• İnsanın bu dünyada yaşadığı hiçbir mutluluk veya acının ilk andaki ateşli hâlini korumadığı, o ateşin zamanla soğuduğu veya üzerinin küllendiği kabul edilir genellikle. Bu bir bakıma doğrudur elbette, kabul edilebilir bir tarafı vardır ve iyi ki de bu böyledir. Düşünsenize, yaşadığınız bir mutluluğun meydana getirdiği o ilk çılgınlık derecesindeki coşkunluk hâlinizin başka hiçbir ahval ve şart gözetmeksizin biteviye devam ettiğini ya da sizi yese boğan, üzüntüye gark eden o meşum hadisenin ruhunuzda meydana getirdiği o kahredici tükenmişlik hissinin ilelebet sürüp gittiğini... Ben bu durumun genellikle insanın unutmak özelliğine atıfla izah edildiğine tanık oldum bu zamana kadar. Farklı bir izah da duymadım açıkçası, varsa da bilmiyorum. Edindiğim bu bilginin doğruluğu hususunda da bugüne kadar hiç tereddüt etmedim; doğrusu bunun farklı bir izahı olabilir mi gibi bir sorunun peşine de düşmedim. Ama bugün fark ettim ki, insanın bazı şeyleri doğru ve layıkıyla idrak edebilmesi için ilmel yakin değil hakkal yakin bilmesi gerekiyormuş. “Ateş”in varlığını okuyarak ya da görerek bilmekle onun içinde “yanarak” bilmek apayrı şeylermiş. Meğer insan ruhuna kıvılcımı düşen bir ateş, velev ki bu birbirine zıt sebepler vesilesiyle zıt minvalde olsun, alevlerini kaybetse bile etki özelliğini hiç yitirmezmiş. Ortalıkta görünen bir kül olmasa bile, o ateş, ruhuna düştüğü insanın son nefesine kadar kaderine etki etmeye devam edermiş.

    İki yıl önce tam da bu saatlerde, o gün için sonunun ne olduğu asla kestiremediğim, tahmin bile edemediğim ama her hâliyle insanı huzursuz eden bir telaşın, bir endişenin, bir korkunun içindeydik. Aslında günün gündüzünde her şey sıradandı. Memleketten birkaç gün önce dönmüş, yeni bir dönemin hazırlığının telaşına düşmüştük. Herkes gibi ben de kendi işimle meşguldüm. Bilgisayarımın başına oturmuş yapmam gereken işlere konsantre olmuştum. Öğle vakti yaklaşmak üzereydi. Birden, içine benim de dahil olduğum şu teknolojinin moda iletişim araçlarından olan Whats’App’tan art arda mesajlar düşmeye başlayınca, her bir mesajla yinelenen elektronik ses, bütün dikkatimin dağılmasına ve mecburen işimi bırakıp kendisine yönelmeme yetmişti de artmıştı bile. Mesajlar daha iki gün önce ayrıldığımız ablamdandı, birlikte geçirdiğimiz o değeri kıyas kabul etmez bir iki günü anı olarak kayda geçirmek için çektiği fotoğrafları gönderiyordu birer birer. Sonrasında konuştuk biraz, konuştuk dediysem yazıştık. Hâl hatır sorduk birbirimize. Ben ona ev halkının haberlerini iletirken o da bana kendilerinden haberler vermişti. Bir gün önce Konya’daki akrabalarının düğününe gitmişlerdi, gelirken kızlarını da getirmişlerdi, şimdi evde okumasını yeni öğrettiği enişteme Kur’an okutuyordu. Çok iyilerdi, sıkıntı yoktu. Bu şekilde sıradan konuşmalarla ve ev halkına gönderdiğimiz selamlarla tamamlamıştık yazışmamızı, meğer saat tam 12.30 itibariyle ilelebet nihayete erdirmişiz konuşmamızı.

    Öğle vakti yaklaşmıştı, ama biraz daha devam etmeliydim çalışmama. Nitekim de ettim. Bu arada öğle vakti oldu, hatta biraz da geçti, namaz kılınmalıydı, öğle yemeği için sofra kurulmalıydı. Ama benim kalkıp harekete geçmek gibi bir niyetim yoktu, bir anda üstüme büyük bir ağırlığın çöktüğünü hissetmiştim. Çareyi, kendimi önünde seyyar masamın, üzerinde de bir sürü kitabımın olduğu biraz da dağınık olan kanepeden alıp bomboş olan karşı kanepeye atmakta bulmuştum.

    Sahi insan nedir, nasıl bir varlıktır? Fiziksel olarak hiçbir değişimin gözlemlenmediği bir insanın ruh dünyasında bir anda nasıl fırtınalar kopar, ortalığı nasıl bir anda kasvet kaplar? Kısacık bir an diliminde bu değişme nasıl başlar? Bana bir şeyler oluyordu, tamam da bana ne oluyordu? Değişen neydi de kendi evimde, kendi odamda, kendi kanepemin üzerinde, kısacası gayet güvenlikli bir ortamda güvenle oturur olduğum hâlde neden birden kendimi sanki çok uzaklardaymışım, dünyanın hiç bilmediğim bir köşesindeymişim, üstelik kimim kimsem yokmuş da yapayalnız kalmışım gibi hissetmeye başlamış, sanki bütün bunlar gerçekmiş gibi bir de bir türlü kendisine hükmedemediğim göz yaşlarımın akmasına engel olamamıştım. Bir anda odaya giriveren oğlumdan, ona izahını yapamayacağım gözyaşlarımdan dolayı sıkılmış, fark ettirmemek için alelacele elime aldığım kitabın üzerine başımı eğmiş, güya kendimi gizlemeye çalışmıştım. Sonra “Yok, bu böyle olmayacak, en iyisi mutfağa gidip sofrayı kurmak.” demiş kalkmış soluğu mutfakta almıştım.

    Sofra hazır olmak üzereydi, ama habire kulağıma eşimin telefonunun sesleri geliyordu. İlkinde her ne kadar “Alo!” deyişini duymuşsam da sonrakilerde duyduğum sadece telefonun ve kapanan kapıların sesiydi. Eşimin hiç böyle âdeti yoktu, o hiçbir zaman kapalı kapılar ardında konuşma gereği duymazdı. Üstelik ben bu kadar sık gelen telefonların ne için olduğunu anlamak isteğiyle onun yanına gittiğim her seferinde eşim tavizsiz o odadan çıkıyor, başka bir odaya geçiyordu. Neden böyle yapıyordu? Sorduğum zaman da -bugün hiçbir şey hatırlamadığıma göre mutlaka öyle olmuş olmalı- geçiştirerek cevap veriyordu. Ben bir taraftan onun peşinde dolanıyor bir taraftan mutfaktaki hazırlıkları tamamlamaya çalışıyordum. Nihayet sofra hazırdı, ama eşime gelen telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Yine telefonu çalıyordu, eşim telefonu aldığı gibi yatak odasına geçti, ben de arkasından gittim, niyet etmiştim, kapıdan dinleyecektim, ama bir anda “N’apıyorum ben?” dedim, “Bu bana yakışmaz, belki konuşulanları duymamam duymamdan daha hayırlıdır, belki duyduğum takdirde üzüleceğim bir mevzudur, belki öğrenmekle kaldıramayacağım bir yükü yükleneceğimdir…” Merak içinde olduğum hâlde geri döndüm, biraz sonra da o geldi, durgundu. Sordum tabi ki, arayan kimdi, ne diye aramıştı? Zorluyorum hafızamı, ama yine ne bir tek cümle ne bir tek kelime hatırlamıyorum bana cevap sadedinde söylediklerinden. Demek ki, ikna edici değildi, inandırıcı da değildi sözleri, bendeki sessizlik ise zannederim “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler.” kabilinden bir teslimiyetti.

    Zaman ilerliyor, eşimin, bulunduğu odadan bir diğer odaya geçerek yaptığı telefon konuşmaları da devam ediyordu. Nihayet benimle konuşmaya karar verdiğini anlamamı sağlayacak bir tavırla yanıma geldi, önce sakin olmamı, korkmamamı telkin etti. Ablamın kalp krizi geçirdiğinden bahsediyordu. Şaka yapıyor olamazdı, gayet ciddiydi. Ama kalp krizi de nereden çıkmıştı? Daha sayılı dakikalar öncesinde konuşmuştuk ablamla, çok iyi olduklarını söylemişti, üstelik onun kalple ilgili hiçbir sorunu yoktu! Olağanüstü bir şey mi olmuştu acaba, onu korkunç bir şekilde üzen… Eniştemle aralarında bir tatsızlığın olması ihtimal dahilinde bile olamazdı. Çünkü şayet ikinci evliliklere “ikinci bahar” gibi bir yakıştırma yapılıyorsa bunu en çok onların evlilikleri hak ediyordu. Eniştemin geçmişini bilemem, ama ablamın baba evinden telli duvaklı çıktığı ilk günden eşinden ayrıldığı vakte kadar kader onun payına hep imtihanın en çetin olanını reva görmüştü. Katlanılması zor bir hayattı onunkisi. Ama o her birimizin aklını, izanını zorlamayı göze alarak; emsalsiz sabrıyla, bitip tükenmek bilmeyen tahammül gücüyle yıllarca zor olanı başarmayı becermişti. Nihayetinde Rabbim, onun bunca yıl göstermiş olduğu sabrı karşılıksız bırakmamış, daha dünyada iken mükâfatını vermeye başlamış, dünyanın çeşitli lezzetlerinden ona da tattırmıştı. Şimdi çok mutlu olduğu yuvasında, sevdiği ve kendisini seven eşiyle birlikte hayatın yükünü omuzluyorlardı. Dolayısıyla ortada kavga gürültü gibi bir neden olamazdı. Nitekim olmamıştı da.

    Hazırlanmıştık, ablamın yanına gidecektik. Ama o kalp krizi geçirmemişti. Sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenmişti. Bulduklarında kalbi durmuştu. İlkyardım ekiplerinin müdahalesiyle kalbi yeniden çalışmaya başlayan ablam apar topar bulunduğu yerden Konya'ya getirilmişti. Hayat tecrübesi ne kadar farklı ve önemli bir şeymiş. Ben o vakte kadar ne yakınlarımdaki ne de çevremdeki herhangi bir kimsede hiçbir zehirlenme hikâyesine tanık olmamıştım. Bu sebeple soluğu hastanede aldığımızda orada bana ne söylenmişse saf gibi hepsine inanmıştım. Oksijen veriliyordu ablama, üstelik serum da takılmıştı. Vücudun bunları kabul ediyor olması hayra alâmetti. İnşallah iyileşecek, kısa zamanda kendine gelecekti. İnanmıştım, çünkü bana öyle denmişti. Yoğun bakım ünitesinde yanına vardığımda her tarafında kablolar bağlıydı. Sanki çok fazla yaklaşırsam oradaki düzeneklerden herhangi birine zarar veririm endişesiyle çok yaklaşamamıştım yanına. Geriden seyrediyor, bir taraftan da yarın kendine geldiğinde bizi telaşa düşürdüğü için ne kadar üzüleceğini tahayyül ediyordum. Çünkü onun en büyük korkularından biriydi, kendisi sebebiyle bir başkasının üzülmesi, zahmete girmesi, endişe etmesi. Hemencecik gülüveren yüzüyle nasıl da sanki suç işlemiş de affettirmek istermiş gibi bizim gönlümüzü almaya çalışacağını düşünüyordum. Bilemezdim, o kısacık sürede gördüğüm ablamın, onun nefes alırken gördüğüm son hâli olduğunu, onu son kez görüyor olduğumu... Yoksa öyle geriden bakar mıydım, koşup sarılmadan, öpüp koklamadan durur muydum?

    Ben hakikaten ne kadar safmışım! Doktorlar hastaneye birikmiş yığınla insanı "Sizin yapacak bir şeyiniz yok!" diye artık evlerine gönderdiklerinde biz de ağabeyimin evine gitmiştik. Annem de babam da çok üzgündü. Ama biz babamın değil her zaman annemin üzülmesinden çok korkardık. O sebeple annemin teselli edilmesi görevini de ben üstlenmiştim âdeta. Ama zor olmamıştı annemi teselli etmek, çünkü ben o kadar gönülden inanıyor ve konuşuyordum ki, ablamın neredeyse sabaha sapasağlam bir şekilde ayağa kalkacağını sanıyordum, annemi de ikna ediyordum.

    Ama öyle olmadı. Gecenin bir vaktinde ben, ablamın eski hâline kavuşacağı inancıyla onu orada öylece bırakarak evime, Aksaray'a döndüm. Çocuklar evde, dedim; sabah okulları başlıyor, dedim; ablam iyi olacak inşallah, dedim; şu an yapacağımız tek şey dua, dedim; dedim ve yola revan olduğumuz arabamızın içinde kendimi gecenin karanlığına ve sessizliğine teslim ettim.

    Eve geldiğimizde saat 2:30 civarındaydı. Oyalanmadan telefonumun alarmını namaz vaktini gözeterek ayarlamış, dua ve niyaz içerisinde ama kesinlikle huzurlu bir hâlde uykuya dalmıştım. Sabah ben alarm sesine uyandığımı sanacak, eşim gelen telefonlara bakacak, tekrar Konya'ya gitmemiz gerektiğinden bahsedecek, ben "Allah Allah, n'oldu acaba, ablamın kalp atışları mı zayıfladı yoksa!" diyecek, aklıma yine ablamın ölüm ihtimalini asla getirmeyecek, sakin bir hâlde çocuklara kahvaltı hazırlayacak, ortalıkta ivedi davranmayı gerektiren hiçbir durum yokmuş gibi onların karınlarını doyurması için elimden geleni yapacak, yola çıkmak için son hazırlıkları da tamamlayıp mantomu giyerken, tam da aynanın karşısındayken, eşimin çok cılız ve çok üzgün çıkan "Selma!" deyişini duyacak, ama dünden beri ilk kez, duyduğum bu ses sebebiyle yüreğime büyük bir korku hissi dolup bu sesi asla duymak istemeyecek, fakat ikinci Selma hitabından sonra acı gerçekle yüzleşecek ve maalesef ablamın vefat haberini öğrenecektim.

    Ben bilmezdim, kısacık bir âyetin gün gelip de belimin ipliğinin koptuğu bir anda dizlerime derman, gönlüme ferman olup beni ayakta tutacağını. Şimdi yazarken bile buz kesen elim titriyor ama yine imanla, aynı teslimiyetle dillendiriyorum; inna lillahi ve inna ileyhi râciûn.

    Mekânın cennet olsun, makamın âlî olsun canım ablacığım... Vefatının üzerinden tam iki yıl geçti, ama inan içimize zerk olan acı(n)ıdanhiçbir şey eksilmedi. Seni her daim hayırla anıyor, hayırla yâd ediyoruz. Sana kavuşacağımızı umuyor, o günü hasretle bekliyoruz...
  • ||Ot yemeye en haris/düşkün olan koyunlar hep taze ve iyi otlara ulaşmak için en önde gider, açgözlü olmayanlar ise en geriden takip eder.
    Çoban, koyun sürüsünü geri çağırdığı zaman en ileride olan en geride kalır ve en arkada olan da en öne geçmiş olur.
    İşte aynen bunun gibi, bazı insanlar da dünya hayatının cazibesine kapılarak ve "geriye dönüşü" unutarak "Çoban'dan" gittikçe uzaklaşırlar.
    Bu insanlar, koyunların en semizi gibi, diğer insanlara nazaran çok daha başarılı ve zengin görünebilirler.
    Her şeye hak ettiği kadar ehemmiyet verenler ve işlerini "önem sırasına" göre düzenleyenler zahiren geride kalmış gibi görünebilirler.
    Fakat ölüm vakti (geriye dönüş zamanı) geldiğinde Cenab-ı Hakk'ın nazarında en arkada kalanlar sınıfına dahil olurlar. "Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ı tesbih ederiz. Ve siz, O'na döndürüleceksiniz." (Yasin/83)
    "Her canlı ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilik ile deneyeceğiz; hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz." (Enbiya/35)
  • Eğer insan evlenirse yaşamı kesinlikle bir cehenneme dönecektir ,elbette çok iyi bir kadına düşmediyse ki bu çok nadirdir . Demek ki aile yaşamı bir cehennemdir , burada kötülükler birbirine eklenir. Aksine erkek evlenmezse mutlu bir yaşamı olabilir , herşey yeterince vardır, hiçbir eksiği olmayacaktır ,peki ama ölüm vakti geldiğinde bütün biriktirdikleri kime kalacak ...
  • "Ölüm vakti geldiğinde arı imandan ayırmasın
    Günahınızı adı güzel Muhammed Mustafa'ya
    bağışlasın hanım hey!"
  • “Kaç yıldır görmüyorsun buraları?” diye sordu Enver.

    Gözlerimi kerpiç damlarda, demiryolu boyunca uzanan tel örgüde, tel örgünün arkasındaki Suriye toprağında ve daha ötede, akşam karanlığına gömülen Resulayn kasabasında gezdirdim bir süre.

    “On iki yıl,” diye mırıldandım.

    Sonra, on iki yıl adını verdiğim zaman dilimi, içinde taşıdığı on iki yıllık yaşamın tortularıyla birlikte aklımdan çekiliverdi de, ben bu kasabadaki askerlik günlerime dönmüş gibi oldum birden. Kendimi, at kişnemelerinin, koyun sürülerinin, kurşun seslerinin ve çay balyalarının arasında buldum bir bakıma. Şakaklarım zonkluyordu. Korkuyu çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayan ölüm kokulu geceler, yaralı bir kaçak atı gibi alnıma yıkılıyordu sürekli. Eziliyordum altlarında. Tel örgüde kalan kanlı bir poşu, mayınlı sahada inleyen kurşunlanmış bir at, bulgur pilavına uzanırken duraksayan bir arkadaş eli, ya da geçip giden trenlerin ardı sıra akıp giden yüzlerce bakış karşısında duygularımı söze ve yazıya dökemediğimden, körelme denen en aptal ölümü yaşadığımı düşünüyordum. Yalnızca et ve kemik toplamı hâlinde yaşadıkça, gözlerim namluya, parmağım tetiğe dönüşüyordu.

    “Daldın gene,” dedi Enver.

    Birer sigara yaktık. İlk nefesleri çekmiştik ki, biri hıçkırmaya başladı karanlığın içinde. Hıçkırıklar boğuk ulumalara dönüştü sonra. Enver'e baktım soran gözlerle.

    “Yabu bu,” dedi ağzındaki dumanı kayıtsızca üflerken. “Her gece ağlar.”

    “Neden?” diye sordum.

    “Ağlar işte,” dedi.

    Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle.

    “O hâlde gel yanına gidelim,” dedim Enver'e.

    Daracık sokaklardan yürüyüp dama çıktık.

    Ayak seslerimizi işitince sustu Yabu, sırtını kerpiç bacaya verip yüzünü Suriye'ye döndü. Bizi görmezlikten gelişini görmezlikten gelerek, minderlerimizi serdik yanına. Önüne sigara paketi koyduk.

    İlk sigarayı ateşleyince, sakalındaki titreme durdu, yüz çizgilerine biriken akşam karanlığı azaldı biraz. Çıplak ayaklarını karanlığın içine uzattıktan sonra, ağır ağır konuşmaya başladı Yabu.

    Sözü saatlerce kimseye vermedi. Her şeyi daha önce Enver'e anlatmış olmalıydı ki, her tümcesini benim yüzümde noktalıyor, enseme, kulağıma sigara dumanları püskürterek geçmişini yeniden yaşıyordu. Sigaranın birisini söndürüp birini ateşleyişine bakarak, anlattığı için mi içiyor içtiği için mi anlatıyor diye düşünürken, onunla birlikte yıllar öncesine gidip gidip geliyordum.

    Anlattığına göre, eski bir kaçakçıymış Yabu. Gençliğinde ceylan gibi sekermiş mayınların arasından, kurşundan hızlı, taştan korkusuzmuş. Yıllarca bu yakadan o yakaya gidip gelmiş de, yalnızca bir kez korkmuş mayından ve jandarmadan. Korktuğu geceyi dün gibi hatırlıyormuş. Yükü ne çay balyasıymış o gece, ne de ipek çuvalı. Resulayn'a götürülecek bir gelinmiş yükü. Gelin de, varı yoğu Biricik Gazel'i. İki atla inmişler Habur deresine. Ay burnunu bulutlara gömünceye dek, atların çenelerini avuçlarının içinde tutarak beklemişler söğütlerin kuytusunda. Devriye araçlarından tutulan ışıldaklar Mezartepe'nin arkasında kaybolup da gökyüzünü yalamaya başladıklarında, atlarını yedeklerine alıp tel örgüyü aşmışlar.

    Resulayn'ın ak sıvalı evlerine yaklaştıklarında, horozlar ötüyormuş. Şalvarları rüzgârda uçuşan düğün kalabalığı karşılamış onları. Ertesi gün, kuşluk vakti başlamış düğün. Dört kişiyle taşınan pilav kazanları ateşe sürülürken, zurnayla davulun sesi göklere yükseliyor, bir yanıyla Halep'e doğru rengârenk bir bulut hâlinde yayılıyor, bir yanıyla da Ceylanpınar sokaklarını aşıp ta Urfa'ya kadar ulaşıyormuş.

    Üç gün üç gece süren düğünden sonra Türkiye'ye dönmüş Yabu. Resulayn'ın çıkışına kadar Gazel'le kocası da yürümüş onunla. Ayrılık vakti geldiğinde, gecenin orta yerinde durmuşlar. Ellerini öperken iki boncuk gözyaşı düşürmüş de, “Gayrı elini öpmem güçtür babo,” demiş Gazel. Dediği de olmuş, o geceden sonra yıllarca öpmemiş babasının elini. Babası da, şöyle kollarını açıp bir kez olsun sarılamamış kızına.

    Sonra, gözleri karanlığı delmez olmuş Yabu'nun. Gücü azalıp eti gevşeyince, bırakmış mayın üstünde can gezdirmeyi. Gözlerinin kandili körelmiş ama, kulakları dipsiz kuyular gibi derinmiş hâlâ. Şimdi, dam başında bizimle otururken bile, beş kilometre ötede bir tüfeğin kurma kolu çekilse, bir jandarma kibrit çaksa, bir başkası iç çekse, ya da bir kerpeten tel örgüyü kırt diye ısırsa, kolayca işitebilirmiş. Ama, kimse inanmazmış buna. Zaten onun dediklerine inanan kalmamış artık, herkes önünden arkasından, deli diye homurdanıyormuş. Umurunda değilmiş Yabu'nun, varsın homurdansınlarmış. Alışmış artık deli sıfatına, çünkü on iki yıldan beri torunu yaşındaki çocuklar bile böyle sesleniyormuş ona, dil çıkarıp göz belertiyorlar, toplanıp taş atıyorlar, sigara verelim mi sigara diye bağırıp damarına basıyorlar, ya da yanılıp sokağa çıksa, ceketinin ucuna uçurtma kuyrukları bağlıyorlarmış.

    On iki yıl önce ne mi olmuş?

    Önce, karısı Yade'yi yitirmiş Yabu.

    Güneşin kasabayı kızgın tava gibi cızırdattığı bir öğle üzeri, seyyar jandarma bölüğünün çöp bidonlarından makarna artığı toplarken yıkılıvermiş Yade. Kucağındaki naylon torbalarla başörtüsünü bidonların dibinde unutarak, saçlarını uçuştura uçuştura sırtlayıp getirmişler eve. İşte şu kırık camlı odaya yatırmışlar. Topladığı makarna artıklarının görüntüsünü gözkapaklarının içinde tutup öteki dünyaya götürecekmiş gibi, gözlerini hiç açmamış Yade. Yalnızca eliyle “gel gel” edip Yabu'yu yanına çağırmış da; “Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif,” diye fısıldamış.

    Bayramın ilk günü, herkes gibi onlar da giderlermiş tel örgüye. Sınırın elli, altmış adım gerisindeki kalabalığın arasına girip saatlerce bekleşirlermiş. Tel örgünün dibindeki jandarmalar onların ellerindeki hediye paketlerine, onlar da jandarmaların yüzüne bakarlarmış uzun süre. Sonra, bekleşenlerin akrabaları görünürmüş Suriye'den, düzlüğü iri adımlarla yürüyüp çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, sınıra yığılırlarmış. Ardından da, bu yakadan o yakaya, o yakadan bu yakaya bağırarak bayramlaşırlarmış. Yabu'yla Yade, Suriye toprağındaki kalabalığın içinde kara pürçekli torunlarını gözleriyle arayıp bulurlar, şeker paketlerini havaya kaldırarak, bayram hediyenizi aldık kurban, işte işte, derlermiş. Şekerlere uzanıp yanaklarını şişire şişire yiyemeseler de, sevinirmiş çocuklar. Ellerini kollarını sallayarak, öperim dede, öperim nine, diye uçuşurlarmış.

    Tel örgüye ve ikişer adım arayla duran jandarmalara rağmen,gün boyu sürermiş bu cıvıltı. Güneş batarken, hediyelerini alıp veremeden, sarılıp öpüşmeden, her iki taraf da ayrılıp evlerine dönermiş.

    Yade öldükten sonra, tek sözcük konuşmadan, dam başında üç gün oturmuş Yabu. Torunlarına, ninelerini mezardan çıkarıp götüremezmiş ama, bayram şekerini kesinlikle götürmesi gerekiyormuş. Nereden para bulurum diye düşüne düşüne, tam üç gün sakalını didiklemiş durmuş bu yüzden. İçinde karıncalar gezinen meşin cüzdanını nereden bulmuşsa bulmuş, sabah akşam duvarlara çarpmış.

    Bayram sabahı da, çöp bidonlarına koşmuş erkenden. Sınırın ortasında kalakalan şaşkın tavuklar gibi, bidonların arasında gezinmiş bir süre. Sonra, paketin içinde şeker bile götürsem nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim diyerek, boş bir kutu bulmuş. Ardından da, içine ot doldurup özene bezene sarmış.

    Yabu sustu birden. Sakalı titremeye başlamıştı. Hıçkırarak sigarasını damdan aşağıya savurdu. Derken, hıçkırıklar uzun ulumalara dönüştü yine. Bir süre, Enver'le boşuna bekledik ağlamanın kesilmesini. Yabu'nun bu kez kendisi için ağladığını anlayınca, sigara paketlerimizi orada unutmuş görünerek yavaşça kalktık.

    Enver'in evine kadar hiç konuşmadık.

    Kapıyı Sumru açtı.

    “Uyumadın mı sen?” dedi Enver.

    “Ödevimi yapıyordum,” diyerek elindeki kalemi gösterdi Sumru.

    İçeri girip salondaki koltuklara gömüldüğümüzde, gözlerini gözlerime dikerek; “Bir şey mi oldu, çok durgunlaştın,” dedi Enver.

    “Yabu'nun anlattıklarını düşünüyorum,” dedim ona.

    Kısa bir sessizlik oldu.

    Derken dayanamayıp sordum; “Sonunu biliyor musun o öykünün?”

    “Bilmiyorum,” dedi Enver.

    Kalkıp yeni bir sigara paketi aradı salonda.

    Geri döndüğünde; “Bilmiyorum,” dedi yeniden. “Bildiğim şu ki, Yabu'nun tuhaflığı o bayram sabahından sonra başlamış.”

    İçimi çektim birden.

    “O gün, tel örgüde nöbetçiydim ben,” dedim Enver'e. “Suriye'den gelenlerle Türkiye'dekilerin görüşmesi ve hediye alıp vermeleri ilk kez serbest bırakılmıştı.”
  • Şu kesin, ölüm vakti geldiğinde en sağlam kaleler içinde dahi olsak kurtuluşumuz mümkün değil.
  • 232 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    “Gökyüzünde geçirdiğiniz her saniyenin kıymetini bilin. Yukarıya çıktığınızda bulutları hissedin, onları içinize çekin, acele etmeyin. Havanın kokusunu duyun, gökyüzünün, yağmurun. Onlarda cennetin kokusu vardır.”

    Sevginiz içinize sığmayan bir duruma geldiğinde ne yaparsınız? Bir çocuğu yürekte büyütmenin hikâyesi okuduğum eser. Çocuklar... Bakarken bile içi titrer ebeveynlerin, ona gelecek en küçük zararın bile tereddütsüz önüne geçerler. Tebligat da evlat edindiği Zehra için, onu kurtarabilmek için ona bulutların ardındaki diyarları gösterebilmek için uçmayı öğreniyor. Bir kahraman olarak yer ediyor ciğerlerinde “Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bulut” saklayan küçük kızın zihninde.

    Tebligat Noktagil, bir hastane odası yalnızlığında, kötü koşullarda bile etrafına neşe saçan Zehra’yı gördüğünde çektiği acıların hiçbir önemi kalmıyor artık, çünkü fiziki acısına karşılık çok daha güçlü bir iksir bulmuştu “bir çocuğu yüreğinde büyütmek, ona anne olabilmek.”
    Zehra, ciğerlerinde büyüyen hastalığın nedenini bir bulut yutmuş olduğuna bağlayan, ciğerlerinden gelen kanların çilek reçeli olduğuna inanmak isteyen, kendisini teselli edebilme yeteneğine hayran kaldığım, bilgiye aç akıl küpü bir kız çocuğu…

    Okuyanda güzel hisler bırakan, dudağına tebessüm konduran bir hikayeydi. Yaşamı katlanılır kılmak için güzel hikâyelere ihtiyacımız vardır, bunun için değil midir ki mutlu sonla biten filmleri izlemeyi, mutlu sonlu hikayeleri okumayı severiz. Sizin bulutların üzerinde seyahat etmenizi sağlayacak akıcı bir anlatımla kaleme alınmış hemencecik bitiverecek bir kitap.

    Not: Söylemezsem içimde kalır dediğim bir husus da var kitapta. Tebligat’ın Fransa’dan Fas’a gitmek için uçmayı öğrendiği gün dünyanın değişebileceğine inandığı yerde geçen şöyle küçük bir bölüm var: “Haydi, her şeyi unutalım bile demişti bir Filistinli, otomatik tüfeğini doğrulttuğu İsrailliye. (…) Üç dakika. Sonra herkesin aklını toplayıp işine gücüne bakmasının vakti gelmişti, meleğin geçip gitmesinin Filistinlinin tetiği çekmesinin vakti.”
    Bir yazar dünyanın değişebileceğine inanıyorsa eğer ve buna bizleri de inandırmak istiyorsa savaşın ırkının, milletinin, cinsiyetinin vs. hiçbir şeyinin olmadığını, dünyada savaşın tamamen sona erdiğini yazabilirdi. Her gün haberlerde evlerine bombalar düşen, türlü işkenceler çektiğine şahit olduğumuz Filistin halkı maalesef ki o tetiğin hedefinde olan kişi oluyor. Üzgünüm sevgiden bir anne çocuk sevgisinden bu denli güzel bahseden, kan damlalarını çilek reçeline benzetebilecek kadar pamuk şeker havasında bir dünya oluşturan yazardan bu şekilde bir cümle beklemezdim.

    İnsaniyetine inandığım, iyiliğe olan inancımı diri tutan yazarın cümleleriyle son veriyorum yoruma:
    “Bir tek veya milyon, fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu. Ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu.” (Nazan Bekiroğlu)