• "Yasamak güzel değil mi? Hoş şey..Yaşamayı seviyor musun?"

    "Evet, seviyorum. Ben ölmeyi de isterdim ama.. Evet yaşamak, sevmek.. Hele insanları sevmek çok hoş bir duygu.. Ama bak, böyle de olmaz ki..
    Dostoyevski
    Sayfa 36 - Roman Yayınları
  • Sonra birden patlak verdi. Savaşı istemek; istememek. Bundan böyle yanıt önemli değildi artık: Savaş vardı. Hangi saatte gideceğim saptanmıştı: bana gösterilen trene binmem, asker üniformasını giymem, komutlara boyun eğmem gerekiyordu yalnızca. Düşüncelerim, isteklerim, dünyada izlerini bırakmaksızın, ruhuma ağırlık yapmaksızın gözden yokolan bomboş kabarcıklardan başka bir şey değillerdi artık. Kendimden kurtulmuştum. Bir insan olmanın bunalımlı görevinden kurtulmuştum. Günlük düzene kayıtsızca boyun eğen bir askerdim yalnızca. Oraya git. Oraya gitme. Konuşmak bana düşmüyordu: Birisi benim yerime konuşuyordu. İnsan olmanın ötesindeki bu sessizlik. Onaylamanın ve başkaldırışın ötesinde, bu ölümlü dinleniş. Ölmek kolaydı. Kolay olacaktı. Ama insan nasıl ölü oluverir! Yaşarken nasıl kendini öldürür? "Ölmeyi isterdim," diyor ses; bu ses yaşamın ta kendisi. Gözlerimi kapıyorum, ama boşuna. Artık sessizlik yok: sessiz kalamam. Oraya git. Oraya gitme. Konuş­mak bana düşüyor.
  • 144 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Çok sevgili Sesile'in bana hediyesiydi bu kitap. Öncesinde müzikal tarzındaki animasyon filmini izlemiştim fakat kitabını okumak çok daha zevkliydi. (Çoğu zaman olduğu gibi.)

    Hikâye, insanların yaşamı yaşamaya değer göremeyecekleri kadar karanlık bir dünyada, geleceğimizde geçiyor. Her kırk dakikada bir, bilmem kaç yüz bin insanın intihar ettiği distopik bir gelecek. İntihar Dükkânı ise, hayatı yaşamayı başaramayan insanların en azından ölmeyi başarabilmeleri için her an yardıma hazır. Nesillerdir insanlara intihar edebilmeleri için gerekli malzemeleri sunan Tuvache ailesinin ise ciddi bir sorunları var: evin küçük, mutlu oğlu Alan. Bu minik bebek, kıvırcık kızıl saçlarıyla dünyanın içinde bulunduğu karanlığı aydınlatmak üzere doğmuş olan bir ateş gibi adeta...
    Alan'ın doğumuyla beraber, intiharın kasvetli havasının sinmiş olduğu dükkan bambaşka bir havaya sahip olmaya başlıyor. Ve zamanla, Alan büyüdükçe, dükkana intihar etmek üzere gelen insanlar yaşam sevinciyle çıkmaya başlıyorlar. Üstelik Alan'ın bu gücü sadece müşterilerle kalmıyor, aile üyelerini de yavaş yavaş etkisi altına alıyor ve nesiller boyu mutsuzluğu, depresifliği bir gurur nişanı gibi göğsünde taşımış olan Tuvache ailesi için değişim çanları çalıyor.

    Oldukça hoş, okuması zevkli bir hikâyeydi fakat görünenin ötesinde anlatılan asıl fikir için bu olay örgüsü biraz hafif kalıyordu sanki.. Unutulmuş Dinler Sitesi'nin kulelerinde, semt takımının maçı kaybettiği gecelerde bir yıldız yağmurunu andıran intiharlar, oluşturulmuş distopyavari dünya bu yüzeysel hikâyenin ötesinde bir şeyler anlatıyor bence.

    Kitabın sonu beni gerçekten şaşırttı ve açıkçası, birileriyle bunun üzerinde tartışmak isterim zira yazarın neden böyle bir sonla bitirmiş olabileceğine dair bir fikrim yok. Doğru cevabı bilmek elbette mümkün değil ama en azından bu konuda bir fikre sahip olmak isterdim.
  • Olayları daha iyi anlıyor olmak isterdim ama bunun bedelini ödemek ağır olabilirdi. Asıl istediğim hayatımın geri kalanını emek sarf ederek değil, sakin bir şekilde geçirmek. Kitaplarda aradığım şey ise vaktimi iyi geçirmek için hoşlandığım şeyleri okumak. Kendimi tanımamı sağlayacak, iyi yaşayıp iyi ölmeyi öğretecek bilgiyi aramak için okuyorum.
  • 160 syf.
    SENİ BİR BEN ANLADIM SANIRIM BEN DE YANLIŞ ANLADIM..

    Ah bu Behçet yok mu Behçet..
    Ben ona Behçet diyorum. Kendi karakterinden ötürü sanırım aramızda böyle bir yakınlık oluştu.
    Eminim hayatta olsaydı ve bir karşılaşma imkanımız bulunsaydı “Behçeeeeeet” dememden kesinlikle rahatsız olurdu.
    Bazı yazarları tanımıyoruz, tanıyamıyoruz. Ama nasıl?
    Genelde çoğu kişinin düştüğü hata en bilindik kitaplarını okumak oluyor. (Benim için bir hata ve bu hataya ben de düşüyorum.)
    Behçet için de geçerli olan “Godot’yu Beklerken” oldu. Onunla daha fazla tanındı.
    Ya da insanlar diğer kitaplarına ulaşmak istese bile ulaşamadı? Anlayamadı... okunmadı.. Ha şu var -onu anlamak- herkese göre de değildi..

    Yazar hakkında bilgi vermeyeceğim. Bunlar zaten internette türlü şekilde dolaşıyor. Fakat genelde kendisine varoluşçu diyen sayfalar olmuş. Bana göre varoluşçuluk ile pek bir alakası da yok. Tamamen bir hiçlik, yokluk..

    Nobel edebiyat ödülünü kazanınca konuşma yapmaya gitmemiş bir yazardan bahsediyoruz. Hatta eşi Behçet için bunun bir felaket olacağını da söylemiş. (Kazanacağı ünden dolayı.)

    Kendisi son derece umutsuzlar prensi. Her gün ölmeyi arzuluyor ama bunun olacağını da ummuyor. (?)
    Hatta kitapta bir yerde babaannesinin notlarına ulaştığını ve onun ölmeyi arzulayan sayfalar yazdığını belirtiyor. Ama babaannesi gayet uzun seneler yaşamış bir kadın...
    Kendisini ve ailesini -bu konuda- bir zayıflık gibi görüyor. Nasıl desem sanki bu düşünceyle lanetlenmiş gibi.

    “MUTSUZLUKTAN DAHA HOŞ BİR ŞEY OLAMAZ,” bakış açısıyla yıllarını kendi karanlığında öylece sürdürüyor. (Haklı?!)

    Kitap tam bir kara kutu.
    NOKTALAMA İŞARETLERİ SIFIR!
    Ne virgülle cümlelerini ayırmış ne de noktayla paragraflarını bitirmiş....
    Tamamen dümdüz yazılar.

    Ben bu kitabın bir günlük olduğunu düşünüyorum aslında. Ama nasıl günlük?
    Sanki kendi hayatını bir şekilde paragraf paragraf yazıya dökmüş ve bunun anlaşılmasını istememiş. Zaten anlaşılmasın diye de elinden geleni yapmış. Günlük olarak algılanmasını istemediği için de ne tarih ne saat hiçbir şey belirtmemiş. Sanki birine sms atıyor gibi bir hali var açıkçası. (Günümüzce çevirisi)

    Kitabın tanıtım yazısında Pim’e karakter yüklemişler. Bana göre Pim Behçet’in ta kendisi.
    Kitapta çok fazla “çamur” “çuval” ve “konserve kutuları” üzerine paragraflar yazmış.
    Bana göre “Çuval”, “çamur”, “konserve kutuları” bile karakter olabilir.
    Kitapta bazı cümleleri o kadar çok tekrar ediyor ki...
    Mesela;
    “bir terslik var burada”
    “Pim’den önce Pim’den sonra acaba nasıl?”
    “Sağ bacak sağ kol ha it ha çek on metre on beş metre”
    Hiçbir şey anlamadınız di mi? Eminim cümleler çok anlamsız geldi. Zaten yazar da bir şeyi anlamamızı istememiş, yani doğru olan anlamamak takılmayın. Ayrıca biri anlasaydı kitabı ve yazara ulaşsaydı Behçet sinir krizi filan geçirirdi. (Eh işte, tahmin.)

    Mesela biraz alıntılar üzerinden konuşalım çünkü başka türlü ne söylesem anlaşılmayacaktır.

    “Daha az acı çekmek gibi kaygılarım yok bir parça güzellik olsun da istemiyorum soluk alışveriş durduğunda buna benzer şeyler duyamıyorum nasıl olduğunu söylemiyorlar bana bu kez”

    “Daha iyi diyordum kendime dünden daha az iyi daha az çirkin daha az aptal daha az acımasız daha az kirli daha az yaşlı daha az mutsuz ve sonra ben diyordum kendime ben hep daha kötüye hep daha kötüye sürükleniyorum”

    Nasıldı ama? Bir şeyler oluştu mu?


    Mesela “çamur” kelimesini bir düşünelim.
    Bazen şöyle anladım;
    1-Hayatının en kötü zamanını “çamur” diye nitelendirmiş.
    2-Kendi karanlık yüzünü ya da içinin karanlık tarafına “çamur” ismini vermiş.
    3-Ya da cidden hayatına giren eşi, dostu, bir çocuk ne bileyim hayatını olumsuz etkileyen bir insandan “çamur” diye bahsetmiş.
    4-Sözlükteki ilk anlamıyla. Bildiğimiz “çamur” olarak.

    Örnekler vereceğim. (Kitaptan alıntıları geçirmek çok zor oluyor ya siz nasıl hergün paylaşıyorsunuz? Valla inceleme yazmaktan vazgeçebilirim her an.)

    “Bazen bu konumda yine uyuyakalıyorum dil içeri giriyor ağız kapanıyor çamur açılıyor yine uyuyakalan benim içmeyi bırakıyorum ve uyuyorum yeniden ya da dil dışarıda tüm gece boyunca tüm uyku süresi boyunca içiyorum işte gecem bu benim böyle yazdım işte başka gecem yok benim uykudan uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var insanlarınkine hayvanlarınkine de uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var diye soruyorum kendime aktarmayı sürdürüyorum bir an daha sürüyor bu böylece olanaklarımdan başka biri de bu”

    “Dil çamurla kaplanıyor bu da oluyor tek bir çaresi var bunun ağzın içine yeniden sokmak ve çamuru emip yutmak ya da tükürüp atmak biri ya da öteki soru besleyici bir değeri var mı çamurun farklı yaklaşımlar neler olabilir biraz daha sürdürmek bununla”

    “Ağzıma dolduruyorum çamuru bu da oluyor olanaklarımdan başka biri de bu biraz daha sürdürüyorum bununla soru yuttuğumda besleyici değeri var mı çamurun nasıl açılımlar getirebilir konuya güzel anlar bunlar”

    Aslında daha çok fazla var. Ama herkes kendisine farklı bir anlam çıkaracaktır eminim. Noktalama işaretlerinin olmaması da tetikliyor bunu. Yazar zaten bilerek kullanmadı, anlaşılmak istemedi. Bir konusu da yok. Roman desen değil. Günlük desen tam olarak o da değil. Tam bir boşluk, yokluk, anlamsızlık. Sanki içini bu satırlara kusmuş.

    Bazı cümlelerinde Pim benim, ikimizin birbirimizden farkı yok diyor. Sonra hayatına Bom’u sokuyor.. Sonra “Krim” geliyor “Pam” geliyor.. Sanki hepsi kendisi ama hepsi farklı..?!

    BAKIN! Kendisi için diyor ki: “Az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydu çünkü”

    “Adaletimiz böyle istiyor hiç bitmesin istiyor! Her şey öldü ya da var olmadı hiç kimse yarımız sürekli cellatız yarımız sürekli kurbanız” (kitapta böyle bir paragraf yok. Ben yazdığı cümleleri birleştirmişim. Aslında anlatılmak istenen bu diye not almışım.)

    Valla incelemeyi nasıl bitireceğim, size şu an neler anlattım hiç bilmiyorum. Kendim ne anladım onu da bilmiyorum. Ama eğer bir imkanım olsaydı bu kitap hakkında yazarla sohbet etmek isterdim.

    Hayat böyle işte. Kitapta da Pim, Bom vs isim verdiği karakterleri sürekli hayatına ekleyip çıkarıyor. Ve diyor:
    “Üç yaşam var geçmiş yaşam şu anki yaşam gelecek yaşam
    Ve Ben Bomdan ayrıldığım zaman başka biri Pimden ayrılıyor ben Pime ulaştığımda başka biri Boma ulaşıyor
    Bom sensin bom benim Pim sensin Pim benim kaderlerimiz her şey aynı herkes aynı
    Bir terslik var burada”

    (Alıntılarda ve notlarımda noktalamalara, yazım kurallarına dikkat etmedim. Kendi yazdığı gibi bıraktım.)
  • General Pershing'in kurmay başkanı olan General Harburd, Sivas'ta Mustafa Kemal'le görüşürken der ki:

    -Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük kumandanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan millet elbette bir medeniyet sahibi olmalıdır. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya, müttefiklerinizle 4 yıl harp ettiniz, yenildiniz. Dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi, bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit vakit görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?
    Mustafa Kemal, General'e: Teşekkür ederim, dedi. Tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat şunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.
    General ve arkadaşları sessizce ayağa kalktılar.
    -Biz de olsak öyle yapardık!