolda giderken köyde oturan halası seslendi ama onu duyacak durumda değildi. Cinayete yavaş yavaş yaklaşıyordu. Nihayet eve yaklaşmıştı.

    Eve girdiğinde annesinin yemek yaptığını gördü. Herkes oturmuş yemeğe başlamıştı. Üvey babası ona biraz hönkürdü ama pek oralı olmadı. Sofrada bir tek ablası eksikti. Annesi kızını yemeğe çağırdı ama ablası tok olduğunu belirtti. Onun durumuna çok üzülüyordu. Zor bir durumdu ve içinde bugün değil de dün ona saldırması gerektiğini düşündü. Başlarına daha kötü bir olay gelmeden durumu düzeltmenin onun boynunun borcu olduğunu biliyordu. Salondan annesi hayvanlara bakmak için dışarıya ahıra doğru gittiğini gördü. Yemek yedikten sonra üvey babasına yaklaştı. Ormanda altın bulduğunu söyledi. Üvey babasının gözleri açıldı ve onu dinlemeye başladı. Nerede olduğunu sorduğunda onu oraya götüreceğini belirtti. O kadar sevinmiştiki ilk defa üvey oğlunun başını okşadı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı başına neler geleceğini henüz bilmiyordu. Köyden uzaklaşmışlardı ormanın girişine doğru yürüdüler. Üvey babası çok sevinçliydi. Başına talih kuşu konduğunu düşünüyordu. Saat biraz daha ilerlerken babası acele etmelerini emretti. Karanlıkta bir şey göremeyeceğini ikisi de biliyordu. Ama durum Tunç'un lehine işliyordu. Nihayet ormana varmışlardı. Gece ormanda olmak çok tehlikeli bir durumdu ve babası da bunu biliyordu. Ormanın derinliklerine girdiklerinde babası iyice homurdanmaya ve arsızlaşmaya başladı. Çok geçmeden varacakları yere gelmişlerdi. Durdular babası altınların yerini merakla sordu. Çevresini arkadaşları sardı ellerinde bıçakları gören baba ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşları altın olmadığını belirttiler. Tunç'un babasına mahkemedeymiş gibi sorgulamaya başladılar.

    Annesinin evden dışarıya çıktığını fark eden Elif mutfağa gitti. Raflardan bir ekmek bıçağı alan Elif odasının yolunu tuttu. Evde çok büyük terslikler olduğunu anlayan anne ne olup bittiğini anlamıyordu. Kızıysa soğukkanlı bir şekilde kendini ölüme hazırlıyordu. Ölümü artık bir kurtuluş olarak algılıyordu. Maalesef bu durumu çanak tutan bir annesi vardı. Onları korumakla görevli olan annesi çocukları yerine bir tercih yapmıştı. Odasına giren Elif geride bir mektup bıraktı. Olan her şeyi anlatan Elif mektubu başının yanına koydu. Bıçağın sivri tarafına tutan Elif onları bastırarak bileklerini kesti. Yerdeki kilim ve Elif'in yatağı kısa süre içinde kan gölüne döndü. Yavaş yavaş ölümün geldiğini hisseden Elif yavaş yavaş gözlerini kapadı.

    Ormanda kapana kısılan üvey babaysa çocuklara sinirle azarlamaya başladı. Çocuklar durumu bildiklerinden ondan hesap sormaya başladılar. Hepsinin elinde bir bıçak vardı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeyen baba şaşkınlık içindeydi. Kendisini öldürmek için gelen bu dört arkadaştan korkmuyordu. Sadece olanı biteni açıklamalarından korkuyordu. Hepsini alt edeceğinden çok emindi. Dünkü işlediğin suçun üstüne dört cinayet demek ömür boyu hapis cezası demekti. Çocuklar onlar birer katil değildi. Sonuçta onları bu noktaya getirende hayattı ve artık geri dönüşün olmadığını iki tarafta biliyordu. Akıllıca bir hamle yapan çocuklar ikişer metre mesafeyle babadan uzaklaştılar. Bu mesafe ne çok uzak nede yakındı. Avlarına bakar gibi olan çocuklar babanın hamle yapmasını beklediler. Çok geçmeden hamle geldi. Tunç'un üzerine hamle yapan babanın hatası çok büyüktü. Sırtı açıkta kalmıştı. Üç arkadaş aynı anda babaya sırtından bıçakları savurmaya başladılar. Altı yedi yerinden bıçaklanan baba sırtından kanlar geliyordu. Önündeki tek hamleyle tuncu yere yıkan baba arkadaki çocuklara saldırmaya yöneldi. Çok cesur bir çocuk olan Tunç babasını ayağından yakaladı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yanına düşen bıçağı alıp sol bacağına sapladı. Hemen yerden kalkan Tunç arkadaşlarının yanına geçti. Son gücünü toplamaya çalışan baba çocuklara karşı atağa geçmeye çalışacaktı. Artık eskisi gibi korkutucu görünmüyordu. Zavallı seken bir adama dönmüştü. Çocuklar tekrardan babanın etrafını sardı. Tekrar hamle yapan baba Zekiye saldırmaya çalıştı. Aynısı tekrardan yaşandı üç arkadaş aynı anda arkadan saldırdı. Tek tek bıçak darbesini babaya karşı savurdular. Son nefesini vermek üzere olan baba yere yığıldı. Orada son nefesini verdi. Üstlerinin kirleneceğini düşünen çocuklar bunun çok kolay bir ölüm olduğunu anladılar. Artık daha büyük bir sorun vardı. Cesedi ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Önemli olanın öldürmek değil, yakalanmamak olduğunu anladılar.

    Arkadaşlar oturup cesedin başında ne karar vereceklerini düşünüyorlardı. Hepsi de yakalanırlarsa ceza evine gönderileceklerini biliyordu. Artık çok temkinli olmaları gerekiyordu. Önce suç aletlerinden kurtulmaya karar verdiler. Bıçakları arkadaşı Salihe veren arkadaşlar onları ormana gömmesini söylediler. Ormanı içlerinde en iyi bilen oydu. Hiç kimse bunları bulamamalıydı. Kendisi dahil bulmamalıydı. Bıçakların hepsi aynı çeşitti. Ağaçların arasından ormanın derinliklerine girdi ve gözden kayboldu. Diğer arkadaşlarsa ailelerinin merak edeceğini düşünerek eve gitmeye karar verdiler. Böylece kimse şüphelenmeyecek gece olunca da cesedi gömeceklerdi. Evlerine dönmeye başlayan çocuklar tamda istedikleri gibi hava kararmadan ormandan çıkmışlardı.

    2 BÖLÜM

    Kızı Elif'in odadan hiç çıkmamasına çok şaşıran anne bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduğu koltuktan doğrulup kızının odasına doğru yürüdü. Önce kapıyı çalan anne içeriden ses çıkmasına şaşırıp kapıyı açtı. İçeriye ilk baktığında şaşıran anne koşarak kızının başına geldi. Ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu. Hemen komşulardan yardım istedi. Koşarak gelen komşulardan birkaç kişi öldüğünü doğruladı. O an annenin bütün dünyası başına yıkılmıştı. Artık yaşayan bütün hayalleri kızıyla birlikte ölmüştü. Yerde yatan kızın başında bulunan notu okuyan muhtar buranın bir suç mahalli olduğunu anladı. Hemen polislere haber verdiler. Çok vakit geçmeden olay yerine polisler geldi.

    Köye doğru giren arkadaşlar etrafta polis olduğunu anladılar. Çok telaşlandılar bu kadar çabuk mu? Duyulmuştu. Bu soruyu kendilerine sordular. Ama kendileri için gelemeyeceğini başka bir şey için geldiklerini çok geçmeden anladılar. Tunç'un evleri sarı polis şeritleriye kaplıydı. İçeriye girmekse kesinlikle yasaktı. Yanlış bir şeyler olduğunu fark eden Tunç koşarak olay yerine geldi. Annesi bir taşın başında oturmuş ağlıyordu. İlk defa annesini böyle görmek onu derinden yaralamıştı. Etrafına baktı ablası yoktu başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir kenara çekilip oda ağlamaya başladı. Ablası yaşadığı acıya dayanamayarak İntahar etmişti. İçinden keşke o adamın canını dün alsaydı diye iç geçirdi. Elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu.

    Etraf sakinleştiğinde polisler incelemeyi bırakmış, artık sorular sormaya başlamıştı. Önce annesini sorguya çekmeye başladı. Korkarak polislere bütün bildiğini anlatan annesi üvey babasının nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Yaklaşık 7 saat önce kendisiyle birlikte çıktığını kimse görmemişti. Artık yakalansa da bir önemi yoktu. Sadece arkadaşları için endişelenmeye başlamıştı. Sokağın başında beklerken arkadaşlarını gördü. Ellerinde kazma küreklerle işi halletmiş gibi duruyorlardı. İçlerinden Zeki arkadaşına kafalarını sallayarak rahat olmasını söylediler. Annenin yanında duran baş komiser arkadaşların gecenin bir vakti ellerinde kazma kürek görünce şaşırdı. Gecenin bir vakti ne yaptıklarını düşündü. Onun için önemsiz bir detaydı ve artık yakalaması gereken bir suçlu olduğunu biliyordu. Tunç durumun verdiği rahatlıkla artık ceset için endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Yanına yaklaşan polisler ona da soru sormak istiyorlardı. İçlerinden ismini daha sonra Yasin Ateş olduğunu öğrendiği, genç bıyıklı yakışıklı olan Baş komiser yanına geldi. Sorular sormaya başladı. Ne cevap verdiysem daha fazlasını bildiğimi fark ediyor. Ama bunun için üzerime gelmiyordu. Tek dertleri üvey babam olacak adamı bulup bir an önce içeriye tıkmaktı. Fakat artık çok geçti. Soğuk toprağın altında yatan bir cesetti ve bu kendinde bir memnuniyet yaratıyordu.

    Geceyi evde geçiremeyeceğini anlayan anne oğlunu alıp aynı köydeki kız kardeşinin yanına gitmeye karar verdi. Zor durumda kaldıklarını bilen kız kardeşi onlara evlerini seve seve açmıştı. Tam bir felaket yaşanıyordu. Herkesin aklında böyle bir düşünce vardı. Hiç kimse bir kıza böyle bir kötülük yapmamalı diye düşünüyordu. Eve girdiklerinde sanki herkes onlara acıyormuş gibi bakıyordu. Çok geçmeden teyzesi evin salonuna yataklarını kurdu. Bu dünyada tek sığınağı kalan oğluyla beraber yattı. Zaman geçiyordu saat gece dört gibiydi annesinin ağladığını gördü. Hemen ayağa kalktı onu teskin etmeye çalıştı. Sessiz kimsenin duyamayacağı bir tonda annesine" onu öldürdüm" dedi

    Şaşırmış bir ifadeyle bakan annesi ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Tekrar sordu" Kimi öldürdün"

    "Kız kardeşime o iğrenç şeyleri yapan adamı öldürdüm" Annesi şaşırmıştı ama aynı zamanda kendisinin yapması gereken şeyi küçük oğlunun yaptığını duyunca içi burkuldu ve ona sıkı sıkı sarıldı. Artık endişelenmesi gereken bir oğlu olduğunu hatırladı.

    Polisler tüm köyü sorguya çekmeye karar vermişlerdi. Tek bir yanlışları vardı. Oda bu köyde onu kimsenin sevmediği gerçeğiydi. Bütün polisler üvey babalarının bir anda nereye gittiğini araştırıyorlardı. Bazı polisler iş yerini arkadaşlarına sorular sorarken bazıları hala köyde sorular sormaktaydı. Birkaç gün daha gelip gitmişlerdi. Hiçbir netice alamıyorlardı. Artık babalarının durumu bildiği ve kaçtığı kanaatine vardılar.

    Ortalık sakinlemişti annesi ve Tunç eve dönmüşlerdi. Ablasını toprağa vermişlerdi. Evleri artık daha bir sessizdi. Akşam beraber yemek yedikten sonra oğluyla ilk defa yalnız başına konuşma fırsatı buldu. Koltukta oturuyorlar anne oğluna üvey babasını nasıl öldürdüğünü sordu. Ablasının başına gelenleri bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Oğlu annesinin sorduklarına tek tek cevap verdi. Asıl öğrenmek istediği ablasının başına gelenleri bilip bilmediğiydi, bu onun daha çok sinirlerini bozuyordu. Dürüstçe annesine bildiğini söylemesiyle küçük oğluna bir tokat atan anne tekrardan ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumu nasıl öğrenemediğini merak ediyordu. Hatasını tekrardan anlayan Tunç annesine korktuğunu söylüyordu. Ama annesi onu dinleyecek durumda değildi. Biraz sakinleşmişti annesi cesedi ne yaptığını sordu. Küçük oğlunun cezaevine girmesine müsaade edemezdi. Kendisi de giremezdi, ona sonuçta kimin bakacağını düşündü. Düşündükten sonra Tunç cesedi arkadaşlarıyla gömdüğünü belirtince iyice şaşırdı. Koca bir adamı tek başına öldüremezdi sonuçta ve annesi arkadaşlarının kimler olduğunu sordu. Soğuk bir ses tonunda annesine Zeki, Salih ve Cem'in isimlerini verdi. İyice meraklanan anne oğluna onu cesedin yanına götürmesini istedi. Böylece iyi gömüp gömmediklerine karar verecekti. İyice karanlık çöküp gece olmasını, böylece kimsenin görmeyeceğini düşündü.

    Gece çöktüğünde evlerinden ayrılıp doğruca ormana doğru yürümeye başladılar. Saat yaklaşık bir civarıydı kimsenin onları görmesini istemiyordu. Köyden çıkarken ellerinde el fenerleriyle köy yolundan çıktılar. Ormanın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Annesi gece yaban domuzu kurtların olduğunu biliyordu. Oğlunun bunlardan korkmamasına şaşırıyordu. Hele bir cinayet belki de tüm hayatı bitebilir şeklinde düşünüyordu. Onda artık bir farklılık olduğunu seziyordu. Bir cesaret patlaması artık bir çocuk olmadığını biliyor fakat bunu kendisine söyleyecek cesareti bulamıyordu. Orman girdiler yaklaşık yarım saat hızla içine doğru yol aldılar. Nihayet cesedin gömülü olduğu alana geldiler. Annesi burasımı diye sordu. Oda kafasını salladı. Toprağa baktı hiçbir çıkıntı göremiyordu. Cesedin burada olduğunu kimsenin anlamayacağını belirtti. Neler yaşadıklarını bundan sonra başlarına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İleriden ağaçların arasından bir ses geldi. Kendilerini birinin gördüğünü düşündüler. İki tane insan gölgesi görür gibi oldular. Etraflarına baktılar korkunun eşiğine geldiler. İleriye sesin geldiği yöne gittiler. Çevrelerinde kimse yoktu, rahat bir nefes aldılar. Tekrardan geri cesedin gömüldüğü alana geldiler. Son bir kez baktı cesedin gömülü olduğu alana ve üstüne tükürdü. Hızlıca oradan uzaklaştılar.

    İki adam karanlık tipli adam bir anne ve oğlunun gece gece ormanda ne işi olur diye düşündüler. Onların ayrılmasından sonra cesedin olduğu alana geldiler. Toprağa baktılar yeni kazılmış olduğunu fark ettiler. Ne saklanmış olacağını düşünmeye başladılar. İçlerinden sakallı, orta boylu olan, üzerinde avcı montu giyen Zekai bastıkları toprakta bir şey gömülü olduğunu anladı. İçinde iri yapılı olan kazım hiç açmamaları konusunda arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu. İkisi bu konuda kısa bir tartışma yaşadılar. Arkadaşı ormanın derinliklerine gömdükleri esrar ağaçlarının yakalanacağını, daha kötüsü kendilerinin yakalanacağını belirtti. Zekai hiç oralı olmuyordu. İçinden bir ses para altın bulmayı ümit ediyordu. İki arkadaş el ele verip kazmaya başladılar. Kazdıkça gerilim artıyor, ne bulacakları konusunda şüpheleri artıyordu. Biraz derine indikten sonra o kadarda derine gömmediklerini fark ettiler. Sert bir şeye çarpmışlardı. Elleriyle üzerindeki toprağı attıklarında bir cesetle karşılaşmışlardı. Ayaklandılar o anne ve oğlunun hiç normal olmadığını anladılar. Tekrar geriye cesedi gömdüler. Geriye bakmadan uzaklaşmaya başladılar.
  • AVCI

    BİRİNCİ VE İKİNCİ BÖLÜM

    1 BÖLÜM

    Aksam karanlığı çökmek üzereydi, Tunç her zamanki gibi sokakta kendini oyuna kaptırmıştı. Yerde bilye oynuyorlardı. Her renkten olan bilyeleri sırayla uzağa dizip kim en başından vurursa ganimeti o topluyordu. Gökkuşağını andıran bilyeler tamamını farklı her birini bir insan gibi görmekte mümkündü. Evin girişinden bir ses duyuldu annesi ona seslenmişti. O kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki bu sesi duymamıştı. Bu onun için büyük bir bela demekti. Günün ganimetini toplamakla meşgul olan Tunç sevinç içerisindeydi. Üstü çok kirlenmişti bilye oynarken yere değen dizleri pantolonunun içler acısı hali dışarıdan belli oluyordu. Şehir merkezine yakın bir köyde yaşayan çocuklar sık ağaçlarla çevrili ormanda da oyun oynarlardı. Saat biraz geç olduğu için bugünlük gitmemeye karar vermişlerdi. Uzaktan tehlike yavaş yavaş geldi ensesinden tutup havaya kaldırdı. Hızlıca onu yere fırlattı, acı içerisinde yere kapaklandı. Kafalarını kaldırdıklarında Tunç'un üvey babası Zaim başlarında duruyordu. Yerde duran bilyelere hızlıca tekme attı. Ona sinirle bakan arkadaşları Tunç'un üvey babasına küfür etmek istiyorlardı. Kendilerinden yaşça büyük olduğundan bu cesareti kendilerinde bulamıyordu. Korkarak Tunç evin yolunu tuttu. Çocuklara aşırı sinirlenip küfür edip yoluna devam etti. Hiç kimse bu adamı sevmiyordu. Herhangi birinin sevdiklerinden bile emin değildi.

    Eve hızlıca giren Tunç korkudan rengi solmuştu. Öylesine ondan korkuyordu ona herhangi birinin zarar verebileceğini düşünmüyordu. Kapının arkasına saklandı derin derin soluyordu. Annesi onu görünce çok üzülüyordu. Elinden herhangi bir şey gelmiyordu. Çok can sıkıcı bir durumdu, hayat onlar için çekilmez bir hal almıştı. Böyle bir hatayı nasıl yaptığını düşünüyordu. Onunla evlenmese hayatın nasıl olacağını düşündü, hem nasıl geçineceklerdi. İçeriye ünlü homurdanmasıyla babaları girmişti. Her tarafa çemkirerek giriyor ve özellikle üvey oğlunu bir güzel pataklamak istiyordu. Onun olduğu odaya doğru yöneldi. Çocuğun annesi oğlunu korumak için içeriye girmişti. Babadan hiçbir beklenmeyecek bir şey oldu ve bu sefer onu dövmeyeceğini belirtti. Dinlenip gücünü toplayıp öyle döveceğini belirtti.

    Okulda başı büyük belada olan Tunç, bir yandan öğretmenin verdiği sınav kağıtlarını ve devamsızlığını bildiren kağıtları babasına imzalatmak zorundaydı. Olmayacak işler yine başına gelmişti. İki saat önce daha dayaktan yeni kurtulmuştu. Mutfakta meyve tabağı hazırlayan annesinin yanına gitti. Önce annesinin daha yarısına gelen beline sarıldı. Bir terslik olduğunu hemen annesi bakar bakmaz anladı. Oğlunun yüzüne baktı ve bir korku olduğunu anladı. Israrla annesi soruyor ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Eğer kağıtları vermezse bu sefer öğretmen evlerine geleceğini belirtmişti. Mecbur kalarak kağıtları annesi Asiyeye verdi. Sınav ve devamsızlık kağıtlarına bakan annesi ne yapacağını bilmiyordu. Kağıtları göstermezse başı daha büyük belaya girebilirdi. Odanın yolunu tuttu kocasına seslenerek korkarak kağıtları uzattı. Adam bir hışımla kalktığı gibi yerden Tunç'un odasının yolunu tuttu. Önünü kesen annesini Tuttuğu gibi kenara attı. Girer girmez odaya kemerini çıkarttı. Arkasından kimsenin gelmesi için kapıyı kilitledi. Üvey oğlunu bir kum torbası gibi koltuğun üzerine fırlattı. Vurmaya başladı defalarca canı çok yanan oğlunu öyle bir eğitmiştiki ona canı yansan bile ses çıkarmamayı öğretmişti. On beş dakika süren bu dayaktan sonra baba üvey kızının eve girdiğini duydu. Çocuğu bir kenara bırakan baba hemen odadan çıktı. Üniversitede okuyan büyük kızına başka türlü gözükmek istiyordu. Elif çok farklı bir kızdı ela gözleri zayıf bedeni beline kadar gelen uzun saçlarıyla tam bir güzellik abidesiydi. Babaları ona her ne kadar iyi davransa da bunun yapmacık olduğunu biliyor. Ailesine ne kadar kötü davrandığını biliyordu. Burnuna farklı kokular geliyordu. Çoğu zaman annesine boşanmasını söylemiş ama annesi bunu bir türlü kabul etmemişti.

    Gece olduğunda herkes odalarına çekilmişti. Babalarıysa evin çatısında içki içiyordu. Kafası çok bozuktu bir eşine bakıyor. Artık ona yaşlanmış geliyordu. Gözü sadece üvey kızından başkasını görmüyordu. O gece çok içmişti kızının ona kötü davranmasını gururuna yediremiyordu. Ne kadar şirinlik yapsada kızının bunu görmeyeceğini fark etti. Yerinden kalktı kızının olduğu odanın kapısına geldi. Yavaşça eğildi kızını kapının aralık kısmında ona bakmaya başlamıştı. Koridorun kapısı yavaşça açıldı. Dışarıya küçük oğulları çıkmıştı. Babalarının kardeşini gözetlediğini fark etti. Düşünen Tunç işin içinden çıkamıyordu. Babasının kafasına bir şeyler vurup öldürmek istedi. İlk defa ona korkmadan böyle hissetmişti. Babası onu fark etti zorla onu odasına yolladı. Mecburen odasına dönen Tunç biraz bekledikten sonra tekrar koridora çıktı. Ama kimse yoktu ablasının odasına gitti. Garip boğuşma sesleri duydu. Annesini uyandırırsa babalarının onları öldüreceğini biliyordu. Korku o kadar içine işlemiştiki hiçbir şey yapamadı. Bekledikten sonra babası odadan çıktı. Ona içeriye girmesini emretti. Mecburen girdi ondan onu öldürecek kadar nefret emişti. Ablasını merak ediyordu. Tekrar ablasının odasına yöneldi. Adamını attığı anda onu o kadar berbat halde bulduki ona sarıldı. Ağlaya ağlaya gözleri kan çanağına dönmüştü. Durumuna çok üzüldü beraber ağladılar. O gece bir karar verdi. Ne olursa olsun artık ailesinden kimsesinin üzülmesine izin vermeyecekti.

    Sabah olduğunda Üvey babası işe gitmek için yola çıktı. Annesiyse kızının okula gitmemesine şaşırdı. Kapısını çokça çaldı. Çok meraklanan Annesi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başladı. Kapı açıldı annesi kızını gördü. Kızı tok bir ses tonuyla Annesine iyi olduğunu bugün okul olmadığını söyledi. Pek inanmasa da inanmış gibi yaptı. Oğlu okula gitmek için evden çıktı. Okula felan gitmeye niyetleri yoktu. En samimi dört arkadaşıyla buluşup okulu ektiler. Cem Kalyon sarı saçları mavi gözleri içlerindeki en güçlüsü oydu. Arkadaşı Zeki Menen diğerlerinden daha akıllıydı. İçlerinde en küçük boylu olan Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. İleride hakim olmak istiyordu. Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. Bir hırsızdı ama henüz yakalanmamıştı. Oda ileride yakalanmazsa polis olmak istiyordu. Hepsinin farklı farklı yetenekleri vardı. Her zaman gittikleri ormana gittiler. Başına gelenleri arkadaşlarına anlatmaya karar verdi. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Artık yaşları gereği neyin ne olduğuna karar veriyorlardı. Hepsi orta okul son sınıfa gidiyor ama hepsi de cin gibiydi. Yavaş yavaş arkadaşlarına anlattı olup biteni hepsi korkmuş ve şaşırmış bir şekilde ona baktı. Üzerlerinden şoku attıktan sonra hepsi nefret dolu gözlerle baktılar. Tunç'un ne yapacağını sordular. Kesin bir ifadeyle öldüreceğini söyledi. Hepsi ona haklı olduğunu söyledi. Kendi başlarına böyle bir durum gelirse aynı tepkiyi vereceklerini biliyordu. Ona gücünün yetmeyeceğini de biliyorlardı. Sağlam bir plana ihtiyaçları vardı. İçlerinden Zeki cesur bir karar aldı." Onu beraber daha rahat öldürürüz" Dedi

    Şaşkın bir ifadeyle bakan Tunç ona minnettar bir gözle baktı. Kabul edemeyeceğini bildirdi. Zekiyse bunu bir cevap olarak kabul etmiyordu. Diğer arkadaşları da onunla olduklarını beraber öldüreceklerini beyan ettiler. Hepsine şaşırıp böyle arkadaşları olduğu için tanrıya şükür ediyordu. Birlikte plan yapmaya başladılar. Onu öldürmenin en iyi yolunun Ormana çekmek olduğuna karar verdiler. Kimse böylece onları görmezdi. Bir sorun vardı. Hiçbir güç onu buraya getiremezdi. Çok akıllı bir çocuk olan Zeki onu çekmenin çok kolay olduğunu belirtti. Arkadaşları onu anlayamıyordu. İnsanların tek zaaf noktasının para olduğunu belirtti. Ormanda para ve altın bulduğumuzu söylersek rahatça onu buraya çekeceklerini söyledi. Mükemmel bir plandı çünkü insanlar aç gözlüydü ve işe yarayacağını düşünüyorlardı. Planları işe yararsa hep birlikte birer darbeyle işini sonsuza kadar bitireceklerdi. . Evden bıçak almak istediler. Fakat Zeki bunun hata olduğunu evlerinde cinayet aleti tutamayacaklarını belirtti. Haklı olduğu arkadaşları tarafından anlaşıldı. Bütün arkadaşlar cebinden bütün haftalıkları dışarıya çıkarttılar. Paraları birleştirip dört tane bıçak almaya karar verdiler. İçlerinden Salih çarşıya gitmek için harekete geçti. Yakalanmaması çok önemliydi. Eğer görülürse ileride polisler anlayabilirdi. Akşama kadar bekleyen arkadaşlar. Ormanda stresi oyun oynayarak atmaya çalıştılar.

    Saat ilerlemeye başladı. Arkadaşlar gerilmiş bir halde Salihi beklemeye başladılar. İleriden bir silüet belirdi. Gelen arkadaşlarıydı ellerinde bir poşet vardı. Yanına geldiklerinde poşete baktılar. Dört tane gazete kağıdına sarılmış bıçak gördüler. Hepsi birer tane yanlarına aldılar. Geriye sadece Tuncu gönderip onu buraya getirmesini beklediler.

    Yola çıkan Tunç artık hiç korkmadığını fark etti. Korkacak bir durumu olmadığını anladı. Ablasını korkunç duruma düşüren o iğrenç adamı öldürmek artık bütün bedeninin istediğini biliyordu. Ormandan çıkarken karanlığın çökmesine yaklaşık dört saat vardı. Yaz olduğu için saat artık 9 gibi felan kararıyordu. Ağaçlardan çıktıktan sonra köy yoluna girdi. Evlerine artık adım adım yaklaşıyordu. Üvey babası sinirden deliriyor olmalıydı. Son saatlerine doğru yaklaşan babasını düşündükçe istediği gibi delirmesinde bir sıkıntı yoktu. İsterse kendisini bile dövmesinde bir sakınca görmüyordu. Köye yaklaştı içeriye girdi. Her gün köyün sokaklarında oynayan çocuklarını düşününce bugün etraf pek bir sakindi. Evler köyde dağınık bir şekilde yapılmıştı. Yolda giderken köyde oturan halası seslendi ama onu duyacak durumda değildi. Cinayete yavaş yavaş yaklaşıyordu. Nihayet eve yaklaşmıştı.

    Eve girdiğinde annesinin yemek yaptığını gördü. Herkes oturmuş yemeğe başlamıştı. Üvey babası ona biraz hönkürdü ama pek oralı olmadı. Sofrada bir tek ablası eksikti. Annesi kızını yemeğe çağırdı ama ablası tok olduğunu belirtti. Onun durumuna çok üzülüyordu. Zor bir durumdu ve içinde bugün değil de dün ona saldırması gerektiğini düşündü. Başlarına daha kötü bir olay gelmeden durumu düzeltmenin onun boynunun borcu olduğunu biliyordu. Salondan annesi hayvanlara bakmak için dışarıya ahıra doğru gittiğini gördü. Yemek yedikten sonra üvey babasına yaklaştı. Ormanda altın bulduğunu söyledi. Üvey babasının gözleri açıldı ve onu dinlemeye başladı. Nerede olduğunu sorduğunda onu oraya götüreceğini belirtti. O kadar sevinmiştiki ilk defa üvey oğlunun başını okşadı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı başına neler geleceğini henüz bilmiyordu. Köyden uzaklaşmışlardı ormanın girişine doğru yürüdüler. Üvey babası çok sevinçliydi. Başına talih kuşu konduğunu düşünüyordu. Saat biraz daha ilerlerken babası acele etmelerini emretti. Karanlıkta bir şey göremeyeceğini ikisi de biliyordu. Ama durum Tunç'un lehine işliyordu. Nihayet ormana varmışlardı. Gece ormanda olmak çok tehlikeli bir durumdu ve babası da bunu biliyordu. Ormanın derinliklerine girdiklerinde babası iyice homurdanmaya ve arsızlaşmaya başladı. Çok geçmeden varacakları yere gelmişlerdi. Durdular babası altınların yerini merakla sordu. Çevresini arkadaşları sardı ellerinde bıçakları gören baba ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşları altın olmadığını belirttiler. Tunç'un babasına mahkemedeymiş gibi sorgulamaya başladılar.

    Annesinin evden dışarıya çıktığını fark eden Elif mutfağa gitti. Raflardan bir ekmek bıçağı alan Elif odasının yolunu tuttu. Evde çok büyük terslikler olduğunu anlayan anne ne olup bittiğini anlamıyordu. Kızıysa soğukkanlı bir şekilde kendini ölüme hazırlıyordu. Ölümü artık bir kurtuluş olarak algılıyordu. Maalesef bu durumu çanak tutan bir annesi vardı. Onları korumakla görevli olan annesi çocukları yerine bir tercih yapmıştı. Odasına giren Elif geride bir mektup bıraktı. Olan her şeyi anlatan Elif mektubu başının yanına koydu. Bıçağın sivri tarafına tutan Elif onları bastırarak bileklerini kesti. Yerdeki kilim ve Elif'in yatağı kısa süre içinde kan gölüne döndü. Yavaş yavaş ölümün geldiğini hisseden Elif yavaş yavaş gözlerini kapadı.

    Ormanda kapana kısılan üvey babaysa çocuklara sinirle azarlamaya başladı. Çocuklar durumu bildiklerinden ondan hesap sormaya başladılar. Hepsinin elinde bir bıçak vardı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeyen baba şaşkınlık içindeydi. Kendisini öldürmek için gelen bu dört arkadaştan korkmuyordu. Sadece olanı biteni açıklamalarından korkuyordu. Hepsini alt edeceğinden çok emindi. Dünkü işlediğin suçun üstüne dört cinayet demek ömür boyu hapis cezası demekti. Çocuklar onlar birer katil değildi. Sonuçta onları bu noktaya getirende hayattı ve artık geri dönüşün olmadığını iki tarafta biliyordu. Akıllıca bir hamle yapan çocuklar ikişer metre mesafeyle babadan uzaklaştılar. Bu mesafe ne çok uzak nede yakındı. Avlarına bakar gibi olan çocuklar babanın hamle yapmasını beklediler. Çok geçmeden hamle geldi. Tunç'un üzerine hamle yapan babanın hatası çok büyüktü. Sırtı açıkta kalmıştı. Üç arkadaş aynı anda babaya sırtından bıçakları savurmaya başladılar. Altı yedi yerinden bıçaklanan baba sırtından kanlar geliyordu. Önündeki tek hamleyle tuncu yere yıkan baba arkadaki çocuklara saldırmaya yöneldi. Çok cesur bir çocuk olan Tunç babasını ayağından yakaladı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yanına düşen bıçağı alıp sol bacağına sapladı. Hemen yerden kalkan Tunç arkadaşlarının yanına geçti. Son gücünü toplamaya çalışan baba çocuklara karşı atağa geçmeye çalışacaktı. Artık eskisi gibi korkutucu görünmüyordu. Zavallı seken bir adama dönmüştü. Çocuklar tekrardan babanın etrafını sardı. Tekrar hamle yapan baba Zekiye saldırmaya çalıştı. Aynısı tekrardan yaşandı üç arkadaş aynı anda arkadan saldırdı. Tek tek bıçak darbesini babaya karşı savurdular. Son nefesini vermek üzere olan baba yere yığıldı. Orada son nefesini verdi. Üstlerinin kirleneceğini düşünen çocuklar bunun çok kolay bir ölüm olduğunu anladılar. Artık daha büyük bir sorun vardı. Cesedi ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Önemli olanın öldürmek değil, yakalanmamak olduğunu anladılar.

    Arkadaşlar oturup cesedin başında ne karar vereceklerini düşünüyorlardı. Hepsi de yakalanırlarsa ceza evine gönderileceklerini biliyordu. Artık çok temkinli olmaları gerekiyordu. Önce suç aletlerinden kurtulmaya karar verdiler. Bıçakları arkadaşı Salihe veren arkadaşlar onları ormana gömmesini söylediler. Ormanı içlerinde en iyi bilen oydu. Hiç kimse bunları bulamamalıydı. Kendisi dahil bulmamalıydı. Bıçakların hepsi aynı çeşitti. Ağaçların arasından ormanın derinliklerine girdi ve gözden kayboldu. Diğer arkadaşlarsa ailelerinin merak edeceğini düşünerek eve gitmeye karar verdiler. Böylece kimse şüphelenmeyecek gece olunca da cesedi gömeceklerdi. Evlerine dönmeye başlayan çocuklar tamda istedikleri gibi hava kararmadan ormandan çıkmışlardı.

    2 BÖLÜM

    Kızı Elif'in odadan hiç çıkmamasına çok şaşıran anne bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduğu koltuktan doğrulup kızının odasına doğru yürüdü. Önce kapıyı çalan anne içeriden ses çıkmasına şaşırıp kapıyı açtı. İçeriye ilk baktığında şaşıran anne koşarak kızının başına geldi. Ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu. Hemen komşulardan yardım istedi. Koşarak gelen komşulardan birkaç kişi öldüğünü doğruladı. O an annenin bütün dünyası başına yıkılmıştı. Artık yaşayan bütün hayalleri kızıyla birlikte ölmüştü. Yerde yatan kızın başında bulunan notu okuyan muhtar buranın bir suç mahalli olduğunu anladı. Hemen polislere haber verdiler. Çok vakit geçmeden olay yerine polisler geldi.

    Köye doğru giren arkadaşlar etrafta polis olduğunu anladılar. Çok telaşlandılar bu kadar çabuk mu? Duyulmuştu. Bu soruyu kendilerine sordular. Ama kendileri için gelemeyeceğini başka bir şey için geldiklerini çok geçmeden anladılar. Tunç'un evleri sarı polis şeritleriye kaplıydı. İçeriye girmekse kesinlikle yasaktı. Yanlış bir şeyler olduğunu fark eden Tunç koşarak olay yerine geldi. Annesi bir taşın başında oturmuş ağlıyordu. İlk defa annesini böyle görmek onu derinden yaralamıştı. Etrafına baktı ablası yoktu başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir kenara çekilip oda ağlamaya başladı. Ablası yaşadığı acıya dayanamayarak İntahar etmişti. İçinden keşke o adamın canını dün alsaydı diye iç geçirdi. Elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu.

    Etraf sakinleştiğinde polisler incelemeyi bırakmış, artık sorular sormaya başlamıştı. Önce annesini sorguya çekmeye başladı. Korkarak polislere bütün bildiğini anlatan annesi üvey babasının nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Yaklaşık 7 saat önce kendisiyle birlikte çıktığını kimse görmemişti. Artık yakalansa da bir önemi yoktu. Sadece arkadaşları için endişelenmeye başlamıştı. Sokağın başında beklerken arkadaşlarını gördü. Ellerinde kazma küreklerle işi halletmiş gibi duruyorlardı. İçlerinden Zeki arkadaşına kafalarını sallayarak rahat olmasını söylediler. Annenin yanında duran baş komiser arkadaşların gecenin bir vakti ellerinde kazma kürek görünce şaşırdı. Gecenin bir vakti ne yaptıklarını düşündü. Onun için önemsiz bir detaydı ve artık yakalaması gereken bir suçlu olduğunu biliyordu. Tunç durumun verdiği rahatlıkla artık ceset için endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Yanına yaklaşan polisler ona da soru sormak istiyorlardı. İçlerinden ismini daha sonra Yasin Ateş olduğunu öğrendiği, genç bıyıklı yakışıklı olan Baş komiser yanına geldi. Sorular sormaya başladı. Ne cevap verdiysem daha fazlasını bildiğimi fark ediyor. Ama bunun için üzerime gelmiyordu. Tek dertleri üvey babam olacak adamı bulup bir an önce içeriye tıkmaktı. Fakat artık çok geçti. Soğuk toprağın altında yatan bir cesetti ve bu kendinde bir memnuniyet yaratıyordu.

    Geceyi evde geçiremeyeceğini anlayan anne oğlunu alıp aynı köydeki kız kardeşinin yanına gitmeye karar verdi. Zor durumda kaldıklarını bilen kız kardeşi onlara evlerini seve seve açmıştı. Tam bir felaket yaşanıyordu. Herkesin aklında böyle bir düşünce vardı. Hiç kimse bir kıza böyle bir kötülük yapmamalı diye düşünüyordu. Eve girdiklerinde sanki herkes onlara acıyormuş gibi bakıyordu. Çok geçmeden teyzesi evin salonuna yataklarını kurdu. Bu dünyada tek sığınağı kalan oğluyla beraber yattı. Zaman geçiyordu saat gece dört gibiydi annesinin ağladığını gördü. Hemen ayağa kalktı onu teskin etmeye çalıştı. Sessiz kimsenin duyamayacağı bir tonda annesine" onu öldürdüm" dedi

    Şaşırmış bir ifadeyle bakan annesi ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Tekrar sordu" Kimi öldürdün"

    "Kız kardeşime o iğrenç şeyleri yapan adamı öldürdüm" Annesi şaşırmıştı ama aynı zamanda kendisinin yapması gereken şeyi küçük oğlunun yaptığını duyunca içi burkuldu ve ona sıkı sıkı sarıldı. Artık endişelenmesi gereken bir oğlu olduğunu hatırladı.

    Polisler tüm köyü sorguya çekmeye karar vermişlerdi. Tek bir yanlışları vardı. Oda bu köyde onu kimsenin sevmediği gerçeğiydi. Bütün polisler üvey babalarının bir anda nereye gittiğini araştırıyorlardı. Bazı polisler iş yerini arkadaşlarına sorular sorarken bazıları hala köyde sorular sormaktaydı. Birkaç gün daha gelip gitmişlerdi. Hiçbir netice alamıyorlardı. Artık babalarının durumu bildiği ve kaçtığı kanaatine vardılar.

    Ortalık sakinlemişti annesi ve Tunç eve dönmüşlerdi. Ablasını toprağa vermişlerdi. Evleri artık daha bir sessizdi. Akşam beraber yemek yedikten sonra oğluyla ilk defa yalnız başına konuşma fırsatı buldu. Koltukta oturuyorlar anne oğluna üvey babasını nasıl öldürdüğünü sordu. Ablasının başına gelenleri bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Oğlu annesinin sorduklarına tek tek cevap verdi. Asıl öğrenmek istediği ablasının başına gelenleri bilip bilmediğiydi, bu onun daha çok sinirlerini bozuyordu. Dürüstçe annesine bildiğini söylemesiyle küçük oğluna bir tokat atan anne tekrardan ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumu nasıl öğrenemediğini merak ediyordu. Hatasını tekrardan anlayan Tunç annesine korktuğunu söylüyordu. Ama annesi onu dinleyecek durumda değildi. Biraz sakinleşmişti annesi cesedi ne yaptığını sordu. Küçük oğlunun cezaevine girmesine müsaade edemezdi. Kendisi de giremezdi, ona sonuçta kimin bakacağını düşündü. Düşündükten sonra Tunç cesedi arkadaşlarıyla gömdüğünü belirtince iyice şaşırdı. Koca bir adamı tek başına öldüremezdi sonuçta ve annesi arkadaşlarının kimler olduğunu sordu. Soğuk bir ses tonunda annesine Zeki, Salih ve Cem'in isimlerini verdi. İyice meraklanan anne oğluna onu cesedin yanına götürmesini istedi. Böylece iyi gömüp gömmediklerine karar verecekti. İyice karanlık çöküp gece olmasını, böylece kimsenin görmeyeceğini düşündü.

    Gece çöktüğünde evlerinden ayrılıp doğruca ormana doğru yürümeye başladılar. Saat yaklaşık bir civarıydı kimsenin onları görmesini istemiyordu. Köyden çıkarken ellerinde el fenerleriyle köy yolundan çıktılar. Ormanın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Annesi gece yaban domuzu kurtların olduğunu biliyordu. Oğlunun bunlardan korkmamasına şaşırıyordu. Hele bir cinayet belki de tüm hayatı bitebilir şeklinde düşünüyordu. Onda artık bir farklılık olduğunu seziyordu. Bir cesaret patlaması artık bir çocuk olmadığını biliyor fakat bunu kendisine söyleyecek cesareti bulamıyordu. Orman girdiler yaklaşık yarım saat hızla içine doğru yol aldılar. Nihayet cesedin gömülü olduğu alana geldiler. Annesi burasımı diye sordu. Oda kafasını salladı. Toprağa baktı hiçbir çıkıntı göremiyordu. Cesedin burada olduğunu kimsenin anlamayacağını belirtti. Neler yaşadıklarını bundan sonra başlarına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İleriden ağaçların arasından bir ses geldi. Kendilerini birinin gördüğünü düşündüler. İki tane insan gölgesi görür gibi oldular. Etraflarına baktılar korkunun eşiğine geldiler. İleriye sesin geldiği yöne gittiler. Çevrelerinde kimse yoktu, rahat bir nefes aldılar. Tekrardan geri cesedin gömüldüğü alana geldiler. Son bir kez baktı cesedin gömülü olduğu alana ve üstüne tükürdü. Hızlıca oradan uzaklaştılar.

    İki adam karanlık tipli adam bir anne ve oğlunun gece gece ormanda ne işi olur diye düşündüler. Onların ayrılmasından sonra cesedin olduğu alana geldiler. Toprağa baktılar yeni kazılmış olduğunu fark ettiler. Ne saklanmış olacağını düşünmeye başladılar. İçlerinden sakallı, orta boylu olan, üzerinde avcı montu giyen Zekai bastıkları toprakta bir şey gömülü olduğunu anladı. İçinde iri yapılı olan kazım hiç açmamaları konusunda arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu. İkisi bu konuda kısa bir tartışma yaşadılar. Arkadaşı ormanın derinliklerine gömdükleri esrar ağaçlarının yakalanacağını, daha kötüsü kendilerinin yakalanacağını belirtti. Zekai hiç oralı olmuyordu. İçinden bir ses para altın bulmayı ümit ediyordu. İki arkadaş el ele verip kazmaya başladılar. Kazdıkça gerilim artıyor, ne bulacakları konusunda şüpheleri artıyordu. Biraz derine indikten sonra o kadarda derine gömmediklerini fark ettiler. Sert bir şeye çarpmışlardı. Elleriyle üzerindeki toprağı attıklarında bir cesetle karşılaşmışlardı. Ayaklandılar o anne ve oğlunun hiç normal olmadığını anladılar. Tekrar geriye cesedi gömdüler. Geriye bakmadan uzaklaşmaya başladılar.
  • BH Şeytan ve Din
    Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum...

    Velzevul yukarıya doğru bakarak:

    – Bu gürültü de ne? Ne oluyor orada? dedi. Küçük pelerinli şeytan cevap verdi:

    – Değişen birşey yok, eski tas, eski hamam.

    – Demek yine günah işleyenler var?

    – Hem de bir sürü.

    – Peki, adını ağzıma almak istemediğim o adamın dini ne durumda?

    Bu soru üzerine küçük pelerinli şeytan öyle bir sırıttı ki sivri dişleri göründü. Diğer şeytanlar da kıs kıs gülmeye başladılar.

    Küçük pelerinli Şeytan:

    – Bu din bize hiç engel olmuyor. Çünkü onlar gerçekte bu dine inanmıyorlar, dedi.

    Velzevul:

    – Canım, bu din, onları bizim şerrimizden korumuyormuydu? Hem o, kendini kurban ederek bu dini sağlamlaş-tırmamış mıydı? diye sordu.

    Küçük pelerinli şeytan kuyruğunu hızla döşemeye vurarak:

    – Ben bu dini yeni baştan işledim, dedi.

    – Nasıl işledin?

    – Öyle bir hale getirdim ki, insanlar onun dinine değil benimkine inanıyor ama onun adıyla anıyorlar.

    – Nasıl yaptın bunu?

    – Aslında kendiliğinden böyle oldu. Ben yalnızca destekledim o kadar.

    Velzevul:

    – Kısaca anlat, dedi.

    Küçük pelerinli şeytan başını önüne eğip, düşünüyormuş gibi yaparak anlatmaya başladı:

    – O korkunç olay, yani cehennemin yıkılışı başımıza gelip de sen bizi yalnız bıraktığın zaman, ben neredeyse hepimizin kökünü kazıyacak olan bu dinin yayıldığı yerlere gittim. Bu dine mensup insanların yaşantılarını görmek istedim ve gördüm ki bu din doğrultusunda yaşayan insanlar tam anlamıyla mutlu, bizim bu insanlara yaklaşmamız mümkün değil… Bunlar birbirine darılıp küsmüyor, kadınların cazibesine kapılmıyor, ya hiç evlenmiyor ya da bir tek kadın alıyor, mal-mülk edinmiyor, herşeylerini birbirleriyle paylaşıyor, üstlerine saldıranlara karşı kendilerini savunmuyor, kötülüğe iyilikle karşılık veriyorlardı. Öyle güzel yaşıyorlardı ki bu yaşayış diğer insanları onlara yaklaştırıyordu. Bu hali görünce ben, herşeyden ümidimi kestim ve oradan uzaklaşmayı düşünmeye başladım. Tam o sırada önemsiz gibi görünen bir şey oldu ve ben kalmaya karar verdim. Olay şuydu: Orada bulunan insanların bir kısmı sünnet olmanın zorunlu olmadığını, bir kısmı da sünnet olmanın şart olduğunu ve putlar için kesilen kurbanların yenilemeyeceğini söylüyordu. Ben her iki tarafa da, bu meselenin çok önemli olduğunu, Allah’a kulluk ile alakalı olduğu için davalarını sonuna kadar savunmaları gerektiğini fitlemeye başladım. Onlar da bana kandı ve tartışma büyüdükçe büyüdü, iki taraf da birbirine kızmaya başladı. O zaman onlara, davalarını doğruluğunu ispat-layabileceklerini telkin etmeye başladım. Gerçi hiçbir zaman mucizelerle bir davanın doğruluğu ispat edilemezdi. Fakat onlar, birbirlerine karşı haklı çıkmaya çalıştıkları için bana inandılar. Kimileri kendilerine ilahî haberler geldiğini, kimileri de İsa’yı gördüklerini söylüyordu. Hiç durmadan buna benzer birçok şey uyduruyor, farkına varmadan İsa’ya iftira ediyorlar, bu işi bizden daha iyi beceriyor-lardı. Sürekli olarak birbirlerini yalanlıyorlardı.

    İşler yolundaydı. Fakat bu müthiş aldatmacanın farkına varırlar diye ödüm kopuyordu. O zaman “kilise” diye bir-şey uydurmak aklıma geldi. Onlar ona inanınca rahatladım. Böylece cehennemin yeniden kurulduğunu ve bizlerin de kurtulduğunu anladım.

    Yardımcılarının kendinden daha akıllı olduğuna inanmak istemeyen Velzevul, sert sert:

    – O “kilise” dediğinde de ne biçim şey? diye sordu.

    – Kilise, yalanları Allah’a doğrulatan kurumun adıdır. Bu işi Allah’a dayanarak ve: “Vallahi bu şey doğrudur” diyerek yapar. Kilisenin en büyük özelliği yanılmaz olarak kabul edilmesidir. Kiliseye mensup insanlar da kendilerini yanılmaz gördüğü için ne kadar hata ederse etsin bunda diretirler. Kilise, Allah’ın kitabını doğru olarak anlamanın, Allah’ın seçtiği insanların söylediklerine uymakla mümkün olacağı düşüncesinden doğmuştur. Seçkin olduğunu iddia eden bu grup zamanla yetkilerini başka bir gruba devreder. Böylece bu grup da seçkin olmuş olur. Allah’ın kitabını güya sadece bu insanlar doğru anlar. Bunun böyle olduğuna hem kendileri, hem de başkaları inanır. Bu işi Allah’tan devraldıklarını söylerler. Böylece, kiliseye mensup olan şahıslar Allah’ın talebeleri sayılırlar. Bu mantığın bizim açımızdan faydası şudur: Kilise kendini bu şekilde tarif ettiği için söyledikleri şeyler ne kadar saçma olursa olsun, bunu savunmak zorunda kalıyorlar. Velzevul bunun üzerine:

    – Peki, kilise bu dini niçin bizim lehimize yorumluyor? dedi.

    Küçük pelerinli şeytan devam etti:

    – Çünkü onlar kendilerini Allah kitabının biricik yorumcuları görüyor, insanları da buna inandırıyor, böylece insanların kaderini belirleyen en yüce kurum oluyorlar. Bunun neticesinde havalara giriyor ve yoldan çıkıyorlar. Bunu gören insanlar onlara kızıp, düşman kesiliyorlar. Kilise düşmanlarına karşı zor kullanıyor, onları afaroz ediyor, ölüm cezasına çarptırıyor, diri diri yakıyor. İşte bu duruma düştükleri için dini, kendilerini haklı gösterecek şekilde yorumlamak zorunda kalıyorlar. Böylece de bizim menfaatimize çalışmış oluyorlar.

    Velzevul olanlara bir- türlü inanamıyordu:

    – Peki ama, bu din öyle sade, öyle açık bir dindi ki yorumlanmaya hiç ihtiyacı yoktu. Mesela şu hüküm nasıl yorumlanabilir: “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran.”

    Küçük pelerinli şeytan buna şöyle cevap verdi:

    – Bu iş için, benim öğrettiğim, çeşitli usulleri kullandılar. Bu meseleyi daha iyi anlatabilmek için önce size insanlar içinde anlatılagelen bir hikayeyi anlatayım: “Bir zamanlar bir iyi, bir de kötü büyücü varmış. İyi büyücü, bir insanı, kötü büyücünün şerrinden kurtarmak için, buğday tanesine çevirmiş. Kötü büyücü, birden bir horoz olup, tam taneyi yutacakmış ki iyi büyücü tanenin üzerine bir şinik buğday dökmüş. Böylece kötü büyücü aradığı taneyi bulamamış.” İşte onlar da benim öğütlerime uyarak, Allah’ın kitabının özü niteliğinde olan “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran” ayetini o hale getirdiler. Hak kitap olduğunu iddia eden 49 kitabı kutsal tanıdılar. Bu kitaplardaki her sözün Allah’a ait olduğunu söylediler. İşte bu şekilde, kolayca anlaşılan biricik gerçeğin üstüne yığın yığın sözde kutsal gerçekler serptiler. Bunların hepsini kabul etmek mümkün olmadığı gibi, bunların içinde, insanlara gerekli olan gerçeği bulmak da mümkün değildi. Gerçeği bulmak için uğraşanları da yakarak öldürüyorlardı. Bu, bin yıldır başarıyla uyguladıkları bir usul. Şimdilerde bu usulü terkettiler. Fakat yeni usulün de eskisinden geri kalır yanı yok. Artık, her ne kadar gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan insanları diri diri yakmıyorlarsa da hayatlarını öyle mahvediyorlar ki, foyalarını meydana çıkarmayı göze alanlara binde bir rastlanıyor. Uyguladıkları üçüncü usûl de şudur: Kendilerini kilise, dolayısıyla yanılmaz sayan bazı insanlar, istedikleri zaman, Kutsal kitapta söylenenlerin tam tersini söyleyebiliyorlar. Bu işin içinden sıyrılmayı da talebelerine bırakıyorlar. Mesela Kutsal Kitapta şöyle deniliyor: “Bir tek rehberiniz vardır, o da İsa’dır. Yeryüzünde hiç kimseye Rab demeyin. Çünkü sizin Rabbiniz bir tanedir. O da göklerdedir. Kimseye veli demeyin, çünkü sizin veliniz bir tanedir, o da İsa’dır.” Onlarsa şöyle diyor: “İnsanların rable-ri ve velileri yalnızca biziz.” Yine Kutsal Kitapta şöyle denilmektedir: “Dua etmek isteyince tek başına, gizlice dua et. Allah seni işitir.” Onlarsa: “Herkesin, tapınaklarda, şarkı ve musiki eşliğinde dua etmesi zorunludur” diyorlar. Yine aynı şekilde kitapta: “Asla yemin etmeyin” denilmiştir. Onlarsa insanların kendilerine boyun eğmesi için yemin etmenin gerekli olduğunu söylüyorlar. Yine kitapta: “Öldürmeyeceksin” ibaresi yer almaktadır. Onlarsa savaşta, mahkemede insan öldürülebileceğini, daha doğrusu öldürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Yine kitapta: “Benim dinim ruhtur, hayattır. Ekmekle beslendiğim gibi onunla beslenirim” denilmektedir. Onlarsa şöyle diyorlar: “Şarabın içine ekmek doğranıp, bu ekmek parçalan üzerine belli dualar okununca ekmekten et, şaraptan da kan olur. Bu ekmeği yiyip, şarabı içmek ruhun kurtuluşa ermesi için gereklidir.”

    Küçük pelerinli şeytanın gözleri parlıyor, sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu.

    Velzevul bunları dinledikten sonra: “Çok iyi,” dedi ve gülümsedi. Onunla birlikte tüm şeytanlar da katıla katıla güldüler.

    Velzevul keyifli keyifli:

    – Demek dünyada eskiden olduğu gibi zina edenler, soyguncular, katiller var? dedi.

    Şeytanların mutlulukları yüzlerinden okunuyordu. Hepsi Velzevul’a bildiklerini anlatmak için can atıyordu. Bir tanesi:

    – Eskisi gibi değil, daha fazla, dedi. Bir diğeri:

    – Zina edenler cehennemdeki koğuşlara sığmaz oldu, diye çığlık attı.

    Üçüncüsü:

    – Şimdiki soyguncular eskilerine taş çıkartıyor, diye bağırdı. Dördüncüsü:

    – Katillere odun yetiştiremez olduk, dedi. Velzevul:

    – Hep bir ağızdan konuşmayın. Kime sorarsam o cevap versin. Zina işlerine kim bakıyorsa çıksın anlatsın bakayım. Birçok kadınla ilişkiye girmeyi, kadınlara şehvetle bakmayı yasak eden o adamın ümmetine bu işi nasıl yaptırıyorsunuz? diye sordu.

    O an, çatlak yüzlü, boyuna birşey çiğneyen sulu ağızlı, kadını andıran bir şeytan kıçı üstünde sürünerek öne doğru çıktı ve:

    – Ben, dedi.

    Sonra dizlerini bükerek oturdu, başını yana eğdi, ucu püsküllü kuyruğunu sallayarak, ince bir sesle anlatmaya başladı:

    – Bu işi senin cennette kullandığın o eski usulle ve de kilise usulüyle yapıyoruz. Bu işi kilise usulüne göre şöyle yapıyoruz. Gerçek evlilik bir kadınla erkeğin birleşmesi olmasına rağmen bunun böyle olmadığını söylüyoruz. Gerçek evlilik, güzel elbiseler giyip, bu iş için düzenlenmiş büyük bir binaya giderek, orada bu iş için özel olarak hazırlanmış başlıklar giymek, şarkılar eşliğinde bir masanın etrafını üç defa dolaşmaktır, diyoruz. Gerçek evliliğin böyle olması gerektiğini telkin ediyoruz. Buna kanan insanlar, bu şartları taşımayan birleşmenin, kendilerini bağlamadığını, yalnızca bir zevk veya sağlık açısından giderilmesi gerekli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bunun için son derece umursamaz bir şekilde bu işe kendilerini kaptırıyorlar. Efendim! Cennette uyguladığınız, yasak meyve ve merak usulünü de kullanarak çok parlak başarılar elde ettik. İnsanlar yüzlerce kadınla düşüp kalktıktan sonra, yine namusluca evlenebileceklerini düşünerek evleniyorlar ama sapıklık içlerine işlediği için aynı şeyi kilise evliliğinden sonra da devam ettiriyorlar. Sonra bu kilise evliliği kendilerine biraz sıkıcı gelince küçük bir masa etrafında ikinci defa dönüyorlar ve ilk evlilik böylece hükümsüz sayılıyor.

    Kadını andıran şeytan bunları söyledikten sonra sustu. Ağzını dolduran salyaları kuyruğunun ucuyla silerek başını öbür tarafa çevirip, gözlerini Velzevul’a dikti.

    Velzevul: “Bunun çok sade ve çok güzel bir usul” olduğunu söyledikten sonra: “Peki soyguncalara kim bakıyor,” dedi.

    O an, kıvrık boynuzlu, pala bıyıklı, kocaman pençeli, iri yarı bir şeytan ileri doğru çıkarak:

    – Ben, dedi.

    Bunun üzerine Velzevul dedi ki:

    – Cehennemi yıkan o adam, insanlara gökteki kuşlar gibi yaşamayı öğütlüyor, gömleğinizi alana kaftanınızı da verin, diye buyuruyor; insanın kurtuluşu için malını mülkünü dağıtması gerekir diyordu. Bu sözleri işiten birini nasıl soygunculuğa sürüklüyorsunuz?

    Pala bıyıklı şeytan, çalımlı çalımlı konuşmaya başladı:

    – Biz bunu sizin Saul’un kral oluşunda uyguladığınız usulle yapıyoruz, insanlara birbirlerini soymamaları gerektiğini değil de birisinin kendilerini soymasına ses çıkarmamaları gerektiğini aşılıyoruz. Yalnız bizim usulümüzün yeni bir yönü var. Biz soyguncunun rahat rahat insanları soyabilmesi için onu kiliseye götürüyoruz, başına bir şapka geçiriyoruz, vücudunu zeytin yağıyla yağlıyor. Allah ve İsa adına yağlanan bu adamı kutsal kişi ilan ediyoruz. Böylece kutsal sayılan bu soyguncu insanları istediği gibi soyuyor. Tabii bu işi yalnız yapmıyor, yardımcıları, yardımcılarının yardımcıları halkı soymada ona yardım ediyorlar. Ayrıca

    kimi yerlerde, çalışmayan azınlık, kanunlar çıkararak, yağlanmadan da çalışan çoğunluğu soyabiliyor. Böylece soygunculuk tıpkı yağlananların ülkesinde olduğu gibi, yağ-lanmayanların ülkesinde de sürüp gidiyor. Efendim sizin de gördüğünüz gibi kullandığımız usul aslında eski bir usul. Fakat biz bu usûlü daha genel, daha gizli, daha yaygın ve daha sürekli bir hale getirdik. Bu usul daha genel çünkü, insanlar eskiden kendi iradeleriyle seçtikleri adama boyun eğiyorlardı. Şimdi kendi seçtikleri bir adama değil rastgele birine boyun eğiyorlar. Bu usûl daha gizli çünkü, artık soyulanlar vergiler, özellikler de vasıtasız vergiler yüzünden soyguncuların yüzlerini görmüyorlar. Bu usul daha yaygın çünkü; Hristiyan milletler yalnızca kendi adamlarını soymakla kalmayıp bir sürü usûllerle, özellikle de Hristiyanlığı yaymak bahanesiyle, tüm yabancı milletleri soyuyorlar. Şimdi bu yeni usûl, kamu ve devlet borçlan sistemi sayesinde daha yaygın bir hale geliyor. Şimdi yalnızca yaşayan insanlar değil, gelecek nesiller de soyuluyor. Bu soyguncular kutsal kişiler olduğu ve insanlar onlara karşı gelmeyi göze alamadıkları için bu usûl daha sürekli ve kalıcı oluyor. Baş soyguncu bir defa zeytinyağı ile kalıcı oluyor. Baş soyguncu bir defa zeytinyağı ile yağlandı mı insanları istediği zaman, istediği kadar soyabiliyor. Bir keresinde bu yöntemin gücünü denemek için Rusya’da aptal, cahil ve kötü kadınları birbiri ardısıra tahta geçirdim. Bu kadınların kanunlara göre hiçbir sultanlık hakkı olmadığı gibi aynı zamanda ahlaksız ve katildiler. Fakat yağlanmış oldukları için, aynı durumdaki diğer kadınları cezalandırdıkları gibi onları cezalandırmadılar. Burun deliklerini yırtmadılar, otuz yıl boyunca onlara kölece boyun eğdiler. Onların sayısız aşıklarının, kendi mallarını mülklerini ve de hürriyetlerini çalmalarına hiç ses çıkarmadılar. Öyle ki açık açık yapılan soygunculuklar, yani kese, beygir, elbise çalmak gibi şeyler, makam-mevki sahibi insanların kanun yoluyla yaptıkları soygunculuklar yanında solda sıfır kaldı. Bu şekilde soyguncuların ceza görmemesi ve bu işin çok kolay olması yüzünden insanların başlıca ülküsü soygunculuk oldu ve soyguncular kendi aralarında “Sen daha çok soydun, ben daha az soydum” diye savaşır hale geldiler.

    Velzevul: “Çok güzel. Peki adam öldürme işi ne durumda, bu işe kim bakıyor?” diye sordu.

    O anda ağzından dişleri fırlamış, sivri boynuzlu, kalın kuyruklu, kankırmızı yüzlü bir şeytan ileri çıkarak:

    – Ben, dedi.

    – Söyle bakayım. “Kötülüğe kötülükle karşılık verme, düşmanlarını sev” diyen adamın ümmetini nasıl katil yapıyorsun?

    Kankırmızı şeytan cırtlak bir sesle cevap verdi:

    – Bu işi eski usulle yani insanlardaki açgözlülük, çekişme, tiksinme, intikam ve böbürlenme duyguları uyandırarak yapıyoruz. İnsanların öğretmenlerine, adam öldürenlerin, herkesin gözü önünde öldürülmeleri gerektiğini telkin ediyoruz. Bu usel başlangıçta bize çok katil vermiyor ama sonrası için çok sayıda katil hazırlıyor. Bize en çok katil sağlayan, kilisenin yanılmazlığını, Hristiyan evliliğini, eşitliği yayan yeni mezhebin hükümleridir. Kilisenin yanılmazlığı hükmü eskiden bize pek çok katil sağlardı. Kendilerini yanılmaz kilisenin üyeleri sayan insanlar, dini kendi yorumlarına ters yorumlayan insanların halkı baştan çıkardığını, buna göz yummanın bir cinayet olacağını, bunun için de bu gibi insanları öldürmenin sevap olduğunu söylerlerdi. Böylece yüzbinlerce insanı yakarak öldürürlerdi, işin komik tarafı, gerçek dini anlamaya başlayan, bizim baş düşmanımız olan bu insanlar şeytanların uşağı olarak nitelenir. Oysa ki insanları diri diri yakan, bu şekilde Allah’ın emrini yerine getirdiklerini sanan, bu kutsal (!) kişiler, bizim en sadık uşaklarımızdır. Şimdilerde ise bize en çok katil sağlayan Hristiyan evliliği ve eşitliği inancıdır. Hristiyan evliliği en başta bize, karı-kocanın birbirlerini ve çocuklarını öldürmelerini sağlıyor. Bu şekilde evlenen çiftler, birbirinden sıkılınca birbirlerini öldürüyor. Kilise evliliğinin haricindeki birleşme evlilik olarak kabul edilmediği için, kadınlar da bu birleşmeden meydana gelen çocuklarını öldürüyor. Bu tür öldürmeler, her zaman görülebilen öldürmeler artık, insanların eşitliği hükmünden kaynaklanan cinayetler ara sıra olur, ama bir olursa tam olur. Bu hükme göre insanlar kanun önünde eşittir. Sömürülen insanlar bunun yalnızca soyguncuların insanları daha kolay soymaya yaradığını, kendilerine bu imkanı vermediğini anlayınca öfkelenip soygunculara saldırıyorlar. İşte o zaman karşılıklı cinayetler başlıyor, bir anda binlerce insan ölüyor.

    – Ya savaştaki öldürmeler? insanları kardeş sayan, düşmanlarınızı sevin, diyen o adamın ümmetini buna nasıl sürüklüyorsunuz?

    Bu soru üzerine kankırmızı yüzlü şeytan sırıttı. Ağzından alev püskürterek, kaim kuyruğunu keyifli keyifli sırtına vurdu:

    – Bu işi şöyle yapıyoruz: Her .millete, kendisinin yeryüzündeki milletlerin en üstünü olduğunu aşılıyoruz. Almanlar: “Deutschland über alles”* diyor, her millet (Fransa, ingiltere, Rusya) “Biz en üstünüz” diyor. Böylece her millet, diğer milletlere kendilerinin hükmetmesi gerektiğine inanıyor.

    * Biz en üstünüz

    Herkes böyle düşündüğü için her ülke, kom-şususun tehlikeli olabileceğinden korkuyor ve savunma hazırlıkları yapmaya başlıyor. Bir tarafın savunmaya hazırlandığını gören öbür taraf daha fazla hazırlık yapıyor. Artık öyle bir hale geldiler ki, bizlere “katil” diyen o adamın dinine inanan tüm insanların belli başlı işi insanları öldürmek ve bunun için hazırlıklar yapmak.

    Velzevul biraz sustuktan sonra: “Bak, bu zekice bir buluş,” dedi. “Peki, yalanı yutmayan bu bilgin insanlar nasıl oldu da, kilisenin dini bozduğunu görüp, onu aslına döndürmediler?”

    O anda pelerinli, düz yassı alınlı, elleri ve ayakları ipince, kepçe kulaklı, mat siyah tenli bir şeytan ileri doğru çıkıp, kendine güvenen bir eda ile;

    – Bunu yapmaya güçleri yetmez, ellerinde böyle bir imkan yok, dedi.

    Pelerinli şeytanın çalımından hoşlanmayan Velzevul sert sert:

    – Niçin, diye sordu.

    Pelerinli şeytan Velzevul’un sert ve bağırarak konuşmasına hiç kulak asmadı. Telaşsız bir şekilde, diğer şeytanlar gibi diz çökerek değil de bağdaş kurarak oturdu. Sonra hiç kekelemeden, yavaş yavaş, ölçülü bir üslupla konuşmaya başladı:

    – Bunu yapabilmeleri mümkün değil, çünkü ben onların dikkatlerini bilmeleri gereken şeylerden uzaklaştırıyor, hiçbir zaman gereği gibi öğrenemeyecekleri lüzumsuz bilgiler üzerine çekiyorum.

    – Bunu nasıl beceriyorsun?

    – Bunu yer ve zamana göre çeşitli şekillerde yapıyorum.

    Eskiden teslisle ilgili ayrıntılar, isa’nın soyu sopu, özellikleri, Allah’ın sıfatları gibi meseleleri bilmenin çok önemli olduğunu onlara telkin ediyordum. Onlar da bu meseleler üzerinde uzun uzun düşünüyor, tartışıyor ve birbirine küsüyorlardı. Bu konular onları o kadar oyalıyordu ki, ne nasıl yaşadıklarına bakıyorlar, ne de İsa’nın hayatın anlamı hususunda söylediklerini düşünüyorlardı. Sonunda herşeyi birbirine karıştırdılar. Öyle ki ne söylediklerini kendileri bile anlamaz oldular. Sonra ben onlara, bin yıl önce Yunanistan’da yaşamış Aristo adlı bir adamın düşüncelerinin, öğrenilmesi gereken çok önemli şeyin altın yapmaya yarayan taşı, tüm hastalıkları iyi eden, insanları ölümsüz kılan iksiri bulmak olduğunu söyledim. En bilgeleri bile kafalarını bunlara yormaya başladı. Bunlarla ilgilenmeyen kişilere de en mühim meselenin dünyanın mı güneş etrafında, yoksa güneşin mi dünya etrafında döndüğünü bilmek olduğunu telkin ettim. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrenip, dünyanın güneşe kaç milyon verst uzakta olduğunu hesap edince çok sevindiler. Yıldızların sonsuz olduğunu, bunlar arasındaki mesafelerin hesaplanmakla bitmeyeceğini, bu gibi şeyleri bilmenin hiçbir faydası olmadığını bildikleri halde bunları çözebilmek için daha büyük bir azimle çalışmaya başladılar. Ayrıca onlara sonsuz sayıda olan bitki ve hayvanların nasıl meydana geldiğini bilmenin çok büyük bir öneme sahip olduğunu öğütledim. Gerçi bunları bilmek onların bir işine yaramazdı. Bitki ve hayvanlar da yıldızlar gibi sonsuz olduğu için bunları tam olarak bilmeleri mümkün değildi, ama onlar olanca kuvvetlerini bu gibi şeyleri bilmek için harcıyorlardı. Bu soruların birisini çözdükleri zaman karşılarına daha çok soru çıkıyor, bu da onları çok şaşırtıyordu. Gerçekte, bilmedikleri şeylerin alanı gittikçe artıyor, araştırılan hususlar daha karmaşık bir hal alıyor, bu araştırmalar neticesinde elde edilen bulguların hayata uygulanamazlığı gittikçe daha çok artıyor ama onlar yine de hiç yılmıyor, uğraşılarının önemli olduğuna yüzde yüz inanıyorlar. Sadece zenginlerin eğlencesine veya yoksulların daha yoksul olmasına yarayan bu bilgileri araştırmaya, yazmaya, bastırmaya, tercüme ettirmeye devam edip duruyorlar. Bütün bunlara ilaveten, onların işine yarayacak biricik şeyi; İsa’nın öğrettiği hayat prensiplerini anlamasınlar diye onlara, peygamberlerin hayatın kanunlarını bilemeyeceklerini, tüm dinlerin boş bir inanç ve yanılma olduğunu, hayatın kanunlarını bilebilmenin tek yolunun, benim uydurduğum, insanların yaşayışını inceleyen sosyoloji bilimiyle mümkün olabileceğini aşılıyorum. Onlar da isa’nın dini doğrultusunda yaşayacakları yerde, insanların yaşantılarını öğrenmekle, bundan birtakım prensipler çıkarmakla uğraşıyor, daha iyi yaşamak için bu uyduruk şeylerin kendilerine yeteceğini sanıyorlar. Onlara, yanılgıları daha bir artsın diye kiliseye benzer birşey daha telkin ediyorum.

    Diyorum ki: “Bilginin bilim temeline oturtulması lazımdır.” Onlar da tıpkı kilise gibi, bilimi de yanılmaz sayıyorlar. Kendini bilim adamı gören kimi adamlar, bilimin yanılmazlığına inandığı için, söyledikleri lüzumsuz ve çoğunlukla saçma olan bu budala sözleri mutlak gerçekler olarak ilan ediyorlar.

    işte bu yüzden şunu kesin olarak söyleyebilirim: Bu adamlar, benim uydurduğum bilime kul köle olduğu müddetçe, bizleri az kalsın yok edecek olan o adamın dinini hiç bir zaman anlamayacaklar.

    Velzevul: “Mükemmel! Teşekkür ederim. Hepiniz mükafaatı hak ettiniz, sizleri gereği gibi ödüllendireceğim,” dedi.

    O anda, geri kalan renk renk, irili ufaklı, eğri bacaklı, şişman ve sıska şeytanlar:

    – Bizleri unuttunuz efendim, diye bağrışmaya başladılar. Bunun üzerine Velzevul:

    – Ya sizler ne yapıyorsunuz? diye sordu. Hepsi birden ileri çıkarak şöyle bağrıştılar:

    – Ben teknik gelişmeler şeytanıyım.

    – Ben iş bölümünün.

    – Ben taşıt ve ulaştırmanın.

    – Ben kitap baskıcılığının.

    – Ben güzel sanatların.

    – Ben tıbbın.

    – Ben kültürün.

    – Ben eğitimin.

    – Ben ahlakın.

    – Ben uyuşturucu maddelerin.

    – Ben hayır işlerinin.

    – Ben sosyalizmin.

    – Ben feminizmin.

    Velzevul bu gürültü karşısında:

    – Hep bir ağızdan konuşmayın, diye bağırdı. Sonra teknik ilerlemeler şeytanına dönerek:

    – Sen ne iş yapıyorsun, diye sordu.

    – Ben, insanlara, birçok yeni şeyi ne kadar çabuk yaparlarsa kendileri için o kadar iyi olacağını telkin ediyorum. Böylece insanlar, hayatlarını, yapanların hiçbir işine yaramayan, diğer insanların da satın alması mümkün olmayan çeşit çeşit şeyler yapmak için harcıyorlar. Bu şeylerin üretimi gün be gün artmaktadır.

    Velzevul daha sonra iş bölümü şeytanına dönerek:

    – Peki, ya sen, diye sordu.

    – Ben, insanlar değil de, makineler daha hızlı üretim yaptığı için onlara insanların makineleşmesinin gerektiğini telkin ediyorum. Onlar söylediğimi yapınca da, makinele-şen insanlar kendilerini bu hale getirene düşman oluyorlar.

    Velzevul:

    – Bu da güzel, dedikten sonra taşıt ve ulaştırma şeytanına dönerek:

    – Ya sen, diye sordu.

    – Ben, insanlara bir yerden başka bir yere çok çabuk varmanın kendileri için daha iyi olacağını telkin ediyorum. Onlar da bulundukları yerde hayatlarını düzenleyecek yerde bol bol yer değiştirip, vakit kaybediyorlar. Saatte 50 km, hatta daha fazla hız yapabildikleri için havalarından yanlarına yaklaşılmıyor.

    Velzevul ona da iltifat etti.

    Sonra kitap baskıcılığı şeytanı ileri çıkıp, işinin dünyada yapılan bir sürü iğrenç ve budalaca işleri elden geldiği kadar çok sayıda insana yaymak olduğunu söyledi.

    Daha sonra güzel sanatlar şeytanı işinin, insanları avutmak, yüce duygular uyandırmak bahanesiyle onları kötülüğe sevketmek olduğunu söyledi.

    Ardından tıp şeytanı, işinin, insanlara kendileri için en önemli şeyin sağlık olduğunu, herkesin her şeyden önce sağlığı için kaygılanması gerektiğini, telkin ederek onları sürekli bu şekilde oyalamak olduğunu söyledi.

    Kültür şeytanı, diğer şeytanların idare ettikleri tüm işlerin insanı mutlu kılacak şeyler olduğunu, bunlardan faydalanan kişilerin üstün insan olacağını onlara telkin ettiğini anlattı.

    Eğitim şeytanı, insanlara, kötü yaşayarak, hatta iyi yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyerek çocuklarına iyi yaşama yolunu öğretebileceklerini telkin ettiğini açıkladı.

    Ahlak şeytanı, kendileri kötü oldukları halde, kötü insanları nasıl yola getireceklerini onlara öğrettiğini izah etti.

    Uyuşturucu maddeler şeytanı insanların, kötü yaşantının verdiği acılardan kurtulup iyi yaşamaya çalışmalarını engellediğini, onlara şarap, esrar, tütün, morfin gibi maddelerle kendilerini uyuşturmanın daha doğru olduğunu öğrettiğini söyledi.

    Hayır işleri şeytanı insanları yüce bir toplum düzeni adına kandırdığını, böylece sınıflar arasında düşmanlık başlattığını söyleyerek övündü.

    Feminizm şeytanı kadın ve erkek arasına ayrılık ve düşmanlık soktuğunu söyledi.

    O sırada öbür şeytanlar da Velzevul’a doğru sürünerek:

    – Ben konfor şeytanıyım! Ben moda!… diye ciyak ciyak bağırışıyorlardı.

    Tüm bu söylenenlerden sonra Velzevul:

    – İnsanların hayat görüşü yanlış olunca, aleyhimizdeki herşeyin lehimize döndüğünü bilmeyecek kadar beni aptal mı sanıyorsunuz, diye bağırdı.

    Sonra kahkahalarla gülerek:

    – Yetişir. Hepinize teşekkür ederim, dedi.
  • 360 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitabı okuyup bitirince bende "Agatha Christie" canlanmış gibi oldu. Sürükleyici bir kitaptı. Konular ,geçişler hiç sıkmadan kelimelere boğmadan ,akıcı bir dile sahip kitap. Konusuna gelecek olursak emekli bir dedektifin cinayetleri çözmesi için uğraşları konu ediliyor .