• Ölüm büyük bir şeydir. Ölünün
    düşünceleri, eşyaları, alışkanlıklarıyla bizim aramızda yeni bir ilişki ağıdır ölüm. Dünyanın yeniden düzenlenmesidir.
    Görünüşte hiçbir şey değişmemiştir ama her şey değişir.
    Antoine de Saint-Exupéry
    Sayfa 17 - Kafekültür yayınları
  • tüm insanlar.
    Cenaze angaryaları sırasında ölüyü seviyoruz ama ölümle
    bağlantı kuramıyoruz.
    Antoine de Saint-Exupéry
    Sayfa 17 - Kafekültür yayınları
  • "Yoldan çıkmış bir yaz bu. Bozulmuş bir yaz..."
  • 272 syf.
    ·5 günde·9/10
    Böll gerek bir yazar olarak gerekse de bir insan olarak sevdiğim şahsiyetlerden biridir. Kimi yazarlar için değinilen konuya hangi yönlerden ve nasıl bir biçimde değinildiği çok önemlidir. Kimileri için de asıl önemli olan şey değinilen konunun ta kendisidir. Ama söz konusu Böll ise onu iki kategoriye de sığdıramazsınız. Bana kalırsa değindiği konuların kendisi zaten insanı sarsan konular iken, bir de işin içine konuya değinme şeklinin özgünlüğü ve sarsıcılığı girince yapıtları çok daha sarsıcı ve akılda kalıcı oluyor. Bana göre de sarsıcılık bir eseri başarılı kılan şeylerden biridir. Tarihte vahşet olarak akıllara kazınmış bir olayı vahşet olarak anlatmak, buna cesaret edebilmek basit gibi görünse de gerçekten meşakkatli bir meseledir. Üstelik bu anlatıcının ta kendisi o vahşeti yaşamışsa çok daha sarsıcı hale gelir. Bu yüzden Böll diyince aklıma sürekli bu geliyor: Sarsıcı bir gerçekçilik. Özünde bizi sarsma amacı ile yazmıyor kendisi, zaten var olan sarsıcı gerçeklerin farkına varmamızı istiyor. Sarsılarak ya da etkilenmeden, orası okura kalmış. Ama bana kalırsa etkilenmemek de elde değil.

    Gül ve Dinamit Böll'ün denemelerinden ve birkaç röportajından oluşan oldukça geniş bir eser. Geniş olmasının sebebi birçok konuya el atmış ve hepsi hakkında da özgün fikirlere sahip olmasından kaynaklanıyor. Yazarlar hakkındaki yanılgılara dikkati çekiyor öncelikle. Bir yazarın yayınlanan yazıları, tüm yazdıklarının bir kısmıdır sadece. Buna, yani tek bir esere bakılarak yazarın kendisi hakkında yapılan yorumlar ne denli tutarlı olabilir? Yazarların eserleri de tıpkı insan hayatının dönemleri gibidir. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik... Bunlardan birine bakılarak yazar hakkında yapılan yorum, doğal olarak gerçeği tam olarak yansıtmayacak, aksine sadece belirli bir zaman dilimindeki yazarı ifade etmeye çalışan sönük bir düşünce olarak kalacaktır. Çünkü nasıl ki bir insanın yalnızca yaşamının belli bir dönemine bakarak onu tamamen yargılama hakkına sahip değilsek, bir yazarın da sadece tek bir kitabını baz alarak o yazar hakkında genel bir düşünceye varma hakkına da sahip değiliz.

    Yazar, yapıtında herhangi bir karakteri oluşturduğunda artık bu karakterin kaderinin ne olacağı Böll'e göre tahmin edilemez hale gelir. Kendisine göre yazarlık, aslında olağanüstü planlamaların değil, tabiri caizse 'plansız bir planlamanın' sanatıdır. "Bir karakteri oluştururken onun ne olacağını henüz bilemem" der Böll. Yani buna göre aslında karakterler de tıpkı gerçek yaşamda doğup, büyüyen insanlar gibi gelişim gösterirler. Başka bir değişle, yazarın kaleminden bir karakter çıktığı anda artık o karakterin kendisi ayrı bir varlıktır. Yazar, Böll'e göre o karakterin gidişatını belirlememelidir. Tıpkı gerçek hayatta çocuklarımızın ileride ne olacağına, neler yapacağımıza bizlerin karar vermemesi gibi. Yazarın kalemi akıp gittikçe karakter de kendi yolunu bulacak, kendine bir kader çizecektir.

    Önceki eserlerinden bahsederken "sanıyorum ki" gibi kalıpları çok fazla kullanır Böll. Bu, bana çok önceden izlediğim bir filmdeki yazarı anımsattı. Yazar çok ünlü bir yazardır, onunla röportaj yapmak için gelenler kendisine onun önceki kitaplarından sorular sorarlar. Yazarın ise hepsine verdiği tek bir cevap vardır: "O kitapları ben yazmadım." Tıpkı bir üstteki paragrafta bahsettiğimiz gibi karakterler nasıl yazarların elinden çıkıp bağımsız hal alıyorsa, yazarın daha önceden yazdığı eserleri de bu hale gelir. Artı olarak yazarın önceki eserleri, zamansal ve değişken insan kişiliği olarak baktığımızda yazarın şimdiki zamandaki haline bile ait değildir. Başka bir deyişle Böll'ün yazdığı önceki eserler, mesela 50'li yıllarda yazmışsa, 50'li yıllardaki Böll'ün kitabıdır, başka zamandaki bir Böll'ün değil. Bu açıdan bir yazarın ve eserin çizgileri aynı yerde başlar ama daha sonra bir daha birbirleri ile kesişmeyecek şekilde ters yönlere gitmeye başlarlar. İnsanlığın zihninin ürünü olup, ayrı bir varlık olarak kendilerini muhafaza eden milyarlarca oluşum; gerek kitaplar, gerek bütün sanat eserleri bu açıdan baktığımızda daha da fazla heyecan verici bir hal alıyor.

    Böll, bana kalırsa gerçekten de ileri görüşlü biriydi. Gelişimin tarihçesini nankörlüğün tarihçesi olarak tanımlar. Yeni gelen nesiller ondan önceki düşünceleri hiç sorgulamadan kabul ederler. Kabul ettiklerinde de önemini kavrayamazlar. Bu aslında o zamanlardan başlayarak günümüze kadar sürüp gelen bir sorun. Gelen yeni nesiller eski nesillerin eskiyerek beraberinde getirdiği düşüncelere mantıklı oldukları için değil, sırf bu 'eskiyerek getirme' meşakkatli bir iş olduğu için aşırı bir saygıdan dolayı kapılıyorlar. Bir düşünce eskidiği, daha doğrusu 'yıllandığı için' daha doğru hale gelmez. Düşünce tarihine objektif bir bakış atmak bu yüzden gerçekten zor bir meseledir. Karanlık bir koridorda yürümek gibidir bu, sağınızda ve solunuzda bazıları çürümüş, bazıları yaşayan canlı eller sizi kendisine çekmek istiyorlar. Tıpkı buna benziyor. En iyi düşünceler Böll'e göre insanın uzun sorgulamalar ve değerlendirmeler sonucunda kendi bireysel ulaştığı düşüncelerdir. Bir - izm'e bağlı ve sınırlı kalmak değildir düşünsel gelişim. Bu gelişim karşıt düşünceleri değerlendirebilmeyi ve sentezleyebilmeyi gerektirir. Mesela Böll Hitler'den hiç haz etmez. Ama bu haz etmemeye halkındaki birçok insan Hitler'den nefret ediyor diye sahip değildir. Aksine Böll, Hitler hakkında da oldukça fazla bilgiye sahiptir. Yani kendisine karşıt, hatta insanlığa karşı bir görüşe de sahip olsa Hitler, Böll yine de onu derinlemesine araştırmış ve bu araştırmaların uzun değerlendirmesi sonucunda onu eleştirebilir hale gelmiştir. Günümüz toplumunda belki de bu da çok büyük bir sorun. Karşıt görüşe sahip bir fikir akımını hiçbir şekilde araştırmaya kalkışmamak ve bu halde karşıt düşünceyi eleştirmeyi bile becerememek. Zaten aslında bu da eleştirme değil, haksız bir taşlama olur yalnızca. Karşıt olan şey ne kadar cani ve kötü olursa olsun (Hitler örneğindeki gibi) yine de düşünsel açıdan yargısız infaz yapmak düşünselliğe önem veren birinin yapacağı iş değildir.

    Yazma eyleminin de temellerine kadar iniyor Böll. "Günümüze kadar ve günümüzde yazılan ne varsa ölüme karşıdır" diyor kendisi. Ölümü en büyük gerçek olarak kabul edersek şayet Böll gibi, yazı buna karşı gelinebilecek tek şeydir. Ölüme karşı koyma çabası da değildir bu aslında, ölümü direkt olarak aşmaktır. Yani insan biyolojik ve zihinsel açıdan sonu olan bir varlıktır, ama yazınsal ve diğer türlü düşünce aktarım yolları bir düşünceyi daima diri tutar. Bu açıdan bu aktarım ölümü alt etmeye uğraşmaz, zaten ölümü baştan aşar. Geçicilikler arasında kalıcı olanı sağlamaya çalışma uğraşıdır sanat. Örneğin bizden yüzyıllar önce yaşamış düşünce insanlarının, filozofların yazarların ve sanatçıların düşünceleri halen daha bizlerle yaşıyor. Bir ressamın tablosuna rastladığımızda o ressamdan yaşayan bir yön görüyoruz, aynı şekilde bir yazarın eserini okuduğumuzda da. Üstte dediğimiz gibi tek bir eserde, o eserin sahibinin düşünsel varlığının tamamını aramaya çalışmak da yersizdir fakat bu bir yapboza benzer. O eser sahibinin çeşitli eserlerini okudukça bu yapboz daha da fazla tamamlanır. Eserler, sahiplerinden ayrı varlıklara sahiplerdir ama onları okuyanlara eserin sahibini bulmak için de tamamlayıcı ipuçları verirler. Ve yapboz tamamlandığında ise ayrı bir katmanla karşı karşıya kalırız. O düşünsel varlığa eriştiğimizi zannederiz ama aslında işin başındayızdır. Bu raddeye gelen diğer insanlarla fikir alışverişinde bulunduğumuzda ya da bununla ilgili bir eseri okuduğumuzda (mesela Nietzsche üzerine bir kitap okurken de) aslında gözden kaçırdığımız onlarca şey olduğunu görürüz. İşte düşünsel dünyanın Böll'e göre en heyecan verici yanlarından birisi de bu. Ne kadar ilerlerseniz ilerleyin her şeyin başında olduğunuzu ileriye gittikçe daha iyi anlamanız. Yolculuk yapmayı sevenler için sonsuz bir yoldur bu açıdan düşünsel varlık.

    Sanatın evrensel olması ve bir devlete ait olmasının gerekli olmadığından da bahsediyor Böll. Modern çağda devletler birbirlerini dahi ele geçirmeye çalışırken sanat eserlerini de bir bir ele geçirmeye çalışmaları gerçekten hayal kırıklığı yaratan bir durum. Sanatsal bir eserin yaratıcısı olan sanatçının bunun farkına olması gerektiğinden ve de kendisinin de evrensel bir oluşum açığa çıkardığından haberdar olması gerektiğinden de söz ediyor. Böll'e göre sanat kısıtlanamaz. Bir sanat eserini bir devlete bahşetmek de bir tür kısıtlamadır. Sanatın özünde kısıtlamazlık vardır. Buna başka amaçlar doğrultusunda engel olmaya çalışan herhangi biri sanat katilidir yine Böll'e göre. Dolayısıyla ne sanatçıların bir milleti vardır ne de sanat eserlerinin de bir yeri yurdu. Sanat evrenseldir ve bu evrenselliğe her türlü koşul altında izin verilmelidir. Aksi taktirde sanat yaşayamaz hale gelir ve yapaylaşır.

    Bir yazar her yeni yazdığı şeyler önceki yazdıklarını tehlikeye atar aslında bir nevi. Bu gerek çevreler için gerekse de yazarım bireyselliği için geçerlidir. Ama söz konusu Böll olunca o nezih gibi görünen çevreler pek kaale alınmaz. Çünkü bu nezih çevreler sürekli benzer temada şeyler ister. Kendinden bir örnek verir; bir eleştirmenin gelip kendisine teşekkür etmesini anlatır. Bu teşekkürün nedeni de o dönem son yazdığı eserde, eleştirmenin ifadesine göre artık fakir kesimlerden, bir nevi 'çamaşırhane edebiyatı'ndan çıkıp, elit şeyleri anlatmasıdır. Böll'ün bunun karşısında tepkisini tahmin edebilirsiniz. "Çamaşırhane ya da zorluk yaşayan kesimi ne sebeple edebiyatsal olarak anlatmayalım ki", der. Edebiyatı, ifade edilmemişlerin, ifade edildiği, unutulmuşların hatırlandığı bir sanat olarak da görür bu yüzden. Bireysel olarak tehlikeye atmaya gelecek olursak, yazar her zaman aslında kendi ile yarış halindedir. Çevresel bir kaygı olarak değil, bireysel bir yarış. Yeni yazmış olduğu eser önceki eseri kadar kendisini zihinsel ve duygusal açıdan tatmin edebilecek midir? Bu, bir yazar için olağanüstü önemlidir. İster bütün halk yeni yazdığı esere bayılsın, aşırı sevsin ama yazarın kendisi yeni yazdığı eserde zihinsel bir tatminsizlik yaşıyorsa şayet, eserine olan bu ilginin zerre önemi kalmayacaktır. Düşünüyorum da, günümüzde artık pek olmayan şey bu bir yandan da. Yazar (ya da kendine yazar olarak hitap edenler) bir eser bırakıyor, eğer kamuoyu ve halk eseri sevmişse kendisi de o eseri değerli görmeye başlıyor. Bu çok büyük bir hata. Bu durumda asıl süzgeç asla komünite değil, yazarın kendisi olmalıdır.

    Sözcüklerin öneminden de bol bol söz eder Böll. Sözcükler her türlü silahtan daha tehlikelidir. Bu gerek iyi yönde gerekse de kötü yönde kullanılabilir. Önemli olan sözcüklerdeki gücü fark edebilmektir. Dünya bunu bir zamanlar tamamen unutmuştu, sözcüklerin kurtarıcı gücüne sarılmak yerine birbirini yok etme hırsına bürünmüştü. Devletler belki de bu gücün farkında idi, ama bunu kendi çıkarları için kullanmayı istememişlerdi. Böll ulusların herhangi bir konuda birbirlerine suç atmalarındam ve bunun ne denli mantıksız bir hareket olduğundan da söz eder. Kendi kusurlarını haksız kılmamaya çalışmak için başka gördüğü kusurlara sevinenler, herhangi yeni bir olası kusuru onaylamış sayılır. Yani devletler tarihte yaptıkları ayıpları, aynı şeyin başka devletlerde de gerçekleştiğini göstererek temize çıkarmaya çalışır. En basitinden bir katliamın benzeri başka ülkede de olmuşsa, bu katliam hakkında, "bu tür şeyler dünyanın her yerinde olan şeyler", gibi benzeri yorumlarda bulunmak, evrensel olarak gelecekte olabilecek tüm katliamları kabul etmekten başka bir durum değildir. Bu yüzden de yanlı tarih kitapları tüm bu olası katliamları kabul ederek, tarihte işlenilen cinayetleri koşulların kaçınılmaz bir sonucu olarak ilan eder. Böll'e göre tarihin katı rakamlarından çok daha önemlidir yiten canlar.

    Böll gelecekte dünyada yaşanacak olan 'yeni tür ölümler'den de haberdar idi. Ederek denemelerinden birinde birçok uyarıya yer verir. Ölüm artık koşullu olarak zor gelen bir durum değildir bu uyarılara göre. Eskiden ölüm cephelerde idi, bu cephelerde gitmeye zorlanan insanların burnun dibinde idi ölüm her an. Ama modern dünyada ölümle burun buruna gelmek için artık cephede olmak gerekmiyor Böll'e göre. Pastanede yoğurulan ekmeğin içine girebilir ölüm, havamıza karışabilir hatta evdeki eşyalarımızdan bile sızabilir. Dünyanın karşı karşıya olduğu kendi kendini bir anda yok edebilme gücünün Böll farkında idi. Nükleer testlerin yapıldığı zamanlarda ilk denemeler bilinçsizce yapıldığı için iklime doğaya aşırı derecede zarar verildi. Ve bu haberler o zamanlar tüm dünyada yankılanıyordu. Bu sebepten dolayı insanlık o zamana kadar karşılaşmadığı bir tehlike ile karşılaştı, radyasyon. Radyasyonla da sınırlı değil, insanı uzun vadede bitiren kimyasallar da ölümle burun buruna gelmesini sağladı insanlığın. Ölüm her daim insanlığa yakın artık, bir an bile yanından ayrılmıyor. İnsanı acı ile yavaş yavaş, bu şekilde son ana dek burnunun dibinde olarak öldürüyor. Savaşlardan çok daha fazla dehşet verici bir mücadele mi bu; insanlığın kendi kendisi ile mücadelesi?

    Gül ve Dinamit, zannımca Böll severlerin kendisi hakkında o yapboz parçalarını tamamlaması için okuması gereken nadide eserlerden biri.
  • 172 syf.
    ·5 günde·9/10
    Bernhard'ın anlatım şekline, kendisinin eserlerini okudukça daha da çok alışıyor insan ister istemez. Çünkü basit bir anlatım şekli değil bu. Bir yazar yazdığı metnin anlatımını kendi çapında zorlaştırabilir. Bunun amacı süslü bir anlatıma erişmek olmamalıdır. Kimi yazar böyle yapar; süslü anlatım biçimleri kullanarak eserinin okunabilirliğini zorlaştırır, okuyabilenler o yazarı över. Bir övülme kaygısı gütmedir aslında bu bir nevi. Süslü, konuyu derinleştirmekten çok, konuyu uzattıkça uzatan bir anlatım biçimidir bu bahsettiğim. Fakat Bernhard'da durum böyle değil kesinlikle. Bernhard, önceki incelemelerde de altını çizmeye çalıştığım gibi çoğu şeyi derinleştirici bir anlatım biçimi ile aktarıyor bizlere. Bir yazı dizisinde okur açısından derinleşmek kolay bir olgu değildir. Herkesin okuma kapasitesi de aynı değildir, uzun süre oturup okuyanlar vardır, ağır kitapları sindirmek için yavaşça okuyanlar vardır, bu gibi birçok tür okur. Ben şahsen Bernhard'ın ilginç bir şekilde tüm okur gruplarına hitap ettiğini düşünüyorum. Okuru derinlere sürüklüyor ama bunu zorla yapmıyor. İşte bunu zorla yapan yazar aslında herkese hitap etmeyendir. Bunu okuyucu kendi isteği ile yapıyor ve Bernhard da ona geri kalan yolu gösteriyor sadece. Bu bağlamda, okuru zincirlemek gibi okuru zorla derinlere çekmeye çalışan bir yapı yok. Bernhard aktarış biçimi ile bunu yapıyor ve bir anda kendinizi, kendi isteğinizle derinliklere gömülmüş halde buluyorsunuz. Tabii bunun da farkındasınız elbette, sizi derinlere gömme konusunda Bernhard sadece bir aracı görevi görüyor burada. Ama o ilk derinlere gömülme anından itibaren artık yukarı çıkamaz hale geliyorsunuz. O derinliğin dibini görmeden yukarı çıkarsanız, aklınız daima derinlerde kalacak. Bir yandan da derinlerde olmak insana ağır geliyor. Sonra bir düşünme sancısı sarıyor zihninizin dört bir yanını, ta ki kitap sona erene dek. Ama her zaman belirtmeye çalıştığım gibi, eğer söz konusu Bernhard ise bu sancılı süreç sonuna dek çekilmeye değer.

    Eserde iki bölüm bulunuyor. İlk bölümde doktor ile oğlunun günlük gezintilerinden biri, ikinci bölümde de bir prensin hastalıklı zihin yapısını incelediğimiz uzunca bir monolog anlatılıyor. Bu yazım biçimi aslında dönemine göre oldukça yenilikçi ve aykırı bir yazım biçiminin olmasının yanında, Bernhard yine biz okurların yüzüne birçok gerçeği bu yazım biçimiyle de acımasızca çarpıyor. Bir yazar eğer etkili olmak istiyorsa iyi niyetli olmamalıdır. Başka bir deyişle acımasız olmalıdır. Okurunu gönlü rahat bir şekilde zihinsel sancılara sokabilmeli, anlattığı şeylerin dehşetini olduğu gibi aktarmalıdır. Çünkü dehşet bir söz ustalığıdır. Yazarın okuruna kendi içine düştüğü dehşeti yansıtıp yansıtamadığı oldukça önemli bir noktadır. Bu dehşet sayesinde insan kitabın derinliklerine ulaşabilir, derinliğin dibini görmeden rahat edemez hale gelir. Bu rahat edememe hali de kitaptan haz aldığımız anların bütünüdür bana göre. Aslında bu, günlük hayatımızda bizim çokca kaçındığımız bir konudur, oldukça da önemlidir. Dehşet verici, tüylerimizi diken diken edecek konu üzerinde herhangi bir kitap, film ya da bir sanat eseri görsek hemen ondan kaçınırız; bu dehşet gerçek hayatı çıplaklığıyla yansıttığı için buna katlanabilmek bize zor gelir. Ayrıca bu türden sanat faaliyetleri çokca da kınanır, çünkü toplum dehşeti kolay kolay kaldıramaz. Ama doğru olan bu değildir. Sanat eserlerinde güzel şeylerin yansıtılması gibi dehşet verici, kötücül şeylerin de aktarılması gerekir. Eğer böyle olmasaydı sanatın kendisi de iki yüzlülükten başka bir şey olamazdı. Sadece iyi şeyleri bize gösteren kötü şeyleri yok saymaya çalışan rezil bir oluşum olurdu. Ama asıl sanat bu değildir. Bize gerçek hayatta görmek istemediğimiz şeyleri de göstermeli ki, bizi dehşete düşürmelidir ki, toplumda kaçınılan iğrenç olayların temelinin aslında bu olaylardan kaçınıldığı için, biz onları unutmaya çalıştığımız için oluştuğunu anlayabilelim. Bu açıdan bir sanat eserinin görevi hem insanın hoş estetik duygularını tatmin etmesi hem de onu dehşete düşürmesi olmalıdır. İşte Bernhard'ı ben edebiyat dünyasında bu noktada görüyorum. Bizleri cesurca dehşete düşürmekten çekinmeyen aykırı bir yazar.

    Biz toplumu oluşturan bireylerin, birbirleri arasındaki ilişkilerin bile aslında ne denli uzak olduğunu söylüyor bizlere ilk olarak Bernhard. Bu bağlamda, bir kişiyi nihai olarak tanımak (en azından tanımaya çabalamak) bazı durumlarda o kişinin ölümünden sonra daha mümkün hale geliyor. Belki bu durumda bile tanıdığımızı iddia edemeyeceğimiz bir insanı en azından daha az yanlış olarak tanımış oluyoruz Bernhard'a göre. Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Bir insan, hayatı boyunca anlaşılamayan biri, ardında bıraktığı şeylerle ancak, daha yeni yeni anlaşılabilir hale gelmiştir. Çünkü ölüm insanlar arasındaki gerçekleri açığa çıkaran etkili bir etmendir. Ölüm, soğukluğu ile insanları kendine getirir. Ölen bir insanın ardından bu yüzden çoğu şeyi daha az yanlış şekilde görebilir hale geliriz. Bir ciddiyettir ölüm. Resmiyet gibidir; resmiyet bile gerçek hayatta yapmacık iken, aşırı derecede resmiyet içeren ölüm kavramından sonra insanları anlamaya gerçekten de yakın olur muyuz? Birlikte olduğumuz insanlarla gerçekten birlikte olduğumuzu ancak onlar öldükten sonra mı anlarız mesela? Bu biraz da insanın düşünme biçimi ile ilgili. İnsan beyni sonuç odaklı işler. Yakınımız olan biri öldüğünde, zihnimizdeki sonuç gerçekleşmiş olur, (her sonuç iyi olmak zorunda değildir, ölüm de bir anlamda nihai sonuçtur) böylece geriye dönüp o kişiyle olan bağımıza göz attığımızda sonucu tamamlanmış bir olaya bakmış oluruz aslında. Bu yüzden daha anlaşılabilirdir. Sonucu tamamlanmış şeyler insanın zihninin işleyiş biçimi açısından her zaman daha anlaşılabilir haldedir. Eserin ilk kısmında öğrendiğimiz üzere, doktorumuzun eşi de yıllar öncesinde yaşama veda etmiştir. Doktorun ölen eşini daha ayrıntılı ve derinsel biçimde hatırlayabilmesi belki de bu yüzdendir. Anıların silikleşmesi ilkesini söz konusu etmezsek eğer, bir insanı, o insan nihai sonucuna vardığında daha ayrıntılı olarak anımsayabilir ve tarif edebiliriz. Bu açıdan en yakın olduğumuz insanlara bile aslında ne denli uzağızdır, işte Bernhard okurunun bunu düşünmesini sağlıyor.

    İnsanların birbirine olan uzaklığından bahsetmesinin yanı sıra Bernhard bunun zorluğundan da bolca söz ediyor. Buna göre, hayatın kendisi bir yakınlaşma çabasından ibarettir ona göre, ilk başlarda umutla, neşeyle bakabildiğimiz bir çaba. Ancak yıllar geçtikçe ve daha çok şey anladıkça bu çaba bize de umutsuz gelmeye başlayacaktır. Birbirmize ne kadar yakın olduğumuzu düşünsek de aslında tamamen yalnız durumdayızdır. Bu, insanı salt cinnete sürükleyen etmenlerin başında gelir. Zihinsel olarak tecrübelenmiş insanlar bu cinneti aslında içlerinde daimi olarak taşırlar. Ne zaman bir yakınlaşma çabası görseler bunun anlamsız olduğunun bilincinde olacaklarından dolayı hayatsal bağlamda dışarıdan pek fazla umutlu gözükmezler. Bilgisel manada insanın kendini bilmesi, bilmeye çabalaması elbette ki mutluluk vericidir, ama zamanla insan mutluluk kavramının da değişkenliğinin ve üstteki bahsettiğimiz gibi şeylerle ne kadar da imkansızlaştığının farkına vardıkça, hayatı boyunca kendisinin yakasına yapışacak olan bir cinnet ile karşı karşıya kalır. Zaten ikinci bölümdeki prensimizin muzdarip olduğu şeylerden biri de bu yaşamsal manadaki cinnetir. Yaşamak cinnet verir, öfke gösterilemeyen, insanın kendi içinde sessiz çığlıklar atmasına yol açan bir cinnet.

    İnsanların birbiri ile uzaklığı konusu kimi kavramları daha da zorlaştırır Bernhard'a göre. Mesela empati kavramı. Biz insanları düşünüp anlamaya çalışırken aslında bir nevi onları bizmişiz gibi düşünürüz. Evet, elbette ki kendimizi o kişinin yerine koyma çabası vardır, ama bu yerine koyma bizi, yerine konulmaya çalışan insan yapamaz. Empati de aslında kendini tam olarak öbür insanın yerine koymak değildir, ama empati kavramı bu bağlamda bakıldığında imkansızlaşır Bernhard'a göre. Biz kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymaya çalıştığımızda bile aslında benlik kavramımız zihnimizde bulunur. Benlik kavramını söküp atamayız zihinden, dolayısıyla empati yapmaya çalışırken dahi, farkında olmasak bile kendisinin yerinde düşünmeye çalıştığımız insanda bile kendimiz oluruz. Bu, insanları incelemeyi de son derece zorlaştıran bir kavramdır. Bu açıdan da düşündüğümüz şeylerin, aslında düşündüğümüz şeylerden çok daha farklı olduğu gerçeğini en başta kabullenmek gerekiyordur belki de? Bu gerçeği kabullensek bile daimi bir kesinleştirilememe olgusu hayatın içine kara bir leke gibi yerleşir. İnsanlara ya hayatın başlarında bu durumun böyle olmadığı öğretilir, insanlar sonradan hayal kırıklığına uğrar ya da insanlar hayatlarının ilk anlarında gereksiz bir derecede pozitif düşünürler. İnsan olmak zor.

    Tarafsız bir tartışmanın insanlar arasındaki önemine de dikkat çekiliyor. Tarafsız bir tartışma yapılmak isteniyorsa şayet her türlü olguya, değere acımasız ve soğuk bir biçimde yaklaşılmalıdır. Tarafsızlık beraberinde soğukkanlı düşünce sistemi ve acımasızlık getirir. Acımasızlık kötü bir anlamdaki acımasızlık değil bu bağlamda; bir değere karşı hiçbir şekilde zaafın bulunmaması durumudur. Örneğin insanın kendisinin de bir parçası olduğu bir milleti, kendinde o millete karşı herhangi bir zaaf hissetmeden incelemesi daha az yanlış olandır. Eğer bir olguya yakınlığımız ve zaafımız varsa o olguyu olduğundan farklı görmek bizler için çok daha kolaylaşır. Bu risk, tarafsız tartışmalarda alınılmaması gereken bir risktir. Zaten yazarlığın kendisi de eserde, doğayı kirletme olarak görülüyor. En iyi eserler bile sadece doğayı daha az kirletmiş olanlardır. Doğayı kusursuz olan olarak kabul edersek, yazarların bunu anlatma çabası daima doğayı kirletmenin farklı açılardan tasvirleri olacaktır. Doğa, sadece ilk akla gelen anlamı değil, her çeşitten doğa kavramıdır: Psikolojinin doğası, insanın doğası, ahlak kavramının doğası, bunlar gibi mesela. Kavramları kirlenecekler diye korkarak kendimizi olmamız gerekenden daha yumuşak kılmak bir düzenbazlıktır bu bağlamda.

    Gerçekçilik açısından bakacak olursak, insanların büyük bir kısmı kolaylıkla sahtekar damgası yiyebilecek insanlardır Bernhard'a göre. Eserin ilk kısmında, doktor ile oğlu köylerinde hastaları ziyaret ederlerken bu olayın bir benzerine de tanık oluruz. Bu bağlamda bazı şeylerin farkında olan insan bile kusursuz olamaz. Bir şeylerin farkında olmak, "toplum yanlış içinde yüzüyor" demek bir insanı kusursuz kılmaz. Bazı insanlar en çok bu yanlışa düşüyor çağımızda; farkındalık kavramı mükemmelleştirici bir kavram değildir, onların sandığının aksine. İnsan farkında olur ki kendi kusurlu yapısının da farkında olabilsin. Doktor bir hasta ziyaretinde, kötü durumda olan, yatalak bir hastasına dağdaki havadan ve ağaçların o anda mevsimsel olarak renk değiştirmesinden bahseder. Bu aslında trajik bir olaydır. Müebbet cezası olup da hapishanede olan resim yeteneği olan bir insanın, özgürlük temalı tablolar çizmesi (mesela bir dağ manzarası ya da göl kıyısı resmi) gibi bir olay. İnsanın içini acıtan ama insanın zaman zaman daha da kusurlulaşmasını gerekli kılan bir olay. Belki bir yerlerde müebbet cezasına çarptırılmış olup da hapishane resimleri ve daha boğucu tablolar çizen insanlar da vardır ama onlar da elbette ki kusursuz değillerdir. Bir hayatta kalma içgüdüleri olarak bizim bilmediğimiz bir kusurlu yanları vardır elbette. Bu açıdan insanın kusurlu bir varlık olmasının gerekliliğini de görüyoruz. Bu açıdan insanın kusurlu olması aslında bir hayatta kalma, hayatı karşılayabilme içgüdüsüdür. Ölümcül bir hastaya dağın havasından söz edilir, çünkü hasta artık onlara erişemeyecek halde bile olsa onları duymaya ihtiyacı vardır.

    Kitabın ilk bölümü sona erdiğinde; doktorun ve oğlunun köydeki hastaları ziyaret etmelerinden sonra uzun bir monoloğun bulunduğu prensin bölümü başlar. Aslında tam olarak da ayrı değildir bu bölüm. Doktor ve oğlu bu sefer de prensin yanına gitmişlerdir, ama bölümün çok büyük bir çoğunluğu prensin monoloğundan ibarettir. İşte tam da bu bölüm kitabın vazgeçilmez hale geldiği anlardan biri. Hani başta bahsettiğimiz gibi, derinliğin dibini görmek gerekliliği burada zihnimizi kemirmeye başlar ilk olarak.

    Bernhard'ın herhangi bir eserinde devlet kavramına saldırılmadığını şu ana dek görmedim. Bu eserde de sıkça devlet kavramına bir taşlama söz konusudur. İntihar eden devletlerden bahseder mesela; devlet her şeyi mahveder, devletleriyle başa çıkamayan insanlar da onu mahvederler. Bu aslında bir nevi dünyasal manada devletlerin ayakta kalmasıdır. Diktatör bir rejim ülkeden gider, ülke ferahlamış ve rahatlamıştır. Bir süre sonra da insanlar aşırı derecede rahatlamaya başlar ve birileri yine insanları kısıtlamak ister. Sonra yeniden aşırı bir kısıtlama evresi gelir, bu böyle sürüp gider. Bir ülkeyi hem devlet hem de insanlar dönüşümlü olarak batırırlar. Ama elbette ki devletlerin yükselme dönemleri de olur. Ayrıca çok önemli bir konudan daha söz ediliyor: İnsanları bir düşünce akımına kolayca sokmak mümkündür. Herhangi bir -izm'e kapılan insanların aslında büyük çoğunluğu o -izm'in aslında ne olduğunun farkında bile değildir. Tıpkı bir futbol takımını tutmak gibi, insanlar da bu -izm'i tutmak zorunda hissederler kendilerini. Bu bağlamda da insanlar kendi bahsettikleri şeyden bile uzaklaşır hale gelirler. Prensin kendisi de bu açıdan birçok örnekten söz ediyor. Ona göre insanların tümü bir konuşma sanatından bahsediyorlardır ama hiçbiri de bu sanattan haberdar değildir. Bu, başkalarının etkisinde kalan insanın bir tutumudur. Sürekli olarak yapılması gerek şeylerden bahsedilir ama yapılan her defasında çok daha farklıdır. Çünkü mantıklı ve tarafsız düşünebilme yeteneği insanların elinden alınmıştır artık. Gerek insanlar bu -izm'lere tek doğru yolmuş gibi sürüklendirilir hale getirilerek, gerekse de insanı zorlayarak. Kendi köşkünden bile örnek vermekten çekinmez prens:

    "Bu evdeki her şey mantıklıymış izlenimi yaratıyor, bu ev hakkında mantıklı bir ev olduğundan başka bir şey duymadım."

    Gerçekten de çağımızı yansıtan bir düşünce!

    Prens, ilk başta bahsettiğimiz daimi bir cinnete yakalanmış durumdadır aslında bir nevi. Doktor her ne kadar onu 'deli' olarak tanımlasa da, doktorun oğlu da "onun gerçekten de deli olduğu anlaşılıyordu" dese de bu delilik değildir. Ya da birilerine göre deliliktir, kim bilir? Zaten bazı insanlar sürekli bu 'birilerine' göre delidir, çıldırmıştır ya da aptaldır. Her neyse konumuza dönelim. Prens bu cinnet durumunun içine düştüğü için hayatı artık normal insanların gördüğünden daha farklı (belki de daha doğru?) görmeye başlamıştır. En basitinden şöyle düşünceler hakimdir prense: Anlatılan her şeyin açıklamasının gerekliliği ya da dünyanın parçalanmasının her an normal olduğu izlenimine kapılma düşüncesi. Bunlar ilk başta toplum için ilk başta delice gelen ama derine inildikçe fark edilen çarpıcı gerçeklerdir. Her insanın kendine özgün bir felaketi vardır ve insan kendi 'insani' felaketi olmassa var olamaz. Prensin de felaketi içinde bulunduğu cinnet ve dehşet durumudur. Aslında prensin düşünceleri şu ya da bu şekilde işaret edilip gösterilemez. Monologta onlarca birbirleri ile bağımsız düşünceler geçer. Bunları tek tek değerlendirmek bir nebze mümkün olsa da bütünsel olarak değerlendirmek, bizlere bu cinnet kavramı yabancı geldiği (çünkü böyle bir cinneti yaşamamışızdır) için oldukça zordur. Peki ya bir insanı (mesela prensi) doğru olarak anlayabilmek? İmkansız.

    Dünyasal manada toplumların ve bireylerin durumunu göz önünde bulundurursak dehşet duymamak elde değildir. Bu açıdan dünyanın parçalanması düşüncesi de bize olağan gelmeye başlar. Bizler günümüzde insanlık olarak, prensin de bahsettiği üzere, o denli başkalaşmış durumdayız ki, dünyanın kendisi dahi bize göre alıntılardan ibaret hale geldi artık. Dünyayı tanımlamak için genel olarak çok tembeliz artık. Buna ne gücümüz ne de zihinsel çaba gösterebilecek hırsımız var. Bir düşünceye ulaştığımızda bile, "bu düşünce zaten daha önceden birileri tarafından kesin düşünülmüştür" diyoruz! Herhangi bir konu hakkında yazı yazdığımızda aklımıza ilk gelen şey, "bu konu hakkında zaten daha önce onlarca yüzlerce yazı yazılmış, o halde ben neden yazayım ki" şeklinde düşünceler oluyor. Hayır. Her insan özeldir. Bir düşüncenin her insana karşı farklı bir yönü vardır. Hiçbir insan ya da hiçbir düşünce tek yönlü değildir. Mesela bir kitap söz konusu ise, bu kitabı okuyan yüz kişi varsa, yüz tane birbirlerinden tamamen farklı düşünce ortaya çıkar. Ama biz bu farklılıklara artık inanmıyoruz. Çünkü tektipleştirilmiş hale gelmişiz ya da artık buna müsait bir yapımız var. İnsan tektipleştirilemez. Prens bu açıdan dehşet duymakta sonuna kadar haklı. Dehşet de duyulmalı zaten. Bernhard'ın bazı kavramlara saldırması o kavramlara kin duyması sebebiyle değil bu yüzden. Dehşet duyulması gereken bir şeyden bizim de dehşet duymamızı sağlamak için. Ayrıca prens şundan bahsediyor: İnsanların geçmişten bu yana geliştirdikleri iki, ona göre rezil içgüdüden; alışveriş yapma ve tüketimden. Bu bağlamda bakacak olursak modern çağda insanın tektipleştirilmesi kadar kolay bir şey olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yapmamız gereken ilk şey, o bahsettiğimiz tarafsızlık ile kavramlara bakabilmek. Mesela acımasızca bakabilmek, alışveriş ve tüketim kavramlarına. Evet biz insanlar bir şekilde alışveriş yapıyoruz ama bu modern düzene kurban edildiğimizi ya da her şeyin farkında olduğumuzu kanıtlamaz. Çünkü biz insanız, kusurlu varlıklarız, eleştirdiğimiz bir şeyin içerinde dolaylı olarak bulunabilme ihtimalimiz sürekli olarak bulunur, çünkü eğer bu ihtimal olmasaydı, kusursuz varlıklar haline gelir ve yapılan eleştirinin bir anlamı kalmazdı. Ama Bernhard'ın çok sevdiği deyimi ile 'daha az yanlış' bir biçimde yaşamaya çalışmak olmalıdır amaç. Çünkü hiçbir zaman yanlışsız olamayız.

    Biz insanlar daha doğuştan bazı şeylerin içine sıkışıp kalmışızdır. Harfler. İnsan harfler aleminde doğmaya mahkumdur. Prensin dehşete düştüğü bir nokta da şudur; insan duygularının harflerden üstün olmasının ağırlığı. Kendimizi harflerle, onların oluşturduğu kelimerle, onların da oluşturmuş olduğu cümlelerle ifade etmemiz bizi gerçekten de tam olarak yansıtmış olamaz mı? Peki ya öldükten sonra bizden arda kalan şeyler düşüncelerimizin kelimelerle ifade edilmeye çalışılmış hali olmayacak mı? Bu aslında oldukça yoruma açık bir konu. İnsan beyni sadece salt kelimelerle mi yoksa kelimeler dışında imgelemelerle de mi çalışır, bunun çözümünü bulmalı ilk önce. Belki de imgelemelerin kendisi de kelimelerden oluşmuş şeylerdir? Ama şu fikir beni derin bir şekilde düşünmeye zorladı: Bazı zamanlar kendimizi ifade etmek için kelimelerin yeterli olmaması, kelime dağarcığımızın azlığından mı kaynaklanır, yoksa kelimeler tümden insanı tamamen ifade edebilmek için yetersiz mi kalıyor? Eğer ikincisi doğru ise, daha bizlerin birbirini doğru olarak anlaması bile imkansızken, bunun yanında kendimizi dahi tam olarak ifade edemememiz olağanüstü dehşet verici olacaktır. Prens dehşet duymakta haklı gibi görünüyor. Prensin farkı, toplumun aksine, varoluş sorunsalını daimi olarak yaşamaya başlamış olmasıdır. Toplumdaki birçok birey sadece varoluş sorunsalı aklına geldiği anlarda felsefi olduğuna inanır ya da bu şekilde düşünmeye çalışır. Çünkü toplum kendi doğasını tanımaktan uzaktır. Toplumun kendine göre daha önemli işleri vardır ona göre; üstte söylediği gibi alışveriş yapmak ve tüketim belki de? Ama prens bu durumu daimi olarak yaşıyor, çünkü o, sürekli olan cinnete yakalanmış bir kere. Hiçbir doktor tedavisi ile düzeltilemeyecek bir zihin hastalığına. Bu açıdan prens ve prens gibi insanlar hayatları boyunca sürecek olan bir kendilerini anlaşılır kılma çabası içersinde olacaklardır.

    Sarsıntı, insanın farkına varma dehşetidir. Prensin bu cinnetine bütünsel olarak isim vermemiz gerekirse, kitabın konusuna göre bu sarsıntı olurdu. Prensin yaşamış olduğu (ya da belli bir noktadan itibaren yaşamaya mahkum olduğu) bir sarsıntı hastalığı. Zaten Sarsıntı da bu hastalığın bir tasviri gibidir. Hani "ateşli hastalık" şeklinde tanımlamalar yaparlar ya çeşitli hastalıklar için. İşte bu hastalığın adı da sarsıntı; cinnetli ve dehşetli bir hastalık. Tedavisi yok.
  • 496 syf.
    ·Puan vermedi
    Güç, zenginlik ve yoksulluğun kökenleri

    “Tarih, kaderden ibaret değildir!”

    Ulusların Düşüşü, tarih boyunca ulusların, özellikle de birbirine benzeyen ulusların ekonomik ve politik gelişmeleri arasında neden büyük farklılıklar olduğuna dair bir tartışma yürütüyor. Yazarlar kısaca “Neden bazı ülkeler zenginken bazıları yoksuldur?” şeklinde bir soru ortaya atıp, köleci toplumlar, feodalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve sosyalizm uygulamaları arasında
    ilginç ve çok öğretici bir yolculuğa çıkıyorlar.

    Sömürgeler, koloniler, devrimler ve kurtuluş hareketlerinin gölgesi, günümüze nasıl düşüyor…

    Sanayi Devrimi, neden Moldovya’da değil de İngiltere’de başladı…

    Kara Ölüm denilen Veba, kralları, lordları, serfleri nasıl etkiledi…

    Toplumların elitleri ile en alttakiler arasında değişen ve değişmeyen
    ilişki biçimleri hangileridir…

    Ulusların Düşüşü, dünyaya bakışınızı ve kavrayışınızı değiştirecek.

    Bazı ulusların neden zengin, bazılarının ise neden fakir kaldığını entelektüel bakış açısı ile inceleyen Ulusların Düşüşü kitabı, 2016 yılında Doğan Kitapçılık tarafından basılarak raflarda yerini alıyor. Bir değil iki tane yazarı olan kitapta, okuyucular her iki yazarın entelektüel düzeyde ulusların yükselmesini tartıştığına tanık oluyorlar. Birbirlerine benzer özellikleri olmalarına rağmen bazı ulusların güçlenerek ilerlemesi, bazılarının ise zayıflayarak gerilemelerinin nedenleri, salt sebep-sonuç ilişkisi üzerinden aktarılmıyor. Her iki yazar da hem tarihi hem de sosyolojik açıdan kapitalizm, sosyalizm, emperyalizm ve feodalizm gibi "-izm'leri" tartışmaya açarak çarpıcı örneklerle okuyucuların olaylarla bağlantı kurmasını sağlıyor.

    Her ikisi de alanlarında önemli akademisyenler olan Daron Acemoğlu ve Jared Diamond, kitapta insanlık tarihine kısa bir bakış atıyor. Emek-sermaye ve ekonomi-politika ilişkilerinin sıkça irdelendiği kitapta yazarlar kısa ve öz bir soru ile okuyucularının karşısına çıkıyorlar. Uluslar neden çökerler sorusunun cevabını ararken tarihin penceresinden bakarak birçok örneğe yer veriyorlar. Kitabın ana fikrinden ise tarihin kaderden ibaret olmadığı, her ulusun kendi kaderini kendisinin tayin ettiği sonucu çıkarılabiliyor. Toplam 496 sayfa olan kitapta yazarlar kendi tezlerini anlatmadan önce diğer teorileri irdeleyip, sebebin neden onlar olamayacağını açıklıyor. Daha sonra ise kendi cevaplarını, okuyucular ile paylaşıyorlar.

    Toplam 16 bölümden oluşan kitapta refah ve fakirliğin nedenleri araştırılıyor. Kitabın ilk bölümlerinde daha çok irdelenen diğer teoriler ile birlikte okuyucunun dünya tarihi ile ilgili bildikleri tazeleniyor. Feodal yapılardan sömürgeciliğe, kölelik sisteminden sosyalizme ve kapitalizmden emperyalizme kadar pek çok konuya atıfta bulunuluyor. Devrimler, isyanlar, kurtuluş hareketleri ve kolonicilik gibi pek çok tarihi dönüm noktasının da ele alındığı Ulusların Düşüşü kitabı okuyuculara dünya tarihi ile ilgili yepyeni bir kavrayış sunuyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise Acemoğlu ve Diamond kendi tezlerini açıklamak için ülkeleri "ezici" ve "kapsayıcı" olarak ikiye ayırıyorlar. Yaptıkları ayrımdan yola çıkarak, günümüzde ve geçmişte var olan ülkeleri sınıflandırarak sonuca varıyorlar. Ancak bu aşamada sanayi devrimi, sömürgecilik, emek-teknoloji ilişkisi ve daha nice konu ile ilgili farklı bakış açıları ile okuyucunun karşısına çıkıyorlar. Özellikle geçmişte kullanılan birçok metot ve yöntemin günümüz dünyasını açıklamakta yetersiz kalacağı savunulan kitapta, yeni ilişkiler yeni ekonomik yapılar ile birlikte çözümlenmeye çalışılıyor. Kesinlikle sıkmayan, akıcı bir dili olan kitap kurgusu ve bilgiyi sunuş biçimi ile keyifle okunuyor. Teorileri okurları sıkmadan örnekler ile anlatan Ulusların Düşüşü birçok dile çevrilerek okuyucuların ilgisinin nedenini kanıtlıyor.

    Dünyanın ilk 100 saygın entelektüel ismi arasında gösterilen Jared Diamond, aynı zamanda Pulitzer ödüllü "Tüfek, Mikrop ve Çelik" kitabının yazarı olarak da tanınıyor. Halen California Üniversitesi'nde coğrafya profesörü olarak eğitim veren Diamond, Harvard ve Cambridge üniversitelerinden dereceleri ile tanınıyor. Ana dalı fizyoloji olan yazarın coğrafya, antropoloji ve evrim biyolojisi diğer ilgi alanları arasında yer alıyor. 12 dil bilen Diamond'ın 5 adet kitabı daha kütüphane ve kitapçılarda yer alıyor.

    Kitabın bir diğer yazarı olan Daron Acemoğlu ise MIT'de ekonomi profesörü olarak kariyerine devam ediyor. Galatasaray Lisesi'nden mezun olduktan sonra eğitimine yurtdışında devam eden Acemoğlu, York Üniversitesi ve London School Of Economics dereceleri ile tanınıyor. Yazarın prestijli bilim dergilerinde yayınlanan makalelerinin yanı sıra kendi yazdığı 1 adet kitabı daha bulunuyor. TÜBA Bilim Ödülü (2006), John Bates Clark Madalyası (2005), John von Neumann Ödülü (2007) ve Erwin Plein Nemmers Ekonomi Ödülü (2012) kazandığı prestijli ödüller arasında yer alıyor.
  • 224 syf.
    ÜSTELİK TEHLİKELİ BİR ADAMMIŞIM! BİR HALK DÜŞMANIYMIŞIM!

    Uzun kışlar biriktirmiş Kırgızistan platoları. Pek çok savaş görmüş bir halk, gidipte dönemeyen erler, yiğitler. Kıt kanaat geçimin perde arkasında ihtiyar bir adam. Kış dağların sırtından inmeye pek niyetli değil. Oysa kış baba sever imiş platoları, o halkı. Ancak savaş bereketi de alıp götürmüş bu insanlardan. Gençler çoban olmak istemiyor 1900'lü yılların ortalarında artık büyük şehir hayalleri süslüyor gönüllerini. Bütün bu karmaşanın ortasında bir adam. Adı Tanabay Bakassov. Olağan bir Kırgız. Emekçi, o zamanın şartlarına göre orta sınıf bir Kırgız. (Tabii o zamanın şartlarında orta sınıfın durumu bile içler acısı) Kimse sahiplenmeyince platoları, dağları Kolhoz'u ayakta tutmak bu adama düşüyor. Her nefesinde ayrı bir emek saklı. Hayatta pek adil değil dünyanın en soğuk Kırgızistan'ında.

    Öyle böyle hüküm sürüyorken yaşam hani olur ya kopma noktamız / noktalarımız. Onlardan birisini bir insan ya da kavram değil bir at oluşturuyor. Atın ilk görünüşü pek bir ihtişamsız. Ancak ata yıllarını veren biri anlayabilir bunu. (Mesela Beyza :) ) Eşkingidişlidir Gülsarı. Yani o zamanın yaman atlarından. Yarış de yarışır, taşı sırtında dünyaları de taşır. Atın gururu olur mu bizim Gülsarı'nın var. Kabullenmiyor eğeri, zılgıtı, dayağı. İstemiyor sırtında insan ağırlığından başka ağırlık. Ölüm kolayca giriveriyordu hayatlara. Aslında kimsenin de itirazı olmuyordu ağır yaşamlarına istinaden. Mevsimler inatçı bir keçi gibi saklıyordu güneşi. Kabul edilen sorumlulukları örtmüyordu emekler. İyi niyet taşımıyordu hiçbir söz. Olumsuzluklardan, kendi hayatından, koradan, her şeyden nefret eder hale geliyordu insan. Sanki Murphy Kanunu Tanabay'a ithaf edilmiş. Her türlü olumsuzluk sıralı şekilde kombo halinde adamın sırtında bitiveriyor. Gözünün gördüğü her şeyden tiksiniyor. Hepimizin hayatımızın bir noktasında sorduğu soruyu sordu kendine: Tüm bunlar ne için?

    ''Ah Gülsarı ah! Onun boynu, ensesi, evin girişiyle konuk odasının baş köşesine giden yol kadar güzeldi. Gövdesi tunçtan bir heykel gibi güçlüydü'' s.181

    İşte böyle seviyordu Gülsarı'yı Tanabay. Partiden ihracından sonra görmüş ve böyle iç etmişti eski kısrağına. Bunca emeğinin çöp oluşuna mı yanıyordu? Yoksa bundan sonra ne yapacağına mı? Ömrünüzü adadığınız bir şeyin hiç olduğunu öğrenseniz güneşi ya da dünyayı ne kadar önemseyebilirdiniz. Onun için o an tek bir önemli şey Gülsarı'ydı. Onu da koparmışlardı elinden bir vakit. Kaç kez esaretten kurtulup geri dönmüştü ocağına.

    At, Orta Asya’da konar-göçer kültürü içinde eskiden beri hem işlevselliği hem de kutsal oluşu ile çok önemli. Hayvancılık konusunda uzman olan Kırgızların at yetiştirmek de ise kendilerine has bir yöntemleri var. Bugün Kırgızistan’da hala çocuklar küçük yaştan itibaren at binmeyi öğreniyorlar çünkü bu o coğrafyanın bir parçası.

    Bizim ülkemizde ise gerek işletmeciler gerek ise buna çanak tutan insanlarımız yüzünden fayton terörü içimizde büyük bir yaradır. Her yıl fayton terörüne 400 at kurban etmekteyiz. Kitabın konusunun atlar olması da bunu buraya yazmamdaki ana sebep. Çünkü ne zaman Adalar'a gitsem bu vahşete şahit oluyorum. Tanabay'ın Gülsarı'ya olan özeni, sevgisini de gördükçe insanlığımızdan bir kere daha utanıyorum.

    Kitapla ilgili ne söylesem eksik kalacak gibi duruyor. Anlatımı sade olan ve okudukça akıp giden kitapları tercih ediyorum şu aralar. Kafam hafif dumanlı. Elveda Gülsarı da sizi yormayan ancak bir yerde de derinlere götüren, sorgulatan, Kırgızistan kültürüne yaklaştıran bir kitap. Nerede bir emek var bütün haksızlıklar, kötülükler el birliği edip oraya yığılıveriyor. Kitapta da komünizm'e dem vuruluyor. Kırgizistan'ın üçüncü cumhurbaşkanı olma özelliği taşıyan Roza Otunbayeva zamanında ülkede baş gösteren Komünizm öncelikli olarak Aytmayov tarafından kusursuz bir birlik beraberliği çağrıştırırken, kitabın ilerleyen kısımlarında ayağında dinamitle dolaşıyor. Aslında her şey özünde erdeme, doğruya ve iyi niyete dayanır ancak biz insanlar bunu köreltmekte, çıkarlarımızı öne sürerek bunu dağıtmakta ustayızdır. Bu kitap için de bunu savunabilirim. Sonu ''izm'' ile bitenlerde sorun yok. Sorunun ta kendisi biziz. Zaten o ''izm''leri oluşturan da bizleriz. Ona sahip çıkamayıp yukarıya taş atıp başını altına tutanlarda bizleriz. İlahi biz.
    https://www.youtube.com/watch?v=ukjd8kQxmaI
    https://www.youtube.com/watch?v=_KbT-iA5768