Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
Dün 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Hiç düşmeyen temposu, şaşırtıcı sonu, güzel kurgusuyla kitabın beni çok etkilediğini söyleyebilirim. Her sayfası gerilim dolu bu kitabı okurken, katili kendi ellerinle öldürmek isteyeceksin...

Tuğba TÜKENMEZ, bir alıntı ekledi.
03 May 00:34 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sabır bir ağaç gibidir, kökleri acı ama meyveleri çok tatlıdır.

Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario MazzantiÖldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario Mazzanti
Adem YEŞİL, Başlangıç'ı inceledi.
26 Nis 23:42 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 10/10 puan

Koşun, koşun!!!!! Biraz zaman alsa da, sonunda bende Başlangıç’ı bitirdim. Tüm dünyada büyük hayranlıkla takip edilen Dan BROWN son kitabı Başlangıç’ta gene zekasını, becerisini ve dahiyane kurgusunu konuşturmuş. Okuyanlar ve sık takip edenler hatırlayacaktır ki, bu seferki hikâyemiz Dijital Kale (1998) ve İhanet Noktası (2001) adlı eserlerinde kaleme aldığı teknolojiye (İlim ve Bilim) yakın bir hikâye ile karşımıza çıkacaktır. Biliyorum, bazılarınız kendisini Cehennem (2013) adlı kitabında İstanbul’u çok detaylıca ele almamasından dolayı sevmiyorsunuz ama ben işin bu tarafını bir yana bırakacağım ve yaklaşık bir aydır bana eşlik eden bu güzelliği size dilim döndüğünce biraz olsun anlatmaya çalışacağım. Hazır mıyız? Bazılarınızın sabırsızlık ile beklediğiniz biliyorum ve onun için giriş kısmını fazla uzatmıyorum. Haydi bismillah, başlayalım o zaman….

Uzun zamandır beklediğim Dan Brown eserinin piyasalara çıktığı gün sonunda gelmişti ve bende çok değerli bir grup yöneticimizin (İlkay Taşkın Tuncer) hiç beklemediğim bir jesti ile çok ama çok mutlu oldum. Tüm eserlerini okumuş bir Dan Brown hayranı olarak diyebileceğim; yeni kitabını elinize aldığınızda, kaliteyi ve yazarın kaleminin gücünü içinizde hissediyorsunuz. Kitapta bahse konu mekânlar, karakterler ve kurgu her zamanki gibi yerli yerinde işlenmiş. Etkilenmemek ne mümkün efendim. Zaten bu değil midir ki, yazarın kendisinin eserlerini her daim çekici ve revaçta kılan. O zaman girişimizi şöyle yapalım;


Kim olursan ol, neye inanırsan inan,
Çok yakında her şey değişecek...


Genç fütürist (gelecekçi) Edmond Kirsh, aniden üç büyük dinin temsilcilerine döndü. “Şaşırtıcı bulacağınızı tahmin ettiğim bilimsel bir buluşum sebebiyle bugün buradayım. İnsanlık deneyimimizin en temel iki sorusuna cevap bulma ümidi ile yıllardır peşinden koşuyordum. Bu bilginin tüm inananları derinden etkileyeceğine inanıyorum. Nasıl desem, ‘yıkıcı’ diye tanımlanabilecek bir değişikliğe sebep olabilir. Birazdan görecekleriniz, dünyayla paylaşmayı umduğum sunumun kaba bir kesiti. Fakat bunu yapmadan önce dünyanın en etkili din adamlarına danışmak, en çok etkilenecek kişilerce nasıl algılanacağını öğrenmek istedim.”

Piskopos Valdespino, Haham Yehuda Köves ve Ulema Seyyid El-Fasıl birbirlerine baktılar ve bu durumda sıkılmış görünüyorlardı. Piskopos Valdespino, “İlginç bir girizgâh Bay Kirsch. Bize gösterecekleriniz dünya dinlerinin temelini sarsacakmış gibi konuşuyorsunuz," dedi.

Genç adam birçok kutsal metnin saklandığı bu eski mahzende etrafına bakınarak, sadece temellerini sarsmayacak, tümden yıkacak, diye düşündü. Toplantıda bulunan din adamları, fütürist Edmond Kirsch’in üç gün içinde bu sunumu etkileyici bir etkinlikle tüm dünyaya duyuracağını nereden bilebilirlerdi. Bunu yaptığında tüm insanlar, dini öğretilerin tamamının gerçekten de ortak bir noktası bulunduğunu anlayacaklardı.

Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?

Tüm insanlığın dünya var olduğu günden beri cevabını bulmaya çalıştığı bu temel soruya cevap bulma iddiasındaki bir fütüristin tam da keşfini açıklamak istediği bir gecede, beklenmedik bir trajik olay ile her şey karanlığa gömülür. Yaşanan bu trajedi sonrasında, söyleşilerinden keyif aldığı ve eski öğrencisinin sunumuna davetli olan Simgebilim Profesörü Robert Langdon, öğrencisinin anısına bu keşfi dünyaya duyurmaya karar verir. Ancak Profesörün bilmediği bir şeyler vardır. Oda önüne çıkacak şifrelerden, beklenmedik acı sürprizlerden ve ölümcül fanatiklerden bihaberdir...

Dan Brown her daim saygıyı ve övgüyü hak eden kalemi kuvvetli, mükemmel bir yazardır. Her eserini/romanını yayınlamadan öncesi yaptığı detaylı araştırmalar, son zamanlarda kolaya kaçan yazarları gördükçe ona olan saygıyı ve ilgiyi daha da arttırıyor. Başlangıç romanı da, Dan Brown’un en yeni romanı ve yine oldukça fazla ilmi ve bilimsel araştırmayı temel alan bir hikayesi var.

Yazarımızın romanlarına has oluşturduğu gerçek mekânlar ve öğeler ile kurguyu birleştirme tarzını yeni kitabında da konuşturduğunu görüyoruz. Yine bir Langdon serisi ile karşı karşıyayız ve bu romanımızın ana karakteri de Robert Langdon’dan bir başkası olamazdı. Mekân olarak da yazarımız bizi bu kez İspanya’nın eşsiz güzelliklerine götürüyor. Tarihi kişilik olarak ise bu kez fazlası ile İspanya’nın simge eserlerine imza adan Antoni Gaudi var.

Dan Brown Başlangıç romanında, kitabın adından da anlayacağımız üzere insanoğlunun yaşadığımız bu dünyadaki başlangıç hikayesine ele alıyor. Geçmişten bugüne her daim tartışmalara neden olan insanoğlunun nereden geldiği sorusunun cevabı kitabın içeriğinde işleniyor.

Çok zengin olan ve günümüzün dâhisi olarak da bilinen fütürist Edmond aynı zamanda Langdon’un eski öğrencisidir. Edmond kendince yıllardır tartışma konusu olan insanoğlu nereden geldi ve nereye gidiyor sorularının cevabını bulmuştur. Bunun duyurusunu yapacağı etkinliğe Langdon’u da davet eder. Dünyanın her bir tarafından özel davetli birçok kişi Edmond’un bu sunumu için İspanya’ya gelir. Edmond gösterişli bir sunum ile izleyenleri cevaba ve geleceğe dair sarsacak buluşuna hazırlar. Fakat tamda nereden gelip, nereye gideceğimize dair cevabını vermeden önce kendisi sahnede iken acılı bir dindar bir fanatik olan eski Deniz Kuvvetleri Amirali Luis Ávila tarafından öldürülür ve bu saatten sonra bir kaos başlar.

Langdon tüm bu yaşananlardan ve Edmond’un ölümünden bir anlamda kendini sorumlu tutar. Çünkü sunumdan birkaç dakika önce Edmond ile konuşma şansı olmuştur. Edmond bulduğu cevapların tüm dinleri yok edeceğini düşündüğü için sunumundan üç gün önce üç büyük dinin, Hristiyan, İslam ve Yahudi, temsilcileri ile özel olarak yüz yüze görüşmüş ve temsilcileri şok edici sunumu ilk onlara yapmıştır. Bu sunum dini temsilciler arasında büyük rahatsızlık yaratmış ve Edmond sunumdan önce bunu yapmaması için tehditkâr bir tavır ile uyarılmıştır. Edmond ise hayatından şüphe ettiği için son kez Langdon’a danışmış, Langdon ise dini temsilcilerin onu öldürmek gibi bir hatanın içine düşmeyeceğini belirtmiştir. Fakat bundan dakikalar sonra öğrencisi gözlerinin önünde bir fanatiğin işlediği cinayete kurban gitmiştir. Yaşanan tüm bu olumsuzluklardan sonra Edmond’un sunumunun geri kalanını tüm dünyaya duyurmak için kendisini sorumlu hisseder ve kendini soluksuz okuyacapınız bir maceranın içinde bulur.

Dan Brown’un önceki kitaplarını okuduysanız ve biliyorsanız, bundan sonra yaşanacak karmaşa ve aksiyonu az çok tahmin edebiliyorsunuz. Langdon yine onu bekleyen gizemleri çözerek, peşindekilerden de kaçarak sunumu bulmak için bir maceranın içine girer. Peşinde ise kim olduklarını bilmediğimiz karakterler roman boyunca Kraliyet Ailesi, Hristiyan temsilcileri ya da Din fanatikleri olarak geçer. Her ne kadar bu kişiler olaya dahil olsalar bile, bu biraz konunun arka planında kalıyor. Çünkü açıklanacak cevapları bir okuyucu olarak tabi sizi de çok etkiliyor ve yaşanan olaylardan daha çok soruların cevabını dört gözle bekliyorsunuz.

Konuyu buraya kadar takip ettiyseniz ve yazarın bu kitabını da okumaya karar verdiyseniz, şimdi yazacaklarımı okumanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü kitabın finali ile ilgili izlenimlerimi de yazmaya çalışacağım.

Öncelikle kitabın kurgusu yazarımızın bir önceki kitaplarındaki kadar aşırı merak uyandırıcı ve çokta karmaşık değil. Bu sebeptendir ki, Dan Brown bu kez konudan daha çok cevapların merak uyandıracağını düşündüğü insanoğlunun geldiği yeri “Başlangıç’ı” konu olarak tercih etmiş. Evet, bir yerden geldik ve oluşmamız için hazırda bekleyen kimyasallara bir ilahi kuvvet sihirli dokunuşuyla tüm canlılara ve bize son halimizi verdi. Kitabın başlangıcı da zaten sizi bunun üzerine hazırlıyor ve kitabı cevapları merak ettiğiniz, öğrenmek istediğiniz için okuyorsunuz.

İkincisi Dan Brown her ne kadar ortalığı baya karıştırmaya kalksa da, dikkatli okuyucular cinayet anı ile birlikte aslında neler olduğunu anlıyorlar. Bu sebepten cinayetin ne amaçla işlendiği, cinayetin arkasında kimler olduğu merakı oluşmuyor. Aslında, cinayete kadar olan kısmı dikkatli okuyan zeki okuyucular ve katilin “zamanlama her şey” cümlesini tekrar tekrar analiz edenler, her şeyi anlıyorlar. Yazarımız bunu bilerek mi yaptı bilemeyiz, fakat ilk kez bir Dan Brown kitabının sonunu baştan tahmin edebiliyorsunuz.

Bu sebepten okuyucu kitleye geriye bir tek merakla beklediği soruların cevabı kalıyor. Dan Brown zeki davranıp bunların cevabını vermese, zannımca kitabı okuyacak olan çoğu kişi okuduktan sonra büyük tepki gösterirdi diye düşünmeden edemiyorum. Aldığınız soruların cevabı da tam net olmadığı için Dan Brown’un ne yapacağını da merak etmiyor değilsiniz. Kitapta bahse konu insanoğlunun nereden geldi sorusunun cevabı son zamanlarda araştırmalar ile ortaya çıkan bir deneye bağlanıyor. Bu deney aslında yıllar önce iki ünlü bilim adamı tarafından yapıldı ve bir anlamda başarılı olmasına rağmen zaman faktörü işin içine katılmadığı için başarısız gibi görüldü. Kısacası, insanoğlunun aceleciliği bu deneyde de kendini gösterdi. Bilim dünyasında bilinen bir gerçeği Dan Brown zaman kavramına uyarlayıp, konuya aksiyon katarak bize sunuyor. Nereye gidiyoruz sorusunun cevabı ise daha ilginç bir düşünce. Birçok kez farklı kişiler tarafından dillendirilen bir cevabı, bu kez Dan Brown, ilginç bir bakış açısı ile biz okuyuculara sunmuş. Fakat bilimve teknoloji alanında yaşananlar bu konuları sıkı takip edenler için cevapların pek şaşırtıcı bir noktası yok.

Başlangıç kitabı yine mükemmel bir kitap, bu şüphe götürmez ama Dan Brown’un en iyi kitaplarından birisi olmaya da aday değil. Güzel bir reklam ile zaten hali hazırda olan bir okuyucu kitlesinin dışındaki yeni katılımcılara çok güzel pazarlandı diyebilirim. Din konusunda söyledikleri ile de bazı kesim ve görüşlerden baya tepki toplayacağı, bilhassa sona doğru ufak itiraf (aman aman, evlerden ırak) kısmı ile İspanya’da baya nefret uyandıracağı kesin. Her zaman olduğu gibi olayların vuku bulduğu mekânlar ile zaten popüler olan İspanya turizmine de baya katkı sağlayacak gibi görünüyor.

Hadi gene çok uzattım ben. Okumayan herkese keyifli okumalar dilerim.

Aycan, Gazap ve Şafak'ı inceledi.
13 Nis 15:37 · Kitabı okudu · 1 günde · 10/10 puan

Çok üzgünüm, bu kitabı okurken Charlie Cunningham’ın Telling it Wrong adlı parçasını dinlemediğim için kendime aşırı kızgınım. Bu müziği dinlerken okuyacağım kitabı seçemiyordum, çünkü çok değerli. Kıyamıyordum, saçma sapan bir kitapla araya gitmesini istemiyordum. Ama yine de bu parçayı bu seriye adayacağım. Devam kitapları bekle beni…

Okumayı bitirdikten saatler sonra bile hala etkisinden çıkamadığım bir kitap okudum. Ben, hiçbir heyecan yaşamadığım, her günü aynı şekilde geçiren, mutlu olmama neden olacak tek bir olay bile yaşamadan geçip giden şu on sekizinci yaşımda bu kitabı okuduğum için mutluyum. Daha önce değil de şu günlerde karşıma çıktığı için gerçekten çok mutluyum.

Uzun zamandır bir sayfanın tamamını çizmek istediğim bir kitap okumuyordum. Tek tük sevdiklerim oluyor ama beni yerimden kaldırıp evin içinde deliler gibi koşturacak kadar kendini sevdiren kitap bu yıl sadece Sırtımızdaki Hedef’ti sanırım. Bir de birazcık Debt Inheritance. Neyse.

Heyecan duygusunu unuttuğum şu sıralarda Halid o duyguyu çok net bir şekilde hatırlamamı sağladı. Halid, Halid’in cevapları, Halid’in Şehrazad’a bakışları, Halid’in yaptığı her şey… Kısacası Halid’in kendisi diyeyim. Halid ve Şehrazad arasındaki o yavaş yavaş ince ipliklerle örülen ve beni kahreden ilişki diyeyim. Kahretti çünkü aradığım ilişki buydu. Okumaya başladığım kitaplarda görmeyi beklediğim ama asla göremediğim ilişki buydu.

Kendimi tebrik ediyorum çünkü bu kitap hakkında yapılan hiçbir yorumu okumadan başladım. Bunu başardım. Sürekli karşıma çıksa da ‘Bu kitabı okuyacağım ve fikrimi hiçbir şekilde değiştirmemem için inceleme okumamam lazım.’ Diyerek koşarak uzaklaştım. Şimdi gönül rahatlığıyla, yapılan her incelemeyi okuyabilirim.

The White Princess izleyen varsa bilir Prenses Elizabeth ve Henry Tudor’u. Okurken bazen aklıma onlar geldi. Nefretin aşka dönüşmesini izlemek ve okumak beni bitiriyor. O kadar çok seviyorum ki, sadece yavaş ve yerli yerinde ilerlerse tabi. Herkes başaramıyor bu nefretin aşka dönüşümünü işlemeyi. Erkekleri geçiyorum, bu kitabı bir kız anlatıyordu ve kendimi onun yerine koyunca düşünceleri bana hiç mantıksız gelmedi. Karşımda Halid olsa Tarık da kimmiş der geçerdim.

Mükemmeldi ya, bu yüzden korkuyorum. İkinci kitabın sinirlerimi bozacağından korkuyorum. Ya bu kitap gibi samimi olmazsa. Samimiyet olmazsa sinirlerim bozulur, çok kötü hissederim. Tek temennim yine aynı şekilde samimi ve kalp söktüren cinsten olması.

Kitaptaki olaylar ve karakterlere gelecek olursam öncelikle şunu söylemem lazım; yeni dörtlü çiftim hayırlı olsun. Despina ve Celal’in olan ama olmayan ilişkisi çok beğendiğim bir şekilde işlenmişti. Genelde ikisinden birini sevmemem lazım ama öyle olmadı. Dörtlü çiftimi çok seviyorum. Halid ve Şehrazad’ın ilişkilerinin işleniş şeklinden bahsetmek istemiyorum çünkü sevgi sözcüklerinden, aman Allahım kelimelerinden ve şaşkınlık belirten cümlelerden öteye geçebileceğimi düşünmüyorum.

Halid’in genç yaşında tahta çıktığını, her şafakta bir cana kıydığını biliyoruz başlarda. Şehrazad da ölüme kurban gitmek için seçilen kızlardan biri ama bir planı var. Halid’i öldürmek. Hükümdarların hükümdarını. Halifeyi. Harika ya. Of.

İlk gecelerinde Şehrazad Halid’e bir masal anlatıyor. Şafak sökerken masal yarım kalıyor ve Şehrazad bir gün daha istiyor. BİR GÜN DAHA yaşamak istiyor. Halid kabul ediyor. Nasıl kabul etmesin zaten o kadar samimi ki. Aynı günün gecesi masal bitiyor ve masal o kadar anlamlı ki…hhah. Ağlamak istiyorum çok güzel bir kurguydu. Neyse masal bitiyor ve askerler odaya giriyor. Şehrazad’ı götürmek için geliyorlar ama Halid benim MÜCEVHER DAĞIM diyor ve askerleri gönderiyor. Böyle bir adam var mı gerçekten. Bu kitaplar benim sonum olacak.

Halid’e kapılıp giden Şehrazad, Halid’i çekip çıkarmak ve yanına almak isteyen ben. Kitap bu şekilde bir gün içerisinde bitti gitti. Bazen o kadar mükemmel geldi ki bırakıp nefes almam, biraz zıplamam falan gerekti.

Yarım kalmış, bitmeyi bekleyen bir masal var, başlayacak olan bir savaş ve araya gitmeye müsait bir aşk var. Neler olacağını karamsarlık içinde merak eden bir Aycan var. Halid’i özlemeye başladığımı hissediyorum şu an. Halid ve Şehrazad’ı diyeyim çünkü Şehrazad’ı ne kadar o balkonda yaptığından dolayı ayıplasam da sinirlenip, kızamıyorum. Ben olsaydım ne yapardım dediğim anda kilitleniyorum. Onun yaptığından başka ne yapabilirdim? Hiçbir şey. Bu yüzden Halid ve Şehrazad favorim. Aslında kitap tamamen favorim.

Celal’den nefret ederim sanmıştım ama o kadar olgun bir karakterle karşılaştım ki Halid gibi bir olgunluk abidesinden sonra Celal biraz fazla geldi. Yine de ikisini de sevecek kadar büyük bir kalbim var. Despina’yı bile seviyorum. Diğer kitapta dörtlümü daha fazla görebilmek isterdim ama mümkün olacak gibi durmuyor.

Düşüncelerimi toparlamak o kadar zor geliyor ki, belli bir zaman sonra okuduğumda kopuklukları görebileceğime eminim. Bu yazıyı yaklaşık iki saattir yazmaya çalışıyorum, bir kere silindi, birkaç kez ben sildim. Sevdiğim bir kitap olunca hakkında bir şeyler yazmak çok zor oluyor. Konuyu anlatmaya başlasam neler hissettiğimi yazamıyorum, hissettiklerimi yazdığım zaman da… bilmiyorum. Sadece şunu biliyorum; Bu kitaba BAYILDIM, okurken KALBİM duracak gibi oldu çoğu yerde. Kitapta büyü var. Gerçekten büyü var.

Bu kitap BÜYÜLÜ.

Ölecek gibi olduğum sadece iki kısım:

"Çok yüksek sesle gülüyorsun...sanki dünyada başka kimse yokmuş gibi," dedi Despina.
Şehrazad burnunu kırıştırdı. "Ne tuhaf. Kız kardeşim de böyle söyler."
"Ama belli ki senin için bir şeyi değiştirmiyor bu."
"Neden? yapmamamı mı tercih edersin?"
"Hayır," dedi Büyük Revak'a gelen Halid. "Ben etmem."
...
Halid başını salladı. "Despina adına konuşamam ama gerçekten de yüksek sesle gülüyorsun ve ben bunun değişmesini katiyen istemiyorum."



"Ne kadar kalacaksın?"
"İki, belki üç hafta."
"Anladım." Şehrazad sessiz kalmak için yanaklarını ısırıyordu.
Sonra Halid bir daha gülümsedi. "İki hafta o zaman."
"Üç değil mi?"
"Üç değil."
"Güzel."

Şah Mat’ dan Sonra kaldığımız yerden devam edip Dr. Claps serisinin 2. kitabını da okudum bitti.
Bitti ama beni Şah Mat kadar etkiliyemedi. Claps İyileşme dönemini tamamlamadan sahalara döner ve cinayetlerin peşinde koşmaya başlar. her zamanki gibi yine kendini tehlikeye atar. Yazarımız bu kitabında pedofili konusunu işlemiş, konu çocuklar olunca da etkileniyorsunuz tabi. Sonunu tahmin ettiğim bir kitap olsa da yinede güzel bir kitaptı.

Sadık Cemre Kocak, Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün'ü inceledi.
03 Nis 19:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Sabah ki elim hadise sonrası Mario Mazzanti kitabı gördüm ve ben bu kitabı okumadım, zaten az biraz kitabı var onları da bulup okuyayım derken bana gülümseyen bir şey gördüm. ‘Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün’ ve dedim başla Sadık.
Elaji Demba. Kızı kaçırılan ve öldürülen 12 (sayıyı yanlış hatırlamıyorum inş) ebeveynden biri de kendisi. Finalde bu adamın yaptıklarını Mazzanti yorumuyla okumanızı tavsiye ediyorum. Adam Afrika kökenli olunca şaşırmadım ama bu kadar da beklemiyordum be. Canavar, canavar. 
Ami, yani 14 yaşındaki kızının kaçırılması sonucu peşine düşülen bir katil ve aynı zamanda bu kişi Pedofili. Ölüm şekilleri ise kesilen serçe parmakları şeklinde.
Bu kitabın güzel yanı ise –yani daha çok bu tarzın- olaylar oldukça hızlı olduğu için bölüm arası geçişlerde sıkılmıyorsunuz. Benim için en mühim olan da bu zaten. Maksat, param boşa gitmesin. 
Dolu dolu bir kitap ve açıkçası ben çok memnun kaldım. Bu adamın kitaplarını aslında bir ayrı seviyorum ki anlatamam. Eğer bu tarz kitaplardan hoşnutsanız bir Mazzanti alın der, iyi akşamlar ve keyifli okumalar dilerim efendim..

Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
03 Nis 16:38 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Elaji, gözlerinin tatlı yaşlarla ıslandığını hissetti. Ami, bu gülüşü ona gökyüzünden göndermişti.

Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario Mazzanti (Sayfa 199)Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario Mazzanti (Sayfa 199)
Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
03 Nis 09:33 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Sürekli koşan kişi, sakin kalıp düşünen kişiden hep daha az şey bilir.

Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario Mazzanti (Sayfa 11)Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario Mazzanti (Sayfa 11)
Metin Kibar, bir alıntı ekledi.
30 Mar 15:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 6/10 puan

Senin sorunun şu dostum: Başına gelen şey hissetme kapasitesini kaybetmene sebep olmuş. Artık herkesin güldüğü şeylere gülemiyorsun, herkesi eğlendiren şeyler seni eğlendirmiyor, hatta hepimizin acı çektiği herhangi bir sebepten ötürü acı çekmeyi bile beceremiyorsun.

Öldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario MazzantiÖldürmek İçin Mükemmel Bir Gün, Mario Mazzanti