• 464 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Fantastik edebiyatla karıştırılmaması gereken Büyülü Gerçekçilik akımının yanı sıra Kolombiya'nın da kutsal kitabı mertebesine erişmiş muhteşem ötesi bir roman Yüzyıllık Yalnızlık.

    Nedir Büyülü Gerçekçilik? Gerçekdışı bir olayın oldukça sıradan ve normal şekilde aktarılmasıdır. Ne karakterler ne de okur yaratılan dünya içinde bu gerçekdışı olayı garipsemez. Oldukça normal bir şekilde karşılar. Bu akım sadece edebiyatta bulunmuyor tabii ki. Daha önce bu akım etkisinde bir eser okumamış kişilerin kafasında oturtabilmesi açısından bu türe edebiyat dışında iyi bir örnek, bence topraklarımızdan çıkmış en güzel olaylardan biri olan Leyla ile Mecnun dizisidir. Mecnun sanırım o dönem Şirin'i etkilemek amacıyla Şirin'in en sevdiği yazar olan Dostoyevski'nin kitaplarından birinin ilk basımını bulmaya çalışır. Bu konudaki çabasını nihayete erdiremeyince, rüyasına gelen ve sonradan kendi evlerinde yaşamaya başlayan Aksakallı Dede vasıtasıyla Dostoyevski'nin yanına gider ve kitabın ilk basımını getirmeyi geçtim, Dostoyevski'nin kendisini tutup getirir ve birlikte yaşamaya başlarlar. Dosto'nun ünlü kumar merakı yüzünden borçlanmasıyla birlikte koskoca Dostoyevski borçlarını ödemek için berbat bir Türk dizisinde senaristlik yapmaya başlar. Hiçbir karakter bu olayları garipsemez. Biz de "bu neyin kafası ya" desek bile aynı şekilde dizinin üstüne kurulduğu gerçeklikte bu olayı normal karşılarız.


    Marquez, Büyülü Gerçeklik akımın etkisinde bir eser yazmasının nedenini zaten kitabın önsözünde anlatıyor:

    "Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım."


    Marquez romanına ilerisi için spoiler vererek başlangıç yapıyor. Roman boyunca da bu olayı karakterler üstünden devam ettiriyor. Bu keyif kaçırmaktan ziyade aslında karakterin nasıl bir gelişim yaşayıp o yola gireceğini merak ettirmesi açısından güzel bir taktik. Efsanevi Buendia soyunun, kurucusu oldukları Macondo'ya gelişinden itibaren, şehrin ve Buendia soyunun başlangıcı ve bitişinin yüzyıllık tarihi, ki aslında insanlık tarihi nefis bir şekilde anlatılıyor romanda. Diğerlerine göre öne çıkan ve karakter gelişimi açısından daha iyi yazılmış Buendia'lar olsa bile kitapta net bir şekilde baş karakter olarak nitelendirilecek birisi yok bana göre. Herkes sırası geldiğinde romanın merkezine oturuyor tek tek. Nesiller geçtikçe tüm Buendia soyu ve bu soydan olmasalar bile Buendia soyadını almış kişiler kaçınılmaz olarak aynı olayları yaşıyor. Bu kısır döngüyü güçlendirmek adına yeni doğan nesile aynı adları verip duruyor romanında Marquez. Aynı adları alan kişiler aynı ruh hâline, ilgi alanlarına ve kişisel özelliklere sahip oluyorlar. Kadın, erkek ya da farklı isimlere sahip Buendia sülalesinin tümünü birden kapsayan ortak nokta ise Buendia soyadıyla birlikte kaçınılmaz olarak geliyor görünen yalnızlıkları. Bu Ursula'nın deyimiyle deliler evi olan evde yüz kişi kaldığı dönemde bile Buendia'ların kaçamadığı bir yalnızlık. Her nesilde bir karakter kendine belirlediği bir odak noktasıyla beraber muhteşem bir yalnızlık yaşamaya başlıyor. Biri odaya kapanıyor, biri hayal dünyasına, biri durmadan kefen örüyor, biri eve savaş açıyor, biri keşiflere merak sarıyor. Aynı anda aynı şeyi odağına alıp yakınlaşan iki kişi asla olmuyor. Albay Aureliano gibi geniş kitleleri etkilemiş bir mensubu bile sonunda yalnız kalıp, tek başına ölüyor. Nokta atışı kitap adı seçimlerinde de zirveye oynayan bir kitap oldu benim için.


    "Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

    Marquez'in yazdığı önsöz böyle sona eriyor. Aslında insanlık tarihi demiştim yukarıda bu kitap için. Cidden öyle. İlk sayfasından şöyle başlıyor insanlık tarihine:

    "Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan sözederken parmakla işaret edip göstermek gerekti."

    Marquez, Buendia ve arkadaşlarının Macondo'ya ulaşması ve onların inşa ettiği evlerin çevresinde bir şehrin doğuşuyla devam ediyor tarihe. Macondo'nun ilk iş kollarının insanlık tarihinin en eski meslekleri kabul edilen fahişelik ve tüccarlık olması da gülümseten detaylar. Melquiades’in mallarını satın alırken ortada para denen bir şey yok. Takas yöntemiyle alışveriş yapılıyor. Daha sonra Jose Arcadio Buendia'nın odasında bilimsel keşiflere gömülmesiyle bu hızlandırılmış insanlık tarihi devam ediyor. Keşfettiği şeylerden birini çocuklarına şu şekilde anlatıyor: "Dünya yuvarlak, tıpkı bir portakal gibi." Sonra hiç ihtiyaç duyulmuyorken Macondo'ya din geliyor birden. Hemen ardından ayrılmaz parçası olan devlet kapak atıyor Macondo'ya. Farklı görüşlerin çatışması ve oy kullanılırken yapılan hilelerin ardından başkaldıran, devrime kalkışan halk, teknolojik gelişmeler, coğrafi keşifler ve salgınlar. Kapitalizmin doğuşu. Mutlu, huzurlu ve refah içindeki şehre yabancıların gelmesiyle yerel halkın birden yabancı konumuna düşerek fakirleşmesi gibi binlerce yıllık insanlık tarihinde yaşanmış dönüm noktalarını tek bir şehir içinde ve yüzyıllık bir zaman diliminde önümüze seriyor Marquez. İnsanlık tarihinin yanı sıra Kolombiya'nın, İspanya'dan bağımsızlığını ilan etmesi sonrası yaşanan iç savaş ve 1928'de Muz işçilerinin katliamı gibi kendi ülkesinin tarihini de romanda işliyor. Bunları öyle ustalıkla yapmış ki hayran olmamak elde değil bu adama ve yazdığı romana.


    Ufak bir eleştirim kitaba değil ama kitap altında gördüğüm bir hadise ile ilgili. Yakın zamanda okumayı planladığım bir kitabın incelemesini gördüğümde incelemeyi okumamaya çalışıyorum genelde. Eğer kitabı okurken inceleme yazmaya karar verdiğim bir kitapsa, inceleme yazmadan önce nitelikli bir incelemeye denk gelip, etkilenerek, aynı şeylerden bahsetmemek adına incelememi bitirmeden diğer incelemeleri kesinlikle okumuyorum. Kaldığım sayfa sayısını güncellerken, en üstteki incelemenin başlangıcı dikkatimi çekti ve bu kitabın sitede en beğenilen incelemesini okumuş bulundum. Burada hiçbirimiz edebiyat eleştirmeni değiliz. İnceleme konusunda belli bir standart isteyen kitleyi de saçma bulduğumu söyleyeyim. Kimi o romanın yazılma nedenini anlatır, kimi yazarı, kimi kitabın yazılmasına etki eden tarihsel arka plana ışık tutar, kimi sadece kitabın hissettirdiği duyguları ve bu duyguları kitapta bulunan hangi olayların ya da kısımların hissettirdiğini anlatır, kimi de hayatından o romanla özdeşleştirmiş olduğu bir bölümü ya da romanın konusuyla paralel bir anısını anlatır. Tek bir açıdan yapılmış yüz tane çok iyi inceleme yerine, çok iyi olmasa bile farklı açılardan yapılmış incelemeleri kendi adıma daha yararlı buluyorum. Ama bu kitabın sitedeki en beğenilen incelemesi nereden bakarsanız bakın bir inceleme değil. Ancak kitap okuma durumunu, okudum olarak işaretledikten sonra durumun altına yazılabilecek bir yorumdan öte değil. Kitap hakkında bilgi taneciği bile içermeyen, sadece Nobel ödülü aldığı, konunun hiçbir yere gitmediği ve bu kitabı yarım bırakmadan bitirenin kendini tebrik etmesiyle ilgili (inceleme demeye dilim varmıyor) bir iletiye yüzlerce beğeni gelmiş. Kitabı bitiremeyen ne kadar kişi varsa incelemenin altında ve sanki inceleme sahibi dünyanın tartışmasız bir numaralı edebiyat otoritesiymiş gibi "işte bu be, demek yanılmamışım, 50. sayfada bıraktım ben de" tarzı yorumlarla kültürel bir vicdan rahatlaması yaşıyor. Kimse herhangi bir kitabı birileri beğendiği, genel olarak övüldüğü ya da ödül aldığı için beğenmek zorunda değil tabii ki. Ama incelemeye kitap hakkında böyle keskin yorumlarda bulunmak için kitabı önce bitirmek ve kitabı beğenmediysen ve incelemende bunu belirtiyorsan nedenlerini de yazmak gerekir diye düşünüyorum. He yine yapabilirsin bu tarz bir inceleme, neden belirtmek zorunda değilsin. Ama dünya genelinde farklı edebiyat otoritelerince övülen ve çoğu iyi listede mutlaka okunması gerektiği belirtilen bir kitabın, bu sitede en çok beğeni alan, en tepedeki incelemesinin kitap hakkında hiçbir şey içermemesi benim için üzücü ve rahatsız edici.

    İyi okumalar herkese.
  • https://www.gzt.com/...-benim-dedem-3498265

    Hayâti İnanç, kendi ağzından... :))

    Medine pazarından satın alınmış bir köledir benim dedem...

    Kendine has gülümsemesi, ezberden okuduğu beyitler, gençlerle yaptığı sohbetler… :)) Hayati İnanç, Denizli’nin en küçük ilçesinde başlayan hayat hikayesinin en güzel anılarını ‘Doğduğum Ev’ için anlattı. Medine köle pazarından satın alınan Sudanlı bir kölenin torunu olan İnanç, saz kursuna giderken kendisini Kuran kursunda bulduğu günleri, lise yıllarındaki Sosyalist Devrimciliğini, ‘zehirlendim’ diye tarif ettiği şifa arayışını, 80 darbesinin tam ortasında İstanbul Üniversitesinde yaşadıklarını, radyo ve televizyon programlarına nasıl başladığını bizlerle paylaştı.


    Yıl 1961, Denizli’nin Çameli ilçesi. Hayati İnanç nasıl bir evde doğdu?

    1961 yılında doğduğum hususu tevatürle sabit, ben bilmiyorum tabii. Şubat ayıymış. Denizli'nin Çameli ilçesi, en küçük ilçedir. Babam devlet memuru. Mahrumiyet bölgesi sayılan, Ege'de memurlara ‘mahrumiyet zammı’ verilen tek ilçedir burası. Kiradaydık. Doğduğum evi sonradan gördüm. Köhne, ahşap-taş karışımı… Fakat çocukluğumu geçirdiğim evi iyice hatırlıyorum. Yine kiradaydık, bahçe içindeydi. Önünde bir ceviz ağacı vardı. O ağaçtan düşen cevizler ayakkabılarımızın içine düşer ve biz onları yememek için titizlik gösterirdik. Alır, atardık. Öyle öğretilmiştik, ‘helal değildir’ diye. Bunu ev sahibi öğrendiği zaman çok hislenmiş, 'bu çocuklar nasıl yetişiyor böyle’ diyerek. Sonra bize izin verildi, yemeye başladık. O bahçenin içinden babamın, özellikle ramazan günlerinde akşam namazı için hafifçe koşarak yarım adam boyundaki duvarı biraz da telaşla atlayarak karşıdaki küçücük ahşap camiye gidip akşam namazını kılıp geri gelişini ve tarhana çorbasına kaşık salladığımız oruçlu günleri dün gibi hatırlarım. Elektriğin olmadığı bir ev, gaz lambası ışığında iftardan önceki yarım saatte hüzünle babamın Kuran'ı Kerim okuyuşu da gözümün önünden ve kulaklarımdan gitmeyen hatıralardan biridir. 4 kardeştik, en büyükleriyim ben. Gariplik hakimdi ama 'mutlu muyduk?' Evet, çok mutluyduk. 14-15 yaşlarına geldiğimizde, altıncı yedinci kiralık evden çıktığımızda kendi evimizi yaptık. Halen o evde oturmaktadır babam (85) ve annem (75). Betonarme bir ev yapmıştık. Büyük heyecandı. Yani ev bittiğinde zafer kazanmış kumandan edasıyla girmiştik…

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. 14-15 yaşında Medine pazarında satın alınıp getirilmiş bir köledir benim dedem. Sudanlıyız.

    Büyük dedenizin çok özel, çok farklı bir hikayesi var değil mi?

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. İşte o dedemin dedesinin babasıymış gelen 1850'lerde. Gelişi de dediğiniz gibi farklı bir hikaye. Hacca giden Muğla Ortacalı bir ağanın, dönüşte Medine pazarında satın aldığı bir köledir benim dedem. 14 - 15 yaşındaymış getirildiğinde. O zamanlar böyle bir adet var, hacca gidenler bir köle satın alıp getiriyorlar. 3 maksat gözetliyor; birincisi çiftliklerde çalışacak kişi lazım, bu iş için uygun oluyorlar. Köle azat etme sevabı var, bunu kaçırmak istemiyor zenginler. Bir de delil oluyor, hacca gidip geldiğine delil. Yanında siyahi bir çocuk bulmuş gelmiş, belli ki her yerde yok bunlardan... Hacca gittiğine örfi bir delil teşkil ediyor. Sudanlıyız yani. Kendisi satın alınan bir köle olan büyük dedem çok detay veremiyor. Nakille bize kadar gelen bilgi bu. Sudan ahalisi Türk'ü çok sever. Ziyarete gittim Sudan'a bir vesileyle, hava alanındakarşılaştıklarım dahil olmak üzere gidip gelene kadar kime gözüm değdiyse, kiminle göz teması kurduysam, herkes amca oğluyla karşılaşmış gibi bir yakınlık gösterdi. ‘Kan çekiyor’ dedim…

    Sizin bu durumu öğrenmeniz, bununla yüzleşmeniz nasıl oldu?

    Şüpheleniyordum da dedem anlattı etraflıca. Hüzünle karışık bir hikaye olarak bizzat dedemden dinledim. İyi ki anlattı, onu kaçırsaydık bir daha bu bilgiye ulaşamayabilirdik. 15 yaşındaydım, baştan sona anlattı. “Adı Seyit Hüseyin'dir, benim dedemin babasıdır” dedi. “Muğla Ortaca'da köle olarak filan çiftlikte büyüdükten sonra azat edilmiş, beyaz bir Türk kızıyla evlendirilmiş. Ondan sonra o nesilden bize kadar hep Yörük beyaz Türk kızlarıyla evlendirilmişler. Bize muamele çok enteresandır" dedi. Bu durum tabii sosyolojik olarak, tarihi olarak çok mühim bir noktaya da işaret ediyor. Köleye yapılan bu muamele, bugün derstir insanlığa. Yani ezmek, üzmek, kalbini kırmak şöyle dursun, tersine olarak onun duasını almak, onun gönlünü kazanmak gayesini güdüyor efendi. Yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, onu hoş tutmak gibi bir öğreti var.

    Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender

    Şimdi Batı alemine bakıyoruz, bize benzer durumda olanların orada çektikleri, yaşadıkları tahammül edilir gibi değil. İnsanın içini parçalayan zulüm hikayeleri var. Bizim coğrafyamızda böyle bir şey hiç olmadı tarih boyunca. Canlı bir şahit olarak biz ortalıkta kravatla dolaşıyoruz gördüğünüz gibi... Dedem bu hikayeyi anlattı ve anlattıktan sonra ettiği nasihat de şu oldu; "Oğlum heves etme zenginliğe, bizden zengin olmaz, dibimiz köledir, en iyimiz kendine yeter" dedi. Bir de bu aile içinde en çok okuyan ben oldum. Yüksek tahsil yapıp, bu kadar okuyan olmadı. Babamın ısrarı, benim ısrarım, Cenabı Hakkın ihsanıyla buraya kadar geldik. Bundan sonraki nesilde artık epey var da, yetmişli yıllarda bu aileden üniversiteye giden tek kişi bendim.
    Anam okuma yazma bilmez ama benden çok okudu

    İlkokula yaşıtlarınızdan erken mi gittiniz?

    5 yaşını yeni doldurmuşken merak saikiyle ısrarla gittim, kayıt da edemediler okula. Anam her gün benimle gelir giderdi. Onunla birlikte okuduk, okuma yazma bilmez anam ama benden çok o okudu. Götürürdü getirirdi, bir yıl doldu böyle. Bir gün de “ben okula gitmek istemiyorum” dememişim. Çok hevesliymişim. Öbür sene 'artık kaydedelim çocuğu' dendiğinde de ikinci sınıftan kaydedilmişim. Böylelikle de erken bitirmiş oldum.

    11 yaşınıza kadar da doğduğunuz ilçeden hiç çıkmamışsınız?

    Hiç çıkmadım, evet. Devlet parasız yatılı okul imtihanını kazandığım için 11 yaşımdayken orta ikiyi okumak üzere Aydın'ın Nazilli ilçesine yatılı olarak gittim ve 5 sene, lise sona kadar oradaydım. 1977'de mezun oldum.

    Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. 'Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun' der.

    Aynı dönemde bir de kurs döneminiz var. Arapçaya ilgi duymaya başladığınız yer burası mı?

    İlkokulu bitirip ortaokula kaydımızı yaptırdık. Ortaokula başlayacağım yaz tatiliydi. Dereceyle mezun oldum daha doğrusu okulun birincisi olarak mezun oldum diye babam beni ödüllendirmek kastıyla ilçede bulunan cezaevinde yatan bir ahbabına gönderdi. Orman suçundan yatmış, usule uygun olmayan ağaç kesmiş falan. Açık cezaevi, orada piknik yapıyorlar adeta. Bağlama çalmayı bilen biri bu kişi aynı zamanda. Elime bir bağlama verildi. Ben gideceğim de cezaevinde saz öğreneceğim… 2, 3 gün devam ettim, açmadı beni. Pek de beceremedim zaten. Bağlamayı nereye koyduğumu bile bilmiyorum, kaybettim. Sonra evin önünden, yokuşlu bir yoldan gitmekte olan bir akranımı gördüm. Bir kitabı saygıyla göğüslerine bastırmışlar yürüyorlar. Sordum, 'nereye?', 'Kuran kursuna gidiyoruz.' dediler. 'Ne öğreniyorsunuz?' dedim, açtılar, harfleri tanıdım. Nereden tanıdım? Babam Kuran'ı Kerim okurken takip ediyordum ya. Takıldım peşlerine, kursa gittim. Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. “Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun” der. 3 ay doldu ve ben Kuran'ı Kerim'i yüzünden rahatlıkla okuyabilir hale geldim. İşte bu bende bir soru hasıl etti. Hani 'yıllarca çalışılıyor da okunamıyor bu harfler?' diyordunuz, niye yalan söylüyorsunuz diye bozuldum ben o işe. Yani bana yalan söylenmesi canımı sıktı... Kuran'ı Kerim'i artık yüzünden okuyabiliyordum. Ve bu arada kelimelerin üzerinde duruyordum. Bize detaylı bir biçimde öğretilmiyor ama Arapça'dan Türkçe'ye giren kelimeler var. Hem de çok, adım da buna dahil. Bunu fark edince bir kapı açıldı. Sonra başka kelimeler gördüm o kurallara uymayan, onlar da Farsça'dan Türkçe'ye gelmiş. Üçünden bir birlik, bir zenginlik, bir derinlik hasıl olmuş. ‘Hiçbir şey’ terkibinde olduğu gibi. ‘Hiç’ Farsça, ‘şey’ Arapça, ‘bir’ Türkçe. Bunu fark ettiğimde önümde bir dünya açıldı. Hala o izi takip ediyorum.

    Lisedeyken hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimciydim

    Lisede farklı görüşlerin etkisi altında kaldığınız doğru mu?

    Tabii. Fevkalade etkileniyorum ve hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimci oluyorum. Lise 1-2-3 kuvvetli bir devrimciyim. O zamanlar hayat basitti; biz ilericilerdik, bizim gibi düşünmeyenler gericilerdi, faşistlerdi. Bir de bize biraz benzeyen fakat yoldan çıkmış Sosyal Faşistler vardı. Hayat çok yalındı. Üçe ayrılıyordu bütün insanlık... Sonra kafamız karışmaya başladı. 3 yıl boyunca bu ideolojik öğretinin tesiri altında bunalarak, rahatsız olarak, asla içime sinmeyerek ama ısrarla da müdafaa ederek bir çelişki yaşadım. 1977'de liseyi bitirene kadar bu ideolojik fırtına beni hep meşgul etti. Ancak burada bir noktaya işaret etmem lazım. Beni oraya davet edenler, yani sosyalist olmamı isteyenler, beni yönlendirenler, dini de olmayan bir din dersi öğretmeninin başkanlığındaki 3-4 arkadaşlık bir gruptu. O öğretmen bizi uzaktan yönetiyordu. Bana bir yalan söyleniyordu, yalan şu idi; aileden getirdiğim samimi dindarlığım bilindiği için, “Bunun dinle bir alakası yok, İslam’la bir karşıtlığı yok, hatta benzerlikler bile var. Nasıl ki İslam’da zekat sadaka varsa burada da fakiri gözetmek var, görüyorsun” diyerek amiyane tabirle beni dolduruşa getiriyorlardı. Lise sonda özel bir eğitimden geçtik, bir yıl süren. Josef Stalin'in kitabı, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm. Kitabın son sayfasında bakla ağızdan çıktı ve meselenin öyle olmadığı anlaşıldı. 5 kişilik darbe ekibiyiz ve diğer dördü 6-7 ay sabretmişler beni yola getirmek için. 'E ne diyorsun Hayati?' dediler. Benim küfür söylemem, dinden çıkmam isteniyor. Teklif bu. Orada radikal bir cevap verdim. Benden beklenmeyen bir şeydi. Yani zayıf bir çocuktum, keyif için dövenler bile vardı beni. Fiziki gücüm böyle gösterişli değildi. Buna rağmen, “Bakın bugüne kadar yalan söylediniz, yalan açığa çıktı, şimdi benim imandan çıkmamı istiyorsunuz, cevabımı veriyorum. Eğer ‘La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah' diyerek devrimci olunuyorsa varım. Ama olmuyorsa, ki olmayacağı anlaşılıyor, kararı siz vereceksiniz” dedim. "Ben Allah derim, Resulullah derim, başka da bir şey demem. ‘Postüla’dır benim için." O zamanlar öğrendiğimiz matematik bir kavramdı, ‘ispat istemeyen hakikat’ manasına gelen. Bendeki bu sert ve net çıkış çok şaşırttı onları. Şansım, kısa bir süre sonra okulun bitecek olması ve onları bir daha görmeyecek olmamdı. Öyle de oldu. Hayırlısıyla kazasız belasız o dönemi atlattık. Mektepten ayrıldık, bir daha da hiçbirini görmeden 30 yıl geçti. Beni benden koparan, İslamlıktan uzaklaştırma tehdidi içeren bir ideolojik fırtınadan kurtulmuş olmak daha sonra yol arayışımda çok etkili oldu. Yani hasretimi, iştiyakımı arttırdı. Ve hızla sarıldım, arzuyla sarıldım. Zehri temizlemek için panzehir... Bugünkü konuşmaların sebebi de odur işte.
    Ya Rabbi, beni kurtar.. Beni Zehirlediler

    1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyorsunuz ve İstanbul'a geliyorsunuz. Ne umdunuz ne buldunuz?

    Gelirken doğrusu epey heyecanlanmıştım. Ancak şaşkınlıkla ayak bastım. İlk geldiğimde tutuldum İstanbul’a. Hayran oldum, sendeledim. Böyle biraz ayağım yere basmadan mecnunane tanıştım. O haleti ruhiye hala değişmemiştir. Hele hele Suriçi'ne gittiğimde hala pek makul olmam yani. Böyle âşıkane dolaşırım. Fakat mesele şu, erken gelmişim. On altıyı yeni doldurmuşsunuz, hukuk talebesisiniz. Arbede var, anarşi var, ortalık çok karışık. Babamla kaydımızı yaptırdık, İstanbul’la tanıştık ama götürdü beni ve ‘bir yıl dinlen’ dedi. Bu anarşi devam ederken ben seni İstanbul’a göndermek istemiyorum dedi. 1 yıl geçti ve ben o 1 yıl boyunca Denizli Çameli'nde düşündüm. Tefekkür ettim, içim yandı. Aldığım zehirden kurtulma ihtiyacım had safhadaydı. Namaza başladım bir gün. Durup dururken camiye gittim. Çocukluğumda zaten namazı biliyordum, çok da seviyordum da araya giren o 3 yılda kafamız karıştı ya. Ve bir seher vakti sabah namazının o ilk vakitlerinde güneşin doğacağı yere bakıp, “Ya Rabbi beni kurtar, beni sevdiklerine kavuştur. Beni zehirlediler, bana ilaç nasip et, bana yol göster” diye dua ettim. Allah dualarımı kabul etti.

    Müteakip sene İstanbul’a geldiğimde de 1 yıl boyunca yine okula gitmeyerek, 2. yılı harcadım. İstanbul’da ne kadar kitapçı varsa, İstanbul kazan ben kepçe… Derdime derman arıyorum. Aradığım şey de tam olarak şu; çocukluk yıllarımda adını duymuş olduğum İmamı Gazali Hazretlerinin aşığıyım, meftunuyum. 400 küsur kitap sahibi, 55 yıl yaşamış 1111'de vefat etmiş. Kitaplarından birkaçı bugün dahi Oxford'da ders kitabı, ki onların başında gelen de bana derman olan Tehâfütü'l-Felâsife. Filozoflara, felsefeye cevap... Bu kitabı aramaya koyuldum. 17 yaşında bir talebe İstanbul’da bu kitabı arıyor. Garip karşılandım, takdirle karşılandım. Bir kitabevine gitmiştim, vilayetin karşısında. Bunu sorunca, 'otur bakalım delikanlı' dedi. Oturdum çay söyledi bana. 'Sen nereden geliyorsun?', 'sen kimsin?' dedi. Tehâfütü'l-felâsife arar mı senin yaşında biri, dedi. Dedim ki, babam Kimya-ı Saadet isimli Mahmut Gazali Hazretlerinin kitabını 1973'te almış. 12 yaşındaydım içer gibi okudum. Hakikaten de öyle okumuştum, o kitabı okurken yaşadıklarımı anlatmak zor. Etrafıma bakardım garip garip. Bu kitap burada ve bu insanlar bunu bilmiyorlar mı? Saygı duyduğum adamlar var etrafımda. Öğretmenler, müdürler, kocaman kocaman adamlar.. Biliyorlar da dikkate mi almıyorlar, bu insanlara ne oluyor diye acıyarak bakıyorum etrafıma. Bana öyle iyi geliyor... O kitabın önsözünde Tehâfütü'l-Felâsife’yi duydum gördüm dedim. “Ben zehirlendim, bana zarar verildi, onun için arıyorum” dedim. “Bulsan da anlaman mümkün değil” dedi. Yani anlayamazsın o Türkçeyi. 40 yıl önce biz bastık ama elimizde 1 nüsha bile yok dedi, bunu arayan yok soran yok… “Ben bulacağım, bulduktan sonra da anlamayı düşüneceğim” dedim. “Allah maksadına kavuştursun” dedi, beni uğurladı. Arayış sonuçlandı hamdolsun, buldum. Ve 2 bin sayfaya yakın kitabı okudum 2 ay içinde. İştiyakla. Çok susuz kalmış hani çölde susuz kalan ördek diyorum ya, kendimi ona benzetiyorum. Nasıl ferahladım, nasıl rahatladım, nasıl bir derin nefes aldım. Kelimenin tam anlamıyla yaşamaya başladım. 1978 Kasım, tadı damağımda olan bir hadisedir. İşte o zamandan beri benim halimde olan, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir ızdırabı yaşayan gençlere ulaşma kaygısıyla yaşıyorum.

    1980 yılında, İstanbul Üniversitesinin Beyazıt kampüsünde okuduğunuza göre darbenin yakın şahidisiniz. Nasıldı o günlerde orada olmak?

    Okula gitmeyi denemedim değil. Hatta bir defa gittim. İstanbul Hukuk Fakültesinde büyük amfide kapıya yakın bir yerde oturdum. Kolay kaçmak için. Arbede çıkarsa diye. Ama teneffüste karşıma biri dikildi, ‘biz bilmem neleriz, bu okul bizim’ dedi. Yanlış yere oturdun, sana yazık olur, dedi. Tehdit açık yani. “Öbür tarafa geç, eğer geçmek istemiyorsan ortadan git gel, biz onlara ot deriz” dedi. Anladım ki bize göre değil orası. Zaten pek de gönüllü değilim. İkinci yıl da bitti, ben hala okula siftah etmiş değilim. Sadece kaydım var, kuru bir kayıt duruyor orada. Üçüncü yıl artık biraz sakinleşir gibi oldu. Biz 18 yaşına geldik. Geldim okula, derslere devam etmeye başladım. İşte o üçüncü yılın sonlarına doğru Eylül 1980… Bir anda süt liman oldu. Askerler okulda olmaya başladı, polis okulda olmaya başladı. Dersler yürüdü artık, herkes kuzu gibi oldu. 4 yılı da 4 yılda bitirdim. Ama kaygımız yanımıza kar kalmış oldu. Çok sonradan anladık neyin ne olduğunu. Yani, ne oyunlar yapıldığını ne tezgahlar çevrildiğini. Fakat o güne kadar okulda bulunmak, ders takip etmek çok zordu. Özellikle işin içinde değilseniz. Ben o dönemi kendime yol arayışına harcadım. Ki çok karlıyım, hamdolsun. Hayır varmış yani. Yıllar geçtikten sonra anlıyorsunuz bunu. Dediğiniz gibi tabi İstanbul Üniversitesinin Beyazıt Kampüsü bütün olayların merkezi. Kaydımı yaptırdım memlekete gittim, kitapları almak üzere. Geleceğim, o ana kapıya bomba atıldı, 13 kişi öldü. Sekizi olay yerinde beşi hastanede. Atan belli değil. Öldürülmek istenen kimler belli değil. Yani tam bir kaos ortamı. Ne tuzaklar kuruldu ülkemize biliyorsunuz…
    Bir ermişle evliyim ben

    1984 yılında, 7 yıl süren hukuk öğreniminiz bitiyor ve mezun oluyorsunuz. Evli ve çocuklu bir öğrenci olarak... Okul bitmeden evlenmenizin özel bir sebebi var mıydı?

    Vardı. Başkası alır diye endişe ettim. Neuzü Billah, onu göze alamazdım. Evlendiğimiz gün itibariyle ben 20, o 16 yaşındaydı. Yani bugün böyle bir şey yapana ağır hapis cezaları var. Evleniyorsunuz, hanımı bırakıyorsunuz anne babaya. İstanbul'a gidiyorsunuz. 3 yıl tahsil, 1 yıl staj ve 7 yıl avukatlık müddetince toplam 11 yıl kayınvalidenin sultası altında, aralıksız tahakküm altında geçen bir ömür var. 11 yıl… Buna tahammül edebileceğini düşünen hanım kız var mı bilmiyorum bu zamanda. Mitolojik hikaye gibi geliyor insana. Böylelikle erdi yani, bir ermişle evliyim ben. 3 yıl net bir ayrılık. Siz İstanbul'dasınız, hanım anne baba yanında. Ne kadar ayrılık şiiri varsa ezberliyorsunuz tabii. Kabiliyet artıyor, insanın zihni açılıyor. Şiirlerle bu kadar ilgilenmiş olmam, içli şairleri tanımış olmamda elbette bunun belirleyici etkisi vardır.

    Okul bittikten sonra mesleğe başlamak için neden memlekete dönmeyi tercih ettiniz?

    Kolayıma geldi. Ekonomik durum elverişli değildi. Gelsem ev tutmam lazım. Ağır masraflar devreye girecek, askerlik yapmam lazım. Hiçbir hazırlığım yok onun için. Ancak şu da var; babam arzuhalci benim. Asıl mesleği o. Arzuhalcilik taşrada avukatlığa çok benzer. Hatta ahali anlamadı bile, babasının yerine oğlu geçti dediler. Memlekette yaşamak bana daha kolay geldi. 7 sene avukatlık yaptım bu şekilde. Çocukları yetiştirme noktasında yeterince faydalı olamadığı hatta zararlı olduğunu görünce meslekten de feragat ederek İstanbul’a geldim.

    10 yıl sonra İstanbul’dan Ankara’ya yerleşiyorsunuz. Neden yaşamak için Ankara’yı seçtiniz?

    Mesleğe dönmem gerekti. Ankara'da yüksek yargı merkezli bir hukuk mesleği teklif ettiler. Yargıtay, Danıştay, Yüksek Yargı'yla, tek bürokrasiyle, devletin merkeziyle tanışmamda fayda gördüler. İyi de yapmışlar. Bundan beklenenin dışında fayda da hasıl oldu. TRT'de program başladı. İstanbul'da elde edemediğim birçok imkan ve fırsatı bu sayede Ankara'da buldum. 15 yıl öyle geçti. Müddeti hayatımda aralıksız olarak en uzun süre kaldığım yer Ankara oldu. Hiç beklemediğim, hiç düşünmediğim, hiç tasarlamadığım bir biçimde. Ama ona da 8 ay önce son vererek, torunlar da artık büyümeye başladığı için İstanbul'a avdet ettik. Eyüp Sultan'a defnolunma muradıyla da buradayız.

    Avukatlığın yanı sıra yayıncılık, yöneticilik, öğretmenlik, sunuculuk yaptınız değil mi?

    Hiçbirini becerememenin itirafıdır aslında o. Fazla iş yapan birisi demek ki beceremiyor da ondandır. Ancak şartlar böyle getirdi, avukatlıktan ayrıldıktan sonra 1993 yılının başında bir dostumdan yardım istedim. ‘İstanbul'a geleceğim. Ama bana orada hayırlı ortam ve iş, çocukların din eğitimini, ahlak eğitimini rahatlıkla verebileceğim bir ortam arzu ediyorum’ dedim. Buna uygun bir biçimde yapılanma oldu. İşte o arada sunuculuk, dergi yayıncılığı, fuarcılık, eğitimcilik yaptık. Ama oradaki eğitim şirketlere yönelik mesleki eğitimdir. Bu arada radyo programcılığı başladı, o sayede de şiirlere ilgi artık sistematize oldu. 2002 yılına geldiğimizde de bir televizyon sunuculuğu imkanı doğdu. İlk 3 gün dilim damağım kuruduysa da sonra 'bu iyi bir televizyoncu olacak galiba' dediler. O günden beri ekranlardayız. Gençlere daha kolay ve daha etkili ulaşmanın bir vasıtası olarak kıymet arz ediyor.
    Namaz kılıyor mu diye sordum, başka bir şey sormadım

    Şiire olan yatkınlığınız biliniyormuş ama medyada yer alma kısmında sizi kim keşfetti?

    Bir radyo yöneticisi büyüğüm vardı, Emekli Deniz Albay. Nitelikli, çok saygın bir insan, muteber bir büyüğüm, İlhan Apak. Gençlerle cereyan eden sohbetlerimi takip etmiş ve orada çocuklara faydalı olduğum kanaatine varmış. “Çocuklar, gençler seni seviyor, istifade ediyorlar, sen çok okuyorsun, bir de bunu anlatırken içten anlattığından olacak gençlere olumlu tesir ediyor. Radyoda sana haftalık bir program vereceğim. Millete moral ver” dedi. Çok çekinerek ürkerek başladım ama o program beni yetiştirdi. 5 yıl süreyle haftada bir gece 12'de başlayıp 3'te biten canlı sohbet programı…

    Ve programın içinde başka kimse yok. Tek başıma konuşuyorum. 3 saat konuşacaksınız dersinize çalışmanız gerekiyor. Mevcut ilgimi artıran zenginleştiren bir fırsat oldu. 5 yılın sonunda da 2002'ye gelmiş olduk. 2002 sonları ekonomik kriz vardı. Ben de esaslı bir krizdeydim. Kızım istendi, verdim. Düğün yapacağım metelik yok. Maaşım yok, fevkalade zor durumdayım yani. ‘İnci, sancı mahsulüdür’. Gözümüz yaşlı, hep ağladım ben. Kız veriyorsun, 17 yaşında kızın gidiyor. İlk isteyene verdim tabi bu arada… İsteyene sordurdum, 'namaz kılıyor mu bu çocuk?' 'Beş vakit kılar' dediler. Tamam dedim, başka bir şey sormuyorum. İsabet etmişiz. Cenabı Hakkın ihsanı. İşte o günlerde televizyon sunucusu lazım ama kriz ortamı olduğundan para yok. Yani ne lazım, para istemeyecek bir sunucu lazım. Kriz bir fırsat doğurdu, hiç aklımdan geçmeyen bir şey. Kendimi televizyonda buldum. 30 gün üst üste devam eden programda biz de bu işe alıştık. O program ramazan programıydı. Her gece değişen konuklarla sohbet ediyorduk, kritik bir saatti, 1 buçukta başlayıp 3’te bitiyordu. Yani sahura kalkacaklar henüz kalkmadı, işi olanlar da yattı. Ortada seyirci yok yani… Cem Karaca'dan tutun da Uğur Işılak, o günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna gibi ünlü tanıdıklara sohbetler edip bir miktar geliştirdik bu işi. Sonrasında bu birikimin üstüne 2008 yılı geldiğinde TRT genel müdürlüğü bizden düzenli bir program istedi, hamdolsun mahcup olmadık. Onun üzerinden de 11 yıl geçti. Artık her yerde konuşur hale geldik.

    Hayati İnanç, dedesiyle ilgili hikayeyi ilk kez paylaştı

    Zorunlu dün derslerine ihtiyacımız var

    Radyo yöneticisi büyüğünüzün sizi gençlerle olan sohbetlerinizden öğrendiğini söylediniz. Gençlerle nerelerde bir araya geliyordunuz?

    Evlerde! Hala devam ederim ona. Haftada bir yetiştiremiyorum, çok geziyoruz, vakit bulamıyoruz ama gençlerle hayatı konuşuruz hep. Geçen gün de 35-40 kişilik bir genç grubuyla bir evde çay sohbetindeydik yine. Orada 10 yaşında çocuk da var, 40 yaşında adam da var. Sohbetin konusu da 32 farzı gözden geçirmekten tut da amentüyü şöyle bir okumaktan geç de, tarih sohbeti, edebiyat sohbeti, velhasıl bize ait olan her şey... Şimdi biz bir noktayı atladık. Kısa bir hikaye anlatayım, neyi atladığımızı oradan görelim. Haccac-ı Zalim çok zulüm ediyor diye şikayet edildi anasına. Belki anasını dinler diye. Oğluna git söyle, artık bu iş haddi aştı, merhamet etsin biraz dediler. Haccac, öyle mi diyorsun ana dedi, bekle... Perde gerisine annesini koydu makam odasında. Sokaktan tutup birini getirmelerini emretti iki adamına. Gelen adama sordu, adamın ödü patladı zaten saraya gelince. Sağ çıkmak zor diye düşündü. İlim sahibi misiniz? dedi. Hayır efendim, cahilim ben dedi. Dünya nedir, ahiret nedir? Sorular soruyor üst üste… Dünya bir damladır, ahiret denizdir dedi. Ne iş yaparsın? Zeytinciyim, dedi. Anlat bana zeytinciliği, nasıl budanır, nasıl yağı çıkarılır, pazarlama nasıl yapılır? Güzelce anlattı. 32 farzı sayar mısın, dedi. Arz ettiğim gibi cahilim efendim, dedi. Amentüyü oku, ‘işte dedim ya cahilim efendim’ dedi. Namazın farzları nedir? Aynı cevap. Cahilim… Dedi ki; dünya damla, ahiret deniz dedin. Dünya için ne lazımsa çok güzel söylüyorsun ezberden. İyi de biliyorsun, aferin. Ahiret için ne sorsam cahilim diyorsun, cahilsen dünyayı da bilme. Ben seni şimdi ne yapayım, dedi. Sonra perdeyi araladı. “Anne gidenler böyle gidiyor işte” dedi.

    "Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın."

    Bizim kendimizle ilgili bir gaflet halimiz var. Bunu itirafa, bundan tövbeye mecburuz. Bize o gerekiyor. Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın. Ben gençlerimizin bu noktada mahrum bırakıldığını görüyorum, müşahede ediyorum gittiğim her yerde. Üniversitede konferans veriyorum, çocuklar garip garip yüzüme bakıyorlar. ‘Ya hocam biz hiçbir şey duymamışız’, duymadınız tabii ki. Duymuyorsunuz, mesele de o zaten. Yani bizim ‘zorunlu dün dersleri’ne ihtiyacımız var. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, felsefe bilen meslek sahibi olur ama din, tarih ve edebiyat tahsil eden kişilik kazanır. Sohbetlerimizin konusu işte onlardır. Ankara'da 14 yıl aralıksız Altındağ Belediye Başkanlığı nezaretinde aylık sohbetlerimiz olurdu. Kabakçı Konağı sohbetleri bir klasik olmuştu. Şimdi İstanbul’a gelince artık onu bıraktık. Oraya devam eden bir hanım kız vardı, lise sondaydı ilk geldiğinde. Şimdi evli, anne, hakim... Babasıyla beraber gelir giderdi, dördüncü yılın sonunda babası bir gün beni kenara çekti, ‘hocam kızımız namaza başladı’ dedi. İyi dedim, iyi olmuş. Bu derslerle sohbetlerle oldu, dedi. Ben sohbetlerde namazdan mı bahsediyorum? dedim. Yok, dedi. “Sen namazdan bahsetmiyorsun ama o anladı” dedi. Yani aslı kaybediyoruz. Gaflet, şuursuzluk, bilgisizlik, ben hiçbir şeyden korkmam da cehaletten korkarım. Bulaşıcı hastalık gibi bir şey bu. İşte sohbetlerimizin konusu gençlerle temasımızın teması bu.

    Ezberden okuduğunuz beyitler sizinle özdeşleşti. Rivayete göre sayıları 7 binin üzerinde. Ezber bir kabiliyet mi, bir tercih mi, bir metod mu?

    Üçü de. Metodu nedir denilirse, ısrardır derim. Isrardır ve istikrardır. Lüzumsuz ilgilerden kendinizi kurtarabildiğiniz kadar kurtarmak önemli. Ve asrımızın zannımca önemli problemlerinden biri de bu. Dikkatler dağınık, kendini toplayamıyor gençler. Yani eskilerin dediği 'eli tencerede gözü pencerede' durumu var. Bir türlü odaklanamıyor. Davud-u Tai Hazretleri 'bu kemali nasıl buldunuz?' sualine şöyle cevap veriyor. “Kedi fareyi beklerken takip ettim. O kadar dikkatli ve konsantreydi ki, bir lokma et için kedideki bu dikkatin çok fazlası bir insan olarak bana lazım' dedim ve derslerimi dikkatle aldım” diyor. İstikrar, ısrar etmek önemli. Tanımadığınız, anlamadığınız bir kelime, bir kavram ile karşılaştığınızda öğrenene kadar peşinde olmak, lügat karıştırmak önemli. Bu işin, bu faaliyetlerin gençlerimize armağan etmesini umduğum meyve bunlar. Allah bu kabiliyeti herkese veriyor aslında. Yani 7 bin beyit ezberledi diye büyütmenin anlamı yok. 10 yaşında hafızları görelim. Bilmediği lisanda 600 sayfayı ezberleyen çocuk 10 yaşında. Bu bize ne öğretiyor, elbette Kuran'ı Kerim'in mucizesi apaçık meydanda, güneş gibi meydanda ama insanlarda bir kabiliyet var, bir potansiyel var göz ardı etmeyelim.

    İnternet sitenizde diyorsunuz ki, ‘Her Türk erkeğinin ezberinde en az 10 beyit yer almalıdır’. Niye 10 beyit, niye her Türk erkeği?

    Hanımlara bir şey söylemek haddimizi aşar. Onlar şiirlerin mevzuudur. Yine ezberlemek isterlerse elbette mahsuru yok ama ben delikanlılara, hemcinslerime söylemek isterim. İfadenin yumuşaması, tatlanması, ruhta incelme için faydalıdır. O beyitlerin arka planındaki dünyadan haberdar olma nokta-i nazarından önem arz ediyor. Geçen Şeyh Galip’in bir beytini anlatırken kem küm ettim. İzahta güçlük çektim.

    Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın

    Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

    48 mısra bir şaheserdir o. Yani onu öğrenme halinde, onun üzerinde yeterince odaklanabilme halinde bütün kültür meselelerini kökten halledeceğiz biliyorum da odaklanamadık bir türlü. Sistem olarak, millet olarak. Olacak ama ben ümidimi kesmedim. Onu izah ederken, ‘baban Adem Aleyhisselam'a benze onun gibi davran, iblise çekme, secdeler et, reddedilme, tard edilme’ gibi şeyler söylüyor. Bu da bizi hikayenin başına götürüyor. Meleklere secde emri verildi. Kıble Adem Aleyhisselam idi. İblis itiraz etti, ben ateşten yaratıldım, toprağa secde etmem diye… Mesele malum. Bunu izah etmeye çalışırken, dinleyenler arasında Nurullah Genç hocam da vardı. Meseleye vuzuh getirdi. O dedi, toprak kültürüyle ateş kültürünün başlangıç noktasıdır. Toprak kültürü Hazreti Adem'i, ateş kültürü iblisi temsil eder. Toprakta tevazu, verim, bereket esas. Ateşte, kibir, yakıcılık, yıkıcılık hakim… Tam oturan bir izah yani Allah razı olsun, eksik olmasın. Bu bana da faydalı, müfid oldu. İşte on beyti oku, öğren, ezberle derken arka planına yaptığı atıf ile tanışıyorsun bu sayede. Ve fakat bununla birlikte temel bilgiler edinilmeden şiirler meşguliyetin bir anlamı, bir faydası olmayacağından, web sayfama tavsiye ettiğimiz kitaplar diyerek haddizatında vasiyet ettiğimiz kitapları koyduk. Bizi ciddiye alan herkese dedik ki, buradan başlamak elzemdir. Bu altyapı olmadan şiirden de bir şey alamazsın. İkisi de Sultan Fatih merhumun hocaları tarafından kaleme alınmış, biri ilim biri aşk kitabıdır. İkisinden de behredar olmadan şiirle meşguliyetin de bir anlamı olmaz.
    Beş kelimeyle bugüne geldik; Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim

    Konuşmalarınızda 19. asra birçok atıf yapıyorsunuz. Buradaki kastınız nedir ?

    19. asır, Türk'ün en zor asrıdır. 1830'larda başlayan, yerin ayağımızın altından çekilmesi… Özetin özeti, biz beş kelimeyle bugüne geldik. Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim… Beşi de bize ait olan her şeyi yıkıp, enkazı üzerinde bilahare plan yapma gibi bir lakaydi içeriyordu. Her şeyimizi giyotine verdik. Acımasızca harcadık. Dil devrimi ile 1940'lı yıllarda giriştiğimiz cinayeti tanımlamak bile zordur. Bizi getirdiği nokta şudur, 50’li, 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda eser vermiş bir çok üstadı bugün anlayacak kadar Türkçe üniversite mezunlarımızda bile yok. Yahya Kemal Beyatlı 1958, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı 1973, Veysel Öksüz 1993... Yazdıkları eserleri okuyorum, karşımdaki üniversite mezunu maalesef yabancı dil görmüş gibi bakıyor. Sebep, adına dil devrimi denilen facia. Son perde.

    “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık. Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık” diyor Ziya Paşa. Bir oyuna girdik kaybettik, hasar ortada da bilmiyorum ne kazandık, diyor. 19. yüzyıldaki çatırdama, çok çetin bir çatırdama oldu. 20. yüzyıla geldiğimizde de artık o istikamette birçok şuursuzca işler cereyan etti maalesef. Şimdi geldiğimiz noktada kendimizle tanışmamız şart. Zorunlu dün dersleri demem o. Kendi birikimimize, kaynaklarımıza, samimiyetle dönme... Çakır dikeni suladığımız yetsin. Tövbe edip, gül fidanı sulama zamanıdır.

    Yine bu bağlamda tarihi bir zincirden bahsediyorsunuz, nedir o zincir?

    Recep Tayyip Erdoğan, 12. Cumhurbaşkanımız ve 75. liderimizdir. Bu coğrafyaya millet olarak biz 1040 yılında geldik. Tebriz başkent olmak üzere Anadolu'da ilk devletimizi kurduk. Alparslan merhum işi ele aldı. Malazgirt'ten geçti iyice perçinledi. Oğlu Melikşah geldi. Onun dönemine biraz önce andığım İmam Gazali Hazretlerinin hizmetleri bütün dünyaya intişar etti. Berkyaruk, Sencer. 27. isim olarak da Ertuğrul Gazi. Sonrasında Osmanlı Devletimiz kuruldu. 36 isim de orada var, eder 63. 12 de Reisi Cumhur gördük 75. Bunu böyle görmekte gördüğüm fayda şu; aksi halde yeni yetme, köksüz, sadece birkaç on yılı olan bir millet, bir devlet gibi bakma arızasına, paranoyasına mahkum oluyoruz. İstanbul'da sadece bir bölgede yer alan 3 kütüphane Beyazıt, Nuruosmaniye ve Süleymaniye, bir İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından 51 yıl incelemeye konu olabiliyor da günümüzün okumuşlarının ilgisini bile çekmiyor. Ve böylece Türkçe kitapları okumayan, okumuş Türker olarak garip bir tablo çiziyoruz. Ben kendimizle tanışma, birikimimizle kucaklaşma manasında bu meseleyi mahsus ortaya bu şekilde koyuyorum. 1040'dan beri sabit olan beş şeye dikkat çekmek istiyorum, yönetim biçimi değişti diye tarihi süreklilik değişmez ya. Din aynı, dil aynı, vatan, millet devlet aynı. Köklerimiz en mütevazı yaklaşımla o zamana kadar uzanır. Bu coğrafyada, bu devlet, bu vatan, bu millet, bu din ve dil ile geçirdiğimiz bin yılı hatırlamak ve hatırlatmak babında söylüyorum.

    Daha önce görmediğiniz bir beyit keşfettiğinizde ilk tepkiniz ne oluyor?

    Boncuk bulmuş çocuk gibi oluyorum.

    Peki eşiniz hanımefendi bu heyecanınıza katılıyor mu? Yoksa 'bıkmış’ bir hali mi vardır?

    Yok, ‘bıktım’ demez, Allah razı olsun. Ama biraz acıyarak bakar. Yüzüme karşı takdir ettiğini söyler belki nezaketen. Ama gıyabında bizim adam biraz garip, diyor olabilir. Haklıdır, normal şeyler değil bunlar. Kitabı eline almış, gülüyor, neşeleniyor, hüzünleniyor. Kendi başına, insana ihtiyacı yok. Yani akıllıca şeyler değil bunlar. Ama aşk ile akıl bir yerde olmuyor tabi, biri gelince biri gidiyor.

    36 yıl geçti. Ümid ediyorum, Arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim.

    Üniversite yıllarınızda merhum üstat Necip Fazıl Kısakürek'le bir anınız var beni çok etkilemişti. Sizden dinleyebilir miyiz?

    Sözlüyüm, İstanbul’dayım. Şartlar dramatik, gözümüz yaşlı. Ve her gün gelip geçtiğim banliyö treni Erenköy’den geçerken Necip Fazıl merhumun orada evi olduğunu biliyorum. Birçok şiirini ezberledim, ezberliyorum. Çok meraklıyım, kendisiyle tanışmayı arzu ediyorum. Tabi bizde öyle bir cesaret yok, birisi beni götürsün diye bekledim. 5. istasyon Erenköy'dür, 12. istasyon Cevizli. Ben Cevizli'deydim. Birkaç yıl böyle geçti. 1983'e geldik, artık evliyim. 22 yaşındayım. Ne olacak da görüşeceğiz falan diye beklerken Mayıs ayının sonlarına doğru Beyazıt Camii'nin avlusunda derse girmeden önce satın aldığım gazetede Necip Fazıl merhumun tam sayfa resmini görünce içim cız etti. Anladım vefat ettiğini. Altta bir beyti vardı, resmin altında. İlk anda okuyamadım. Cesaret edemedim, biraz düşündüm. Gazeteyi koltuğumun altına aldım. Epey bir düşündüm orada düşüp kalacağım diye. Sırtımı sağlam bir yere dayadım, acaba ne yazıyor diye bir taraftan düşünüyorum. Rahmetlinin ölüme dair harika mısraları var tabi, birçoğu koyulabilirdi oraya. Aklımdan geçtiler:

    “Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse! /Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse.”

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

    “Şu gideni çevirsem tutup da eteğinden / Soruversem haberin var mı öleceğinden?”

    Ve diğerleri...

    Bunlardan biri konmuştur zannıyla gazeteyi kendime yaklaştırdığımda şu beyti gördüm:

    “Genç adam yollarımı adım adım bilirsin.

    Erken gel beni evde bulamayabilirsin.”

    Sendeledim, Beyazıt tepemde döndü. Dünya böyle bir yer, dünya ayrılık dünyası. Görüşemedik ama gam değil. Orada görüşürüz, dedim. 36 yıl geçti. Ümid ediyorum, arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim. Hanıma mektup yazamayan, 22 yaşında bir delikanlı, cesaretini toplayıp da Necip Fazıl'ın karşısına nasıl çıkar? İmkan mı var? Şimdiki gençlere imreniyorum. Hoşuma da gidiyor, böyle her istedikleri yere gidiyorlar, tanışıyorlar. Böyle yürekli olmak lazım. Herhalde onlarınki daha doğru. Bizim zamanımızda çekingenlik hakimdi.

    Nuriye Çakmak Çelik, Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender
  • 664 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayatımda yaptığım ya da yapacağım en hadsiz girişimdir Tristram Shandy’i incelemek. Yapacağım diyorum çünkü okuması zaten yeterince zorlayıcı olan bir kitabı, — zorlayıcı olması dikkati çok fazla gerektirmesinden kaynaklanıyor, —sıkıcı değil ancak tahammül seviyelerini zorlayan bir yazarın kaleminden çıkıyor—bir de üstüne incelemek - incelemeye çalışmak - ha tabi unutmadan eklemeliyim: M•••• S••••• tarafından mükemmel bir incelemesi zaten yapılmış—işte saydığım bu bir, iki , üç sebepten ötürü hadsiz bir girişim. Belki istesem sebepleri çoğaltabilirdim ama incelemeyi okuma zahmetine girişen kişiyi yormak bıktırmak istemiyorum. Zira uzun yazıların okunma oranı da düşük. Ne kadar uzatırsam o kadar az kişi okuyacak demek oluyor bu —tabii bu aslında iyi bir şey çünkü gerçekten bir şeyler okumaktan keyif alan insanların dikkatini cezbetmek önemli. İşte kültürlü, edebiyattan keyif alan, zor da olsa başladığı kitabı yarım bırakmayan —bu tabii ne kadar iyi bir özellik tartışılır çünkü Schopenhauer’ a göre çoğu kitap zaman kaybı ve —gerçekten Schopenhauer bu konuda çok haklı—neyse konuya geri dönersek—zorlu kitaplarla bile başa çıkan o güzel hanımefendiler, yakışıklı beyefendiler sizler bu kitap hakkında bir şeyler öğrenmeye hatta ve hatta bu kitaba sahip olup okumaya kesinlikle layıksınız. Bu onur karşısında sizlere ne kadar methiyeler düzsem eksik kalır— o yüzden kendinizi bu incelemeyi okuduktan sonra hatta kitabı okuduğunuz andan sonrada övmeye devam edebilirsiniz, —hak ediyorsunuz tüm o güzel cümleleri. Burada kesebilirdim ama yok bence biraz daha övülmek doğuştan gelen hakkınız. Stefan Zweig, Sabahattin Ali, Albert Camus, Dostoyevski ve sayamadığım daha onca popüler yazardan kurtulup, başka yazarların da varolduğunu ve okunmalarının- size belki o kişilerden daha çok- şey kazandıracağı eserler olduğunu içten içe düşünüyorsunuz demektir. Çünkü bilindik bir söz vardır: “ Herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor demektir.” Bu cümle tam olarak böyle miydi ya da kim söylemiş hatırlamıyorum ama kimse söylememişse de bugüne kadar daha güzel bir şey yaptık ve siz bu incelemeyi okurken bir şeyler ortaya koymuş olduk. Neyse sanırım sahibi vardı. Siz araştırabilirsiniz. Ya da boş verin her şeyi bilmek bazen insanı yorar. “ Herkes aynı yazarları okuyorsa kimse bir şey okumuyor demektir”. En çok üzen şey ise kitap okuyup gelişen, kültürlenen bu kişilerin sadece popüler kitapları okuması. Her gün aynı yazarların aynı kitaplarının aynı alıntılarına tanıklık etmekten ve - belki bilmeden buna katkıda bulunmaktan - utanç duyduğumu belirtmek zorundayım. Popüler kitaplarla kitap okumaya başlamaktan önce nasıl kitap okunmalı ki insan kendini geliştirsin konusunda yazılar, kitaplar okumanızın daha verimli olacağını sanıyorum- hem sizin için hem benim için hem de insanlık için. Ha bir de kitap okurken rahatlayan insanlarımız var. Doğal olarak rahatlama düşünme eylemini bırakmanızdan kaynaklanır. Kitap okumak sizi rahatlatıyorsa kusura bakmayın ama siz ya seviyenizin altında olan kitapları okuyorsunuz ya da siz sadece gündelik konularınızı düşünmemek için okuyorsunuz- her durumda kötü bir şey —gelişmiyorsunuz. —Evet, haklısınız ben kimim ki bunu değerlendirebilirim. — Tamam, tartışmayalım. Ben müsaadenizle devam edeyim.

    ———————————————————————
    37.0344 N, 27.4305 E koordinatlarına denk gelen bir ilçenin iki katlı, mavi kapılı binasının — ev diye de açıklanabilirdi biliyorum. — ama incelemeyi yazan benim o yüzden ben neyi nasıl söylemek istersem öyle söyleyeceğim.—Anlayışınız için teşekkürler. — içindeki salonun köşesinde yer alan ufak bir kitaplık var. Beyaz, ahşap,5 raflı. — İçine maksimum ne kadar kitap alabilir diye büyük çalışmalar sonucunda 296 tane alabildiğini gördük. —tabii gerekli geometri bilgisi (https://dikdortgenler-prizmasi.hesabet.com) kitapların okunmak için yerinden çıkartılmama prensibi önemli bu dizilimde. İşte o kitaplığın 2. - üstten ikinci- rafında Yapı Kredi Yayınları sol tarafta kitap isimleri görülebilecek şekilde yerleştirilmişken sağında Babil kitaplığı serisi var yine aynı düzende. Tam ortasında ise diklemesine yerleştirilmiş, sırasıyla - soldan sağa- Celine- Gecenin Sonuna Yolculuk ve Taksitle Ölüm, Hobbes- Leviathan, Huysmans- Tersine, Hölderlin- Hyperion, Papini- Düşsel Konçerto ve bir de Tristram Shandy’i vardır. Her şey düzene kafamda isyan etmekle başladı.—Hangi düzen olduğunu anlayamadıysanız yeteri dikkatiniz verilmemiştir incelemeye ve buradan sonra okumayabilirsiniz— Ya da baştan okuyabilirsiniz. —Ayağa kalktım ve kitabı yerinden aldım. -Tahmin etmesi zor olmasa gerek hangi kitap olduğunu. Evet, Hyperion. Çünkü gözüme hoş görünmüyordu sıralamada Kazım Taşkent serisiyle görüntüsel bir uyumsuzluk barındırıyordu. Krem renginin yanında beyaz ve turuncu zihinlerde birleşir gibi gelse de- gerçekte gelmemişti ve görüntüyü bozuyordu. İşte o sırada bütünlüğü sağlamak amacıyla Tristram Shandy’i diğer dostlarıyla buluşturmak zorundaydım. Amacımsa en azından biraz olsun bir ahenk sağlamaktı. Ve bunu başarmak üzereydim ki daha önce okuduğum bu kitabın dili haricinde çok bir şey hatırlamadığımı anımsadım. — Ayrıca kitabı bir kere elime almıştım. — Evet, kitabı yarım bırakamamaktan daha kötü bir huy varsa o da dokunduğun kitabı okumadan yerine koymak. Bu ne demek tahmin edersiniz. Uygulamaya girdim ve kitabı okudum kategorisinden okuyorum’a çevirdim. —Üzüntü vericiydi. Sonuçta okuduğum kitap sayısı bir azalmıştı. Artık kimse beni beğenmeyebilirdi. Hemen okumalıydım. Ki bu sayede tekrar kitap sayım artabilsindi(!)

    IX. Bölüm

    Önsözü O. P. tarafından yapılmıştı kitabın. Nobel ödüllü, muhteşem, muazzam yazarımız. Kendisinin hiçbir kitabını okumadım ama ünü o kadar büyük ki bu sıfatları yazmam tutarsız görünmez diye düşünüyorum. Yine aynı sebepten önsözü okumadan geçtim. —Anlayabileceğiniz gibi tutarsızlığı sevmem madem kitaplarını okumadım önsözünü neden okuyayım. Zaten bir kitabın önsözünde kitabı anlatmaya çalışmak veya öğretmeye çalıştığı şeyleri açıklamak nasıl desem birazda küstahlık. Hem yazara sen kendini anlatamıyorsun ben açıklayayım, hem siz bu kitaptan bunları anlayamazsın ben size anlatayım hem de -bonus olarak- sizi belli kalıplara sokarak öğrenebileceğiniz başka şeyler varsa dahi bunu görmenizi engellemek demek değil midir? Sihirbazların çalışma prensibinden bunu görmek basit. Bende bana bu kitaptan şunu öğreneceksin diyenleri oldum olası sevmem. -Bırak bakalım ben ne öğreniyorsam öğreneyim sonra senle konuşuruz.— Ama yok illa açıklayacağız ki insanın hevesini kırarken, düşünce silsilesini de engellemiş olacağız. O yüzden umarım bu incelemede şikayet ettiğim şeyleri yapmamaya çalıştığımı anlar, ne kadar zorlandığımı görür ve anlayışınızla beni aynı ortamda bulundurursunuz. Bu inceleme sonunda elde etmek istediğim başarıyı tek cümleyle açıklamak istiyorum. “ Gürkan spoiler’ı öldürdü.” —Ah tefeci ve Türk düşmanı Shakespeare seninle sonra görüşeceğiz. —Ayrıca Hyperion’u da okudum. — O soruyu da akıllardan silelim ki Tristram Shandy ‘ den başka bir şey düşünemez hale gelelim.

    ••••••••••••
    X. Bölüm

    ......... ..... ...... ....... ... ........... ......... ... ........
    .. ...... ... ..............
    ......... ..?
    ••••••••••••
    XI. Bölüm

    PARDON biraz beklettim. Kahve almam gerekti de incelemeyi sürdürebilmek için. — İster misin? Eğer alıp geleceksen bekleyebilirim. Biraz olsun bu yazıyı beğenmişsen kahveyle daha güzel bir kombinasyon olacağına garanti ederim. Çay da olur ama şimdi seni bekletmek istemedim. —Demlemek falan uzun sürerdi. Ama sen illa çay içicem diye tutturuyorsan ve hali hazırda yoksa ben bekleyebilirim. —İşte bu incelemede buraya kadar gelebilmiş bir okur benim için bu denli değerlidir. Hatta bir güzellik yapayım sana.

    ************************************* ( işte tam olarak burda kalmıştın.)

    Hoşgeldin. —Afiyet olsun.— Devam edeyim. Değişik noktalama işareti kullanımları ve hatta yazım kurallarına uygunsuzluklar görmüş olabilirsin bu duruma kadar. Ama buna alışsan iyi edersin. —Çünkü Tristram Shandy bir kitap değil daha fazlası. Tam olarak hissettiğim şey; Tristram, Laurence, ben ve Toby avluya oturmuşuz ve resmen saadet zamanı.— Ayrıca arada Mura• Se••in de eşlik ediyor bizlere. —Kitabı okursan sen de bize eşlik edebilirsin senin gibi saygıdeğer bir şahsiyet bizi onurlandırır. —Noktalama işareti değdiğin şey nedir ki! —Bunlara dikkat etmekten anlatmak istediğimi anlatamadığım zamanlar oldu. Ama bir kitap yazıyorsan olmazsa olmaz di mi? Doğru. Bu yüzden kitap olarak alma Tristram’ı. Sen bir dost sahibi olucaksın. Ya da en azından okunacak bir şey olarak alma. —Bu kitapta hissettiğim en güzel şey, televizyon filmlerinde olduğu gibi aradaki camın ortadan kalkması. Yazar ve Tristram sizinle sohbet etmek istiyor. Ediyor. Sanki karşınızdaymış gibi bir sohbeti okumanızdan çok onu işitmenizi istermişçesine yeri geldiğinde kanıtları full metin halinde sunuyor yeri geldiğinde bir görüntü yaratıyor zihninizde. Kullanılan tüm -kitaplarda görmeye alışkın olmadığımız - işaretler konularla bir yerlerde bağlantılı. —Çünkü dümdüz size bir şeyi anlatsa bu kadar sansasyonel bir etki yaratamazdı yayımlandığında. Bir şeyleri anlamıyorsanız sizin anlamanızı istemediği için anlatmayan, anlayıp anlamadığınızı ölçüp dikkatinizi kendisine vermenizi isteyen bir yazardan bahsediyorum size. — Evet, evet büyük bir aşk romanı. — O alıntıları bulur paylaşırsan beğenileri de yüksek olur. — Demek isterdim ama Tristram yüksek zevklerin bir ürünü. O yüzden bu konuda karşılayamasa da güzel bir dostluğu barındıracağına eminim.


    XII. Bölüm

    Burada bir veda etmek istedim sana. —Eğer gelebildiysen buraya kadar,— gerçekten Tristram’ı okumalısın. —Konuyu anlatmaya çalışmaktansa kitapta karşılaşabileceğin enteresanlıklardan bir kesit sunmaktı amacım. —Kitabı anlatmadan kitabı anlatabilmeyi denemiş bir adamın konuşmasına şahitlik etmiş oldun sen de.



    —Aslında kahveni bitirdiğin an ile denk getirecek kadar uzatmak isterdim,— aynı anda olması önemliydi,—ama işte dünyanın kanayan bir yarası olsa gerek bu da. İnsanı alıştığı şeyden mahrum bırakmamak adına erken kesiyorum.

    Keyifli okumalar.
  • 672 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Kesinlikle beklediğim gibi İlluminae kitabından daha güzeldi bence. Ve serinin devamının da gitgide güzleleşeceğini düşünüyorum. Öncelikle bu kitapta ana karakterlerimiz değişiyor ve bambaşka kişiler oluyor ama aslında genel konu itibariyle İlluminae'yle çok büyük bir benzerlik ve paralellik içeriyor. Bu kitap beni ilk 200 sayfasından sonra aşırı derecede şaşırtmaya başladı. Ve bu kitabı İlluminae'den daha çok sevmememin üç nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi anlatım tarzına daha çok alıştım ve ikincisi konuya giriş daha hızlı oldu ve üçüncüsü de olaylar ve karakterler beni daha çok sardı. Bu kitapta Marie Lu'nun illüstrasyonları bulunuyor ve çok güzeller, kitaba kesinlikle ayrı bir hava katıyor bu. Ve bu kitap interaktif bir kitap diyebilirim. Bu da ne, nasıl yani derseniz: kitabı okurken bir süre sonra sağa çevirmem, döndürmem, ters okumam gerekti ve bence bu çok eğlenceliydi. Şimdi de gelelim kitapla ilgili sorunlarıma. İlk olarak ne kadar bu seriyi sevmiş olsam ve çok emek harcanarak yazıldıysa da biraz abartıldığını düşünüyorum okuyanlar tarafından. Beni rahatsız eden şeyler: bazı kısımların zorlama gibi olması, yazışmaların -tabi ki de samimi olucak ama- fazla sulu ve bel altı olması beni rahatsız etti. Ve ilk kitapla Gemina'nın birbirlerinin değiştirilmiş versiyonları gibi olduğunu düşünüyorum. İkisinde de ana karakter kız, sevgilileri var, kendi uzay araçlarını korumaya çalışıyorlar falan filan. Sadede gelirsem bu seri ve bu kitap bence okunmalı ama hayatınızın kitabı olur mu bilmem yani en azından benim şu anlık değil. Şimdi Obsidio'ya başlayacağım ve fazlasıyla merak ediyorum. İnşallah seri güzelleşerek devam eder ve beni tatmin eder. Son olarak normalde her kitabı herkesin -uygunsuz içerik ve şiddet aşırı olmadıkça- okuyabileceğini düşünürüm ama bu kitap bence içerisinde -yazarlar tarafından sansürlü de olsa- fazlasıyla küfürler ve argolar barındırıyor ve genelde neyin ne olduğu anlaşılıyor, bu yüzden 15-16 yaş üstü ve yazışma dili gençlere yönelik olduğu, karakterler genç seçildiği ve kitabı okurken kimi yazıların karalanmış, kimilerinin bozuk, kimilerinin ters falan olması nedeniyle de 35-40 yaş altı olduğunu düşünüyorum. Bence herkesin beğendiği, benim de abartıldığı kadar olmasa da fazlasıyla beğendiğim bir seri...
  • Koyunları güdecek,tarlaları sürecek işçileri yetmiyordu. İşte bu sebeplerdir ki bazı insanlar, başkalarını köle yapmaya başladılar.
    Köle, emeğiyle hem kendisini, hem de sahibini geçindirebilirdi. Ancak kölenin çok çalışıp az yemesi için sahibinin ona göz kulak olması gerekti. Böylece bir insan başka birini kendine canlı alet yaptı.
    İnsanın boynuna, öküz gibi boyunduruk vuruldu.
    İnsan özgürlüğe kavuşmaya ve doğaya hakim olmaya uğraşırken başkasının kölesi oldu.
    Eskiden toprak, onu işleyenlerin malıyken artık köle, başkasının mülkü olan toprağı işlemeye başlamıştı.
    Toprağı süren öküzler başkasının malı, topladığı ürün başkasının ürünüydü.
    Eski Mısır’da, öküzleri süren köle şöyle bir şarkı söylerdi:
    Ezin başakları öküzler!
    Ezin başakları ki,
    Ağanın ürünü olsun.
    Böylece ilk kez insanlar arasında “efendi” ve “köle” meydana geldi.
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Japonya'nın güneyinde bulunan Okinawa sakinleri, dünya nüfusunun geri kalanından daha uzun yaşam sürmektedir. Nedeni ise her birinin birer ikigaiye sahip olması. Peki, nedir bu ikigai? Kitapta kelime anlamı kabaca 'hep meşgul kalarak mutlu olma' olarak tanımlanmış. Kısaca, yeni bir güne başlamak için yorganı heyecanla üstünden attıran o neden de denilebilir. Nacizane yorumumla ise; yapmayı sevdiğin ve iyi olduğun bir tutku, misyon.

    Japonlar herkesin bir ikigaisinin olduğuna inanırlar. Ve herkesin ikigaisi içinde saklıdır. Sana ait olduğuna inandığın ikigai, hayatına anlam ve mutluluk getirir. Daha huzurlu, sağlıklı ve uzun yaşamana neden olur.

    İşe başladıkları anda işin akışına kapılmanın onlar için özel bir anlamı vardır. Bu da ikigai'nin temel yapıtaşlarından biri.

    Ayrıca kitapta Okinawalilarin nasıl beslendiklerinden de bahsedilir. En önemli husus mideyi tamamen doldurmamaktır. En yaygın deyişleri: 'hara hachi bu' midenin yüzde 80'ini doldur demektir.

    Değinmek istediğim başka bir konu ise logoterapi. Yaşamak için bir neden bulmamıza yardım eden psikoloji ekolü. Kitapta bu yöntemden daha fazlası var. Tek eksik yönü yüzeysel anlatılması. Okuduktan sonra uygulamak için kitaba bakakaldım öylece, internette ayriyetten araştırmam yapmam gerekti.

    Tüm bunların dışında kitapta güzel yoga teknikleri de bulunmakta. Zihninizi sakinleştirmek, güzel bir ara vermek isterseniz önerebileceğim bir kitap oldu. Pişman olacağınızı sanmıyorum. Hayatın bizim keşfetmemizi istediği gizli bir yönü var ve bu uğraşta aradığım gize katkısı oldu diyebilirim. Bence bu okunması için yeterli bir sebep.