• 464 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Fantastik edebiyatla karıştırılmaması gereken Büyülü Gerçekçilik akımının yanı sıra Kolombiya'nın da kutsal kitabı mertebesine erişmiş muhteşem ötesi bir roman Yüzyıllık Yalnızlık.

    Nedir Büyülü Gerçekçilik? Gerçekdışı bir olayın oldukça sıradan ve normal şekilde aktarılmasıdır. Ne karakterler ne de okur yaratılan dünya içinde bu gerçekdışı olayı garipsemez. Oldukça normal bir şekilde karşılar. Bu akım sadece edebiyatta bulunmuyor tabii ki. Daha önce bu akım etkisinde bir eser okumamış kişilerin kafasında oturtabilmesi açısından bu türe edebiyat dışında iyi bir örnek, bence topraklarımızdan çıkmış en güzel olaylardan biri olan Leyla ile Mecnun dizisidir. Mecnun sanırım o dönem Şirin'i etkilemek amacıyla Şirin'in en sevdiği yazar olan Dostoyevski'nin kitaplarından birinin ilk basımını bulmaya çalışır. Bu konudaki çabasını nihayete erdiremeyince, rüyasına gelen ve sonradan kendi evlerinde yaşamaya başlayan Aksakallı Dede vasıtasıyla Dostoyevski'nin yanına gider ve kitabın ilk basımını getirmeyi geçtim, Dostoyevski'nin kendisini tutup getirir ve birlikte yaşamaya başlarlar. Dosto'nun ünlü kumar merakı yüzünden borçlanmasıyla birlikte koskoca Dostoyevski borçlarını ödemek için berbat bir Türk dizisinde senaristlik yapmaya başlar. Hiçbir karakter bu olayları garipsemez. Biz de "bu neyin kafası ya" desek bile aynı şekilde dizinin üstüne kurulduğu gerçeklikte bu olayı normal karşılarız.


    Marquez, Büyülü Gerçeklik akımın etkisinde bir eser yazmasının nedenini zaten kitabın önsözünde anlatıyor:

    "Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım."


    Marquez romanına ilerisi için spoiler vererek başlangıç yapıyor. Roman boyunca da bu olayı karakterler üstünden devam ettiriyor. Bu keyif kaçırmaktan ziyade aslında karakterin nasıl bir gelişim yaşayıp o yola gireceğini merak ettirmesi açısından güzel bir taktik. Efsanevi Buendia soyunun, kurucusu oldukları Macondo'ya gelişinden itibaren, şehrin ve Buendia soyunun başlangıcı ve bitişinin yüzyıllık tarihi, ki aslında insanlık tarihi nefis bir şekilde anlatılıyor romanda. Diğerlerine göre öne çıkan ve karakter gelişimi açısından daha iyi yazılmış Buendia'lar olsa bile kitapta net bir şekilde baş karakter olarak nitelendirilecek birisi yok bana göre. Herkes sırası geldiğinde romanın merkezine oturuyor tek tek. Nesiller geçtikçe tüm Buendia soyu ve bu soydan olmasalar bile Buendia soyadını almış kişiler kaçınılmaz olarak aynı olayları yaşıyor. Bu kısır döngüyü güçlendirmek adına yeni doğan nesile aynı adları verip duruyor romanında Marquez. Aynı adları alan kişiler aynı ruh hâline, ilgi alanlarına ve kişisel özelliklere sahip oluyorlar. Kadın, erkek ya da farklı isimlere sahip Buendia sülalesinin tümünü birden kapsayan ortak nokta ise Buendia soyadıyla birlikte kaçınılmaz olarak geliyor görünen yalnızlıkları. Bu Ursula'nın deyimiyle deliler evi olan evde yüz kişi kaldığı dönemde bile Buendia'ların kaçamadığı bir yalnızlık. Her nesilde bir karakter kendine belirlediği bir odak noktasıyla beraber muhteşem bir yalnızlık yaşamaya başlıyor. Biri odaya kapanıyor, biri hayal dünyasına, biri durmadan kefen örüyor, biri eve savaş açıyor, biri keşiflere merak sarıyor. Aynı anda aynı şeyi odağına alıp yakınlaşan iki kişi asla olmuyor. Albay Aureliano gibi geniş kitleleri etkilemiş bir mensubu bile sonunda yalnız kalıp, tek başına ölüyor. Nokta atışı kitap adı seçimlerinde de zirveye oynayan bir kitap oldu benim için.


    "Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

    Marquez'in yazdığı önsöz böyle sona eriyor. Aslında insanlık tarihi demiştim yukarıda bu kitap için. Cidden öyle. İlk sayfasından şöyle başlıyor insanlık tarihine:

    "Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan sözederken parmakla işaret edip göstermek gerekti."

    Marquez, Buendia ve arkadaşlarının Macondo'ya ulaşması ve onların inşa ettiği evlerin çevresinde bir şehrin doğuşuyla devam ediyor tarihe. Macondo'nun ilk iş kollarının insanlık tarihinin en eski meslekleri kabul edilen fahişelik ve tüccarlık olması da gülümseten detaylar. Melquiades’in mallarını satın alırken ortada para denen bir şey yok. Takas yöntemiyle alışveriş yapılıyor. Daha sonra Jose Arcadio Buendia'nın odasında bilimsel keşiflere gömülmesiyle bu hızlandırılmış insanlık tarihi devam ediyor. Keşfettiği şeylerden birini çocuklarına şu şekilde anlatıyor: "Dünya yuvarlak, tıpkı bir portakal gibi." Sonra hiç ihtiyaç duyulmuyorken Macondo'ya din geliyor birden. Hemen ardından ayrılmaz parçası olan devlet kapak atıyor Macondo'ya. Farklı görüşlerin çatışması ve oy kullanılırken yapılan hilelerin ardından başkaldıran, devrime kalkışan halk, teknolojik gelişmeler, coğrafi keşifler ve salgınlar. Kapitalizmin doğuşu. Mutlu, huzurlu ve refah içindeki şehre yabancıların gelmesiyle yerel halkın birden yabancı konumuna düşerek fakirleşmesi gibi binlerce yıllık insanlık tarihinde yaşanmış dönüm noktalarını tek bir şehir içinde ve yüzyıllık bir zaman diliminde önümüze seriyor Marquez. İnsanlık tarihinin yanı sıra Kolombiya'nın, İspanya'dan bağımsızlığını ilan etmesi sonrası yaşanan iç savaş ve 1928'de Muz işçilerinin katliamı gibi kendi ülkesinin tarihini de romanda işliyor. Bunları öyle ustalıkla yapmış ki hayran olmamak elde değil bu adama ve yazdığı romana.


    Ufak bir eleştirim kitaba değil ama kitap altında gördüğüm bir hadise ile ilgili. Yakın zamanda okumayı planladığım bir kitabın incelemesini gördüğümde incelemeyi okumamaya çalışıyorum genelde. Eğer kitabı okurken inceleme yazmaya karar verdiğim bir kitapsa, inceleme yazmadan önce nitelikli bir incelemeye denk gelip, etkilenerek, aynı şeylerden bahsetmemek adına incelememi bitirmeden diğer incelemeleri kesinlikle okumuyorum. Kaldığım sayfa sayısını güncellerken, en üstteki incelemenin başlangıcı dikkatimi çekti ve bu kitabın sitede en beğenilen incelemesini okumuş bulundum. Burada hiçbirimiz edebiyat eleştirmeni değiliz. İnceleme konusunda belli bir standart isteyen kitleyi de saçma bulduğumu söyleyeyim. Kimi o romanın yazılma nedenini anlatır, kimi yazarı, kimi kitabın yazılmasına etki eden tarihsel arka plana ışık tutar, kimi sadece kitabın hissettirdiği duyguları ve bu duyguları kitapta bulunan hangi olayların ya da kısımların hissettirdiğini anlatır, kimi de hayatından o romanla özdeşleştirmiş olduğu bir bölümü ya da romanın konusuyla paralel bir anısını anlatır. Tek bir açıdan yapılmış yüz tane çok iyi inceleme yerine, çok iyi olmasa bile farklı açılardan yapılmış incelemeleri kendi adıma daha yararlı buluyorum. Ama bu kitabın sitedeki en beğenilen incelemesi nereden bakarsanız bakın bir inceleme değil. Ancak kitap okuma durumunu, okudum olarak işaretledikten sonra durumun altına yazılabilecek bir yorumdan öte değil. Kitap hakkında bilgi taneciği bile içermeyen, sadece Nobel ödülü aldığı, konunun hiçbir yere gitmediği ve bu kitabı yarım bırakmadan bitirenin kendini tebrik etmesiyle ilgili (inceleme demeye dilim varmıyor) bir iletiye yüzlerce beğeni gelmiş. Kitabı bitiremeyen ne kadar kişi varsa incelemenin altında ve sanki inceleme sahibi dünyanın tartışmasız bir numaralı edebiyat otoritesiymiş gibi "işte bu be, demek yanılmamışım, 50. sayfada bıraktım ben de" tarzı yorumlarla kültürel bir vicdan rahatlaması yaşıyor. Kimse herhangi bir kitabı birileri beğendiği, genel olarak övüldüğü ya da ödül aldığı için beğenmek zorunda değil tabii ki. Ama incelemeye kitap hakkında böyle keskin yorumlarda bulunmak için kitabı önce bitirmek ve kitabı beğenmediysen ve incelemende bunu belirtiyorsan nedenlerini de yazmak gerekir diye düşünüyorum. He yine yapabilirsin bu tarz bir inceleme, neden belirtmek zorunda değilsin. Ama dünya genelinde farklı edebiyat otoritelerince övülen ve çoğu iyi listede mutlaka okunması gerektiği belirtilen bir kitabın, bu sitede en çok beğeni alan, en tepedeki incelemesinin kitap hakkında hiçbir şey içermemesi benim için üzücü ve rahatsız edici.

    İyi okumalar herkese.
  • 672 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Kesinlikle beklediğim gibi İlluminae kitabından daha güzeldi bence. Ve serinin devamının da gitgide güzleleşeceğini düşünüyorum. Öncelikle bu kitapta ana karakterlerimiz değişiyor ve bambaşka kişiler oluyor ama aslında genel konu itibariyle İlluminae'yle çok büyük bir benzerlik ve paralellik içeriyor. Bu kitap beni ilk 200 sayfasından sonra aşırı derecede şaşırtmaya başladı. Ve bu kitabı İlluminae'den daha çok sevmememin üç nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi anlatım tarzına daha çok alıştım ve ikincisi konuya giriş daha hızlı oldu ve üçüncüsü de olaylar ve karakterler beni daha çok sardı. Bu kitapta Marie Lu'nun illüstrasyonları bulunuyor ve çok güzeller, kitaba kesinlikle ayrı bir hava katıyor bu. Ve bu kitap interaktif bir kitap diyebilirim. Bu da ne, nasıl yani derseniz: kitabı okurken bir süre sonra sağa çevirmem, döndürmem, ters okumam gerekti ve bence bu çok eğlenceliydi. Şimdi de gelelim kitapla ilgili sorunlarıma. İlk olarak ne kadar bu seriyi sevmiş olsam ve çok emek harcanarak yazıldıysa da biraz abartıldığını düşünüyorum okuyanlar tarafından. Beni rahatsız eden şeyler: bazı kısımların zorlama gibi olması, yazışmaların -tabi ki de samimi olucak ama- fazla sulu ve bel altı olması beni rahatsız etti. Ve ilk kitapla Gemina'nın birbirlerinin değiştirilmiş versiyonları gibi olduğunu düşünüyorum. İkisinde de ana karakter kız, sevgilileri var, kendi uzay araçlarını korumaya çalışıyorlar falan filan. Sadede gelirsem bu seri ve bu kitap bence okunmalı ama hayatınızın kitabı olur mu bilmem yani en azından benim şu anlık değil. Şimdi Obsidio'ya başlayacağım ve fazlasıyla merak ediyorum. İnşallah seri güzelleşerek devam eder ve beni tatmin eder. Son olarak normalde her kitabı herkesin -uygunsuz içerik ve şiddet aşırı olmadıkça- okuyabileceğini düşünürüm ama bu kitap bence içerisinde -yazarlar tarafından sansürlü de olsa- fazlasıyla küfürler ve argolar barındırıyor ve genelde neyin ne olduğu anlaşılıyor, bu yüzden 15-16 yaş üstü ve yazışma dili gençlere yönelik olduğu, karakterler genç seçildiği ve kitabı okurken kimi yazıların karalanmış, kimilerinin bozuk, kimilerinin ters falan olması nedeniyle de 35-40 yaş altı olduğunu düşünüyorum. Bence herkesin beğendiği, benim de abartıldığı kadar olmasa da fazlasıyla beğendiğim bir seri...
  • 664 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayatımda yaptığım ya da yapacağım en hadsiz girişimdir Tristram Shandy’i incelemek. Yapacağım diyorum çünkü okuması zaten yeterince zorlayıcı olan bir kitabı, — zorlayıcı olması dikkati çok fazla gerektirmesinden kaynaklanıyor, —sıkıcı değil ancak tahammül seviyelerini zorlayan bir yazarın kaleminden çıkıyor—bir de üstüne incelemek - incelemeye çalışmak - ha tabi unutmadan eklemeliyim: M•••• S••••• tarafından mükemmel bir incelemesi zaten yapılmış—işte saydığım bu bir, iki , üç sebepten ötürü hadsiz bir girişim. Belki istesem sebepleri çoğaltabilirdim ama incelemeyi okuma zahmetine girişen kişiyi yormak bıktırmak istemiyorum. Zira uzun yazıların okunma oranı da düşük. Ne kadar uzatırsam o kadar az kişi okuyacak demek oluyor bu —tabii bu aslında iyi bir şey çünkü gerçekten bir şeyler okumaktan keyif alan insanların dikkatini cezbetmek önemli. İşte kültürlü, edebiyattan keyif alan, zor da olsa başladığı kitabı yarım bırakmayan —bu tabii ne kadar iyi bir özellik tartışılır çünkü Schopenhauer’ a göre çoğu kitap zaman kaybı ve —gerçekten Schopenhauer bu konuda çok haklı—neyse konuya geri dönersek—zorlu kitaplarla bile başa çıkan o güzel hanımefendiler, yakışıklı beyefendiler sizler bu kitap hakkında bir şeyler öğrenmeye hatta ve hatta bu kitaba sahip olup okumaya kesinlikle layıksınız. Bu onur karşısında sizlere ne kadar methiyeler düzsem eksik kalır— o yüzden kendinizi bu incelemeyi okuduktan sonra hatta kitabı okuduğunuz andan sonrada övmeye devam edebilirsiniz, —hak ediyorsunuz tüm o güzel cümleleri. Burada kesebilirdim ama yok bence biraz daha övülmek doğuştan gelen hakkınız. Stefan Zweig, Sabahattin Ali, Albert Camus, Dostoyevski ve sayamadığım daha onca popüler yazardan kurtulup, başka yazarların da varolduğunu ve okunmalarının- size belki o kişilerden daha çok- şey kazandıracağı eserler olduğunu içten içe düşünüyorsunuz demektir. Çünkü bilindik bir söz vardır: “ Herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor demektir.” Bu cümle tam olarak böyle miydi ya da kim söylemiş hatırlamıyorum ama kimse söylememişse de bugüne kadar daha güzel bir şey yaptık ve siz bu incelemeyi okurken bir şeyler ortaya koymuş olduk. Neyse sanırım sahibi vardı. Siz araştırabilirsiniz. Ya da boş verin her şeyi bilmek bazen insanı yorar. “ Herkes aynı yazarları okuyorsa kimse bir şey okumuyor demektir”. En çok üzen şey ise kitap okuyup gelişen, kültürlenen bu kişilerin sadece popüler kitapları okuması. Her gün aynı yazarların aynı kitaplarının aynı alıntılarına tanıklık etmekten ve - belki bilmeden buna katkıda bulunmaktan - utanç duyduğumu belirtmek zorundayım. Popüler kitaplarla kitap okumaya başlamaktan önce nasıl kitap okunmalı ki insan kendini geliştirsin konusunda yazılar, kitaplar okumanızın daha verimli olacağını sanıyorum- hem sizin için hem benim için hem de insanlık için. Ha bir de kitap okurken rahatlayan insanlarımız var. Doğal olarak rahatlama düşünme eylemini bırakmanızdan kaynaklanır. Kitap okumak sizi rahatlatıyorsa kusura bakmayın ama siz ya seviyenizin altında olan kitapları okuyorsunuz ya da siz sadece gündelik konularınızı düşünmemek için okuyorsunuz- her durumda kötü bir şey —gelişmiyorsunuz. —Evet, haklısınız ben kimim ki bunu değerlendirebilirim. — Tamam, tartışmayalım. Ben müsaadenizle devam edeyim.

    ———————————————————————
    37.0344 N, 27.4305 E koordinatlarına denk gelen bir ilçenin iki katlı, mavi kapılı binasının — ev diye de açıklanabilirdi biliyorum. — ama incelemeyi yazan benim o yüzden ben neyi nasıl söylemek istersem öyle söyleyeceğim.—Anlayışınız için teşekkürler. — içindeki salonun köşesinde yer alan ufak bir kitaplık var. Beyaz, ahşap,5 raflı. — İçine maksimum ne kadar kitap alabilir diye büyük çalışmalar sonucunda 296 tane alabildiğini gördük. —tabii gerekli geometri bilgisi (https://dikdortgenler-prizmasi.hesabet.com) kitapların okunmak için yerinden çıkartılmama prensibi önemli bu dizilimde. İşte o kitaplığın 2. - üstten ikinci- rafında Yapı Kredi Yayınları sol tarafta kitap isimleri görülebilecek şekilde yerleştirilmişken sağında Babil kitaplığı serisi var yine aynı düzende. Tam ortasında ise diklemesine yerleştirilmiş, sırasıyla - soldan sağa- Celine- Gecenin Sonuna Yolculuk ve Taksitle Ölüm, Hobbes- Leviathan, Huysmans- Tersine, Hölderlin- Hyperion, Papini- Düşsel Konçerto ve bir de Tristram Shandy’i vardır. Her şey düzene kafamda isyan etmekle başladı.—Hangi düzen olduğunu anlayamadıysanız yeteri dikkatiniz verilmemiştir incelemeye ve buradan sonra okumayabilirsiniz— Ya da baştan okuyabilirsiniz. —Ayağa kalktım ve kitabı yerinden aldım. -Tahmin etmesi zor olmasa gerek hangi kitap olduğunu. Evet, Hyperion. Çünkü gözüme hoş görünmüyordu sıralamada Kazım Taşkent serisiyle görüntüsel bir uyumsuzluk barındırıyordu. Krem renginin yanında beyaz ve turuncu zihinlerde birleşir gibi gelse de- gerçekte gelmemişti ve görüntüyü bozuyordu. İşte o sırada bütünlüğü sağlamak amacıyla Tristram Shandy’i diğer dostlarıyla buluşturmak zorundaydım. Amacımsa en azından biraz olsun bir ahenk sağlamaktı. Ve bunu başarmak üzereydim ki daha önce okuduğum bu kitabın dili haricinde çok bir şey hatırlamadığımı anımsadım. — Ayrıca kitabı bir kere elime almıştım. — Evet, kitabı yarım bırakamamaktan daha kötü bir huy varsa o da dokunduğun kitabı okumadan yerine koymak. Bu ne demek tahmin edersiniz. Uygulamaya girdim ve kitabı okudum kategorisinden okuyorum’a çevirdim. —Üzüntü vericiydi. Sonuçta okuduğum kitap sayısı bir azalmıştı. Artık kimse beni beğenmeyebilirdi. Hemen okumalıydım. Ki bu sayede tekrar kitap sayım artabilsindi(!)

    IX. Bölüm

    Önsözü O. P. tarafından yapılmıştı kitabın. Nobel ödüllü, muhteşem, muazzam yazarımız. Kendisinin hiçbir kitabını okumadım ama ünü o kadar büyük ki bu sıfatları yazmam tutarsız görünmez diye düşünüyorum. Yine aynı sebepten önsözü okumadan geçtim. —Anlayabileceğiniz gibi tutarsızlığı sevmem madem kitaplarını okumadım önsözünü neden okuyayım. Zaten bir kitabın önsözünde kitabı anlatmaya çalışmak veya öğretmeye çalıştığı şeyleri açıklamak nasıl desem birazda küstahlık. Hem yazara sen kendini anlatamıyorsun ben açıklayayım, hem siz bu kitaptan bunları anlayamazsın ben size anlatayım hem de -bonus olarak- sizi belli kalıplara sokarak öğrenebileceğiniz başka şeyler varsa dahi bunu görmenizi engellemek demek değil midir? Sihirbazların çalışma prensibinden bunu görmek basit. Bende bana bu kitaptan şunu öğreneceksin diyenleri oldum olası sevmem. -Bırak bakalım ben ne öğreniyorsam öğreneyim sonra senle konuşuruz.— Ama yok illa açıklayacağız ki insanın hevesini kırarken, düşünce silsilesini de engellemiş olacağız. O yüzden umarım bu incelemede şikayet ettiğim şeyleri yapmamaya çalıştığımı anlar, ne kadar zorlandığımı görür ve anlayışınızla beni aynı ortamda bulundurursunuz. Bu inceleme sonunda elde etmek istediğim başarıyı tek cümleyle açıklamak istiyorum. “ Gürkan spoiler’ı öldürdü.” —Ah tefeci ve Türk düşmanı Shakespeare seninle sonra görüşeceğiz. —Ayrıca Hyperion’u da okudum. — O soruyu da akıllardan silelim ki Tristram Shandy ‘ den başka bir şey düşünemez hale gelelim.

    ••••••••••••
    X. Bölüm

    ......... ..... ...... ....... ... ........... ......... ... ........
    .. ...... ... ..............
    ......... ..?
    ••••••••••••
    XI. Bölüm

    PARDON biraz beklettim. Kahve almam gerekti de incelemeyi sürdürebilmek için. — İster misin? Eğer alıp geleceksen bekleyebilirim. Biraz olsun bu yazıyı beğenmişsen kahveyle daha güzel bir kombinasyon olacağına garanti ederim. Çay da olur ama şimdi seni bekletmek istemedim. —Demlemek falan uzun sürerdi. Ama sen illa çay içicem diye tutturuyorsan ve hali hazırda yoksa ben bekleyebilirim. —İşte bu incelemede buraya kadar gelebilmiş bir okur benim için bu denli değerlidir. Hatta bir güzellik yapayım sana.

    ************************************* ( işte tam olarak burda kalmıştın.)

    Hoşgeldin. —Afiyet olsun.— Devam edeyim. Değişik noktalama işareti kullanımları ve hatta yazım kurallarına uygunsuzluklar görmüş olabilirsin bu duruma kadar. Ama buna alışsan iyi edersin. —Çünkü Tristram Shandy bir kitap değil daha fazlası. Tam olarak hissettiğim şey; Tristram, Laurence, ben ve Toby avluya oturmuşuz ve resmen saadet zamanı.— Ayrıca arada Mura• Se••in de eşlik ediyor bizlere. —Kitabı okursan sen de bize eşlik edebilirsin senin gibi saygıdeğer bir şahsiyet bizi onurlandırır. —Noktalama işareti değdiğin şey nedir ki! —Bunlara dikkat etmekten anlatmak istediğimi anlatamadığım zamanlar oldu. Ama bir kitap yazıyorsan olmazsa olmaz di mi? Doğru. Bu yüzden kitap olarak alma Tristram’ı. Sen bir dost sahibi olucaksın. Ya da en azından okunacak bir şey olarak alma. —Bu kitapta hissettiğim en güzel şey, televizyon filmlerinde olduğu gibi aradaki camın ortadan kalkması. Yazar ve Tristram sizinle sohbet etmek istiyor. Ediyor. Sanki karşınızdaymış gibi bir sohbeti okumanızdan çok onu işitmenizi istermişçesine yeri geldiğinde kanıtları full metin halinde sunuyor yeri geldiğinde bir görüntü yaratıyor zihninizde. Kullanılan tüm -kitaplarda görmeye alışkın olmadığımız - işaretler konularla bir yerlerde bağlantılı. —Çünkü dümdüz size bir şeyi anlatsa bu kadar sansasyonel bir etki yaratamazdı yayımlandığında. Bir şeyleri anlamıyorsanız sizin anlamanızı istemediği için anlatmayan, anlayıp anlamadığınızı ölçüp dikkatinizi kendisine vermenizi isteyen bir yazardan bahsediyorum size. — Evet, evet büyük bir aşk romanı. — O alıntıları bulur paylaşırsan beğenileri de yüksek olur. — Demek isterdim ama Tristram yüksek zevklerin bir ürünü. O yüzden bu konuda karşılayamasa da güzel bir dostluğu barındıracağına eminim.


    XII. Bölüm

    Burada bir veda etmek istedim sana. —Eğer gelebildiysen buraya kadar,— gerçekten Tristram’ı okumalısın. —Konuyu anlatmaya çalışmaktansa kitapta karşılaşabileceğin enteresanlıklardan bir kesit sunmaktı amacım. —Kitabı anlatmadan kitabı anlatabilmeyi denemiş bir adamın konuşmasına şahitlik etmiş oldun sen de.



    —Aslında kahveni bitirdiğin an ile denk getirecek kadar uzatmak isterdim,— aynı anda olması önemliydi,—ama işte dünyanın kanayan bir yarası olsa gerek bu da. İnsanı alıştığı şeyden mahrum bırakmamak adına erken kesiyorum.

    Keyifli okumalar.
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Japonya'nın güneyinde bulunan Okinawa sakinleri, dünya nüfusunun geri kalanından daha uzun yaşam sürmektedir. Nedeni ise her birinin birer ikigaiye sahip olması. Peki, nedir bu ikigai? Kitapta kelime anlamı kabaca 'hep meşgul kalarak mutlu olma' olarak tanımlanmış. Kısaca, yeni bir güne başlamak için yorganı heyecanla üstünden attıran o neden de denilebilir. Nacizane yorumumla ise; yapmayı sevdiğin ve iyi olduğun bir tutku, misyon.

    Japonlar herkesin bir ikigaisinin olduğuna inanırlar. Ve herkesin ikigaisi içinde saklıdır. Sana ait olduğuna inandığın ikigai, hayatına anlam ve mutluluk getirir. Daha huzurlu, sağlıklı ve uzun yaşamana neden olur.

    İşe başladıkları anda işin akışına kapılmanın onlar için özel bir anlamı vardır. Bu da ikigai'nin temel yapıtaşlarından biri.

    Ayrıca kitapta Okinawalilarin nasıl beslendiklerinden de bahsedilir. En önemli husus mideyi tamamen doldurmamaktır. En yaygın deyişleri: 'hara hachi bu' midenin yüzde 80'ini doldur demektir.

    Değinmek istediğim başka bir konu ise logoterapi. Yaşamak için bir neden bulmamıza yardım eden psikoloji ekolü. Kitapta bu yöntemden daha fazlası var. Tek eksik yönü yüzeysel anlatılması. Okuduktan sonra uygulamak için kitaba bakakaldım öylece, internette ayriyetten araştırmam yapmam gerekti.

    Tüm bunların dışında kitapta güzel yoga teknikleri de bulunmakta. Zihninizi sakinleştirmek, güzel bir ara vermek isterseniz önerebileceğim bir kitap oldu. Pişman olacağınızı sanmıyorum. Hayatın bizim keşfetmemizi istediği gizli bir yönü var ve bu uğraşta aradığım gize katkısı oldu diyebilirim. Bence bu okunması için yeterli bir sebep.
  • 144 syf.
    ·Puan vermedi
    KEKEME HAMLET
    #uzaydakihayaletyorumluyor
    .
    Kitabın son sözleri ile yorumuma başlamak istiyorum.
    Hiçbir şey engel değil, inanmaya
    Başarmaya
    Mutlu olmaya!
    Hiçbir şey..
    Her şey aslında bu sözlerden ibaret.
    Biz kendimize inandığımız sürece pürüzler çok da önemli olamaz. Her şeyin bir çözümü vardır elbette. Kitabımızda bunu en güzel şekilde güzel bir hikaye ile aktarıyor bizlere. Hikmet doğduğundan beri kekemedir.
    Aslında bu hayatındaki en sevdiği en değer verdiği şeyi yani “Tiyatro” yapmasına engeldi ya da o öyle sanıyordu.
    Engeller aşılmak için vardır ve bunu başarmak için çabalamak ve inanmak gerekti.
    Akıcı ve keyif verici bir dilde yazılmıştı kitap, karakterin sürekli kendi konuşmalarına cevap veriyor olması da tatlı bir hava katıyordu doğrusu.
    Aslında başlarda duygu dolu beklediğim kitap fazlasıyla sempatik ve mizahi bir dilde yazılmıştı, aslında bu bile üzerimizdeki sorunla daha doğrusu hayatımızdaki bir parça ile yaşamayı öğrenip ona kafa tutup dalga bile geçiyor olmak bir şeyleri aştığımız anlamına da gelebilir.
    Büyükbabası ile yaşadığı ortak şeyler aralarında ki belki o görülmeyen uyum. Kendi başına onun da bir hikayesini geçmişini görüyorduk ki bu bizi duygulandırıyordu.
    Hikayedeki öğretmenin her konuşmasında Bir alıntı olması o kadar güzeldi ki sanırım küçük çocukların ilgisini bir ders bu kadar güzel şekilde çekebilirdi.
    Oğuz Atay’dan ve kitaplarından Çokça bahsedilmiş alıntılar kullanılmıştı.
    Her yaşa hitap eden kitaplar her zaman favorimdir bu kitapta onlardan biri oldu.
    ..
  • 2085 syf.
    "Savaş ve Barış nedir? Bu bir roman değil, bir poem de, bir vakayiname de değil. Savaş ve Barış, yazarın tam da dile getirildiği biçimde dile getirmek istediği ve yapabildiği bir şey."

    Yazarın önsözünde dile getirmiş olduğu bu sözün ne anlama geldiğini kitabı okuyunca çok iyi anlıyoruz. Başta bu sözü okuduğumda fazla bir anlam verememiş, üzerinde durmadan geçmiştim. Ancak kitabı bitirip geriye dönüp esere baktığınızda başta üzerinde durmadığınız yazarın girişteki cümlesi geliyor aklınıza.

    "Peki neden?" diye sorabilirsiniz. Çünkü; bu koca eseri ne tam bir roman diye ne tam bir tarihi eser diye ne de tam bir felsefik eser diye niteleyebiliyorsunuz. Üçü bir arada...

    Kitapla ilgili duyduğum kadarıyla 500'den fazla karaktere sahip; duyduğum kadariyla diyorum okurken bunların sayısını tutacak değilim. Böyle deyince gözünüz korkmasın, 8-10 tane ana karakter var, yan karakterler onlardan birisinin kitap boyunca belki bir defa rastladığı bir karakter olabiliyor. Şahsen okuyana kadar kitapta 500'den fazla karakter oluşu, benim gözümü korkutuyordu.

    Karakterlere gelecek olursak, genel olarak soylu çevrelerden seçilmiş karakterlerdir. Zaten kitap bir baloda başlıyor. Soylu muhabbetlerini, ticaret yapar gibi evlilik planlarını sevmiyorsaniz, siz de benim gibi kitapta ara ara sıkılabilirsiniz. Çünkü, Moskova'nın kapısına Napolyon 500 bin kişilik orduyla dayanmış, bir bakıyorsunuz bazı karakterlerin derdi hala zengin kız bulmakta. Zengin kız bulmakta demişken Ruslarda bizimkinin tersi bir durum söz konusu sanırım; bir erkek evlendiği kadından drahoma adı verilen bir para alıyor.

    Karakterlerden Piyer Bezuhov ve Andrey Bolkonski üzerinden Tolstoy, hayatın anlamı üzerine gelgitlerini, düşüncelerini aktarmak istemiş gibidir. Bu iki karakteri özellikle hayatın anlamı konusu üzerine kullanmış yazar.

    Mariya Bolkonski'nin kitabın başında insanda uyandırdığı izlenim, kendini dine (tarikatvari- dogmatik) vermiş, babasına karşı çokça saygı ve besleyen ancak babasından yeterince bu karşılığı göremeyen, itici dogmatik görünen bir karakterdir. Ana karakterlerin 'yan'ı olmasına karşın ilerleyen sayfalarda Tolstoy tarafından odak noktasına doğru terfii ediyor kendisi.

    Kitapta, ismiyle oldukça uyumlu karakter olan Nataşa... Kitap boyunca Napolyon'un Rusya seferinden çok Nataşa'nin aşk hayatını daha çok merak eder halde bulabilirsiniz kendinizi. Aklımda yanlış kalmadiysa en azından 4-5 kişiyle ilişkisi oldu. İşin ilginç tarafı hepsine aynı kuvvetle aşık olmasi, bir ara nişanlısı varken başlasına aşık olmasi; ikisini birden istiyorum, imkanı yok mu acaba diye düşünmesi gibi etmenlerden dolayi şahsen benim pek hoslandigim bir karakter değildi kendisi. "Nataşa mutlu sona ulaştı mi?" sorusunun cevabı için kitabı okumalisiniz (:

    Olay örgüsü giderken sonraki bir bölümde Tolstoy araya girip, savaş hakkında dipnot geçiyormus gibi oluyor. Yazar bu şekilde bir anlatımı tercih etmiş. Bir romancı gibi bir bölümde olay örgüsünu sürdürürken ve karakterlerin yaşadıkları hayatın içindeyken, bir sonraki bölümde bir anda tarihcinin kaleminden savaşın gidişatını okurken kendimizi buluyoruz.

    Kitapta aralara serpistirdiği (tarihci olduğu kısımlara) kısımlarda tarihçilerin, olayları tek bir kralın, imparatorun vb kararlarına bağlayarak anlatmasına sürekli eleştiren yazar, aynı zamanda yüzbinlerce insanın neden birbirlerini öldürdüklerini felsefeci olarak sorguluyor. Özellikle epilog'un ikinci kısmı tamamen bu şekilde yazılmış. Bence kitabın en güzel kısmıydı.

    Kitapta eleştireceğim birkaç durum var: Adeta Tolstoy, roman yazmamış, film çekmiş gibi davranarak, Fransız karakterleri ve bazı Rus karakterleri Fransızca konuşturuyor. Epub okuyorsaniz bu durumdan daha az rahatsız olacaksınız ama yine de sıkılıyor insan bir süre sonra bu durumdan. Ancak bir açıdan da o dönemde Fransa'nın ve Fransızca'nin üstünlüğünü güçlü bir şekilde hissetmiş oluyorsunuz. Yazarı en çok eleştireceğim nokta kitapta çok ağır bir kadercilik havasının hakim olmasıdır. "Olmasi gerekti, oldu" anlayışını güçlü bir şekilde hissediyor ve sözü bire bir başlıca karakterlerden de duyuyorsunuz. Başta Napolyon'un, Kutuzov'un, Aleksandr'in olmak üzere aslında tarihte önemli önemsiz tüm krallarin, komutanların etkinliğini çok çok aza indirgemesi bence çok mantıklı bir düşünüş değildir. Tolstoy burada aşırı felsefik yaklaşarak böyle bir fikre sahip olmuş olabilir. Epilogta özgür irade üzerine yazılarından bu sonuca ulaşıyorum. Yoksa çok daha fazla eleştiri getirmeyi düşünüyordum.

    **** Son eleştirim, SPOİLER içerebilir.****



    Son eleştirim ise şu; kitabın sonunda ana karakterlerimizin birer birer hidayete ermeleridir. Herkes adeta birer Mariya Bolkonski çizgisine geldiler. Mariya Bolkonski'nin yıldızı da sonlara doğru parladığı düşünülürse Tolstoy'un bunu özellikle yaptığını düşünebiliriz. Bari biri hidayete ermeseydi de okurken aklıma Amak-ı Hayal gelmeseydi. Şimdi düşününce bir tane geldi aklıma hidayete ermeden göçüp giden: Baba Bolkonski. Ama onu da ana karakter olarak değerlendirmek ne kadar doğru olur bilemedim.


    ****SPOİLER BİTTİ****


    Kitap oldukça yorucu gelebilir. Bu nedenle çok aşırı boş bir zamanızda okumanızı tavsiye ederim. İzlediğim bir videodaki kişi: "Dostoyevski daha çok bir psikolog, Tolstoy ise bir sosyolog gibidir." demişti. Karamazov Kardeşleri de yakın zamanda okumuştum. Şimdi gerçekten bu söze hak veriyorum.

    Napolyon'un Rusya seferiyle ilgili güzel bir belgesel izlemiştim kitabı okurken. Şahsen kitabı okurken, olayın ne olduğunu anlamak açısından faydası oldu. Size de tavsiye ederim:

    https://youtu.be/14YHcAI1qH4

    https://youtu.be/dUV3xdC5T2U


    Keyifli okumalar.
  • 88 syf.
    Enfes bir öykü kitabı okudum. İlk tanışma kitabım ne kadar isabetli oldu bilmiyorum yazar hakkında çok bir bilgim yoktu çünkü. Kitap raflarını gezerken araya sıkışmış, kalmış aslında aklımda olmayan ve listeme dahil etmeyi düşünmediğim bir kitaptı. Zamansız ama tam zamanında okuduğum bir kitap oldu.
    Dili akıcı, olay örgüsü ve kurgusu muazzam. Kusurları bile kusursuz gibi gösteren akış içinde aslında basit yaşamların, günlük hayatta başımıza gelecek olayların ve dışarıdan dinlediğiniz üçüncü şahısların iç dünyasında yolculuk yapıyorsunuz.

    Muazzam olan şeylerde basitlik ararım. Basit olan bir şeylerin bilinçli bir yanı olduğuna inanıyorum.

    Öyküler birbirinden her ne kadar farklı olsa bile konular benzerlik gösteriyor. Üstelik başlıklar farklı ama yaşanılanlar aynı gibi hissediyorsunuz.

    Duygu skalasını ölçmeyi dozunda ayarlayan bir kalem. Duyguların ölçüsü, öyküleri okurken sizi ne sıkıyor ne gevşek bırakıyor.

    Kitabın ismi ile öykülerin birleşimi tesadüften daha fazla mesajı içinde barındırıyor. Kişilerin isimleri ve hayatları farklı olsa bile bu karakterler köken olarak aile üzerine temellendirilmiş. Bulunduğum nokta nesne ilişkileri ekolüne götürdü beni. Öykülere; karakterlerin iç diyalogları yoğun suçluluk ve giderilmeyen sevgi açlığı, öfke, nefret ve kıskançlık ile yansıtılmış biraz da pişmanlık. Çok fazla şiddet ve saplantı var. Şiddet dediysem insanın içindeki şiddetten bahsediyorum. Bir insan fazlasıyla farkında olarak bile kendisine şiddet uygulamış sayılır. Karakterlerin saplantıları bile hayalkırıklığı ile paralel gidiyor.

    Klein'e göre, çocuğun ilk nesne ilişkisi -anne memesi ve anneyle olan ilişkisini- kapsar ve bunun üzerinde durmuştur.
    Çünkü yaşamın ilk yılları ve çocuklukta kurulan ilişki yaşanılacak yıllar için bir temeldir. Temel sağlam değilse eğer Klein "İlk nesnenin sağlam zemine oturtulamamış ve başarısızlığa uğramış olması karakter değişimlerine değil karakter bozulmasına yol açar" diyor.

    Öykülerde bulunan bütün karakterlerde gerçekdışı bir bilinçlilik hali vardı. Travma, cinsel istismar, şiddet, oidipus kompleksi, cinsel yönelimler, ait olmadığını hissettiği beden de yaşadığını düşünen karakterler, saplantı, haz ve doyumun mahrumiyeti, tecavüz, umutsuzluk, aleksitimik özellikler ve yoğun bir karamsarlık ile perçinlenen duygu transferleri, kopuk aile ilişkileri, aldatma her şey mevcut öykülerde.


    Bundan sonrası tamamen duygusal!!!
    Eser miktarda spoiler içerir.
    Anne, baba ve diğer ölümcül şeyler...
    Ölümcül olan şeyler için herhangi bir şeye tanımlama getirme zorunluluğu mu var? Zihin yoran her şey ölümcüldür. Fazlasıyla bilinçlendirir, bilinçlilik hâli artıkça doyumsuzluk da artar. Geçmiş insanın bilinçlilik hâli olmadan bilinçsizce yakasına yapışan gerçeğidir. Her zaman tam bir bilince sahip olsaydık her şey durağan ve merak uyandırmayan bir şekilde ilerlerdi. Bilinçdışı kavramı bizim için var olmazdı. Bazen geçmiş dediğimiz şeyi kendi yasımızı tutabileceğimiz bir ölüme benzetebiliriz. Farkındasınızdır ve sınırınız yoktur. Düşüncelerin iç merkezden dış merkeze filtre kullanmadan ölümcül şekilde yayılması gibi. Bu yüzden her insan kendi geçmişinin yasını tutmalıdır. Bazı insanları en azından içimizden bir kez öldürmek geçmiştir yoksa sizin hiç geçmedi mi? En anormal olan sizsiniz o hâlde..
    "Babamın çocuğunu doğurdum." ilk canlanışını hissettiğim zaman rahmimin içinde "bakarız çaresine" dedi babam. Kaçmam gerekti sahi bir yerden başka bir yere kaçarken ruhumuzu ve içimizdeki düşünceleri ve hislerimizi ve yaşadıklarımızı da terkedebiliyor muyuz? Lütfen olsun biliyorum olmaz ama olsun. "Ben babamın çocuğunu doğuracağım." Gerçek mi gerçek değil mi? Galiba bilincimi yitirdim bir zamanda ve kırıldı kristal parçalar içimde. Yani şimdi ben kardeşimi mi doğurdum? Alın size bilinçsiz bir bilinçlilik hâli.. Herkesin kaçtığı bazılarının o kapana sıkıştığı bilinçli bir bilinçsizlik.
    Ölümünü kıskandığım şeyler de oldu hatta insan cansız nesnelerin eskimesini canlı nesnelerin çürümesini, bozulmasını en sonunda ölmesini kıskanır mı? Ölen her şeyi kıskandım. İçimde ölen şeyler vardı elbet ama onlar ölmesini istemediğim şeylerdi.
    İçinde mutlu aile fotoğraflarını barındıran kitaplardan, hayatlardan ve adınızın sonuna "-cim" eki yerleştiren kişilerden nefret ettiğiniz oldu mu? Benim oldu biraz fazla intikam duygusuyla yaşadım sonra zeminimi kaybettim çok kaygandı.

    Hayat bir müsveddesi daha olan ayrı bedenlerde aynı şekilde yaşamaya çalışılan zamandır. Siz hiç kendinize benzeyen insanlar gördünüz mü? Rüyanızda sizinle konuşan sizin bir benzeriniz olan çocukluğunuza döndünüz mü? Ben döndüm annem oradaydı. Babam alkolikti her zaman ki gibi geberesiye zıkkınlanıyordu. Çocuktum ama ben değildim benzerimdi.

    Zaten ben ellerin güzelliğine kandım kaçtım kocaya. Böyle başladı annemle sessiz savaşlarımız. Ayrıntılarla delirdim. Bağırabilseydim eğer küçük bir kız çocuğu olacaktım annem sevecekti beni. Sonra saplandım kaldım kaldığım yer de. Hayat ile insanlar arasına sıkıştım kaldım.

    Kendinden üçüncü şahısmış gibi bahsedenler sadece aptal değil aynı zamanda korkaktırlar. Başkalarının hayatına iskelet olmak desteksiz kalmak demektir.
    İyi, kötü ve ölümcül şeyler.

    Öykü türünde çok okumam yok lakin sayfa sayısı az olmasına rağmen en yoğun öyküleri okuduğum bir kitap oldu.