• 576 syf.
    ·68 günde·Beğendi·10/10·
    Kendinden şöyle bahseder: “Sekiz Şubat Bindokuzyüzellisekiz. Doğum nedeni:
    Bilinmiyor. Ülkesi: Akdeniz.”

    Ahmet Erhan'ı ilk “Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan” dizesiyle tanıdım. Bundan çok zaman sonra okuyup bayılacağım “Gülşiir” şiirinde geçiyormuş, bunu da çok sonra öğrendim. Bu şiirle sevdim ilk.

    “Burada Gömülüdür 1. Cilt” şairin bütün şiirlerinin toplandığı iki kitaptan ilki. Kitap 576 sayfadan oluşuyor. Normalde kalın diyebileceğim bir kitap. Ama hiç bitmesin istedim. Ben onun şiirlerinin güzelliğini nasıl anlatayım ki! Okuduğum her yeni şiirde daha da çok sevdim. Bir şiir kitabının içindeki tüm şiirlerin mükemmel olması imkansızdır bence. Ama bu kitaptaki neredeyse her şiir mükemmeldi, anlamlıydı, hüzünlüydü, insanın yüreğine dokunuyordu. Bu yüzden okudukça daha da hayran oldum Ahmet Erhan'a, şiirine.

    Ahmet Erhan şiirlerinde “ölüm”den öyle çok bahseder ki, ama neredeyse her şiirinde. 1981'de “Alacakaranlıktaki Ülke” şiir kitabı ile daha 23 yaşındayken 'Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nün sahibi olmuştur. Tören esnasında törende bulunan Edip Cansever ona, “Evlat ne çok bahsetmişsin, daha gençsin oysa, kimden öğrendin ölümü...” demiştir. “Burada Gömülüdür”, 'Alacakaranlıktaki Ülke' kitabındaki yine aynı isimli şiirle başlar. Çok uzun bir şiirdir. Ölümden o kadar çok bahseder ki; silah sesleri hiç susmaz, halk tedirgin, evlerin perdeleri hep örtük, kapılar sürgülüdür. 'Alacakaranlıktaki Ülke' aslında Türkiye'dir ve Türkiye acılı bir ülkedir. Çünkü bu şiirin yazıldığı yıllar tam da ülkenin en sancılı dönemlerinden biridir.

    Ahmet Erhan'ın ölümden bu kadar çok bahsetmesi elbette boşuna değildi. Aklı hep yitip giden dostlarındaydı. Bir şiirinde “acım, beni bir gün boğabilir” der. Dostlarının yanı başında ecelsiz ölümleri karşısında çaresiz kalmıştı, acısına katlanmasının tek yolu belki de bu şiirleri yazmasıydı.

    “Yirmi dokuz çeşit ölüm buldum, bir de sen düşün
    Aklın kesiyorsa eceliyle ölmek gibi
    Ben yer veremedim bir türlü
    Yakıştıramadım bunu Türkiye'deki ölümün doğasına”
    Ahmet Erhan sadece dostları değil, hiç kimse ecelsiz ölmesin istiyordu. Ülkesinin, insanların, kuşağının acılarına kayıtsız kalamazdı. O yüzden yaşamayı ne kadar çok sevse de, ölümden bahsetmek onun için kaçınılmazdı.
  • Uzun uzun cümleler kurabilirim, bitmiş şeylerin arkasından konuşmak, en az susmak kadar kolay... Bitirmek diye bir şey var ki, öyle kolay değil ama zor da değil. İçine düştüğün şeyden bir kaçış belki de... Yapacak bir şeyin olmadığı zamanlar vardır. Bazen sadece öyle olması gerekmektedir. Bazen sırf bu yüzden biter. Sırf öyle olması gerektiği için çeker gider. Arkasına bakar ya da bakmaz, işin aslı, burası çok önemli değil. Arkasına baktığında severek gitti demek değildir. Önemli olan gitmesidir ve gitmiştir, bir harf değiştiğinde bitmiştir. "Ben ayrılmak istiyorum." Tamam. Sen ayrılmak istiyorsun. Eee o zaman... "Hadi eyvallah" kısalığında bir veda ya da en yalanından bir "Kendine iyi bak, hoşça kal sevgili yârim" cümlesi mi kullanılmalı, tartışılır. Bu tıpkı bazılarının künefeyi kaymaksız sevmesi gibi bir şey ve öyle anlar yaşar ki insan, umursamaz bazılarını, bana sen lazımsın, ötesi yok! Doğum tarihimle ölüm tarihimin arasındaki kısa çizgiye bir aşk sığdırabilirsem ne âlâ... Geri kalan her şey başkalarının olsun.

     

    Eğer bir gün düşersem bir tekme de sen vurma,
    ayağın acır, kıyamam.



    Ahmet Batman
  • 280 syf.
    ARTIK, EN SIRADAN ÇİÇEĞİN AÇMASI İÇİN BİLE DÜNYANIN ŞİDDETLİ DOĞUM SANCILARI ÇEKMESİ GEREKİYOR...

    (İlk kısımda anlatılanlar yarı gerçektir.)

    1890 yılı FA Cup finalinde Blackburn Rovers ile Sheffield Wednesday takımları karşılaşmaktadır. Maç bitince Kraliçe Victoria saraya dönmüş beş çayını yudumluyordu. Güneşli bir Londra akşamüstüydü. Kapı vuruldu ve içeri Heinrich girdi:
    ''Kraliçem, Engels'in manifestosundan daha büyük bir problemle karşı karşıya olabiliriz.''
    Kraliçe: ''Nedir sorun Heinrich?''
    Heinrich sıkıntılı bir ifadeden kurtularak elindeki Lippincott's Monthly Magazine adlı dergiyi kraliçeye uzattı: ''Wilde efendim. Yaklaşık 1 yıl önce parçalar halinde yayınladığı eserin tamamını yayınlatmış, Birleşik Amerika'da şu an bu tefrikayı okuyor.''
    Kraliçe kendinden emin bir şekilde Heinrich'in bu anlamsız yüz ifadesinden sorunun ne derece büyük olduğunu anlamaya çalışıyordu: ''Sen okudun mu içeriğini?''
    Heinrich yüzünü buruşturarak ''deli saçması, bir erkek bir erkeği nasıl sever efendim''
    Kraliçe belirsiz bir gülümseme ile ''zerafet Heinrich, bunun cinsiyet ile ilgisi yoktur, bana kalırsa da erkek kadından, kadın da erkekten hoşlanmalı, eseri okuyup bununla alakalı ne yapacağımızı sana bildiririm, şimdi çıkabilirsin.''

    Kraliçe 2 gün boyunca bu eseri okudu ve aldığı edebi keyiften ötürü kendini yenilenmiş hissediyordu. Wilde'ı saraya çağırtıp iki kelam etmenin hazzını duyumsadı içinde. Sonra kendi ismiyle anılan Victoria devrinin katılıklarını ve bu katılıkların kendinden doğduğunu anımsadı. Yüzünü buruşturdu, 50 yıldan beri sürdürdüğü kraliçeliği ilk kez bu kadar ağır geldi. Dünyanın en güçlü devletlerinden birini yönetiyordu, sömürgelerle birlikte dünyanın yarısı neredeyse ona aitti. Yine de hayatın sınırı bu saray kadardı.

    ''Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır.'' Bu kısmın özellikle altını çizmişti. (Durkheim'in ileride savunacağı ''sapma teorisi''ne ışık tutar bu alıntı) Buckingham Sarayı'ndan Londra'nın o büyülü atmosferine göz gezdirirken bile binlerce ayıp çarpmıştı gözüne. Ölümü düşünen insanın aldığı nefes bile onu taşırmış kulağına dedi. Sonra Wilde'a güldü içinden, Lord Henry'nin bilgeliği kendisine de bulaşmış olmalıydı.

    Heinrich'i çağırttı. Girer girmez yine yüzündeki endişeli ifade karşıladı onu. Arada sırada yükselen nefesi sinirlerinin yerinden oynadığını da gösteriyordu. Kraliçe Victoria kendisinden hiç beklenmeyecek bir tevazu ile toplumun bu kitaba karşı nasıl tepki vereceğini beklemeyi önerdi. Heinrich şaşırmıştı, demokrasinin ayak seslerini duyar gibi olmuştu bu cümlelerde. Şaşırarak, ''nasıl olur efendim, toplumdaki düzeni bozmak istiyor. Soylu, zengin ve kendince bilge olması bu yaptığı hadsizliği kapatmaz. Düpedüz başkaldırı bu!''
    Kraliçe, Heinrich'in bu saygısızca ileri atılışına normalde kızmaz, hatta onunla çene çalıp görüşlerini almak isterdi ancak bu kez öyle olmadı. Sinirlendi ve ayağa kalkarak, ''sana ne diyorsam onu yapacaksın sersem, basit taşralı kafanla anlamayacağın işlere burnunu sokma!'' Heinrich sersemlemişti, çünkü tam olarak bunun için bulunuyordu sarayda. Görüş bildirmekti işi. Yine de tüm saygısıyla çekildi kraliçenin huzurundan.

    Aylar geçti, o zamanlar Osmanlı Devleti ve Rusya'nın iç işleri ile alakalı meseleler kraliçe Victoria'nın mesaisini alıyordu. Ne Engels ne de Wilde alaka sınırlarının dışına çıkmıştı çoktan. Dorian Gray'in etkisi de sönmüş olmalıydı. Heinrich ya da bir başkası bununla alakalı havadis getirmez olmuştu. İçten içe mutluluk duyuyordu bundan. Sanatın yaşamın önüne geçmiş olması ve onu taklitten payının bu kadar yüksek olması onu fazlasıyla memnun etmişti. Ta ki Londra ve çevresinde artan skandallar, olaylar onun keyfini kaçırana dek. Artık her sokak başında Dorian Gray'in yarattığı etki konuşuluyordu. Erkek erkeği sevebilirdi, kadın da kadını, sonra romanın içeriğinde yazılanlar tam bir düşünce devrimine denkti. Kendisi de etkilenmemiş miydi o nitelikli aforizmalardan. Lord Henry'nin dilinden dökülenlerin altını çizmemiş miydi? Kaçınılmazdı bu etki! Kraliçe Victoria'dan önce sarayın diğer gediklileri harekete geçmişti Wilde'a karşı. Davalar, skandallar birbirini kovaladı. İnsanlarının edebiyata bakışları, içinde yaşadıkları dünyayı, - özellikle cinsellik ve erkeklikle ilgili olarak - algılama ve anlama biçimlerinin değişmesine yol açmıştı bu eser. Wilde'ın cezalandırılması gerekiyordu. Yarım asırdır yönetmiş olduğu İngiltere'de böyle bir değişimin önü kesilmeliydi. Birçok yazar ve soylu, Wilde'ın eserinden çok kişiliğini övüyordu. Onlara göre ''Wilde iyi biriydi ancak iyi bir yazar değildi.'' Kişiliğine göre cezai yaptırımda indirime gidilmeliydi. Ancak bu savunu, iyi anlamda değil tam anlamıyla Oscar'ın hayatını değiştiren, edebi anlamda yolunu çizdiren bir dönüm noktasıydı.

    Reading zindanlarında bir hücre ayrılmıştı çoktan ona. Kendisini ressam Basil'in içine gizlemeyi başaramamıştı. Yaşamı aşıp kendi sınırlarını çizen insanların arasında farklı fikirleriyle birlikte ezildi. Kabul görmekten veyahut saygıdan öte cezai yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Yaşam mı sanatı taklit ediyor, yoksa sanat mı yaşamı bilemiyorum tek bildiğim insanların dünyada yarattığı dalga Wilde da dahil herkesi yuttu. ''Ben bütün dehamı yaşamıma harcadım; eserlerime yalnızca yeteneğimi harcadım'' diyen yazarın bir portreye yansıttığı yaşamı, birinin elinde fırça diğerinin elinde ise kalem. Sonu ölüm olan yaşamın içinde çiğnenen fikirler, düşünceler.

    Her şey tehlikeli, sevgili dostum...
    ...Öyle olmasaydı, hayat yaşamaya değmezdi.

    Öyle mi gerçekten? Hayat tehlikeli olduğu için mi cazip Wilde! Pragmatik yanımızı çağdaş kılan en yüce görüş bu mudur? Hiç sanmıyorum. Çünkü mevcut duruma bakınca tehlikeden çıkamaz oluşumuzu resmediyor dünya. Her daim insan eliyle nasıl daha çok insan ölür bunun deneyi içerisindeyiz. Sığamadığımız dünyanın içine saniyede 4.1 insan gelirken 2.2'si ise gidiyor. Aradaki dengeyi sağlamak adına muazzam tehlikeler atlatıyoruz.

    Roman kısaca kendisi yerine tuvaldeki portresinin yaşlanması dileyen ve bu dileği gerçekleşince yoldan çıkıp yozlaşan haz ve güzellik tutkunu yakışıklı bir adamın öyküsünü anlatır. Ancak bu haliyle dışarıdan sıkıcı ve sığ bir konusu olduğu aşikar. Bu romanı özel kılan içerisinde barındırdığı diyaloglar, zincirleme işlenen suç örgüsü, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim'ler, iç monologlar, suç ve cezanın yeryüzüne roman anlamında ikinci inişi. Sadece bununla sınırlı olsa iyi romanın etkisi. Yayınlandıktan sonra insanların edebi bakışlarına ve yaşayışlarında bıraktığı etki. Tesire bir bakın. Sizce sadece anlatılanlar mı tetiklemiş bu insanları yoksa anlatılanın anlatılış şekli mi? Cidden büyüleyici bir anlatımı var Wilde'ın.

    Her bir sayfası kıymetli, betimlemesiyle, iç monologlarıyla, hayat hakkında atılıp tutulan o kıymetli öngörüleriyle, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sına selam çakan harikulade bir kitap okudum. Basil'in portresi nasıl bir portreden fazlası ise, Wilde'ın romanı da bir romandan fazlası. Kitabın 3/2'sini alıntı niyetine buraya koyabilirsiniz. Kitabı öneren arkadaşıma da ayrıca teşekkür ederim.

    https://www.youtube.com/watch?v=Zg7Qx6-s__c
  • 141 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Doğum tarihi: 25 Şubat 1907, Eğridere, Bulgaristan
    Ölüm tarihi ve yeri: 2 Nisan 1948, Kırklareli
    Sırça Köşk

    Sebahattin Ali'nin öykü dünyasında 13 hikaye, 4 masala sıcacık bir yolculuğa çıkıyoruz. 

    Hem öykülerin konu olarak seçimi, hem anlatım tarzındaki doğal ve akıcı üslup olarak bu hikayeler tanıdık gelecek sizlere. 

    Aynı zamanda edebi açıdan bir öykü nasıl olmalıdır, bize ne anlatır sorusunun cevabını kurgudaki ustalığıyla gösterir bu kitapta. 

    Tıpkı romanlarında olduğu gibi bu kısa öyküler de de final yönüyle farklı olduğunu hissettirir sizlere. 

    Sebahattin Ali okuduğunuz zaman, hikaye beklenmedik bir yere doğru giderek sizi şaşırtabilir. Yazara güvenip takılın bence peşine. 

    Bir gemi dolusu portakalı denize döktükten sonra yevmiyesini alan bir denizci, eve giderken 10 tane portakal satın alıp götürerek hem gülümsetir, hem düşündürür sizi. 

    Neyi düşündürür? 

    Öykü olarak ders niteliğinde, bu sıcak ve akıcı hikayelerle  tanışmak için geç kalmamak gerektiğini. 

    Kitabın sonunda büyüklere 4 masalla yapar kapanışı. Masal dediğimiz sadece çocuklar için değil. 

    Büyükler için olursa masallar gerçek olur...
    Masal tadında bir akşam geçirmeniz dileğiyle...
    Keyifli okumalar.
    Etkinlik için teşekkürler Derya (Bahir) Deniz
  • 212 syf.
    Gıyaseddin Ebu-l Feth Ömer İbn-i İbrahim El-Hayyam veya
    nâm-ı diğer Ömer Hayyam...
    Doğum tarihi ve yeri: 18 Mayıs 1048, Nişabur, İran
    Ölüm tarihi ve yeri: 4 Aralık 1131, Nişabur, İran

    Birçoğumuzun bilincinde olduğu gibi Ömer Hayyam kırmızı şarabı, şişeden süzülen meyi, sürekli doldurmasını istediği sâkîsiyle tanırız. Fakat bu onun sadece şâir yönüdür.
    Bunun yanında astronomi bilgisi ve Celali Takvimi'ni hazırlanmasıyla ''Horasan'ın Yıldızı'',
    riyaziyedeki öncülükleri ile ''İran'ın ve Irak'ın Dahîsi''
    Eserlerindeki mistik üslûbu ve muhtevası; özellikle dünyayı, âhireti, insanı ve saymakla bitiremeyeceğimiz birçok konu hakkındaki muhakeme yeteneği sebebiyle
    ''Feylosofların Prensi Ömer'' lâkaplarıyla anılmıştır.

    NOT

    Farsça bir kelime olan ve belirsizlik anlamı taşıyan ''şey'' kelimesinin yerine ''nasıl bir şey'' koyacağımızı bilmek hayli zor olsa gerek. Ömer Hayyam da matematikte belirsizlik ifadeleri için ''şey'' kelimesini kullanmıştır.
    Aslında bir nevi ''X'' ifadesinin mucididir.
    Zîrâ üçüncü dereceden bilinmeyen denklemlerle ilgili yazdığı
    eseri diğer dillere çevrilirken ''Şey'' kelimesi, İspanyolcaya "Xay" olarak geçmiştir. Daha sonra bu kelime ilk harfine indirgenerek bilinmeyen rakamın simgesi "X'' olarak kullanılmaya başlamıştır.

    PEKİ BUNCA AÇIKLAMA NE İÇİN?

    Onu sadece kırmızı şarabıyla tanımamak için.
    Sadece şarap içen, gününü gün eden, elini eteğini dünyadan çekip miskin bir ömür yaşayan biri olarak zihinlere kaydetmemek için. Hele hele insanların sırf bu yönünü, onun muazzam şairlik vasfıyla ele alıp kendi yaşam biçimlerine tutamak etmemeleri için.
    Çünkü kimse Hayyam değil, biraz bile değil...

    RUBÂİYYAT

    Rubaiyyat'ın aslına ulaşmak ve orijinal metin nerededir gibi bir sorunun gafletine Amin Maalouf 'un Semerkand isimli kitabını okuyana kadar ben de düştüm. Bu imkansızın ötesinde...
    Semerkant'ta da yer aldığı gibi orijinal eserden yapılan İngilizce çeviriler 1912'de Titanic ile Atlas Okyanusu'na gömülmüştür. Aramalara ve yapılan dalışlarda rağmen halen ulaşılamamıştır. Bunun için işin ehli olan yazar ve çevirmenlerden tanık göstermek yerinde olacaktır.

    ''...kendi eliyle yazılmış hiçbir yazısı bulunmadığını ve
    dörtlüklerinin ölümünden sonra şurda burda birer ikişer yazılıp toplu halde ancak on beşinci yüzyıldan kalma kitaplarda görüldüğünü öğreniyoruz. Abdülbaki Gölpınarlı’nın yayımladığı rubailer en eski ve en inanılır kaynaklardan alınmadır. Bununla
    beraber bunlardan hangileri Hayyam’ın, hangileri Hayyamca başkalarınındır, kesin olarak söylenemez.''
    Sabahattin Eyüboğlu

    Zaten kendisine ait olan rubailerin, kimi araştırmalara göre yüz elli civarında kimine göre ise iki yüz civarında olduğu bilinmektedir. Ama ona ait olduğu zannedilen binlerce rubai ortalıkta dolaşmaktadır. Bunlar sahih değildir. Ayırt edebilmekte okuyucuya düşmektedir.

    GELELİM RUBÂİLERE

    Rubâilerde Şarap Formu

    Rubailerinin konusu ekseriyetle, kırmızı şarap, şişeden süzülen meyi dolduran sâkî arkadaşlarıdır.
    Fakat herbir dizede karşılaştığımız şarap ikinci, üçüncü veya dördüncü dizede kendini ya bir sofunun yergisine ya hayatın geçiciliğine veyahut çağının haksızlıklarına ironik bir biçiminde bırakır.

    Rubâilerde Gül Formu

    Rubailerin en önemli muhtevalarından biridir gül. Sanki şarap olmadan gül, gül olmadan şarap olmaz bakış açısı hakimdir.
    Hatta kızıl şarabının ismini gül rengi şarap olarak tanımlar dizelerinde. Bu çiçeğe düşkündür Hayyam dörtlüklerinde.
    Ne zambak, ne nilüfer, ne leylak, ne nergis, ne papatya ne de bilimum çiçekleri göremeyiz eserinde.
    Umumiyetle gül, ikinci sırada mor menekşe, bazen lale, arada bir yasemin ve karanfil vardır.

    Rubâilerde Sevgili Formu

    Sevgilinin ve onunla içilen şarabın Hayyam için özel bir yeri vardır. Fakat çok da açık açık ve sık sık rastlamayız buna.
    Aşk onun için Mecnu'nun Leyla'sı gibi değildir nitekim.
    Bir özne, bir zamir, uğruna adanmış bir tek sevgili yoktur onun için. O birçok sevgiliyle badenin ve geçici dünyanın tadına varmak ister. Ve yine bunu alaycı bir biçimde ele alır.


    Rubâilerde Tanrı Formu

    Filozof yönü Hayyam'ı dünyayı, evreni, ahireti, Tanrı'nın haram ve helal kıldıklarını, cennet ve cehennemi sorgulamaya yöneltir. Bazen Tanrı'yla ve onun hesabıyla öyle bir cenge girer ki soracağını sorar, yanıtını ve kararını kendisi verir, sevimli ve mütebessim bir biçimde yaparken bunu, en sonunda badesini bu cengin üstüne içer. Kurallar, kuralların arkasına sığınmış insanları kandıran sofular da bu cengten fazlasıyla payını alır.

    Rubâilerde İronik Anlatım Tarzı

    O dönemde adı ''hiciv, yergi'' olan anlatım dörtlüklere tamamiyle hakimdir. Bunu en çok hayatın geçiciliği, nasıl olsa sönüp gidecek hayattan keyif almanın gerekliliği, dini kullanan insanların yaptığı haksızlıklar, paraya mala tamah eden kullar, kaza ve kadere meydan okuma gibi birçok konu üzerinde görmek mümkün. Bunları ele alırken de kendisiyle oldukça barışık olan Hayyam insanların yüzünü okurken tebessüm ettirmektedir.

    OMAR KHAYYAM

    Kanımca, dizelerini alıp da hayatın en narin yerlerinden birine koyacağımız; kendisiyle bu kadar barışık ve kendini de iğneleyici anlatım tarzına katabilen bir şair görmedim henüz.
    Tek korktuğum şey onun derinliğinin, inceliğinin, anlattıklarıdaki değerin farkına varmayıp üç beş dizesiyle kimi insanların kendinden geçip belki kendinin belki başka insanların hayatlarını mahvetmesidir. Ya da hayatın Hayyam gözüyle baktığı yönünü yanlış anlamasıdır.

    Kıymetinin ve bilgeliğinin doğru anlaşılması dileğiyle...
  • 200 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Doğum, yaşam ve ölüm hakkındaki görüşlerinizi derinden sarsacak sıra dışı bir eser.

    Felsefi pesimizmde önemli yeri olan Cioran’ın varlık ve din felsefesi üzerine çok ciddi kafa yorduğu anlaşılıyor.

    Fikirlerini anlatırken klasik filozoflara, doğu din felsefesine ve varoluşçulara sık sık atıfta bulunuyor Cioran, bu alanlarda okuma yapmış okuyucuların çok keyif alacağına inanıyorum.

    Gündelik olaylara nihilist yaklaşımını ihmal etmiyor, hayatımızdaki kalıplaşmış bakış açılarına karşıdan bakmayı gösteriyor ve bazen sizi karamsarlığa sürüklüyor.

    Nietzsche’nin Almanca’daki ustalığından etkilenmiş olacak ki kendisi de Fransızca kelimeler üzerinden pek çok zihin oyunu tasarlamış. Böyle cümleler ana dilinde ne kadar lezzetliyse çevrilmesi bir o kadar zordur. Bu yük orijinal cümlede yapılan kelime oyunlarına dair ufak notlar düşülerek hafifletilebilirdi. İleri seviyede Fransızca bilen okuyucuların kesinlikle asıl eseri okuması gerektiğini düşünüyorum.
  • Ölüm ve doğum iradenin bilincinin sürekli yenilenmesidir.