• لكل شيء إذا ما تمنقصانُ * فلا یُغرَّ بطیب العیش إنسانُ
    Her şey tamamlandığında eksilir. Öyleyse insan hayatın güzelliğine aldanmasın.
    2 -ھي الأمور كما شاھدتھا دولٌ * من سرَّهُزمنٌ ساءتھأزمانُ
    İşler gördüğün gibi dönüşümlüdür. Bir zaman her kimi sevindirirse birçok zaman da onu üzer.
    3 -وھذه الدار لا تبقي على أحد * ولا یدوم على حال لھا شانُ
    Dünya baki değil kimseye. Şanlı hiçbir durum devam etmez.
    4 -یمزق الدھر حتمًا كل سابغةٍ* إذا نبت مشرفیات وخرصان
    Yırtar tüm zırhları zaman. Köreldiğinde Meşârif ve Harsân kılıçları.
    5 -وینتضي كل سیف للفناء ولو * كان ابن ذي یزن والغمد غمدان
    İbn Zî Yezen’in kılıcı olup bir değil iki kında olsa da her kılıç yok olmaya doğru gider.
    6 -أین الملوك ذوو التیجان من یمنٍ * وأین منھم أكالیلٌ وتیجانُ
    Nerede Yemen’in o güç sahibi kralları, nerede onlardan İklîl ile Tîcân
    7 -وأین ما شاده شدَّادُ في إرمٍ * وأین ما ساسھ في الفرس ساسانُ
    Şeddad’ın İrem’de kurduğu nerede, ya nerede Fars’ı yöneten Sâsân
    8 -وأین ما حازه قارون من ذھب * وأین عادٌ وشدادٌ وقحطانُ
    Hani Kârûn’un elde ettiği hazineler, nerede ‘Âd, Şeddâd ve Kahtân
    9 -أتى على الكل أمر لا مرد لھ* حتى قضوا فكأن القوم ما كانوا
    Kaçınılmaz son hepsini buldu. Hiç var olmamış gibi yok oldular.
    10 -وصار ماكان من مُلك ومن مَلك * كما حكى عن خیال الطیفِ وسنانُ
    Bütün mülk ve melikler uykuluklunun hayalindeki tayf gibi oldu.
    11 -دار الزمان على دارا وقاتلھ * وأمَّ كسرى فما آواه إیوانُ
    Zaman Dâra’nın ve katilinin aleyhine döndü. Hem Kisra’ya yöneldi hiçbir saray onu
    barındırmadı.
    12 -كأنما الصعب لم یسھل لھ سببُ * یومًا ولا مَلك الدنیا سلیمان
    Sanki günün birinde, zorluğu kolaylaştıran hiçbir sebep olmamıştır ve Süleyman da dünyaya
    hâkim olmamıştır.
    13 -فجائع الدھر أنواع منوعة * وللزمان مسراتوأحزانُ
    Çok çeşitlidir acıları devranın. Sevindirici ve üzücü anları vardır zamanın.
    14 -وللحوادث سلوان یسھلھا * وما لما حل بالإسلام سلوانُ
    Belaları hafifleten tesellileri vardır. Ama İslâm’ın başına gelen belaları hafifletecek tesellisi
    yoktur.
    II
    15 -دھى الجزیرة أمرٌ لا عزاء لھ * ھوى لھ أحدٌ وانھدثھلانُ
    Ada’nın başına tesellisi olmayan bir bela geldi. Acısından dümdüz oldu Uhudve Sehlân
    16 -أصابھا العینُ في الإسلامفارتزأتْ * حتى خلت منھ أقطارٌ وبلدانُ
    İslâm için onlara nazar değdi ve mahrum kaldı. Böylce bölgeler ve şehirler İslâmsız kaldı.

    17 -فاسأل بلنسیةَ ماشأنُ مرسیةٍ * وأین شاطبةٌ أمْ أین جیَّانُ
    Mersiye’nin başına gelenleri Belensiye’ye sor. Nerede Şâtıba, hani Ciyyân nerede?
    18 -وأین قرطبةٌدارُ العلوم فكم * من عالمٍ قدسما فیھا لھ شانُ
    İlim merkezi Kurtuba nerede. Nice âlimin şanı yüceldi orada
    19 -وأین حمصُ وما تحویھ من نزهٍ * ونھرھا العذب فیاضوملآنُ
    Nerede Hıms (İşbilye), içindeki mesireler, tatlı, dolu ve taşkın nehri nerede?
    20 -قواعدكنَّ أركانَ البلاد فما * عسى البقاء إذا لم تبق أركان
    Ülkenin sütunlarıydı bu şehirler. Geride ne kalması umulur ki yıkılsa erkân.
    21 -تبكي الحنیفیةُ البیضاءُ من أسفٍ * كما بكى لفراق الإلف ھیمانُ
    Bembeyaz Hanîf dini ağlıyor üzüntüden. Tıpkı âşıkların ayrılıkta ağladıkları gibi.
    22 -على دیارٍ منالإسلامِ خالیةٍ * قدأقْفرتْ ولھا بالكفرِعُمرانُ
    Küfürle mamur olmuş ve İslam’ın artık kalmadığı diyara (ağlıyor)
    23 -حیث المساجدُ قدأضحتْ كنائسَ ما * فیھنَّ إلا نواقیس وصلبانُ
    Çünkü kiliseye dönüşmüştür camiler, içlerinde yoktur çan ve haçtan başka.
    24 -حتى المحاریبُ تبكي وھي جامدةٌ * حتى المنابرُ ترثي وھي عیدانُ
    Cansız olduğu halde mihraplar bile ağlıyor. Tahtadan olduğu halde minberler ağıt yakıyor.
    25 -یا غافلاً ولھ فيالدھرِموعظةٌ * إن كنت فيسِنَةٍ فالدھر یقظانُ
    Ey zamandan öğüt alabilecek iken gaflette olan kimse! Eğer uykuda isen bil ki zaman uyanıktır.
    26 -وماشیًامرحًا یلھیھ موطنھُ * أبعدحمصٍ تَغرُّ المرءَ أوطانُ
    (Ey) vatanıyla meşgul olup böbürlenerek yürüyen kimse! Hımıs’tan sonra kişiyi
    gururlandıracak vatan mı var?
    ومالھا مع طول الدھرِ 27 -تلك المصیبةُأنْسَتْ ما تقدَّمھا * نسیانُ

    Bu musibet, kendisinden önceki belaları unutturdu. Kendisi ise uzun zaman unutulmayacaktır.
    III
    28 -یا راكبین عتاقَ الخیلِ ضامرةً * كأنھا في مجال السبقِ عقبانُ
    Ey yarış sahasında kartal gibi ince Arap atlara binenler!
    29 -وحاملینسیوفَ الھندِ مرھفةُ * كأنھا في ظلام النقع نیرانُ
    Toz karanlığında ateş gibi olan keskin Hint kılıçlarını taşıyanlar..
    30 -وراتعین وراء البحر في دعةٍ * لھم بأوطانھم عزٌّ وسلطانُ
    Memleketlerinde izzet ve güç sahibi olarak deniz ötesinde bolluk içinde çayırlarda eğlenenler
    31 -أعندكم نبأ عن أھل أندلسٍ * فقد سرى بحدیثِ القومِ ركبانُ
    Var mı haberiniz Endülüs ehlinden? Kervanlar haberlerini her tarafa yaymıştır.
    32 -كم یستغیث بھاالمستضعفون وھم * قتلى وأسرى فما یھتز إنسان
    Orada kimi esir kimi ölü nice müstazaf yalvarıyor ama kımıldamıyor insan.
    33 -ماذا التقاطع في الإسلام بینكمُ * وأنتمْ یا عباد الله إخوانُ
    Bu nasıl bir ayrılıktır İslam’da aranızda! Ey Allah’ın kulları! Oysa siz kardeşsiniz
    34 -ألا نفوسٌ أبیَّاتٌ لھا ھممٌ * أماعلى الخیرِ أنصارٌ وأعوانُ
    Yok mu gayret ve onur sahibi kimseler? Yok mu hayrın yardımcıları ve destekleyenleri
    IV
    35 -یا من لذلةِقومٍ بعدَ عزِّھُمُ * أحال حالھمْ جورُ وطغیانُ
    Hey! İzzetten sonra zillete düşen millete koşun. Değiştirmiştir durumlarını zulüm ve tuğyan
    36 -بالأمس كانوا ملوكًا في منازلھم * والیومَ ھم في بلاد الكفرعبدانُ
    Daha dün kral idiler evlerinde. Bu gün ise küfür diyarında oldular köle
    37 -فلو تراھم حیارى لا دلیل لھمْ * علیھمُ من ثیابِ الذلِ ألوانُ
    Her türünden zillet elbisesi içinde şaşkın ve rehbersiz hallerini bir görseydin.
    38 -ولو رأیتَ بكاھُم عندَ بیعھمُ * لھالكَ الأمرُ واستھوتكَ أحزانُ
    Satıldıkları anki ağlayışlarını bir görseydin. Bu vahim durumun korkusuna kapılır üzüntülere
    boğulurdun.
    39 -یاربَّ أمٍّ وطفلٍ حیلَ بینھما * كما تفرقَ أرواحٌ وأبدانُ
    Hey! Nice anne ve çocuk birbirinden uzaklaştırıldı. Tıpkı ruhların ve bedenlerin birbirinden
    ayrıldığı gibi.
    40 -وطَفلةٍ مثل حسنِ الشمسِ إذ طلعت * كأنماھي یاقوتٌ ومرجانُ
    Genç kız ki doğduğunda güneş gibi. Sanki o yakut ve mercandır.
    41 -یقودُھا العلجُ للمكروه مكرھةً * والعینُ باكیةُ والقلبُ حیرانُ
    Gâvur onu zorla kötülüğe doğru sürmektedir. Gözleri ağlıyor kalbi ise şaşkındır.
    42 -لمثل ھذا یذوبُ القلبُ من كمدٍ * إن كان في القلب إسلامٌ وإیمانُ
    Böylesi acılar için eriyor kalp üzüntüden. Varsa eğer kalpte İslâm ve îmân.
  • 320 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    İngiliz yazar Sybille Bedgord'un Bataklık Kumu adlı anılardan oluşan kitabını beklentisiz bir şekilde okudum. Kendisini hiç tanımıyordum ve kitabın fiyatı uygun diye denemek istedim. Çağdaş yazarlardan olduğu tanıtılsa da kendisini ülkemizde pek tanıyan yok. Ben de kendimi riske attım ve sıkılmak uğruna kitabı bitirdim. Kötü değil öncelikle onu söyleyeyim. Her ne kadar çağdaş yazar olsa da dili ağır. Çağdaş yazarlar da klasik yazar okuyup etkilendiklerinden dilleri ona benzeyebiliyor. Belki çeviri kaynaklıdır ama daha önce hiçbir kitapta bu kadar çok parantez görmemiştim. Açıklamanın açıklaması var adeta. Başlarda uzun ve devrik cümleler kafa karıştırsa da sonradan alışmak mümkün. Karakter incelemeleri iyi. Yazarın kendisi ilginç biri diyebilirim. Alman baba ve İtalyan anneden doğmuş ama kendisi İngiliz vatandaşı. Avrupa'nın çoğu ülkesini gezip Aldous Huxley ve Thoman Mann gibi isimlerle dostluk edinmiş biri. Yahudi kökeni de olan yazar aslında zengin veledi ama zorluklarla geçmiş bir yaşamı var. Babasının önceki eşinden bir üvey ablası ve sonradan gelen üvey annesi var. Yanılmıyorsam 95 yaşında ölmüş ve bu kitabı son dönemlerde yazmış. Yazarı tanımaya son kitabından başlamak ilginç tabi. Özellikle kız arkadaşlarını anlatırken uzun betimlemeleri var ve ilişkilerinden sıkça söz ediyor. Gençliğine baktım güzel kadınmış, kendinin hiç ilişkisi olmamış mı diye düşünürken lezbiyen olduğunu öğrendim. Genel olarak yazar ve şair kısmı çirkin, tipsiz ve yamuk yumuk tiplerdir ama Sybille Bedford tam tersi. Kitap için otobiyografik hikayeler toplamı diyebiliriz. En çok çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadığı çalkantılı süreci anlatıyor. Gerek ailesel maceralar, gerek ikinci dünya savaşı sırasında yaşadığı diplomatik sorunlar, gerekse arkadaşlarıyla olan anıları ilginç. Fakat kronolojik bir sırayla değil karışık anlatmakta. Ablasıyla buluştuğu ana geldiğinde bir anda ablasının çocukluğuna dönüyor mesela. Bayağı şehir gezmiş olması sayesinde oldukça çok yer ismi öğrenmek mümkün. Arama motorlarından bazı isimlere baktığım oldu. Düşününce hem paran var, hem dünyayı geziyorsun, hem yazar kankaların varken yazar olmak kolay deniyor ama hiç de öyle değil aslında. Kimse bizim dışarıdan gördüğümüz gibi değil aslında. Kendisinin sürekli geziyor olması keyiften değil mecburiyetten aslında. Çünkü insan nerede rahat yaşayacaksa ister istemez oraya göçer. İkinci dünya savaşı kurbanı olmaktan son anda kurtulmuş yazarın gittiği yerlerde hep bir sorun çıkmış, dostları ve şansı sayesinde atlatmış olduğunu görüyoruz. Değişik hayat hikayeleri okumayı seviyorsanız göz atabilirsiniz. Hangi anısından bahsetsem bilemiyorum aynı şey yazar için de kolay olmamış. Bu kadar çok şey yaşayıp da oturup kendini anlatmak büyük cesaret. Yazarın diğer kitaplarını okumayı düşünüyorum. Gezip gördüğünü dışında yediğini içtiğini de anlatıyor bu kadın. Bir de bayağı yabancı kelime vardı cümlelerde, o da dil karmaşası yaşamış demek.
  • 219 syf.
    ·13 günde·2/10
    yazar kana davet kitabına oranla üslubunu geliştirmiş. ilk kitabı tam bir faciaydı. Ama 3. kitabı olan "aklın senfonisi" kitabı ne yazık ki "WHO AM I" (2014) yapımının kopyası olmuş. Kitap özgün olmamış. Filmin kopyası olmuş. üzülerek belirtmek gerekirse ülkemiz <<okumadan yazanların ülkesi>>
  • Bir zamanlar çok güzel bir prenses varmış. Prenses coşkun bir nehrin kıyısında yaşarmış. Annesi kraliçe ve babası kralla beraber, eski bir sarayda otururmuş. Sarayın duvarları kalın ve yüksekmiş, içinde kalan her şey de karanlık, soğuk ve sessizmiş. Hiç kardeşi olmadığından, sarayda çok yalnızmış. Annesiyle babası kızlarıyla bir kelime bile konuşmazmış. Hizmetçileri sadece "Peki Majesteleri", "Hayır Majesteleri" dermiş, Koskoca sarayda konuşabileceği, oynayabileceği kimse yokmuş. Çok sıkılıyormuş. İçi özlemle doluymuş. Zaman içinde çok yalnız ve mutsuz bir prenses olmuş. Son güldüğü zamamı bile hatırlayamıyormu. Hatta bazen, gülmeyi unuttuğunu düşünüyormuş. Sonra aynaya bakıp gülümsemeye çalışıyormuş. Ama beceremiyor, yüzünü buruşturuyormuş. Hiç de komik değilmiş bu. Artık mutsuzluğa dayanamaz hale geldiğinde, nehir kıyısına inermiş Orada bir incir ağacının gölgesinde oturur, akan suyu dinler, kuşlarla cırcır böceklerine kulak verirmiş. Gün ışığının dalgalar saçtığı binlerce küçük yıldızı görmeye bayılırmış. Keyfi biraz düzelir, kendisini güldürebilecek bir arkadaş düşlemeye başlarmış. Aynı nehrin karşı kıyısında, ciddiliğiyle tanınan bir kral yaşarmış. Tebaasından bir kişi bile boş durmaz, hatta hayal bile kurmaya cesaret edemezmiş. Çiftçiler tarlalarında durdurak bilmeden çalışırmış. Ustalar atölyelerinde harıl harıl iş yaparmış. Kral, tebaasının gerçekten çalışıp çalışmadığını görmek için tüm ülkeye müfettişler yollarmış. Çalışacağına otururken yakalanan olursa hemen bambu sopasıyla on değnek vurulurmuş. Kralın oğlu da bu muameleye bağışık değilmiş. Prens her gün, sabahtan akşama kadar ders çalışırmış. Kral ülkenin en saygıdeğer bilim insanlarını, prensi eğitmeleri için saraya toplamış. Oğlunu dünyanın gelmiş geçmiş en zeki prensi yapmak istiyormuş.
    Ama bir gün genç prens, saraydan sıvışmayı başarmış. Savaş atına binip nehir kıyısına inmiş. Orada, karşı kıyıda oturmakta olan prensesi görmüş. Prenses uzun siyah saçlarına sarı çiçekler takmış. Prensin hayatında gördüğü en güzel kızmış. Nehrin karşısına geçme arzusuyla yanıp tutuşmaya başlamış.
    Ama nehri geçebileceği ne bir köprü, ne de bir sal varmış. İki kral birbirinden o kadar nefret edermiş ki, tebaalarına da birbirlerinin topraklarına ayak basmayı yasaklamışlar. Bu yasağı görmezden gelen herkes, bedelini hayatıyla ödermiş. Üstüne üstlük nehirde, balıkçıların ya da çiftçilerin bir adımcık atmasını hevesle bekleyen bir sürü krokodil kaynarmış.
    Prens önce karşıya yüzerek geçmeyi düşünmüş. Ama,suya ancak dizlerine kadar geçmişken, koskocaman ağızlarını sonuna kadar açmış olan krokodiller başına üşüşmüş. Prens kendini nehir kıyısına zor atmış. Prensesle konuşamayacaksam, hiç değilse onu izlerim diye düşünmüş.
    Ondan sonra, her gün gizli gizli nehir kıyısına inmiş. Bir kayanın üstüne oturup, özlemle karşı kıyıdaki prensese bakmış. Aradan haftalar, aylar geçmiş. Sonunda bir gün, bir krokodil yüze yüze yanına gelmiş.
    "Sizi uzun bir süredir izliyordum, sevgili prensim,"demiş. "Ne kadar mutsuz olduğunuzu biliyorum, size çok acıdım. Yardım etmek isterim."
    Prens şaşkınlık içinde "Ama bana nasıl yardım edebilirsin ki?" diye sormuş.
    "Sırtıma oturun, sizi karşı kıyıya geçireyim."
    Prens krokodile şüpheyle bakmış.
    "Beni kandırıyorsun," demiş. "Siz krokodillerin midesi dipsiz kuyu gibidir, iştahı sonsuzdur. Kimsenin sudan canlı çıkmasına müsaade etmezsiniz."
    Krokodil "Bütün krokodiller aynı değildir," demiş. "Bana güvenebilirsiniz."
    Prens duraklamış.
    Krokodil yeniden "Bana güvenebilirsiniz," demiş.
    Prensin başka seçeneği yokmuş. Güzel prensese ulaşmak istiyorsa, krokodile güvenmesi gerekiyormuş. Hayvanın sırtına oturmuş. O da söz verdiği gibi, prensi karşı kıyıya geçirmiş.
    Prenses prensi aniden karşısında görünce gözlerine inanamamış. O da sık sık prensi gözlüyor, gizli gizli bir gün karşıya geçebilmesini umuyormuş. Prens çok utanmış, ne diyeceğini bilememiş. Kekelemeye başlamış, her cümlesini karıştırmış. Kısa süre sonra, ikisi de kahkahalara boğulmuş. Üstelik prenses çok, çok uzun zamandır gülmezmiş. Prensin gitme vakti geldiğinde prenses çok üzülmüş. Ona kalması için yalvarmış. "Kalamam," demiş prens. "Babam seninle vakit geçirdiğimi öğrenirse gazabı korkunç olur. Beni mutlaka bir yerlere kapatır. Nehrin bu kıyısına bir daha hiç geçemem. Ama söz veriyorum, yine geleceğim."
    İyi kalpli krokodil, prensi nehrin öbür kıyısına geri götürmüş.
    Ertesi gün prenses yine büyük bir özlemle beklemeye başlamış. Tam prensin geleceği umudunu yitiriyormuş ki, onu beyaz atının üstünde gelirken görmüş. Sadık krokodil de onu karşıya geçirmeye gelmiş. O günden sonra, prensle prenses her gün buluşmuş.
    Diğer krokodiller buna çok öfkeleniyormuş. Bir gün nehrin ortasında, prensle onu taşıyan krokodilin yolunu kesmişler. Koca ağızlarıyla prensi kapmaya çalışarak "Onu bize ver, bize ver!" diye bağrışmışlar.
    Koca krokodil "Bizi rahat bırakın!" diye kükreyerek, yüzebildiğince hızlı yüzmeye koyulmuş. Ama kısa süre içinde diğerleri etrafını sarmış. Krokodil, insan dostuna "Ağzıma gir, orada güvende olursun," diye seslenmiş. Ağzını açabildiğince büyük açmış, Prens içeri kaçmış. Diğer hayvanlar onları bir an bile gözden kaçırmamışlar. Nereye giderlerse peşlerinden gelmişler, yılmadan beklemişler. Prensin eninde sonunda dışarı çıkması gerekiyormuş ne de olsa. Ama iyi kalpli krokodil çok sabırlıymış. Birkaç saat sonra diğer krokodiller pes edip gitmişler. İyi krokodil nehir kıyısına çıkıp ağzını açmış. Prens kımıldamamış. Krokodil başını sallayarak, ona "Arkadaşım, arkadaşım, haydi kıyıya çıkıp evine koş," diye seslenmiş.
    Prens yine kımıldamamış.
    Sonra prenses karşı kıyıdan "Sevgili prensim, lütfen çık," diye seslenmiş.
    Ama hiçbir faydası olmamış, Çünkü, prens arkadaşının ağzında boğulup ölmüş.
    Prenses olanları gördüğünde, o da üzüntüsünden oracığa düşüp ölüvermiş.
    İki kral, evlatlarının bedenlerini gömmek yerine nehir kıyısımda yakmaya karar vermiş. Ne şans ki, iki cenaze de aynı gün, aynı saatte yapılmış. Krallar birbirlerine hakaretler yağdırıp tehditler savurmuşlar. İkisi de çocuklarinin ölümü için birbirini suçlamış.
    Çok geçmeden ateşler gürül gürül yanmaya başlamış. Prensle prensesin cesetleri tutuşmuş. Birden ateşlerden duman çıkmaya başlamış. Hava rüzgarsız olduğu için, iki tane heybetli duman sütünu dosdoğru göğe yükselmiş. Birden her şey susmuş. Ateşlerin çıtırtısı kesilmiş, sessizce yanmaya başlamışlar. Nehrin şırıltısı, çalkantısı durmuş. Krallar bile susmuş.
    Sonra hayvanlar şarkı söylemeye başlamış. Önce krokodiller.
    Her gece masalın burasında, ama krokodiller şarkı söyleyemez ki, diye itiraz ediyordum.
    Babam, elbette söylerler, diyordu çok alçak bir sesle. Yeter ki sen şarkı söylemelerine izin ver. Sadece, duymak için çok sessiz olmak gerekir.
    Filler de mi?
    Filler de.
    Sonra kim şarkı söylemiş.
    Yılanlarla kertenkeleler. Köpekler, kediler, aslanlar, leoparlar. Sonra filler, atlar, maymunlar katılmış onlara. Bir de elbette kuşlar. Hayvanlar bir ağızdan şarkı söylemişler. Hatta, hayatları boyunca söylediklerinden çok daha güzel söylemişler. Sonra birden, nedendir bilinmez, iki duman sütunu yavaş yavas birbirine doğru sürüklenmiş. Hayvanların şarkılarının sesleri yükselip berraklaştıkça, sütunlar daha da yaklaşmış ve en sonunda, sadece sevgililerin kucaklaşabileceği gibi kucaklaşarak birleşmişler.
    Gözlerimi kapatıp peluş hayvanlarımı dinleyerek, babam haklı, diye düşündüm. Şarkı söyleyebiliyorlar. Şarkılar mırıldanarak beni uyutuyorlar.
    Annem bu masalı sevmezdi, çünkü mutlu sonla bitmiyordu. Babam sonunun gayet mutlu olduğunu düşünüyordu. Aralarındaki uçurum bu kadar derindi.
    Bense asla karar veremedim.
  • 344 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Kitabı okudum başta kendimden olmak üzere gelmiş, geçmiş, doğmuş ve doğacak tüm insan ırkından, insan hayvanından nefret ediyorum. Eserin sonunda Güliver'in geldiği ve okuyucuyu getirdiği nokta tam olarak bu.

    Yıllar önce Jonathan Swift'i tanımaz, Güliverin Gezileri'ni sadece bir çocuk kitabından ibaret olduğunu sanarken Jonathan Swift'in "A Modest Proposal" ("Mütevazı/ Makul bir öneri" olarak çevrilebilir) adlı yazısından bir parça çalışmıştık. Yoksukluklukla başa çıkmak icin fakirlerin bebeğinin zenginlere yiyecek olarak verilmesiydi öneri de.! O zaman Güliverin Gezilerinin de aslında çok önemli bir hiciv kitabı olduğuna değinmişti hocamız. O gözle tekrar okumak istedim.

    Hiciv Edebiyatı denince kuşkusuz ilk akla gelen isimlerdendir Jonathan Swift. 1667-1745 yıllarında yaşamış birinin eseri günümüzde hâlâ okunuyorsa yazarın bu konudaki ustalığını tartışmaya gerek yok bence. Kimi insanlar yetenekli doğuyorlar, yeteneklerini geliştiriyorlar bu yetenek deneyimlerle de beslenince ortaya harika eserler çıkıyor, hele ki hicivin mutlaka bu deneyimlerden beslenmesi gerek. Swift de öyle bir hayat sürmüş günümüzün tabiri ile tuttuğu elinde kalmış belki günün Krallığında İrlanda da doğmuş olmak bile yetmiş. Siyasette şansını denemiş olmamış, vaftizlik yapmış, gönül iliskileri yine öyle..

    Eser ilk olarak 1726 yılında  "Travels into several remote nations of the world by Lemuel  Gulliver " ismiyle yayınlanmış ve Swift gerçek adını kullanmamış ama kısa bir zamanda o kadar çok okunmuş ve popüler olmuş ki ard arda yeni baskılar gelmiş  biraz sadeleştirilip çocuk kitabı olarak da piyasaya sürülmüş bu yüzden en uzun olanını okumayı tercih ettim.

    Kitap dört ana bölümden oluşuyor. Güliver'in yolu deniz yolculukları sırasında çeşitli sebeplerden hiçbiri kasıtlı bir rota değil dört farklı ülkeye düşüyor. Ilkinde parmağından bile küçük insanlarla, bir diğerinde dev insanlarla, bir başkasında kafaları yan yatmış tuhaf dalgın insanlarla ve kuşkusuz en carpıcı olan son bölümde yahoo adı verilen insanla hem fiziksel hem kişisel bir çok benzerlikleri olan insanımsı hayvanlarla ve ata benzer  Houyhnhnm’larla karşılaşıyor.  Kitap baştan sona metaforik, sembolik bir anlatım içeriyor. Bir görünen kısmı bir de bizim yorumlayabildiklerimiz var. Ilk uç bölüm de yazar hicvini üstü kapalı olarak yaparken son bölümde her sey değişiyor. Her şey apaçık ortaya dökülüyor.
     
    Ilk üç bölümde insan doğasıyla bir çok benzerlikleri olan küçük insanlar , dev insanlar ve uçabilen bir adada yaşayan insanlar üzerinden birçok eleştiri yapıyor. Zaman zaman bulunduğu ülkenin krallarıyla kendi ülkesinden bahsediyor birçok şey hayretle karşılanıyor. Avrupa'daki özellikle yazarın ülkesi olan Ingilteredeki politika, gelenekler, ahlak hepsi karşılığını buluyor yazarın yarattığı ülkelerde.

    Son bölüm ilk üç bölümden farklı olarak esere damgasını vuruyor ve eserin anafikrini ortaya koyuyor. Ilk üç bölümde bulunduğu ülkelerden kendi ayrılmak isterken hatta kaçarken Houyhnhnmların ülkesinde sonsuza kadar yaşamak istiyor fakat bu mümkün olmuyor, izin verilmiyor. Orda yaşayan igrenç bir mahluk olup sevilmeyen yahoolarla(yahoo burdan almış adını) insan eleştiriliyor. Sürükleyici bir kitap kısaca yazar sıkmadan mesajını okuyucuya ulaştırıyor. İnsan yerin dibine sokuyor, insan olmaktan utandırıyor.

    Son olarak şunu da ekleyim yazarın öfkesinden kadınlar da payını alıyor. Eserin birkaç yerinde kadınları hatta tüm dişileri oynak, sadakatsız gibi kelimelerle nitelendiriyor. Insanları yaradılış farkları üzerinden ayırmak son derece rahatsız edici geldi bana.
  • 484 syf.
    ·4 günde·7/10
    Livaneli'nin okuduğum ilk kitabıydı, hep merak ediyordum nasıl acaba kitapları diye, kısmet bugüneymiş ilk kitabını bitirdim.
    Üslup açısından çok amatör bulduğumu söyleyebilirim. Tabii bu karakterin hikayeyi amatör olarak anlatmasından dolayı bilerek kurgulanmış bir amatörlük de olabilir diğer kitaplarındaki üslupla birlikte ayrıca değerlendireceğim.
    Hikâye güzeldi ama çok gereksiz uzatılmıştı bana göre. Belki çok aşk hikayesi okuduğumdan konu da bana biraz basit geldi. Çok ses getiren ve 9.0 puanlık bir kitap olduğu için okudum, okuduğuma da mutluyum genel kültür olmuş oldu. Ama sanki yazar arada bir bilgi vermek için kendini çok kasmış gibi geldi. Olmadık yerlere bir bilgi sıkıştırmış ve bu bilgiler paragrafın bütününde üniversite sınavlarındaki anlam bozan cümleyi bulma konulu sorular gibi olmuş, bence olmamış.
    Kitabın sonları başlarına göre çok daha iyiydi. En başlarında "Wattpad mi okuyoruz bu nedir?" diye düşündürten bir amatörlük söz konusuydu. Neyse ki sonunda güzel toparladı.
    Sonuç olarak kesinlikle 9.0/10 olan bir kitap değil, konu güzel ama güzel bir anlatım tarzı yoktu. Siyasete giren kitapları oldum olası sevmemişimdir. Yazarın kendi kararıdır ama ben okuyucu olarak birinin gözlüğünden kitabı görmeyi sevmiyorum. Bana göre en fazla 7/10 olan bir kitap oldu. Diğer kitapları da merak ediyorum kesinlikle okuyacağım.
  • “Modern dünya herkese kendi doğrusunu aratır olmuş ama bulan olmamış. Kimse, ideolojilerini, mezhebini, tarikatını ve çıkarlarını bir tarafa bırakıp da hayatı okumayı becerememiş.”