• Sevildiğinin farkında olan kadından daha tehlikeli bir varlık yoktur dünyada.

    Tek taraflı sevgi, karşındaki kişinin sevgisine muhtaç bir yaşam, aslında sadece seven kişiye, sevilmeye muhtaç olana ıstıraptan başka bir şey vermediğini 5 senenin sonunda anladım.
    Yolun sonunda hep sana sana dönmesini beklerken, farkında olmadan onun yalnızlığına, hayaline, bıraktığı acıya alışıyorsun. Ve bunu o yeniden hayatına girince fark ediyorsun.
    Yeniden yanında olsa bile ; seni sevemeyeceğine, tekrar gideceğine olan inancın git gide daha fazla artıyordur.
    Canı yanmış, yaralanmış, harap olmuş bir şekilde sevildiği yere geri gelir. Gerçekten sevmek için değil, sadece biraz nefes almak biraz iyileşmek içindir gelişi. Öyle bir geliş ki bu gidiş biletini hep aklında taşır.
    " Değiştim, kimsenin beni senin sevdiği gibi sevemeyeceğini gördüm. " der ve sen her ne kadar inatla dik durmaya çalışsan da yine mağlup olursun kendine, kalbine.
    Demiştim ya sadece iyileşmek için gelmiştir diye, iyileşir ve sonra hiç bir zaman yüzüne kapanmayacağına emin olduğu bu kapıdan hiç gelmemiş gibi çıkıp gitmeye çalışır.
    Bu gitme çabası sana herşeyi anlatır aslında; kendinden eksiltip onu çoğaltmak icin yaptıklarının, hep yanında taşıdığın kavuşma umudunun hiç bir anlamının olmadığını bu kaçak tavırları gösterir sana.
    Bu sefer roller değişir, o gitmeden sen çoktan gitmeye karar vermişsindir. Yaptıklarını, eksilttiğin yerlerini, hiç düşünmeden, sevmenin bedeli deyip sen gidersin bu kez.
    Ve giden sen olunca herşeyi çok net görebiliyorsun.
    Bütün bu kustuklarımın sonunda şunu çok iyi anlamanı istiyorum; aslında sen farkında olmadan herşeyi bana o kadar güzel anlattın ki ; sevginin tek taraflı bir anlamının olmadığını, sevginin aslında beraber paylaşılınca gerçekten sevgi olduğunu çok güzel öğrettin bana. Ne kadar teşekkür etsem az kalır.
    Artık yanımda veya yolun sonunda beni bekleyenin olmadığı bir yola, acı olmadan, beklenti olmadan tek başıma adımımı atıyorum.
    " Ben " yerine " Biz " diyebilecek biri olur mu yolda bilemem, bildiğim tek şey ise özgürüm artık ve insan ancak özgür olunca doğruyu bulabilir.
  • 226 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    F İ R A K 1

    “Darmadağın olmuş bir yüreğin harabe gönlünde, uçmaya gayret eden kanadı kırık bir kuştu…”

    “Sana ait olduğuna inandığın hiçbir şeyi, sonuç ne olursa olsun almaktan korkma!”

    Üsteğmen Kerem Acar, Er Serdar Güneş, Meri Janan Alborz, Garnizon komutanı Levent, Necla teyze, Süreyya, Zuzu, Erdal, Aysel hanım, Hasan dayı, Ela, Amir Ghorbani, Şeyh, Muhammed Ali Alborz, Raşit, Barney Vincent, Golrıkh Ebrahimi, Zafer, Cemal ve Cellat Hamit ile acılarla dolu hayatlarda beraber yol aldık.

    Daha ilk sayfalarda görevde iken Kerem’in silahının patlaması sonucu olanlar beni çok üzdü ve yorumu yazarken bile o sahne gözümün önüne geldikçe yüreğim acıyor… Meri’nin anne ve babasının Tahran’da başına gelen olaylar yürek parçalıyor… Nasıl yasaları var öyle, okudukça insan darmadağın oluyor. Meri varlıklı iken, gelişen olaylar sonucunda zorluklar yaşaması ve geldiği son nokta içler acısı… Kerem ile yollarının çok kötü şartlarda iken kesişmesi, yanlış anlaşılmalar sonucu Meri’nin hep mağdur durumda kalması kötüydü. O sahnelerde neredeyse Meri’nin masumluğunu Kerem’e ben anlatacaktım…

    Bir yandan Meri’nin üvey teyzesinin yaptıklarının sonrasında akıl almaz olayların yaşanması, para, mal, mülk için Meri’ye yaptıkları beni çok sinirlendirdi ve o anda saçını başını yolasım geldi… Ama etme bulma dünyası… Meri’nin herkese güvenmesi sonucu başına türlü türlü işlerin gelmesi, tam bu sırada Kerem ile karşılaşmaları onun için büyük ikramiye idi… Kerem’in de çocukluk döneminde yaşadıkları sonrası psikolojisinin iyi olmaması, arada dengesizleşmesine sebep olsa da içinde ne kadar güzel bir yüreği olduğunu onca yaşananlara rağmen Meri’nin görmesi beni mutlu etti. Kereme takılan lakapta ayrı bir güzeldi Nazik Gladyatör… Kerem’in kuzeni Ela ne kadar kişiliksiz, karektersiz bir varlıkmış öyle… Kadın kadın değil sanki canavar. Nefret ettim Ela’dan, insan babasından az da olsa güzel bir huy almaz mı?


    Meri Amir’in ona iyilik yaptığını düşünürken içindeki şeytanı görememiş olması, yaşadığı kötü zamanların onun iftiraları sonucu yaşadığını bilse ne der, nasıl davranır merak ediyorum. 23. Bölüm sonu okuduklarım resmen kan dondurucu… recm cezası da neymiş yaaa bu kadar vahşet mi insanoğlu… Meri’nin ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mücadelesini takdir ettim. Ancak eserin sonunda çoğu yaşananların yarıda kalması okuyucuyu merakta bırakıyor. Şimdi devam kitabını nasıl bekleyeceğim ben, meraktan çatlamadan Firak 2 çıkarsa harika olur. Yazarımız öyle özenerek yazmış ki basım hataları bile göz ardı ediliyor. Yılçaycığım eline yüreğine sağlık, bu film tadında olan eseri biz okuyucularına sunduğun için. Nice güzel yeni eserlerin ile buluşmak ümidiyle.

    #yılçayatar #firak1 #okudumbitti
  • 142 syf.
    ·2 günde
    Müzehher ~ Müzeyyen
    Müzeyyen’in annesinin kızına koyduğu isim ile annesi yerine koyduğu teyzesinin isim benzerliği güzel bir sembol olmuş kadınların annelerinin isimlerini kızlarına koyma arzusuna dair.

    “Benim adım Müzeyyen
    Benim adım Müzeyyen
    Benim adım Müzeyyen
    Hepsi bu kadar.”
    Süslenmiş ve güzelleştirilmiş anlamına gelen “Müzeyyen”in annesi ve babasının ona dair hayallerini, hayatlarında olmasını istediklerini yansıtan güzellik ve süslenmişlik özelliklerini içeren ama bundan ötesi olamamış bir kadın Müzeyyen! Kitabın ilk bölümlerinde içten içe onun için üzülürken, özellikle salyangozla olan içsel ve fantastik konuşması sırasında, aslında kötülüğü ve yıkıcı bir karakteri sahiplenmesi ile uzaklaşma hissi yaşatıyor kendisinden. Herkes acılarla yüzleşirken - kardeşi annesini hatırlayamayacağı bir yaşta aile kavramını oluşturamadan büyümüşken, büyüyünce sevdiği adamdan dayaklar yemişken; babası annesine bağımlı yaşamaktan kurtulamayıp hayatı boyunca yanlışlar içinde boğulmuşken; en yakın dostu Özlem mutlu ailesini ve çok sevdiği ileri görüşlü babasını bir günde kaybetmişken- Müzeyyen kendisini dünyaya iyilik yapmamaya ve dünyayı önemsememeye adamış bir kadın.

    Kardeş Çiğdem kıskanılası özelliklere sahip olsa da çok yalnız, maskelerinin ardında acılar çeken, suçluluk hissetse de hayata tutunmak için çabalayan bir kadın. Babasının onun güzelliği sebebiyle ablasından ziyade onu sevmesinden rahatsız olacak kadar da sevgi dolu! Babasını ölüm döşeğinde ziyaret ederek onun gönlünü almaya çalışsa da ablasının babasına dair olan cinayetini görmezden gelebilecek kadar da öfkeli! Yüklerinden kurtulmak isteyen, geçmiş ve gelecekle barışmak isteyen bir kadın! Hiç kimse göründüğü gibi değildir, mesajının ete kemiğe bürünmüş hali.

    Çamaşır suları...
    Ev kadınlarının sığınağı olarak gösterilen ev işleri, mutfak, temizlik öncelikle bir kaçışı simgelese de ardından Meral Hanım’ın ölümüyle gerçekliğe de bürünüyor. İnsanın aklına şu an televizyonlarda yayınlanan temizlik ve yemek programlarını getiriyor ister istemez. Ülke kadınları olarak kaçışta mıyız?! Muhtemelen...

    Gergedanlar!
    Gergedanların boynuzları- korkuları, önyargıları, geçmişleri, hayalleri, sırları vb.- birbirine yaklaşmalarını nasıl önlüyorsa insanlar da böyle değil mi? Vahşi doğanın yansıması, iletişimsizliğin acısı...

    Aile Çay Bahçesi!
    Yalancı mutlulukların, sözlerin, tabloların yansıtıldığı yanılsama merkezleri olarak yansıtılmış bu kitapta. Öyle mi hayatta da? Aile çay bahçeleri korunmuş ve kutsanmış bölgeler olarak görülüyor, evet. Ama kimsen korunmuş? Bozulmuş ailelerin kendilerinin farkına varmalarından mı? Aile olarak kendilerine has bir yerleri olmasa, harcı çözünmüş bir bina gibi çökmelerinden mi korkuluyor? Riyakarlıktan mı? Hepsinden azar azar...

    Ana fikir: Kayıp ruhların evliliklerinden bir aile değil, yeni kayıp ruhlar doğar.
  • Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • Tanrı Ninurta'nın Serüvenleri ve Kahramanlıkları
    Güney fırtınası olan Tann Ninurta, Hava Tanrısı Enlil'in oğlu.
    Ninurta Sumer düşünürlerinin yarattığı kötü güçlere karşı savaşan
    bir kahraman. Bu yüzden onun için yazılmış çeşitli kahramanlık
    türküleri var. Bunlar MÖ 2000 yıllarında iki kitap halinde bir araya toplanmış. Bu kitaplardan birinin adı "an.dim.ma = gök gibi yaratılmış", diğerinin adı ise ''Lugal.e udmelam.bi nil:gal", anlamı
    "Korkunç ışıklarıyla dev gibi olan kral".
    Birinci öyküde Ninurta'nın korkunç ve düzen yaratan güçlerinden, cinlerle yaptığı savaşlardan, savaş arabasından ve bu savaşlarda kazandığı başarılarının bu arabaya asılı olduğundan söz edilmektedir. O öyle güçlü ve saldırgandır ki, tanrılar kralı babası Enlil bile,
    kendi idaresi altında olan yerlere saldırarak onları yok edeceğinden
    korkuyor ve oğluna veziri Nusku'yu göndererek Nippur şehrine ve
    kültür merkezlerine dokunmamasını rica ediyor. Ninurta ona yanıt
    olarak Şarur ve Şargaz adlı 2 gürzünü, 50 başlı kokunç gürzünü, geniş ağlarını, kılıçlarını sayıp döküyor. Bunlar arasında korkunç abubu ve ateş silahları da bulunuyor. Bu dehşet saçan silahların bütün
    uygarlık dünyasına nasıl başıboş bırakılacağı anlatılıyor. Böyle bir
    olay uygarlığı silip süpürecek kuşkusuz. Fakat Ninurta'nın karısı
    Ninnibru, ne yapar yapar kocasını bunları kullanmaktan vazgeçirir.
    Kısa adı lugal.e olan ikinci öykü hem destan, hem de öğretici
    bir karakterdedir. Buna ait tablet ilk Asurbanipal kitaplığında bulundu. Daha· sonra Eskibabil çağına ait Sumerce ve Akadca iki dilde yazılmış parçalar ele geçti. 700 kadar satırı kapsayan bu şiir 45
    satırlık tek tabletler halinde kaleme alınmış. Fakat bunların bir kısmı kırık veya okunamayacak kadar bozuk.
    Şiirin baş kısmında Ninurta'nın özellikleri anlatılıyor:

    Korkunç ışıklarıyla dev gibi görkemli olan kral!
    En güçlü olanlar arasında en başta gelen tanrı Ninurta,
    Ey durup dinlenmeden düşmana saldıran ejder,
    Savaşa üstün bir güçle saldıran kahraman,
    Kutsal elinde tanrı gürzü taşıyan yiğit!
    Boyun eğmeyen düşmanı ekin gibi biçen asker!
    Ey tanrı Ninurta! Senin görkemli tacın bir gökkuşağıdır.
    Önüne şişek gibi ışık saçarsın!

    Kur denilen yeraltı ülkesinde Asakku adında korkunç bir hastalık
    cini vardır. O bütün bitki, hayvan ve taşları kendi yönetimine alarak
    doğaya kral olmuş, fenalığın simgesi, utanmaz, arlanmaz, korku nedir bilmez bir cindir. Başıboş kalınca belki yeryüzüne de çıkacaktır.
    Buna karşın Ninurta büyük tanrılarla ziyafette oturup şarap içerek
    zevk etmektedir. Onun bu umursamaz haline şarur (anlamı cihanı silip süpüren) adlı silahı çok sinirlenir. Aynı zamanda kendisi boş oturmaktan hoşlanmaz ve Ninurta'yı bu korkunç cine karşı savaşa zorlar.
    Şarur:
    "Ey benim sevgili kralım! Göktanrısı An güzel yeryüzünü yarattı,
    Ey Ninurta! Utanmak bilmez savaşçı Asakku şimdi bu güzel
    yeri yakıp yıkmak istiyor.
    Asakku bir süt anneden meme emmemiştir.
    Gücünü yaban hayvanlarından almıştır.
    Ey benim sevgili kralım! Asakku bir baba tanımaz, dağlan yıkan odur!
    Ey benim yiğit kralım! Asakku bir boğa gibi gücüyle dört tarafa saldırmaktadır.
    Onun için bütün bitkiler onu kral seçtiler,
    Diyorit, mihenk taşlarıyla, kahraman mermer taşının bile reisi
    olarak şehirleri yağma etmektedir."
    Silahın bu uyarısı ile Ninurta önce düşmanı görmek, onunla karşılaşmak istiyor. Bir kuş gibi uçuyor. Şarur tekrar onu oyalanmaması ve saldırması için zorluyor. Ninurta çok başlı gürzü, ağlan,
    karşısında durulamaz fırtına, ateş ve tufan silahlarıyla bu cine saldırıyor. Bu saldırı şöyle anlatılmış:
    Kahraman, önünde karşı durulmaz tufan devi yürüyor,
    Kızgınlık ve şiddetinden yerler oyuluyor, tepeler düzleniyor,
    çukurlar doluyor.
    Ninurta gökten ateşler yağdırıyor, her yer ateş içinde
  • 185 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Gazeteci- fotoğrafçı Güneş Karabuda bu eserinde otuz bir kişinin yaşamından kesitler sunuyor. Bu kişilerin yazar açısından önemi, yaşamının bir döneminde buluştuğu, rastladığı, yolunun kesiştiği insanlar olması. Kitapta; Pablo Neruda, Salvador Dali, Cengiz Aytmatov, Ara Güler, Yaşar Kemal, Edita Morris, Fidel Castro, İngrid Bergman, Nelson Mandela ve Onat Kutlar gibi önemli kişiler yer alıyor. Yazarın samimi ve sade anlatımı sayesinde kitap çok çabuk okunuyor. İçerisinde bir kısmı kendi çekmiş olduğu ve anlattığı kişilere ait fotoğraflar yer alması da güzel olmuş. Herkese keyifli okumalar.
  • 78 syf.
    ·16 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Canistan ; Milli Mücadele yıllarında geçen aşk, sevgi, arkadaşlık, dostluk hepsinden fazlasıyla yer verilen bir roman. İki arkadaşın sonu hüzünlü biten dostlukları kıskançlık sebebiyle yıkılıyor. Kitabın kahramanı Selim'in komplekslerine yenik düşmesi , özgüven eksikliği bir çok hayata mal oluyor.

    Roman (öykü de denebilir) Sade, anlaşılır ve bir okuyuşta bitirilebilecek bir roman olmuş. Yusuf Atılgan Anadolu köylerinden bahsettiği için de dili samimi ve sıcak bu sebeple kitap akıcı bir biçimde ilerliyor. Atılgan da bunu ustalıkla yapmış. Çok doğal ve apaçık bir şekilde köy insanını, onların olaylar karşısındaki tavrını, insanın olaylar karşısındaki çeşitli ruh hallerini göastermesi bakımından bir çeşit insan tahlillemesi de denebilir. Kitabı okudukça olaylar ve durumlar karşısında insanların nasıl şekil aldıklarını okudukça görüyorsunuz. Herkese tavsiye edebileceğim güzel bir hikaye