• 416 syf.
    ·18 günde·10/10
    Yolculuğun ikinci kısmına geçmeden önce yine uzun bir inceleme olacağını yazmak isterim. Çünkü Tolkien benim için hayal dünyamı açan ve ona can veren bir kişilikti. Kendisi bir çoğumuzun üstadıdır. Film serilerini sayısını unuttuğum kadar izleyip ve Yüzük serisi dışında birçok kitabını okuyup bir türlü bu seriye girmedim. Sanki en iyi zamanı bekler gibi bekledim. Hani yüzüğü dağa kim götürecek belirsizliği gibi bekledim ve Frodo gibi ben götürürüm der gibi öne çıkıp kitap fuarından alıp, duvarıma devasa Orta Dünya haritasını asıp sırayla okumaya karar verdim. Arka planda Spotify'da LOTR üçlemesinin film müziklerine arada klasik müzikler eşlik ediyor. Kitabı okurken de aynı zamanda çok iyi bir Tolkien resim arşivi yaptım. Artık geçelim kitabın derin ve uzun özetine...


    Yüzük Kardeşliği dağılmaya devam ediyor. Boromir ork komutanı Ugluk tarafından öldürülürken Merry ve Pippin Saruman'ın ve Sauron ork uşakları tarafından kaçırılıyor. Boromir için yas tutmaya zaman bulamayan Aragorn, Legolas ve Gimli onu bir sandala yerleştirip, kılıcıyla birlikte nehre doğru bırakıyor. Daha sonra öğreniyoruz ki Faramir onu çok uzaklardan görebilmiş ve abisinin ölümünü böylece anlamıştır. Daha sonra üçlümüz Merry ve Pippin'in izini sürmek için arazilerde aramaya çıkar. Her yer alabildiğince boşluktur ve günlerce yol yaparlar. Aragorn orkları her geçen yakaladıklarını söyler ama sanki efendilerinin kırbacı sırtında gibi koşan grubu yakalayamazlar. Derken Rohirrim ile karşılaşırlar ki hem kitap hem de film için en güzel repliklerin çıktığı bölümlerden biriside burasıydı. Bomboş arazinin ortasında çevrelerini iki yüzden fazla atlı çevirince endişelenmeden edemediler. Aragorn durumu iyi idare etse de şunu yaşamadan için rahat etmeyecek bir cüceye sahibiz.
    "O halde Eomund oğlu Eomer, Atçanyurt'un Üçüncü Başkumandanı, müsadenizle cüce Gloin oğlu Gimli seni ahmakça sözlere karşı uyarsın. Aklının ermeyeceği kadar zarif olan şeyler hakkında kötü konuşuyorsun; seni ancak aklının kıt olması affettirebilir."
    "Sakalınla, makalınla kelleni uçururdum Cüce Efendi, eğer yerden biraz daha yüksekte olsaydı," dedi Eomer.
    "O tek başına değil," dedi Legolas. "Eliniz daha inmeden düşer kalırsınız."
    Atarlı cücenin sonu olabilirdi lakin elf hızıyla Legolas su üstünde yürümeye devam etti. Aragorn durumu iyice açıklayıp, güven tazelerken Merry ve Pippin'i sorarlar. Tabii Rohan'lılar Hobbit filan görmediklerinden "o ne ola ki!" der gibi davranırlar. Eomer orkları geçen gece katledip, hepsini yaktıklarını belirtir. Üçlünün yolu Fangorn çevresindeki arazidir ve Rohirrim bunlara iki at "ödünç" verir.
    Kitapta önce bu sahne daha sonra ise Rohirrim'in gece yok ettiği ork taburunun hikayesi anlatılıyor. Üstat öyle tercih etmiş olsa gerek. Ork grubunun arasındaki diyaloglar kızgın köpeklerin atışmasından farklı değildi ama okuması keyifliydi. Grisnakh Ugluk aynen şunu diyordu: "Saruman bir ahmaktır, pis, hain bir ahmak. Ama koca göz onun üzerinde." Gel de öldürme!
    Merry ve Pip Fangorn ormanına girer ve Ağaçsakal ile tanışır. Okunması gereken başka bir sahne daha kesinlikle. Isengard için malum son için entler meclisi toplanır ve yıkım için karar verilir. Fangorn ormanının en etkileyici olayı ise Gandalf'ın "ak" olarak geri gönderilmesidir. Malum Zirakzigil tepesinde Balrog ile savaşırken ölmüşlerdi. Gandalf ve üçlümüz uzun bir sohbetten sonra buradan ayrılırlar. Merry ve Pip ile buluşurlar çünkü Gandalf daha önceden Ağaçsakal ile konuşmuştur. Entler Isen'a yıkıma giderken Merry ve Pip pipo içerken gören Gimli bu duruma sevinirken aynı zamanda çok da kızmıştır. Tatlı bir kızgınlık demeliyim. Gandalf ve diğerleri Edoras'a kral Theoden'e doğru at sürerler. Grima ve Saruman çoktan orayı ele geçirmiştir ama tamamen değil. Gandalf "ak" olması Saruman'ı söküp atmasında çok yardımcı olmuştur çünkü Saruman kral Theoden'in bir anlamda ruhunu soldurmuştur. Kral kendine gelir ve Eomer durumunu öğrenir. Tez onu çağırttırır. "Sadık bir yüreğin asi bir dili olabilir." diye bir repliği var ki yürek titreten bir ifadedir. Miğfer Dibi'ne giden ekip oranın orklar tarafından ele geçirilmek üzere olduğunun farkındadır. Eomer ve diğerleri kaleyi kormayı başarsa da çok kayıp vermişlerdir. Bunun hemen evvelinde Gandalf Saruman 'nın hapsolduğu Isengard kulesine gider ve onunla konuşur ama onun tarafı aktan ziyade karadır ve Grima hainliklerine bir yenisini ekleyerek sözde zarar vermek için aşağıya çok değerli belki Orta Dünya'daki tek Pallantir'i onlara doğru atar. Kapkara bir toptan ibaret gibi durmaktadır. Gandalf bunu alıp, sarar ve saklar. Pip ise bir hobbite yakışır şekilde rahat durmaz ve Merry'nin uyarlamalarına karşın Pallantir'e bakar ve neredeyse ölmek üzereyken kurtarılır. Gandalf ona neler gördüğünü sorar ve Sauron'un onu çağırdığını öğrenir ama Sauron Pip'i yüzük taşıyıcısı sanmaktadır.

    Sırada ise efendisininnn peşinden giden Gollum ve Frodo-Sam koşuşturmacası vardır. Uzun zamandır onları gizlice izleyen Gollum nihayet Frodo ve Sam'e yanaşır ve onlarla yolculuğa devam eder. Tabii ki Sam ona hiç güvenmez. En baştan beri de haklıydı. Frodo çaresiz kalınca yolculuklarına onu dahil etmek "zorunda" kalmıştı. İğrenç bir ölü bataklık yolculuğu onları beklemektedir. Rehberi karga olanın burnu ...... malum işte, Gollum gibi birine yakışır yollardan gitmektedirler. Ölü Bataklıklarında zamanında asırlar evvel büyük savaşlar olmuştur ve bataklıklarda ölü elfler, orklar ve insan bedenleri bulunmaktadır. Kara Kapılara doğru giden üçlü oranın kapatıldığını görürler. Zaten Minas Morgul geçilmesi için en kötü tercihlerden biri olacaktır. Günlerce aç ve sefil gezerken Frodo her geçen gün yüzüğün yükü ile zayıflayıp, ruhunu inceltmeye başlamıştır. Sam'in çaresizliği ise efendisinin gözler önünde yok olmasını izlemekten başka ancak ona iyi bir yemek vermek istemek dışında elinden bir şey gelmemektedir. Gollum birkaç balık yakalayıp, getirir ve Sam patatesli, baharatlı bir yemeği Frodo'ya sunarken uzun zaman sonra Shire'de olsa ziyafet bile sayılmayacak bir yemekle ziyafet çekerler.

    Yolculukları sırasında yüzüğün belası yetmiyormuş gibi birde insan belası ile karşılaşırlar. Faramir ve kolcular ork pusunda iken bizimkilere rastlar ama Gollum çoktan tüymüştür. Frodo ve Sam'in gözlerini bağlayıp kendi kaldıkları yere götürürler. Frodo çok çekingen olsa da hikayesini anlatır. Yüzükten bahsetmez ama Faramir abisinin başına gelenlerden ötürü üstü kapalı bilmektedir. Frodo Boromir'den bahsedince Faramir'de durumu izah eder. Gollum ise oralara kadar gelip yasak havuza girmiştir. Elbette affedilmesinin tek gayesi Frodo'nun isteği ve yüküdür. Yakalanıp onların yanına getirilir. İyi bir uyku ve öğün onları sabaha hazır eder. Birkaç erzak alarak da yolculukları devam etmek zorundadır. Cirith Ungol'a doğru giden yolda Gollum hain planlarını devreye sokmuştur. Çok önceleri Shelob ile bir anlaşma yapmış. Aklınca Frodo ve Sam'i ona yem edecek ve kıyafetleri arasında efendisini alacaktı. Yiğit Samwise o kahpe sürüngene zaten hiç güvenmemişti. Frodo Shelob tarafından kaçarken sırtından sokularak bayıltılır lakin Sam onu öldü sanarak tüm gücüyle örümceğe saldırır. Birkaç yara açarken Shelob bir çiviye basıp kaçmak zorunda kalır. Sam'in ise bundan sonraki yaşadığı derin boşluk ve çaresiz dramı çok az yerde gördüm. Efendisinin tüm eşyalarını ve tek yüzüğü alır ve orkların geldiğini duyunca "SAM YÜZÜĞÜ TAKAR"... Bunu okuyunca çok şaşırmıştım. Orklar onu alıp kuleye çıkarırken sohbetleri arasında Frodo'nun sadece bayıldığından bahsederler. Sam ise büyük bir şokla onları geç de olsa takibe başlar ama yüzük hale parmağında takılıdır!! Orklar ise tanıdık isimlerdir film serisinden bilenler hatırlayacaktır. Gorbag ve Shagrat! Tolkien zaten çok az ork ismi kullanmıştır ve bu ikiside o az sayıdaki yaratıklardandır.
    "Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş..."

    Kendi değerlendirmeme geçecek olursam bu kitap ilk kitaba göre daha durağan ve daha az sakin geçmektedir. Aragorn-Legolas ve Gimli üçlüsü yüzük yolculuğundan ayrılıp Merry ve Pip'i bulup birde öldü sanılan Gandalf ile birlikteyken, Rohan düşmek üzeredir, Gondor hala sessizdir ama kötülüğe Mordor'a çok yakındır. Gandalf bundan korkmaktadır. Atını oraya sürecektir. Vekilharç tarafından yönetilen şehrin durumu iyi değildir. Diğer taraftan yüzük taşıyıcı ise yiğit dostu ile Hüküm Dağına doğru dolanbaçlı şekilde gitmekteyken hain Smeagol onlara bir yol gösterir ama zaten onlarda Gollum'un amacının yüzük olduğunu bilmektedir. Tolkien burada ikinci kitapta olayları bağlamak ve son kitapta açık vermeden sonlandırmak için bir metinin gelişme bölümü gibi bu kitabı yazmıştır. Sonuç ise elbette Kralın Dönüşü kitabında olacaktır ve çetin savaşlar bizleri beklemektedir...
  • İçinde bir şey ölümü özlüyordu... Ölümüme tanıklık et, ölüm bende yavaş yavaş boy atsın.
  • 210 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    Çoğunluğun aksine ben pek sevemedim bu kitabı. Zor bitirdim. Karmaşık, tuhaf bir kurgusu var. Üç bölümden oluşuyor.

    Kitap, Harry Haller'in (baş karakter) içsel devinimleri, anlam arayışı, yaşamaya çalışmak ile ölmek istemek arasında gidip gelmelerini anlatıyor kısaca.

    İçinde iki farklı mizacın tanımını yapıyor Harry net bir şekilde. Bir tanesi herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan, yapaylıktan, modern hayattan hoşlanmayan, normal hayata uyum sağlayamayan ve bu sebeple yalnızlaşan asi mizaçlı kendi tanımlamasıyla Bozkırkurdu Harry. Bir diğeri de orta sınıf içerisinde fazla dikkat çekmeden uyumla yaşayabilen insan Harry. Bu iki farklı mizaç sürekli kavga durumunda, birbirini eleştiriyor, küçümsüyor, aşağılıyor vs. Böyle bir içsel çekişme sonucu doğan bir bunalım, depresyon durumu var. Bu bunalım halinden intihar yolu ile kurtuluşa ereceğini umuyor Harry ancak bunu gerçekleştirecek cesareti yok, korkuyor.

    Yaşamak ile ölmek arasında ki keskin yol ayrımında, Hermine adlı biri ve diğerleri giriyor Harry'nin hayatına ve böylece içsel karmaşaları son bulmasa da ilgisi bir süreliğine başka yerlere gidiyor. Buraya kadar fena değildi kitap. Son elli sayfayı ite kaka okudum doğrusu. Gerçeklikten iyice uzaklaşıyor buralardan sonra. Bana zorlama ve yapay geldi son kısımdaki kurgu.

    Tüm bu olumsuz etkilerin yanı sıra, kitap içerisinde çok güçlü, muazzam cümleler, tespitler de var. İçimizdeki Ben'e ışık tutuyor bu açıdan. Benim yazar ile tanışma kitabım 'Siddhartha' idi. Onda ki dinginliği, duruluğu, akıcılığı, dengeyi aramış olabilirim ister istemez. Her okuyanın farklı şeyler bulacağını düşünüyorum, ben de bıraktığı etkiyi izah etmeye çalıştım. Bu kitabı yeteri kadar anlamadığımı düşünen okurlar da olabilir, her şeyi anlamak zorunda değiliz nihayetinde... Son olarak, zor okunmasına rağmen okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hermann Hesse insanın ruhunu zenginleştiren bir yazar.
  • Kısa bir süre için kapıyı açıp yine de arabadan atlamayı düşündü. Fakat Juliana bile o kadar gözü kara değildi. Ölmek istemiyordu. Sadece toprağın açılmasını ve onu arabayla birlikte yutmasını istiyordu. Bu kadarını istemek çok mu fazlaydı?
  • 112 syf.
    http://elestirihaber.com/...kavurmacioglu-yazdi/

    Göğü Delen Adam; Büyük Okyanus’taki Polinezya Adaları’nın yer aldığı Samoa’da yaşayan kabilelerden birinin reisi olan Tiavealı Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu yıllarda zihninde oluşan Avrupa ve Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini kendi ana dilinde taslak hâlinde kaydetmesi, sonrasında ise Erich Scheurmann’ın bu notları alıp, anlaşılıp anlaşılmayacağı endişesine rağmen Avrupa’nın insanlarına bir ayna tutmak ve onların kapalı olan gözlerini açmak arzusuyla Almancaya çevirmesi suretiyle ortaya çıkan bir kitap.

    Orijinal adı Der Papalagi olan kitapta Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır, ama aslında kelime literal olarak “göğü delen” anlamına gelmektedir. Kitapta, Papalagi’nin yitirdiği ama Tuiavii’nin sahip olduğu eleştirel bir bakış açısıyla ve yine Tuiavii’ye has bir ifade şekliyle Avrupalının bir başkasının gözünden kendisini görme imkânı sunulur. Uygarlık tutkunları için Tuiavii’nin bakış açısı ilkel, çocukça, budalaca hatta barbarca gelebilir, ama sağduyulu ve alçakgönüllü olanlar onun düşüncelerine hak verecekler ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedeceklerdir. “Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.”

    Göğü Delen Adam’da Tuiavii’nin ilk olarak Papalagi’nin bedenini örtmesine ve bunun için kullandığı çeşit çeşit kılıflar ve örtülere dair görüşleri dile getirilir. Kadın ve erkeğin giymek veya kullanmak zorunda kaldığı çeşitli kıyafetler ve aksesuarlar üzerinden eleştirilerini dile getiren Tuiavii, anlam veremediği ve paradoksal olarak değerlendirdiği kimi tutumları beyaz adamın budala ve körlüğü ile izah etmeye çalışır ve Papalagi’nin gerçek mutluluğa sağır olduğu ve utancını gizlemek istediği için de kat kat örtünmesi gerektiğini ifade eder.

    Tuiavii’nin anlam veremediği bir diğer husus Papalagi’nin taştan kutularda yaşamak için gösterdiği çabadır. Onun dilinde modern şehir hayatındaki devasa apartmanlara karşılık gelen “taş kutu”larda bir Samoa köyünde yaşayan toplam insandan daha fazla insanın yaşamasına rağmen bunların birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden ve birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamaları, doğallığını yitirmemiş Tuiavii’nin izahını yapamadığı bir durumdur. Üstelik Papalagi, bu taş kutulara olan hayranlığından dolayı ona temiz havanın ya da güneşin girememesi veya mutfaktaki kötü kokuların dışarı çıkamaması gibi yaşam için oldukça zararlı olan taraflarını da fark edemez. Daha garip olanı ise köylerde yaşayan “toprak insanları”nın kentlerde yaşayan “yarık insanları”na göre daha güzel ve daha sağlıklı ortamlarda yaşıyor olmalarına rağmen şaşılacak bir şekilde yarık insanlarını kıskanmaları, yarık insanlarının ise onları küçümsemeleridir. Kendini ve kendisi gibi olan kabilesini güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak gören Tuiavii, Büyük Ruh’a sadık kalarak taşlar sebebiyle O’nun kalbini kırmamak gerektiğini düşünür ve yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanların bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kaldığı hâlde mutlu olabileceklerini ifade eder,“Bırak, Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun!” der.

    Papalagi’nin para ile ilişkisini paranın onun gerçek tanrısı olduğu nitelemesiyle ifade eden Tuiavii, para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenlerin; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından ve çocuklarından olanların; bu uğurda sağlığını bile feda etmekten çekinmeyenlerin varlığından bahseder. Papalagi için para her şey demek olduğundan her şey için de para ödemek zorundadır. Güneşin doğuşundan batışına kadar neredeyse parasız yapabileceği hiçbir şey yoktur. Yemesi, içmesi, uyuması, eğlenmesi, odasını aydınlatması bile paralıdır. Hatta öldüğünde de öldüğü için ailesi para ödemek zorundadır; hem mezarı için hem de mezarı başına onun adına dikilen mezar taşı için. Tuiavii’nin Avrupa’da para vermeden kullanılabildiğini keşfettiği tek şey “hava”dır. Bunun da muhtemelen unutulduğu için parasız olduğunu; çünkü her Avrupalının para istemek için sürekli yeni nedenler arayıp durduğunu düşünmektedir. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olarak para sahibi olanlar da sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmemektedir. Her zaman daha fazlasını istemektedir. Her zaman başkalarından daha fazlasına sahip olmak derdindedir. Bu hırs Papalagi’yi sürekli paraya karşı uyanık tutarken bir taraftan da bütün duygularını ele geçirir ve gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan hasta eder. Tolstoy’un İçimizdeki Şeytan adlı kitabında yer alan “Yumurta Büyüklüğünde Tohum” adlı hikâye de insanların elinde olanla yetinmeyip başkalarının hakkına göz dikmeye ve hırsları sebebiyle daha çok elde etmek için daha çok çabalamaya başladıklarında tıpkı Tuiavii’nin de ifade ettiği gibi kendilerini nasıl bir hazin sonun beklediğini örneklendirmesi açısından çok değerli.

    Tuiavii, halkına “Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü henüz paradan haberleri yoktu.” diye hitap ederken Papalagilerden varlıklı olanlara gösterilen saygının gerçekte kendilerine mi yoksa paralarına mı olduğunun da kestirilemeyeceğini ifade eder.

    Papalagi’deki daha çok kazanma hırsının onu ne hâle getirdiğine dair satırları okurken bir metro yolculuğu esnasında yorgun, mutsuz ve ıstırap içindeki insanların yüz ifadelerini şaşkınlıkla fark eden ve bir süre hayretle gözlemleyen Muhammed Esed’in o an yaşadıklarını ve sonrasında ise nasıl hidayete erdiğine dair öyküsünü hatırlıyorsunuz: 1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi.

    Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?’ Farkında olmadıklarını biliyordum. Çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha fazla âlet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhâlde.

    Eve döndüğümüzde, daha önce okumakta olduğum ve masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Rutin olarak kitabı kaldırmak için elime aldım. Fakat tam kapamak üzereydim ki, gözüm açık sayfaya takıldı ve okumaya koyuldum: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür suresi/1-9)

    Bir an öylece sessiz kaldım. Sanırım Kitap elimde titredi. Sonra onu Elsa’ya uzattım ve şöyle dedim, ‘Bunu oku. Bu, bugün metroda gördüğümüz durumun cevabı değil mi?’

    Medeniyet inşa etmek; ancak madde ile mana, fizikî dünya ile metafizik ilke, refah ile adalet ve dünyayı imar etmek ile dünyanın ötesine geçebilmek arasındaki dengenin doğru bir şekilde kurulabilmesiyle mümkündür. Hâlbuki Papalagi’nin inşa ettiği medeniyette bir efendi kendi bedeni yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye kardeşlerini en kötü işlerde çalıştırmaktan çekinmezken ve bu durumdan vicdanı zerre kadar sızlamazken sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmez.

    Kapialist sistem varlığını devam ettirebilmek için modern insanı bir taraftan sürekli kazanmaya bir taraftan da sürekli harcamaya teşvik eder. Bunun için de mütemadiyen ihtiyaç listesine hep yenilerini ekler. Papalagi sürekli yeni “şey”lere ihtiyaç duyar; ama Tuiavii’ye göre bir insanın çok fazla “şey”e ihtiyaç duyması aslında büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Papalagi de yoksuldur; çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür ve asla “şey”leri olmadan yaşayamaz. Hatta “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için “ateş borusunu” alnına dayamayı bile tercih eder. Ateş gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek, bir depremde yıkılıp harap olacak ve her seferinde yeniden yapması gerekecek “şey”leri elde edebilmek için yüzleri daima yorgun ve acılıdır.

    Tuiavii’nin Avrupalı insanlarda anlamakta zorlandığı bir diğer konu da onların hiçbir şey için zamanlarının olmaması ve sürekli bir şeyleri yetiştirme, bir şeylere yetişme çabası içinde olmalarıdır. Modern insanın haz ve hız peşinde koşarken aslında hayatın kendisine sunduğu birçok güzelliği de farkında olmaksızın ıskaladığına, ne acısının yasını tutmaya ne de mutluluğunu doyasıya yaşamaya dahi vakit bulamadığına dikkat çeken Tuiavii, “Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker.” der ve Papalagi’nin bütün gücünü ve bütün aklını zamanını genişletmek için harcayıp daha çok zamanı olsun diye ayağının altına “demir tekerlekler”, sözcüklerine kanatlar takarken elde ettiği bu zamanını ne yaptığını, nerede/neye harcadığını sorar, kendi sorusunu da şu şekilde cevaplar: “Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan bir yılan gibi akıp gidiyor ellerinden.”

    Medeniyetin ölçütü bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? Tuiavii; “Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi olup da, bir yolcuya bir tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz?” diyerek Avrupa’nın medeniliğini ve Avrupalının medeniyet anlayışını sorgularken bir taraftan da sahip olunan zihniyetin bir toplumun kullandığı dile nasıl yansıdığını kendi dillerinde hem benim hem de senin anlamına gelen “lau” gibi bir kelimeye Papalagi’nin dilinde rastlamanın asla mümkün olmayacağını ifade ederek örneklendirir.

    Papalagi’nin gözünde makinenin Büyük Ruh’tan daha güçlü ve değerli olmasını da eleştiren Tuiavii, makinenin Avrupa’nın ulu büyücüsü konumunda olduğunu ifade eder. Çünkü makine yorulmak nedir bilmez; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çalışabilir. Kıtalar ötesine uzanan elleri, karanlıkta gören gözleri vardır. Çok daha fazlasıyla mucize olarak nitelendirilebilecek başka özelliklere de sahip olsa da kusursuz olmayan bir tarafı daha vardır ki o da biz çalışırken her şeyin içinde olan, ellerimizle var ettiğimiz sevgiyi midesine indirmesidir. Tuiavii’ye göre yaptığı iş üzerinde konuşamayan, o işi yaparken gülümseyemeyen, işini bitirdikten sonra yaptığı işi görsünler diye anne babasına ya da herhangi bir sevdiğine gösteremeyen, takdir karşısında mutluluğunu, tenkit karşısında hüznünü sergileyemeyen soğuk metal yığınının ürettikleri, Papalagi nezdinde eşyanın değersizleşmesine sebebiyet vermektedir. Papalagi hiçbir şeyi layıkıyla sevemez, hiçbir şeye hak ettiği değeri veremez, makine aynısından defalarca yapabilirken nasıl sevsin, nasıl değer versin ki!

    Papalagi’nin akıl almaz davranışlarından biri de her şeyi meslek hâline getirmesi ve nefret ederek de olsa ömrü boyunca kendine meslek olarak seçtiği her ne ise onu yapmasıdır ve çoğunun da yalnızca meslekleri olan şeyi yapabilmesidir. Bu, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek gibi bir şeydir; hâlbuki insan sadece ayak, sadece dil, sadece güç-kuvvet demek değildir; bunların hepsi bir bütündür, hepsi bir arada olmak ister. İnsanın yüreği, ancak bütün organları ve duyuları ile bir arada hareket ediyorsa sağlıklı, mutlu olabilir, yoksa bir bölümü canlı diğer bölümü ölüyse asla!

    Yoksulun zengini, zenginin yoksulu oynadığı; hastanın kendini sağlamın, zayıfın ise güçlünün yerine koyduğu; kısacası herkesin gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte olarak yaşama imkânı bulduğu, sahte yaşamların yaşandığı yerdir sinema, Tuiavii’nin kafasında ve çok büyük bir yeri vardır sinemanın Papalagi’nin hayatında. Bir de onun hayatında böylesine önemli bir yer işgal eden ikinci bir şey; özellikle kötü ve acı veren olayların bütün detayları ile anlatıldığı, ama çoğunlukla insanların bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatabilecekleri yeni şeylere imkân vermeyecek, anlatsalar bile bildikleri bir hususun tekrarı olacak şekilde hemen hemen dünyada olup biten her şeyden haberdar olmalarını sağlayan ve nihayetinde zerk etmeye çalıştığı bakış açısı ve fikirleri ile bütün insanları tek bir kafa hâline getirmeye çalışan “gazete”dir. Gazete bir makine gibi her gün yeni düşünceler üretir; ama bu düşünceler besleyen fakat güçlendirmeyen gıdalar gibidir.

    Papalagi’nin handikaplarından biri de sürekli düşünmesi ve bir şeyin üzerine düşünürken üzerine düşündüğü şeyi elinden kaçırıp kaybetmesidir Tuiavii’ye göre. Mesela, “Savaii’ye varmam ne kadar sürer acaba?” diye düşünür; ama yolculuğun akıp gittiği o güzelim güzergâhı gör(e)mez, ölü olmadığı hâlde yaşamayı beceremez. Bu sebeple Tuiavii, halkını uyarma gereği duyar; Papalagi bize ışığı getirmiştir, ama ışığı elinde tuttuğu için kendisi karanlıkta kalmıştır; Tanrı’nın sözü ağzındadır, ama kendisi anlamamıştır; yüreği paranın, zevkin ve makinenin önünde eğilir, ama Tanrı’nın önünde eğilmez; Tanrı “Birbirinizi sevin” der, ama Papalagi zıvanadan çıkmıştır, birbirini katleder, bir de bize vahşi der.

    Medeniyetin bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunun çok iyi farkında olan Tuiavii, onun en temel özelliğinin maddi gelişmişlik ya da tabiata hâkim olma değil, gerçek manada “medenilik” ilkesinin toplumsal hayata hâkim kılınması olduğunu düşünür ve bu sebeple son olarak halkına şu çağrıda bulunur: “Kendi kendimize ant içelim ve (Papalagi’nin) yüzüne haykıralım. Sevinçlerin zevklerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrı’nın bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar.”