Nostalji Dükkanı- Anı Tüccarı
Bit pazarı vardır herhalde her şehrin. Hatıralar satılır orda. Giyilmiş elbiseler. Kimi bir sevgilinin yanına giderken, kimi bir iş görüşmesine. Kullanılmış saatler. Hayata hep geç kalanların ve erken gelmişlerin saatleri. Kitaplar satılır, öğrencilerin ders kitapları, ölmüş birinin bütün ömrünü verip biriktirdiği kitaplar. Arasında sevgilinin bir tutam saçının sakladığı kitaplar. Arasında geç kalındığı için sevgiliye verilememiş, kurusunu veririm saklar diye düşünülerek kurutulmuş çiçeklerin bulunduğu kitaplar. Birbiriyle değiştirmek için alınmış, sevgiliye bir şeyler anlatmak için manidar cümlelerin altı çizili kitaplar. Kendine bir şeyler anlatmak için cümlelerinin altı çizili kitaplar. “Sokak hayvanları gibi düşün demişti biri. Bunlarda sokak kitapları.” Hüzünlü gelmişti..

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde eşyayla, sahibinin tabiatının benzediğini söylüyordu Tanpınar. Demekki bit pazarlarında sinirli bir ayakkabıya, sahibi gibi hep geç kalan bir saate, umutlu bir kitaba rastlamak mümkün. Ve hatırla, eşyanın canlı olduğunu ima ediyordu Dino Buzatti baharda kımıldanan eşyaların sesini dinlerken Tatar Çölünde. Bu atmosferi hissediyordur da bu yüzden seviyordur belki insanlarda bit pazarlarını.

Tuhaf bir isim esasen “pit pazarı” burda öyle derler sizin oralarda ne denir bilmem. Bir gün Eskişehir’de kendimden uzaklaşmak için yürürken bir dükkana rastladım. Aslında önce bir kokuya.. Eskinin kokusu. Bir yüzü, bir teni, bir sesi unutur ama en son bir kokuyu unuturmuş insan. Çevirdim bende başımı bu kadim kokudan tarafa. Kapısında “Nostalji Dükkanı” yazan bir yer. Biraz tabelayı izledim. Biraz vitrinden içerisini. Vitrinleri izlemek pek adetim değildir oysa. Bu kadim kokunun suretiyle karşılaşma cesareti bulunca girebildim içeri ancak. Bit pazarlarından tek farkı eskinin kokusunun uçup gitmesine izin vermeyen dört duvar, yerde bir gazete ya da bezin üzerine serilmekten kurtulup raflara dizilmiş anılar ve ticari dehasıyla övünür görünen bir satıcı. Oysa bit pazarlarında seni kırk yıldır tanır gibi davranan, ne istediğini sezen, ne kadar paran olduğunu sezen, bu yaptığını çokta bir iş gibi görmeyen insanlara alışmış gözlerim bu satıcıdan rahatsız olmama sebep oldu. Sorduğum bir kaç eşyaya biçtiği uçuk fiyatlarsa sinirlerimi iyice altüst etti.

Bunların hiç birini alamayacağıma ikna olunca, beni kovacak değil ya diyerek dolaşmaya başladım eskici dükkanının içinde. Samimi bir hoşgörüye sahip olmasada, modern ticari hoşgörüsünü sınamak istedim. Böylelikle raflarda dizili her eşyanın önünde durup bunu daha önce kimin kullandığını düşünmeye başladım. B harfi olmayan bir daktiloyu, hayatı çok dikkate alamamış, hayatında kendisini dikkate almadığı anlaşılan, hayatta kendi için yaptığı tek şey bu daktiloyla bir şeyler yazmak olan, kumral toplu ama şişman olmayan, başkalarının ona biçtiği hayatı layıkıyla yaşamış ama kendi için hiçbir şey yapamamış kadın olduğuna karar verdim.

Bir kaç adım sonra sarıya çalan camında kendimi izlediğim bir saatin önünde buldum kendimi. Az kullanılmış ve az hırpalamış bu saati dedim kesinlikle zamanla problemleri olan biri kullanmış olmalı. Gece yatarken saatin sesini duymaya tahammül edemiyordu ve mutlaka heryere geç kalıyordu. Evet zamanla problemi olmalıydı bu çok belliydi. Öyle ki bazen kaç yaşında olduğunu unutuyordu. Çokça tutarsız biri olmalıydı ayrıca. Hem saatleri kıymetli buluyor hem zamanın sesine tahammül edemiyordu. Belki geçiyor olması zamanın onu korkutuyordu. Ve belki bu korkular ona yaşını unutturuyor böylece henüz vaktim var diye düşünerek rahatlıyordu. Vakti vardı. Peki bu vakti ne yapacaktı ?

Sabırsız nefes alış verişlerini duyarken bizim anı tüccarının, bir fotoğraf gördüm. Cesurca kadraja bakmış bir kadın ve tedirgin bakışlarını kaçırmak isterken yarım yamalak yakalanmış bir adam. Arkasına bastıra bastıra kararlı bir yazıyla yazılmış mürekkebi yer yer fotoğrafın ön yüzüne geçmiş bir kaç satır gördüm. “Okuyabilir miyim” dedim anı tüccarına.
Benden kurtulmak istediğini ima eder bir ses tonuyla “Oku” dedi. Bir kelebeğin pulları hemencecik dökülecek kanatlarını tutar gibi tutarak fotoğrafı arkasını çevirdim. Evet kararlı satırlardı. Anlaşılmak istemiş, cevap bulmak istemişti besbelli..
“Can” diyordu.
“Can Süreyya,
Sade laf değil bunlar, can oldun sen bana. Sahip olduğum ne varsa ardımda bırakarak nasılda düştüm peşine. Kökümden toprağımdan koptum artık. Şimdi bahçeden koparılıp saksıya ekilmiş bir bitkiyim. Çarem yok, yakıştırdığın yere koyacaksın beni. Çarem yok.”
“Ne güzel yazılmış dedim sokaktan geçen insanlara bakan dükkan sahibine ne kadar içli. Adını da yazsaydı keşke. Sizde Süreyya’yı ve onu bu kadar seven adamı bulmak istediniz mi okuduğunuzda” dedim. “Ne yazmış ki hiç dikkatimi çekmedi” dedi. “Okursunuz yerine bırakıyorum” dedim. Okuduklarımın heyecanı geçmeden ve bu adam benim tüm hevesimi kaçırmadan attım kendimi bir dünya anının içinden gerçek dünyaya. Hızlı adımlarla Porsuk’a doğru yürüdüm. Hep hızlı yürürüm esasen. Orada daha iyi düşünebilirdim Süreyya’nın evcil bitkisini. Kimdi ? Nereyi bırakıp gelmişti ? Nasıl ve ne kadar sevmişti Süreyya’yı ? Bu satırları yazan adamın ismi ne olabilirdi ? Bunları daha sakin düşünebilirdim orda. Hemen telefonuma sarıldım. Bunları düşünürken dinlemek için birde şarkı buldum kendime ve evimin halısına oturur gibi tereddütsüz oturdum çimlere.

https://youtu.be/A60IYFq6tvo

Kalk Yerinden(Çocuklar Ağlamasın)
....
Sevmekle baslar yaşam 
Önce Yaradanı sever insan 
Bir böceği,bir çiçeği, 
Bir kediyi bile severken 
Kaliteli olsun yaşam 
İnsan kendine yaşamdan pay biçerse 
Yaşamda yerini doğru çizerse 
Sevmenin tadına varırmış. 
Dilde olmazmış sevmek, 
Yürekten gelirmiş 
Ataya,dosta,sevgiliye,kardeşe 
Yanında olurmuş en zor günlerinde 
Beklemezmiş gel yanıma desin diye 
Al elimi dermiş her seferinde 
El uzatılırmış muhtacım diyene

Komşunun aç kaldığı yerde 
Oruç tutsan helal olmazmış 
Namaza dursan beş vakit 
Camilere gitsen her Cuma da 
Oruçlu olsan onbir ayın sultanında 
Dile karışırsa helal olmayan heceler 
Nafile edersin duanı

Yol Rabbim in yoludur 
Göz Rabbim de 
Yürek atışı helal lokmadan geçermiş 
Yürek atışı helal sözden geçermiş 
Uzak yerlerde üşüyen çoçuklar potinsiz gezermiş 
Ağlarmşþ bir çocuk annesinin eteğinde 
Bir lokma ekmek için 
Dolaşırmış çöplüklerde, 
Taşı kaynatan nineyi anlatan hikayeyi 
Anımsarsa insanlık yeni baştan dogar

Kalk oturduğun yerden 
Yolun yol değil 
Karnın doyduysa 
Allah'ın yolunda sözün doğruysa 
Bugün o gündür 
Kalk oturduğun yerden 
Rabbim den af dile 
Zor gününde yanıbaşında 
Bir kırlanıç biterse, 
Al yanına beraber uçun doğrunun yolunda 
Çift uçar kırlangıçlar 
Seninle ağlayan çoçukların yurduna

Anam ağlar babam ağlar 
Dostlar yanıbaşımda çiçek açar 
Kardelen olurum,açarım gönüllerde yagarken kar 
Başka çiçek bilmem,gözyaşımı akıtmam yabana 
Umut olurum her yeni günde çiçeklerim yeniden açar 
Benim gönlümde güneş çocuklarla doğar 
Sakın unutmayın çocukları 
Kar geliyor kapatacak yolları 
Bir yudum ekmeğe bile öylesine muhtaçlarki 
Van da,Urfa da,Elazğ da 
Bir sokak ötede evinin yanıbaşında 
Ağlar annesinin omzunda bir çocuk 
Akarken çatıdan yağmur damlaları 
Gönlünü gönder,bir ufacık battaniyen yok mu 
Bırak boş işleri 
Kalk yerinden bir postalık para yeter

Ayların Sultanındayız 
Çocuklar aç kalmış, 
Ataları bir kalem bile alamamış 
Zor günde yaşam örnekleriyle dolmuş taşmış 
Paranı,pulunu vaktini iki lakırtıya harcarsın 
Oruç,namaz diye hayrırız 
Yapalım hepsini birden 
Elden öte kendimize 
Doğruları getirelim evrende 
Öğretelim önce kalbimize 
Af dileyelim yanlışlar için Rabbime

Kalk yerinden 
Bak karşý da bir çoçuk ağlıyor 
Mardin de,Hakkari de İstanbul un varoşlarında
El verin sussun çoçuklar 
Aç kalmasın insanlar. 
Ayların Sultanındayız 
Boşa geçirilen zamanda 
Namaz kılıp,oruç tutsan da 
Doğrudan şaştınsa 
Sık silahını yalana yada ruhuna 
Yolun açık doğru sözde 
Namusun doğru sözde 
Güzel kalpte 
Allah verir aman dileyenlere 
Af dile 
Gerisi nafile 
Rabbim duyar sesini...! ! ! 
Ona sığın. 
Unutma çok uzakta evladın gibi 
Bir çocuk ağlý yor akan çatının altında 
Ya ağlayan evladın olursa? 
Başka ana baba sana koşmaz da 
Sormaz mı evladın,neredeydin, 
Ey baba,ey ana? ? 
Lakırtılarla gün doldurdunsa

Bak o çocuk; 
Aç karnında zoraki oruçta 
Kalk yerinden 
Zaman geldi 
Haydi.. 
Uzat Elini... 
Kendine bekleme 
Sen uzat ki 
Uzansin sana eller 
Namını eller değil Rabbim duysun 
Namusunu eller değil Rabbim bilsin 
Şanını eller değil ağlayan çocuk yüceltsin 
Haydi ne duruyorsun? 
Dilden suya aksın doğrular 
Zor günde kucaklansın dostlar,çoçuklar 
Edilsin dualar

Kalk yerinden 
Ağlayan çoçuk susmalı 
Duyun Eller,Payeniz iki lakırtıya değil 
Çocuklara olmalı 
Bin veren Rabbim için 
Bir doğru yolu açmalı 
Çünkü bu ay ayların Sultarı 
Ramazan-ı Şerif.. 
Hoşgelmiş 
Doğdu yol için,doğru söz için 
Affeylemek 
Yardım elini uzatmak için 
Sizlere,bizlere birer dua almak için 
Çok uzaklardan gelmiş

Haydi kalk yerinden 
İki lafla peynir gemisi yürümez 
İki kelam Rabbim e gelmez 
İstersen 
Orucunu tut,namazını ki 
Ama önce 
Aç olanları doyur 
Yalanlarını kilitle Kaf Dağý na 
Gitmeli ağlayan çocukların ataların yurduna

Çocuklar ağlamasın! ! ! 
Bir tek gözyaşını silerek bile alalım birer dua. 
Hayredelim,hoşgeldin diyelim Ramazan a...

Velakin bunların hiç tüketmeyelim diğer aylarda da! ! !

Sevtap Sevim

Gülcan Bülbül, Kayıp Sevgiliye Mektuplar'ı inceledi.
17 May 12:51 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap önce sevgiliye bir ağıtla başlıyor, ve zaten o kısımda kalbe dokunuyor. Sonraki sayfalarda Sude adındaki esas kızımızın, denizde kaybolan sevgilisi Kağan'a olan aşkını öğreniyoruz.
.
Aşk güzel hoş da, bekleyiş bir süre sonra saplantıya dönüşüyor. Haklı da aslında Sude. Çünkü Kağan denen iplis, kaybolmadan önce her zaman ona döneceğine, ondan başkasıyla olmayacağına söz vermiş. Bir de Sude'den beklemesi istemiş.
.
Tabi olaylar Selim, yani Kağan'ın kuzeninin tayin alıp Kocaeli'ne gelmesiyle karmaşık bir hal alıyor. Çok güzel mıç mıç aşk olmayan ve aşkın çok naif anlatılmış bir halini okuyacağınızı düşünüyorum.
.
Aşk mıdır bizi hayatta tutan, yoksa güvenilir ve koşulsuz bir sevgi midir ihtiyacımız olan?

Resul Bulama, bir alıntı ekledi.
07 May 02:13 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Stendhal'in meşhur kristalizasyon - billurlaştırma teorisi
"Billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesi"dir.

Jurnal Cilt 2, Cemil Meriç (Sayfa 34 - İletişim yayınları 17. Baskı)Jurnal Cilt 2, Cemil Meriç (Sayfa 34 - İletişim yayınları 17. Baskı)
Hüzn-ü Beşer, Otuz Beş Yaş'ı inceledi.
03 Nis 20:51 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi

" Dante gibi ortasındayız ömrün"

Daha çocukken ki o kaygısızlığımızla, okul kitaplarında okuduğumuz o şiirin şimdilerde aklımda en çok dolanan dizesi.

Oysaki ömrümün ortasında da değilim.
Ama zaman geçtikçe , yazarın dediği gibi insan her doğan günün bir dert olduğunu anlıyor.

Çocukluksa, ahh çocukluk işte.
Başlı başına bir özlem.
Geçti mi bir kere geri kalan tüm ömür sızısıyla kalıyor.

Cahit Sıtkı Tarancı ölümün, yalnızlığın, geçen ömrün, saçlarımıza kar misali düşen akların, yaş aldıkça insanın vardığı farkındalıkların, geç kalmanın , telafisi olmayan zamanın acısını anlatıyor şiirlerinde.

Bazen insanca isteklerinde de bahsediyor.

Tek şikayetin ölümden olduğu bir memleket istiyor mesela.
Ya da nimet gibi bir sevgiliye aşkını anlatıyor.

Ama daha çok umarsızca geçen yıllarının pişmanlığını geri kalan tüm ömründe yaşayan bir adamın şiirlerini okuyoruz.

Bu şiirler bizi derin derin düşündüren bir melankoliye düşürüyor.

"İnsan öleceğini
bile bile
nasıl yaşar?
Ya çıldırır
ya da öleceğini
unutur"


Ya da şair olur...

Fesleğen
Fesleğen ile Seyyah'ın son kitabı bu. Hikmet Anıl Öztekin, "Çok acı çektim. Derdi dünya olmayan insanlar için yazdım bu satırları," diyor ve ekliyor: " 'Bir' olanın rızasından, insanlara Allah sevgisini anlatmaktan ve duanızdan başka hiçbir derdim yoktur bu dünyada. Ruh sevgiliye, beden toprağa kavuştuğunda 'iyi yazardı' değil 'iyi severdi' deyin bana."Hüznün, zarafetin, gözyaşlarının, kocaman yüreklerin inceliklerle örülmüş hikâyesi bu. İlahi aşkla hemhal olanların, hayatın yanlış tarafında duracağına, hep yalnız tarafında durmayı tercih edenlerin..

(Hikmet Anıl Öztekin - Fesleğen)

AŞk Rahmettendİr...

VE İNCE BİR nimettir! Ve dahi hikmetle anlaşılmaya, şefkatle sevilmeye lâyıktır.

İbrahim (a.s) ın "Lâ uhibbu'l-âfilîn"(Ben batıp gidenleri sevmem) feryadının üç harfe dökülmüş halidir aşk..

Güzelliğe iştiyaktır ve ''hakikî güzeli'' gösteren bir pusuladır.

Batıp yitenin sevgili olamayacağını haykıran bir kanıttır!

Kalbimin ebedî aşk için yaratıldığını ve sadece ama sadece O'na c.c ayna kılınan o kalbe, kaybolup giden zeval mahkûmlarının giremeyeceğini anlatan bir işarettir.


Aşk ile ebede yönelirim ve aşk gözyaşlarıyla Ebedî Sevgili'yi ararım.

Mecazî sevmelerin ve sevgililerin elemini aşk ile hissederim; onları hakikî sevmeye ve Sevgiliye aşk ile köprü eylerim.


Ki, aklım yorulsa da, bakmayı ihmal etse de vicdanım O'nu c.c unutamaz.


Ben vicdanımı inkâr etsem de, vicdanım O'nu c.c düşünür, O'na c.c yönelir.


Sadece benim değil, bütün varoluşun kalbindedir aşk ve ''yok olmayan'' bir Mâşuk'u gösterir.


Ben ki insanım, varoluş ağacının meyvesiyim. Nasıl ki ağaçta olmayan meyvede görünmez; o halde, benim sinemdeki ilâhî aşk gibi, kâinatın sinesindeki hakikî aşk da Ezelî bir Sevgiliyi gösterir.


Zira, kâinattaki bütün çekimler, çekilmeler, çekiciliklerin cazibedar bir hakikatın çekimiyle olduğunu gösterir aşk uyanık kalbime.



Yeryüzü meczub bir mevlevi gibi o aşkla döner güneşin etrafında.

Elektronlar aynı Sevgilinin cezbesiyle döner çekirdeğin etrafında.

Oksijen ve hidrojen o aşk ile birleşirler ve su gibi Rahmetin cisimleşmiş halini meyve verirler.

Bülbül aşkın cezbesiyle güle nağmeler dile getirir.

Varlıkların bütün dönüşleri, bütün hareketleri, bütün çekim kanunları aşktandır.

Bütün kâinatın mayası aşktır...




Aşığım ben; varlığa... hayata... bekaya... kemale... cemale... aşığım.



Benliğimden soyunduğumda, imanın şuurunu giyindiğimde anlarım ki, aşkım aslında O'nun c.c isimlerinedir, O'nadır c.c.

O'nun c.c bekasına, O'nun c.c kemaline ,merhametinedir.

Zira hakikî beka O'nundur c.c; eksiksiz kemal O'nundur c.c ve kusursuz ebedî cemal O'nundur c.c.


Aşkım ve muhabbetim marifetimdir, kulluğumdur...

Aşkım ömrümde tutunduğum O'nun c.c yolunu yol eylemiş yolumdur

Aşkım dilimde zikreylediğim O'nun c.c isimleridir




Aşkı hikmetle anlamayanlara, şefkâtle sevmeyenlere


Aşk olsun!

Karı koca
Neden Erkeğe Koca Kadına Karı Denir?

Eşim olma, karım ol! Bakma daha ilkel durduğuna sen, ruhu vardır kelimelerin. Karı-koca eşten daha çok şey anlatır. Hatta belki bize unutulmuş bir şeyi söyler.

Sahi, biliyor musun? Neden erkeğe koca, kadına da onun karı demiş eskiler?

Eşim değil, karım ol! Kedilerin eşi olur, terliklerin de İnsanın eşi olmaz. Bir ömür eşlik ediyor diye mi sevgiliye eş denir? Eşlik etmek yeter mi? Fazlasını beklemez mi insan yârinden Kelimeleri yitirmeseydik anlardık belki, evlenecek erkeğe eskilerin neden ?koca? dediklerini. Çünkü ?koca? bilge demektir, yüce demektir. Koca demek, dağ demektir. Ve ne kadar yüce olursa olsun, üstünde kar olmayan dağ eksiktir. Dağların yücesine kar yağar diye kadına da kocanın karı? demişler. Bakma şimdi evlenenlerin ?karı-koca? ilan edildiğine. Koca ve onun karı? olmalıdır aslında. Yani yüce bir dağ olmalı adam. Kar gibi pak ve masum olmalı kadın. Örtmeli ve bir ömür, süsü olmalı dağın. Çünkü üşür tepesinde kar olmayan dağ, ne kadar yüce olursa olsun, yarım görünür

Eşim olma, karım ol! Bana benzemeye çalışma sakın. Bana benden lazım değil bir tane daha. Ama unutma ki sensiz yarımım. Her zaman söylemem, ama sen anla.

Eşim olma, karım ol!

Beni tamamla?