• Hangimizin kaderinde varsa ölmek, o ölsün geride kalanlar bundan böyle dost olsun.
    Homeros
    Sayfa 65
  • “Seni ne kadar seviyorum? Biliyor musun?
    “Bilmem.”
    “ Başparmağın ile işaret parmağını birbirine dokundur.”
    Aynı anda hem Mara’ya gösteriyor hem de kendi parmaklarıyla uyguluyordu.
    “Şimdi hafifçe parmaklarını birbirinden uzaklaştır. Ama aradaki mesafe öyle az olsun ki ne değsin ne ayrılsın.”
    Mara aradaki mesafeyi ayarlarken ellerinin titrediğimi hissetti.
    “Böyle mi?”
    “Evet, tam da istediğim gibi oldu. İşte o kadar seviyorum.”
    Mara da alay eder gibi hafif bir tebessümle karşılık verdi.
    “Ben daha fazla olacağını düşünmüştüm, öyle olsun.”
    “ O zaman şöyle yapalım.Aradaki küçük mesafeye gözlerini yaklaştır ve etrafına bak. Ne görüyorsun?”
    “ Nasıl anlatsam ki, havaya baksam sonsuz, etrafıma baksam sonsuz. Hiç bitmiyor gibi sonu yok ki.”
    “ İşte o kadar seviyorum. Baktığınla değil, gördüğünle sonsuz olursun.”

    Umarım bu kitabı okur ve yorumlarsınız.
  • Atatürk'ümün değerini bir kez daha anlıyorum böyle günlerde. Egemenliği biz çocuklara emanet etmiş. Ne gurur verici. Keşke sana layık olabilseydik ATATÜRK'üm. Büyük adam. Her yönünle bize örnek oldun. Ruhun şad mekanın cennet olsun. İyi ki vardın, iyi ki varsın ve iyi ki olacaksın!..

    23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
  • .

    O zaman, saltanatı atadan oğula geçirmek gibi bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir unvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.

    Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasa konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması takdire değer.

    Aciz, adi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir.

    .
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 483 - Fark Yayınları
  • 64 syf.
    ·1 günde·9/10
    Halil Cibran okuyup da hakikatin özünü göremeyen var mıdır? Yoktur herhalde...

    Meczup da Ermiş kadar büyük bir haz bıraktı zihnimde. Eser 64 sayfa ve 34 kısa hikayeden oluşuyor diye çerezmiş gibi düşünüp, hemen bitirme isteği duyabiliyorsunuz. Ancak okumaya başladıktan hemen sonra, hikayelerin derinliği sizi yavaşlatıyor desem yeridir. Sindire sindire okumakta fayda var çünkü her öykü birkaç nefeslik arayı hakediyor bence.
    Peki gelelim asıl konuya... Meczup nasıl meczup oldu?
    Bakın nasıl oldu: “Bir gün, nice tanrı doğmadan çok önce, derin bir uykudan uyandım ve gördüm ki bütün maskelerim –yedi yaşamım boyunca biçim verip taşıdığım yedi maskem– çalınmıştı. Maskesiz bir halde, “Hırsızlar, hırsızlar, lanet olası hırsızlar!” diye bağırarak kalabalıklarla dolup taşan sokaklarda koşuşturup durdum.
    Erkekler ve kadınlar alay ettiler; bazıları da benim bu halimden ürküp evlerine kapandılar.
    Pazaryerine vardığımda, toy bir delikanlı bir çatıya dikilmiş “Meczup var!” diye bağırıyordu. Onu görebilmek için başımı kaldırdım; güneş ilk kez çıplak yüzümü öptü, ruhum güneşin aşkıyla tutuştu ve artık maskelerimi istemez oldum. Sonra vecd halinde şöyle haykırdım: “Kutsa, maskelerimi çalan hırsızları kutsa!”
    İşte böyle meczup oldum ben...” der Meczup.

    Peki bu arayışın sonunda neye ulaşır Meczup?
    Yalnızlığa, hakikate, özgürlüğe...
    Ve hemen ardından şunları söyler: “Özgürlüğü ve huzuru buldum meczupluğumda; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmamış olmanın huzurunu. Çünkü bizi anlayanlar içimizdeki bir şeye de egemen olurlar.”
    *
    *
    Kitabı bitirdiğimde, doğru diye adlandığım(kendimce) her ne varsa zihin/gönül süzgecinden geçirmeye başladım.


    Tavsiyemdir: Atalım maskeleri, ruhumuz özgür olsun!
  • Benim ilerleyişim, onların batışı olsun böylece!
  • “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Bende kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da anormal dediler. Bende kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiçbirinde tutarlılık göstermedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende böyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefes onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.”