• Dünyanın uzak bir ucunda, çok eski zamanlarda bir halk yaşardı. Bu halkın yaşadığı toprakların bir yanı büyük bir bozkırlık diğer yanı ise geçit vermez ormanlarla kuşatılmıştı. Bu insanlar neşeli, güçlü, yürekli kişilerdi. Fakat günlerden bir gün her şey değişti, zor günler başladı. Nereden geldikleri belli olmayan yabancı insanlar, yerli halkı ormanlara sürüp çıkardılar.
    Asırlık orman oldukça yaşlı ve eskiydi, içi bataklıklarla doluydu, çok karanlıktı. Gökyüzünden bakıldığında orman, ağaç dallarının birbirlerine dolanmaları yüzünden görülemezdi. Güneş ışınları ağaç dalları ve yaprakları arasından geçemezdi, geçip bataklıklara ulaştığında ise çok pis kokular oluşurdu. Ormana gelmek zorunda kalan yerli halk bu kokuya dayanamaz, birbiri ardına ölürlerdi. Kadınlar, çocuklar kan ağlar, babalar kederden sürekli düşünürlerdi.

    Halkın kurtulmak için iki yolu vardı. Birinci yol arkalarındaydı, orada kötü ve güçlü düşmanlar vardı. İkinci yol ise önlerinde bulunan her tarafı bataklık ve kökleri çamura saplanmış dev ağaçları olan ormandan geçip gitmekti. Gece gündüz karanlığın, sessizliğin yayıldığı, rüzgâr estiğinde boğuk uğultuların yankılandığı orman, geniş ve aydınlık bozkırlara alışmış olan yerli halkı bunaltıyor, bezdiriyor ve ümitsizliğe düşürüyordu her geçen gün.

    Her şeye rağmen güçlü insanlardı bunlar. Bir zamanlar topraklarına zorla girerek kendilerini yenmiş olanlara karşı ölüm kalım savaşına girebilirlerdi. Fakat savaşta ölmek istemiyorlardı. Kendilerine bir şeyler vasiyet edilmişti. Ölürlerse vasiyetleri de kendileriyle birlikte yok olup gidecekti. Sabırla beklerlerdi. Sürekli düşünürler, düşünmekten yorulurlar, içlerindeki ümitsizlik korkularını büyütür ve ruhlarını ele geçirirdi. Pis kokulara dayanamayıp ölenlerin ardından yakılan korku dolu ağıtlar yükselirdi. Kimse gidip özgürlüklerini düşmana teslim etmek, köle olmak istemiyordu.

    Bu sırada Danko adında biri çıktı ortaya ve herkesi tek başına kurtardı. İnsanlara şöyle dedi:

    “Arkadaşlar. Düşünüp durmakla yoldaki kayalar yerinden oynatılamaz. Hiçbir şey yapmayan, hiçbir şey elde edemez, hiçbir yere ulaşamaz. Ne diye bütün gücümüzü, düşünmekle, üzülmekle boşu boşuna harcıyoruz. Haydi, kalkın ayağa. Gidelim. Şu aşılmaz ormanı yarıp geçelim. Dünyada her şeyin bir sonu vardır. Gidelim arkadaşlar. Haydi!”

    Danko’ya baktılar. Danko’nun iyi ve yürekli birisi olduğu gördüler. Danko’yu kendilerine yol gösterici seçtiler. Danko’nun ardından yürüdüler, çünkü ona inanmışlardı.

    Yolları zordu, karanlıktı. Bataklıklar insanların bir kısmını yutuyordu. Ağaçlar, ağaç dalları her yeri sarmıştı, ağaç kökleri toprağın üzerinde uzanıyordu. Atılan her adım daha fazla ter, kan ve yorgunluk sebebiydi. Yürüyüş çok uzun sürmüştü. Orman sıklaşıyor, insanlar azalıyordu. Yakınmaya başladılar, deneyimsiz bir gencin ardına düşmelerinden, nereye gittiklerini bilmediklerinden dolayı. Danko ise güçlü ve tükenmez bir inançla önde yürüyordu.

    Gök gürültülerinin ortalığı kapladığı, yıldırımların çaktığı bir anda yorgun insanlar umutsuzca yürüyorlar, Danko’ya karşı öfkeyle söyleniyorlardı. Danko’yu suçlamaya başladılar. Kendilerine zarar veren bir hiç olduğunu, kendisini öldüreceklerini söylediler Danko’ya.

    “Siz kendiniz istediniz, ben de sizi buralara getirdim. Sizlere yol göstereceğime söz verdim. Sözümde de durdum. Ya sizler? Kendi kurtuluşunuz için ne yaptınız? Yalnızca yürüdünüz. Uzun yollar için gücünüzü saklayamadınız. Yalnızca koyun sürüsü gibi yürüdünüz, yürüdünüz.”

    Danko, kurtarmaya çalıştığı, kendisini öldürmek isteyen insanlara baktı, hepsinin birer canavar kesildiğini gördü. Çevresini saran bu insanların yüzlerinde hiçbir soylu görünüşe rastlayamadı. Yüreği öfkeyle kabardı. Fakat insanlara olan sonsuz sevgisi yüzünden öfkesi bir anda yatıştı. İnsanları seviyordu, onları kurtarmak istiyordu. Danko’yu öldürmek isteyen insanlar çevresini sarmaya başladılar. Danko’nun yüreği alevlendi, içini bir hüzün kapladı.

    Ormanda gök gürültüsü her yeri sarmıştı, şimşekler çakıyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. İnsanlara bağırdı ve birden göğsünü elleri ile yırtarak yüreğini koparıp çıkardı, başının üstüne kaldırdı. Güneşten daha aydınlık bir yürek tutuyordu, göz kamaştıran bir ışık saçıldı ormana. İnsanlar şaşkınlıktan taş kesilmişlerdi. Danko ileriye atıldı, insanlara yürümelerini söyledi. Yürüdüler, yürüdüler…

    Ve birden, orman sona erdi. Güneş insanların yüzlerinde parladı, temiz hava doldu ciğerlerine. Büyük bir bozkıra gelmişlerdi. Akşamüstü, güneşin batan ışınları altında, Danko’nun yırtık yüreği göğsünden akan sıcak kan gibi kırmızı olmuştu.

    Yiğit Danko, karşısındaki geniş bozkıra gururla baktı, özgür toprağa baktı ve gülümsedi. Sonra yere düşüp can verdi.

    İnsanlar sevinç ve umut doluydular. Danko’nun ölümünü bile fark etmediler. Yanında duran yüreğini görmediler. Yalnızca, içlerinden sinsi biri bunu gördü. Bir şeyden korkarak, ayağıyla bastı bu onurlu yüreğin üstüne. Yürek kıvılcımlar saçarak söndü.
  • 160 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Aokigahara Ormanı, Japonya'nın meşhur Fuji Dağı'nın hemen yanı başında bulunan ve uzaktan bakıldığında yeşilin her tonuyla dikkat çeken bir doğal güzellik.Yerli ve yabancı turistler bu ormana Fuji Dağı'nı çeşitli açılardan görmek, dağın fotoğraflarını çekmek ve hazırlanan parkurlarda doğayla iç içe yürüyüş yapmak için geliyor. İnsanlar kendileri için belirlenen rotalardan şaşmamaları gerektiğinin bilincinde. Çünkü inanılmaz sık olan bitki örtüsü kaybolduğunuz an yönünüzü bulmanızı veya sesinizi duyurmanızı imkansızlaştırıyor. Fakat bir de bu rotalardan bilerek çıkan ve ormanın derinliklerine yürüyenler var. Onlara belirlenen parkurlardan çıkma cesaretini veren ise zaten oraya intihar etmek için gitmiş olmaları.
    Japon tarihinde mistik bir yeri olan ve ölü ruhlarla özdeşleşen Aokigahara, Seicho Matsumoto'nun iki karakterinin bu ormanda intihar ettiği romanı Kuroi Kaiju'dan sonra bir intihar merkezi haline gelmiş. Aokigahara'nın girişine gelindiğinde rastlanan, son kez bu ormana gelmek için kullanılmış ve terk edilmiş arabalar zaten nasıl bir ortam olduğu hakkında ilk fikri veriyor.
    Ormana girdiğinizde "ateş yakmayın, çöp atmayın" gibi klasik uyarılar yerine "lütfen intihar etmeyin, hayat size verilmiş bir hediye, ailenizi ve arkadaşlarınızı düşünün" gibi ifadeler yazılı. Ormanın derinliklerine doğru gidildiğinde önce ağaçlarda topluma ya da geride kalanlara sitem amaçlı, mesaj veren çivilenmiş objeler ve bırakılmış veda notları görülüyor. Sonra ise çoğunluğu kendini ağaçlara asarak bazıları ise ağaç diplerinde aşırı dozda ilaç alarak kendini öldürmüş insanların bedenleri. Ve bazılarının aldıkları kararı son bir kez düşünmek için bir kaç gün kaldığı bazen dolu bazen boş bulunan çadırlar görülüyor. Kimi bölgeleri gündüz saatlerinde bile ağaç sıklığından zifiri karanlık olan ormanda yetkililer her aramaya çıktıklarında en az bir cesetle karşılaşıyor.
    Yıldan yıla artması ve özendirici bulunması nedeniyle Japonya bu ormandaki intiharların sayısını resmi olarak açıklamıyor fakat sayının yıl başına 50-100 arası olduğu tahmin ediliyor. Aokigahara Ormanı, Japonyalı sosyolog ve yazar Wataru Tsurumi'nin intihar edeceklere el kitabı niteliğindeki tartışmalı kitabında da intihar etmek için çok uygun bir yer diye anlatılıyor."
    Peki ölmek için sadece bedenen intihar etmek yeterli mi? İşte bu kitap size bu soruyu sorduruyor. Ölmek için bedenin yok olması mi yoksa anıların zihinden mi yok olması gerekir?



    Ezgi Durmuş'tan okuduğum üçüncü kitabı. Bu kitabı diğer iki kitabına göre okuyan kişiyi sarsacak kelimelerini seçemeyecek duruma getiriyor. Okurken yazar başlarda sonunu söylese bile kaleminin gücü ve olayın merakı ile okumaya devam ediyorsunuz. Okurken de sizi karşılayan cümlelerde kendi hayatınızdan izler bulmak yüzünüzde hafif tebessüm oluşturuyor.



    Yazar ikili ilişkileri kişiler üzerindeki etkisini anlatmayı seviyor. Bu sefer de konuklarımız Umut ve İz. Onların yolculukları sizi sarsacak. Umut sekiz yaşındayken İz'i gördüğü ilk gün onun hayatında olacağını bilir. Hatta ilk hatırladığı olay ise onun ve annesinin evlerine gelmesidir. Anıları ve yaşadıkları ile bu zamana kadar gelirler.



    "Unutmak, unutan kişi için ölmektir unutulan kişi için mi yoksa?"



    Kitabı bir çırpıda okunan ancak etkisi uzun süre sizinle beraber kalacak kitaplardan. Okumanızı tavsiye ederim. Hayatı sorgulamanızı ve anıların önemini daha iyi anlamanızı sağlıyor. unutmayın ki düşünceleriniz sizi siz yapıyor.



    Anıların İz'i ve hayatın Umut'u ile iç içe kalmanız dileği ile.
  • 56 syf.
    ·8/10
    Daha kitabı satın almadan önce Stefan Zweig’in en sevdiğim ve beni en çok etkileyecek kitabının “Bir kalbin çöküşü” olacağını hissetmiştim. Hislerim beni yanıltmadı gerçekten öylede oldu.
    Çok severek ve büyük bir keyif ile okudum çokta duygulanarak çünkü duygulanmamak elimde değildi.
    Zweig bir babanın hissettiği duyguları çok net bir şekilde yazmış.
    Bir babanın sevdiği iki kadın için ( Eşi ve biricik kızı) tüm hayatı boyunca çalışıp onlara daha iyi bir hayat suna bilmesi için ve tüm gösterdiği çabalar, onlara sunduğu güzel ve imkanlı hayat onların gözünde değerli ama kendisi onlar için değersiz olduğunu anlaması yavaş yavaş kalbinin çöküşüne sebep oluyor. Dramatik öyküler sevenlerin kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Kuşkusuz seve seve ve gözleriniz yaşara yaşara okuyacaksınız.
    ⬇️⬇️⬇️SPOİLER içeren yorumumu okumak isterseniz⬇️⬇️


    ‘Yaşlı adam’ ( Stefan Zweig bu öyküsünde Yaşlı adamın ismini yazmamıştır. ) ailesiyle birlikte geldikleri otelde, bir akşam karnında şiddetli bir ağrıyla uyanıyor, göğsü sıkışıyor ve zorlukla nefes alıyor. Sancı ile geçen dakikalar’dan sonra sebebinin sadece alışık olmadığı İtalyan yemeklerinin olduğunu anlıyor. Dışarı çıkıp biraz yürüyüş yapmaya karar veriyor Yaşlı adam. Koridora çıkıp bir kaç kez dolaşıyor ve ağrılarından iyice kurtulunca odasına doğru yöneliyor ki bir ses duyuyor. Bekliyor ve diğer odadan bir kadın çıkıp doğrudan odaya yöneliyor.

    Fakat bulundukları katta sadece üç tane oda var ve bu üçünüde onlar tutuyorlar, daha rahat edebilsinler diye. Yaşlı adam düşünüyor. Kendi yatağından kalmadan önce eşini yatakta uykuda bırakmıştı?
    Öyleyle gördüğü kadın kızıydı? Biricik kızı Erna. Evet kızı Erna olduğunu anlıyor Yaşlı adam. Gecenin bir saatinde (04:00) bir erkeğin yatağına girmek için kendi odasından ( yatağından) çıkmıştı kızı Erna. Bu durumu görmesi, anlaması kalbinin çöküşüne ilk sebep, ilk darbe oluvermişti.
    O gece düşünmekten gözüne uyku girmiyor.
    Karısını uyandırmayı ve ona gördüklerini anlatmak istiyor fakat buna cesaret edemiyor.
    Hiç bir şeye cesaret edemiyor zavallı ihtiyar adam... (Buda öyküyü iyice hüzünlü yapıyor bence, çünkü ona acıyoruz.)
    Kızınada herşeyi bildiği halde bir şey söyle(ye)miyor, aynı zamanda ondan uzaklaşıyor, yüzüne bakmıyor, bakmak istemiyor, bakamıyor.. kızının iffetsiz biri olduğunu bildiği için... vb vb...
    bir kaç gün sonra (sanırım 2 gün sonra) bir davete (balo gibi) katılıyorlar üçü. Yaşlı adam o gece kızının ve eşinin nasılda onu umursamadan eğlendiklerini gözlemliyor, kalbi yavaş yavaş çöküyor.


    Eşi’ni başka bir adam dansa kaldırmak için kendisinden izin alıyor, nasıl dans ettiklerini izliyor.
    Kızı’da o gece birlikte olduğu erkek ile dans ediyor. Artık iyice bu durumlardan rahatsız olduğu için Yaşlı adam karısını yanına çekip burdan gitmek istediğini söylüyor, hadi gidiyoruz diyor.. ama tabi eşi reddetiyor ve kocasına kaba bir şekilde sen burda bulunmak istemiyorsan git diyor vb vb.
    Yaşlı adam bagajını toplayıp tek başına evlerine geri dönüyor. Ve iyice içine kapanıyor, kimseyle konuşmak istemiyor, konuşmuyor.
    Eşinin ve biricik kızının ona karşı böyle saygısız umursamaz oldukları için kendini suçluyor ama daha çokta para’yı. “Para, para, ah onları mahvetmeme neden olan o kirli, o iğrenç para..”

    .... “Ah bu para, adı batasıca para onları mahvetti... Benden uzaklaştırdı... Ben budala, o parayı dişimle tırnağımla kazandım ve aslında bunu yaparken kendimi soyup soğana çevirmiş oldum, kendimi yoksul ettim, onları da kötü.”

    Ve yaşlı adam ölümü arzuluyor, ölmeyi beklemeye başlıyor çünkü onun için ölmek ona hüzün veren bu hayattan kurtulması için tek çıkış yolu, huzura kavuşması için tek çare olarak görüyor.
    Ve sonunda Yaşlı adam ölüyor..

    “Ama çok geçmeden bu acı insan besinini içine çekmekten yoruldu. Doktor kontrol etmek için dinlediğinde, kalbi artık yaşlı adama acı çektirmeye son vermişti.”
  • 555 gün olmuş o kara başlangıçtan beri. 500. yazıyı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda aklımdan bu geçmiyordu elbette. O zaman masum bir şeyler yazıp bu sıkıntılı görevi hemen bitiririm diyordum kendi kendime.Oysa o hırslı yaratık arkamdan gelip fısıldamaya başladı, bu 500. seferde de. "Aynı olabilir mi acaba? Ne güzel olur değil mi hem? Sen bak ilk önce, sonra yazarsın yazıyı." gibi değersiz ama ikna edici cümlelerle aklımı çelmek istiyordu. Her zamanki gibi dinlemedim onu en başta. Yazmaya başladım anlamsızca:

    "Merüzzennami Halil Bey ile zevceleri Mahmure Hanımefendilerin ilk tanışmaları üç aydan kısa bir vakit önce vuku bulmuştu. İstanbul'un o eski şaşalı zamanlarından kalma görkemli bir aile olan Merüzzenamilerin tek çocuğu Halil, Avrupa'da eğitimini tamamlayıp vatan dönen refiki Parya'nın sağdıçlık önerisini büyük bir memnuniyet ile kabul ettiğinde, cemiyet'in yakın zamanda parlayan ailesi Hasarettinzadeler'e güvey olacağını elbette ki tahayyül bile edemezdi. Peki bu mesud hadise nasıl cereyan etmişti, isterseniz ona bakalım önce"

    Birden gözlerim karardı, tansiyonumun düştüğünü sandım ama elleriyle gözlerimi kapattığını anladım, o yılışık histen. "Çık artık buradan" dedim, "hükmedemezsin bana, yeterince zarar vermedin mi zaten, zapt edebildiğini zannediyorsan beni, zerre kadar da olsa, zehrini zevkle içime zerk ederim zayıflığımı örtmek için." Ne diyorum diye düşündüm o an , ama galiba beni çekmeyi başarmıştı o kaotik ve hastalıklı evrenine. Bir daha söylettirmeden çekti elini. Bilgisayar önümdeydi ama ben orada değildim ne yazık ki. Orada olsam yazabilirdim herhalde diye düşünüyorum. Ya da etrafımda başka şeyler de olurdu o pembe dumanın dışında. "Neden çıkmamı istiyorsun ki? Ben sen değil miyim zaten, hep beraber yapmadık mı her şeyi, beraber yazmadık mu 499 taneyi, ne değişti şimdi hayatında" Elimi dudağına götürdüm, çok konuşuyordu, her an beni etkileyebilip fikrimi değiştirmeme sebep olabilirdi. Sustu, gülümsedi. Ben de bilgisayarı koltuğumun altına sıkıştırıp son sürat kaçmaya başladım Bilgisayarım ve ben pembe duman içerisinde, herhangi bir umut kırıntısına sahip olmadan koşuyorduk. Duman da bizimle birlikte ilerliyordu, koşuyordu diyemeyeceğim çünkü ayakları yoktu dumanın. Ayakları olmayan bir şeyin koşamayacağının bilincindeydim hala, demek ele geçirememişti beni henüz, bilgisayarımdan da qwerty gibi sesler çıkıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu sanki bana. Hemen başımı kaldırdım ve söylemek istediği şeyi gördüm. (Aslında başka bir şey de söylemek istiyor olabilirdi ama olayın heyecanı ile ben söylemek istediği şey ile gördüğüm şeyin aynı iki şey olduğunu düşündüm, şüpheci insanlar bunların benzer şeyler olduğunu da düşünebilirler) Pembe sis dağılmış ve O, şu ana kadar öldürdüğüm tüm sineklerle birlikte yolumu kesmek için bariyer kurmuştu. Hayır, 500. yazıda tek başıma olmam gerekiyordu. Hazır sis açılmışken yere oturdum, bilgisayarı açtım ve bana söylemeye çalıştığı asdf'li kelimeleri önemsemeyerek yazıma başladım tekrar.

    "Halil oturduğu yerden kalktı, kaçamak bakışlarla karşı masadaki kızı keserek hesabı ödemeye gitti. Masa ile kasa arasındaki yürüyüş hızını çok iyi ayarladığını düşünüyordu Halil, öyle ki bu kısa bakışmalarda kızın okuduğu kitabı (Zweig'ı sevmezdi fazla), yakasındaki rozeti (Hasret Koleji) ve isimli kolyesini (Mahmure) fark etmiş, kızla iki defa göz göze gelip bu anları hayatı boyunca unutmayacağını düşünerek beyninin en saklı yerine kazımış, üstelik bütün bunlar esnasında diğer müşterilerin ve en yakın arkadaşı Parya'nın dikkatini çekmemeyi de başarmıştı. Hesabı öderken arkasını döndüğünde kızın ..."

    Etrafımdaki vızıltılara dayanamayarak bıraktım bilgisayarı. Tüm sinekler, hayatım boyunca bilinçli ya da bilinç dışı öldürdüğüm (bir mahkeme kurulup savunmam istenirse, istemeden de öldürmüş olabileceğim sinekler olduğunu düşünüp hazırlık yapıyordum tabi) tüm karasinekler (sivrisinekleri düşünememişti aptal) saldırmaya hazır bir şekilde üç yanıma toplamıştı. Neden dört değil diye düşündüm. Hemen cevap verdi, " Eskiden olduğu gibi beraber olabilseydik şu 500. yazıda da, bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Biliyorsun, ben olmadan düzgün şeyler yazmayı bir türlü becerememiştin. Hatta sigarayı bile bırakamazdın ben olmasaydım " Kim olduğunu sanıyordu bu, ben tek başıma yapmıştım her şeyi. Saçmanın bağladıklarına karşı çıkmıştı en başta. Onu dinleseydim Dersaadetteki uykusuzlar gibi bir ismi olacaktı blogun, ki ben ne dersaadeti severim ne de uykusuz kalmayı."Sen" diye bağırdım, elektrikler kesildi birden. Sinekler de kesildi haliyle, elektrikle çalıştırıyorum onları zam geldikten sonra herhalde. O dördüncü duvarı yıkıp çıktım, koşmaya devam ettim tekrar. Bağrışını duyabiliyordum arkamda "Neden" diye. Olağanüstü zevk veren bir şeyin damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum, ama biraz sonra koşarken neden diye bağırdığımı ve o duyduğumun kendi sesim olduğunu anlayınca, hemen durup boşalttım damarlarımı. Densiz zevklere ihtiyacım yoktu. Yeterince uzaklaşmıştım zaten. Bilgisayarımı açtım, uykudaydı hala. Öperek uyandırdım ve yazmaya başladım:

    " Fazla konuşma dedi Halil, "çek silahını. İkimizden birisi hak etmiyor Mahmure'yi. Bunu da kader belirleyecek." Parya, Halil kadar istekli değildi çatışma konusunda. Merüzzen tarikatının üyelerinin yeteneklerinin bilincindeydi. Kaldı ki Halil'i çocukluğundan tanıyordu. Beş yaşında ondan ayrılmadan önce bile oldukça yetenekli bir silahşör olacağının izlenimini edinmişti. Şu anda karşısındaki muhasebecinin içindeki canavarı tanıyordu. "Aslında Mahmure birimizin ölmesindense kendini feda etmeyi tercih ederdi", diye bir girişimde bulundu. Ama Mahmure'in uzaktan gelen zayıf sesi zaten hayalleri bir pamuk ipliğine bağlı olan Parya'yı iyice yıktı. "Ne yapacaksınız, satranç mı oynayacaksınız.."

    Kafama düşen vezir ile yazmayı kestim yine. Taşlamaya başlamıştı beni, Yaklaştığını fark etmemiştim, dönmezdim yoksa. Şimdi de koskoca atı gönderiyordu üstüme üstünde bir piskoposla. "Sen hep böyleydin, kavram karmaşası oldu seninle beraberken hep" diye bağırdım. Bilgisayarım yine uyandı. "Bırakacak mısın beni" dedi. "İstiyorum" dedim. "Uyumak istiyorum" dedi. "Ben de" dedi, "ama yanında olmalıyım senin, beraberdik onca zaman" dedi. "Ben de" dedi. "Seni seviyorum" dedi. "Ne oluyor size" dedim, "işte benim de anlatmak istediğim buydu tam olarak ". Bilgisayarım küsüp kapandı, ama uzun sürmeyeceğini biliyordum, hiç uzun sürmez. "Hey" dedim, cevap verdi. "Böyle kaçmaya devam etmek istemiyorum" dedim. "Biliyorum" dedi. "ben de istemiyorum kaçmak". "Biliyorum" dedim, "ama bu kısım çok konuşmalı oldu, sıkılanlar olmuş olabilir, ister misin son bir defa daha". Çocuklar gibi sevindi, ama etraftaki çocukların hepsi ağlıyordu o sırada. Ben çocukların ayaklarına basmamaya dikkat ederim her zaman yola çıktığımda. Onlar da ağlamamayı bilsinler öyle her şeye. Aldım küsen bilgisayarımı koşmaya başladım son bir kere, yoksa sonsuzluğa uzanan bir dağ gibi, güneşe uzanan kollar ya da, sadece sevgiliyi saran battaniye belki onun gibi bitimsiz olacaktı sadece bu yazı. Neyse ki bu kez kısa sürdü kaçışımız, geldi yanıma. "Merhaba" dedi, "Tamam" dedim "bakacağım" - açtım bilgisayardan hesaplayıcıyı. Tam 555 gün olmuş, şeytan kulağına kurşun. Bu 555. günde yazılacak 500. yazıyı beraberce oluşturmaya karar verdik sonra, nasıl sigaraya başlamaya ya da saçmalamaya beraber karar vermişsek. 555 gün önceki o mutlu günü bir kere daha anmak için başladık yazmaya, kader arkadaşım, ruh ikizim, düşman kardeşim, özlem dolu gecelerimin müessibi, şehvet dolu yemeklerimin tüketicisi, beş parmağında beş marifet, onlardan öte yüce bir beşeriyet derken ipi ele almam gerektiğini hissettim ve bilgisayarımı da ikna edip yazmaya başladım.

    " Halil ölüyordu, en yakın arkadaşı Parya başında göz yaşları içinde; "Böyle bir şeye nasıl cesaret edebilirler" diye bağırdı. Haseretya Silahlı Kuvvetlerinin önemli bir binbaşısıydı sonuçta Halil. Böyle karanlıklar içinden çıkan ne idüğü belirsiz bir kadın tarafından bıçaklanması üzdüğü kadar şaşırtmıştı da Parya'yı. "Getirin şu kadını" diye emir verdi etrafındakilere. Getirdiler çabucak, hiçbiri Parya'nın öfkesinin kurbanı olmak istemiyordu. "Adın ne?" diye sordu Parya kadına. "Marie" dedi kadın, "Marie Meruzzennami". "Yalan söylüyor" diye bağırdı ölmek üzere olan Halil. Bir zamanlar aşık olduğu o ahu gözlü kızı tanımayacak kadar kendinden geçmemişti henüz. " Mahmure"dedi, nefret ve çaresizlik dolu gözlerle. "Onun adı Mahmure..."

    - Bitti mi dede
    - Yok, çok geç oldu, devamını da yarın anlatırım
    - Bence anlatmana gerek de yok, aşırı saçma bir şey zaten bu
    - Saçmaymış, gerçek hayattan alınma bir kere bu
    - Eh, yeme beni sen de dede, böyle saçma sapan şeyi internette bile bulamazsın. Bunak derler adama
    - Çok konuşma da uyu sen, terbiyesiz. Orada okudum zaten sen inanmasan da.
    - Tamam dede, sen yine de ilaçlarını almayı unutma.
    - Kime çektin bilmiyorum ki, soytarı. Hadi iyi geceler.
  • şimdi o hep kanayan bir yarada gömülü
  • bir sevgi öldürdü çocukluğumu
    büyüdüm birden bire
    ve yitirdim kimliğimi kimlerin ellerinde
    o eller ki koparırlardı akşamlarımı dalından