• “Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
    Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
    Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
    “Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
    Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
    “Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
    Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
    Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.
  • Tanrı insanı ölümsüzlük için yarattı ve onu kendi sonsuzluk imgesinde yarattı; dünyaya ölümü getiren şeytanın gareziydi ve bunun deneyimini, onun tarafını tutanlar tadacaktır.
    Bu kitapda İbranilerin en çok korktukları doğal olgu olan ölüm, artık İblis'le ilişkilendirilmektedir.
    Jeffrey Burton Russell
    Sayfa 262 - Panama
  • 1-) Sunuş
    İnsan, her yanı "fazlalıklarla" çevrili ve çeşitli putların isteklerini yerine getirmek durumunda olduğunu bilmeden mahpusluktan kurtarılamaz. İnsan, özgür olmadığını anlamazsa hapishanesinden çıkamaz. Özgür hale gelmek için iç özgürlüğü elde etmelidir. İnsanın uğrunda mücadele ederek kazanması gereken şey özgürlüktür.

    2-) İnsanın iç özgürlüğü elde etme yoluna girmesi 'terk etme'ye hazır hale gelmesine bağlıdır. Herhangi bir şeyi kaybetmekten korkmayan, kaybedilecek bir şeyi olmadığının şuuruna varan kimse, bu şekilde her şeyi kazanır.

    3-) İnsan, derin bir şekilde uyuduğu ve tamamen düşler içinde bulunduğu sürece, uykuda olduğu gerçeği hakkında dahi düşünemez.

    4-)Çocuktan gelecek her uyanma hareketi, derhal durdurulmaktadır.Çoğu kez, insan, henüz daha çocukken uyanma imkanını kaybeder; bütün hayatını uykuda geçirir ve uykuda ölür. Dahası, birçok insan, fizik bedeninin ölümünden çok önce ölür.

    5-) İnsanın başlıca yanılgısı, yapmaya muktedir olduğuna dair inancıdır. Bütün insanlar, yapmaya muktedir olduklarını sanırlar. Fakat aslında, hiç kimse bir şey yapmaz ve hiç kimse bir şey yapamaz. Anlaşılması gereken ilk şey budur. Her şey varit olur. İnsanın başına gelen her şey, onun tarafından yapılan her şey, ondan gelen her şey, bütünüyle dışarıdan gelir. Her şey varit olur. İnsan, sevmez, nefret etmez, arzu etmez; her şey varit olur.

    6-) Ne yapılmakta ise ve özellikle herhangi bir şekilde bir şey yapılmışsa, bu başka bir şekilde yapılmaz ve yapılamazdı.

    7-)Olağan koşullarda her an ölmekteyiz. Dış tesirler değişmekte ve biz de onlarla birlikte değişmekteyiz; yani benlerimiz'den çoğu ölmektedir. Eğer insan kendi içinde, dış koşullardaki değişmelere dayanabilecek daimi bir ben geliştirirse, bu ben, fizik bedenin ölümünden sonra yaşayabilir. Bütün sır, bir kimsenin bu hayat için çalışmaksızın, gelecekteki bir hayat için de çalışamayacağıdır. İnsan hayat için çalışırken, ölüm için ya da daha ziyade ölümsüzlük için çalışmış olur. Kendi hayatının efendisi haline gelirse, ölümünün de efendisi olabilir

    8-) Herkesin beş dakika süreyle kral olduğu ve bu beş dakika içerisinde bütün krallık üzerinde istediği gibi davrandığı bir ülke düşünün. İşte bizim hayatımız budur.

    9-) Her küçük 'ben'in çekler ve sözleşmeler imzalamaya yetkili olması, bunların sorumluluğunu yüklenecek insanın yani Bütün'ün trajedisidir. İnsanların tüm yaşamları, çoğu defa küçük tesadüfi 'benler'in imzaladıkları sözleşmelerin gereğini yerine getirmek yükümlülüğü ile geçer.

    10-) Her insanın olağan şartlarda oynadığı belirli bir rol repertuarı olduğunu anlamalısınız. Bu münasebetle insan, hayatta alışıla gelmiş olarak kendisini içinde bulduğu her türlü şart için bir role sahiptir; ama onu biraz farklı şartlar içerisine koyarsanız, uygun bir rol bulamaz ve kısa bir zaman için kendisini ortaya koyar. Bir insanın oynadığı rollerin incelenmesi, kendini bilmenin çok gerekli bir kısmını oluşturur. Her insanın repertuarı çok sınırlıdır.

    11-) "Olağan koşullar altında, değişmek mümkün değildir; çünkü insan, bir şeyi değiştirmek istediğinde sadece o şeyi değiştirmek ister." "Fakat makinedeki her şey birbiriyle bağıntılıdır ve her fonksiyon kaçınılmaz bir biçimde başka bir fonksiyon veya bütün bir dizi fonksiyon tarafından dengelenmektedir; ama içimizdeki çeşitli fonksiyonların birbirleriyle olan bağıntılarından haberdar değilizdir. Makine, faaliyetinin her anında, bütün ayrıntıları ile dengelenmektedir. Eğer insan, kendisinde hoşlanmadığı bir şey görür de bunu gidermek için çaba göstermeye başlarsa, belli bir sonucu elde etmede başarılı olabilir. Fakat bu sonuç ile birlikte, kaçınılmaz olarak hiç beklemediği ya da arzulamadığı ve belireceğinden kuşkulanamadığı başka bir sonuç daha elde eder. Nefret ettiği her şeyi ortadan kaldırmaya, yok etmeye gayret etmekle, bu yönde çaba göstermekle, insan, makinenin dengesini bozar. Makine, dengeyi kurmaya çalışır ve insanın önceden göremeyeceği yeni bir fonksiyon yaratarak bu dengeyi yeniden kurar. "Bundan böyle, bir kimse kendi üzerinde doğru dürüst çalışıyorsa, o kimse mümkün olabilecek ek değişiklikleri hesaba katmalı ve bunları önceden düşünmelidir. Ancak bu şekilde, arzu edilmeyen değişikliklerden veya amaca ve çalışmanın yönüne tamamen zıt olan niteliklerin belirmesinden kaçınmak mümkündür."


    12-) "İnsanların feda etmeleri gereken diğer bir şey, ıstıraplarıdır. İnsanın ıstıraplarını feda etmesi de çok zordur. Bir insan istediğiniz herhangi bir zevkinden vazgeçebilir, fakat ıstırabından vazgeçmez. İnsan öyle yapılmıştır ki, ıstıraba olduğu kadar başka bir şeye asla o kadar çok bağımlı değildir. Oysa ıstıraptan kurtulmak gereklidir. Istıraptan kurtulmayan, ıstırabını feda etmeyen insan çalışamaz. Daha sonra ıstıraptan çok söz etmek gerekecektir. Istırap olmadan hiçbir şey kazanılamaz, ama aynı zaman da insan, ıstırabını feda ederek işe başlamalıdır.

    13-) Gelişme imkanını yeniden sağlamak için o insan tekrar eritilmelidir; bu ise sadece korkunç ıstırap ile mümkündür.

    14-) İNSAN UYANABİLİR Mİ? "Teorik olarak uyanmaya muktedirdir, fakat pratikte bu, hemen hemen imkansızdır, çünkü bir an için o, uyanıp gözlerini açtığında, uykuya dalmasına neden olan bütün kuvvetler, onun üzerinde on misli fazla enerji ile faaliyet göster meye başlarlar ve o, uyanık olduğunu veya uyanmakta olduğunu hayal ederek yine derhal uykuya döner."

    15-) İnsanın İçinde Bulunduğu Realitede Ölmesi, Şuurlanmak Demektir
    'İnsan uyandığında ölebilir; öldüğünde doğabilir.'


    16-) "Aslında, Kundalini, gerçek bir fonksiyonun yerini alan fantezi gücü, hayal gücüdür. İnsan, faaliyet göstermek yerine rüya görürse, kendisinin bir kartal, bir aslan veya bir büyücü olduğunu imgelerse bu, onun içinde faaliyet gösteren Kundalini'nin kuvvetidir. Kundalini, bütün merkezlerde faaliyet gösterebilir ve onun sayesin de, bütün merkezler, gerçek yerine hayali olanla tatmin olabilirler. Kendisini bir aslan ya da bir büyücü kabul eden bir koyun, Kundalini'nin kuvveti altında yaşar. Kundalini, insanları, şimdi bulundukları durumda tutmak üzere onlara yerleştirilmiş bir kuvvettir. Eğer insanlar, hakiki durumlarını gerçekten görebilseler ve bu durumlarının tüm korkunçluğunu anlayabilselerdi, bulundukları yerde bir saniye için bile kalamazlardı. Bir çıkış yolu ararlar ve bunu da çabucak bulurlardı; çünkü bir çıkış yolu mevcuttur; fakat ipnotize edilmiş oldukların dan bu yolu görmede başarısızlığa uğramaktadırlar. Kundalini, insanları ipnotik durumda tutan kuvvettir. İnsanın 'uyanması', onun 'deipnotize' edilmesi demektir. Başlıca güçlük ve de bunun gerçekleşme imkanı bu nokta da bulunmaktadır; çünkü uyuması için organik bir neden yoktur ve insan uyanabilir.
  • Bu kitapta hissettiğim gerçek şu ki: İnsan bilimin kölesi olmamalı sadece onu kendine bir yardımcı görmeli. Çünkü bilim insanlara ölümsüzlük sırrını vereceğini vadeder. Bu doğal bir süreçtir çünkü bilim insanlara daha uzun daha çalışkan ve daha güçlü hissedeceği yaşamı verir. Ancak daha fazla mutluluk vermez. Kitapta da geçtiği gibi geçmişle ilgili: "Bir ressam iki tablo yapıyor, bir şair sadece tek seçkin eser meydana çıkarıyordu, ama asırlar boyunca takdir edilecek şaheserlerdi bunlar." bir ifade var, bu ifade bilimin/daha fazlasını üretmenin insanın içindeki vahşi tüketme hırsına alet olduğunu anlatıyor bize. Kısacası son olarak söylemek gerekirse insanı öleceği gerçeğinden koparan ve bu gerçeği kabullenmesini engelleyen her şey kibirdendir ve ölüm gerçeğine yakınlaşan kendi sırrına daha da vakıf olabilir.
  • “Usun uykuya dalması canavarlar üretir.”

    “Roman, modern zamanların anlatım türüdür. Kendi mantığı içinde bağımsız bir özellik taşır, güçlü ve etkili bir anlatım biçimidir. Şiiri kıskandıran bir lirizmi, tarihi kıskandıran bir didaktizmi, felsefeyi imrendiren bir kavratma, anlatma yeteneğiyle roman; tarihin, felsefenin, psikoloji ve sosyolojinin -asla- ulaşamayacağı bir etkileme gücüne sahiptir. Sonradan ortaya çıkan ve inanılmaz suçlamalarla, küçük görmelerle karşılaşan roman için, olağanüstü bir başarıdır bu.
    Roman, temel niteliği itibariyle “kurmaca” bir özellik taşır. Bir anlamda hayattan aldığını, kendi mantığına göre kurar, kurgular. Bu bağlamda romanın, biri hayata, diğeri edebiyata açılan kapıları vardır. Roman bu iki değerin hayatla edebiyatın mutlu bir sentezinden doğar. Roman hayata kattığı yorumla roman olur. Roman, hayatı anlatmak değildir; hayatı, yeniden yorumlamaktır.” Mehmet Tekin.
    Bu bağlamda Kılavuz da uzun hikaye dediğimiz bir postmodern romandır.
    Kılavuz’un kolay okunduğunu sanmıyorum. Gene de okurdan okura, okumalar değişik olmayacak mıdır? Ne dersiniz diye sorar Bilge Karasu. Kılavuz yazarın diğer romanlarına göre sade bir dille yazılmış sürükleyici bir eserdir.
    Kılavuz, eserin ana karakteri Uğur’un dilinden anlatılır. Bir sahil kasabasındaki kiralık evinde tatilini geçiren ve arada karabasanlar gören Uğur, gazetede gördüğü “Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor” ilanı üzerine telefon eder ve hemen işe alınır. İlanı veren Yılmaz Bey, on iki günlük bir yolculuğa çıkacak olan Mümtaz Bey’e eşlik etmesini ister Uğur’dan. Uğur, düşlerinde kendisini sebep olmadığı bir ölüm yüzünden suçlamaktadır. Gördüğü düşlerle olup bitenler birbirine karıştıkça Uğur bunları yazmaya başlar ve ilişkileri geliştikçe Mümtaz Bey ile İhsan’a okutur. Yılmaz Bey’in eve dönüşü ise anlatının sonu olarakta görülebilir.
    Kılavuz’u bir aşk romanı olarak okumak mümkündür. Çünkü eserde sevgi temasının önemli bir yer kapladığını görüyoruz. “Üzerinde durmak istediğim ilk nokta şu: Sevgi-sevgisizlik diyerek kendi kendine sorduğun soruları bana açtığında, kendini, yeterince sevgi göstermemekle, sevdiğini sandığın, düşündüğün halde bu sevginin gereğini, sırası geldiğinde, yerine getirmemekle suçlamıştım. Düşlü yazında da seni bununla suçlayan birini görüyordum videoda. Ben de sana bağlanmanın da kopmanın da bence pek doğal olduğunu söylemiştim. Sesim o anda sana soğuk görünmüş olabilir. Olsa olsa acıydı”
    Kılavuz düş, aşk, dostluk, bağlılık, okuma, yazma, suç, ölüm, usta, çırak gibi kavramlara rastlanan bir Bilge Karasu metnidir. Bu kavramlar arasında belkide en önemlisi düştür. Kitap şöyle başlar: “Gazetedeki ilanı, üçüncü düşü gördüğüm gecenin sabahı okudum. “
    Kılavuz da bir yazma ve okuma eylemi söz konusudur. Uğur da Mümtaz bey de Yılmaz bey de yazar ve okurlar. Uğur’un günlüğü metin boyunca yazılır ve okunur. “ Mümtaz Bey ve Yılmaz Bey’in araştırmalarının genel çerçevesi şudur: İnsanlar kendilerini nasıl bilir, nasıl tanımlarlar? İhsan da ekler “Dirime ölüme bakışlarında bir ayrım yaratmıyor mu... insanlarda?”
    Kılavuz sözcüğüne gelecek olursak metinde sadece bir kere geçmiştir. “... Ama pek garip bir yerlerden geçiriliyor gibiyiz... Bir... Bir... Bir pijama lastiği gibi! Bir çengelli iğneyle takılmış bir lastik... Bir el var, hızlı, uz... Kılavuzu iter kumaşın içinde...”
    Bilge Karasu metinlerinde ölüm temel kavramlardan biridir. Ölüm, sevgi ve korku ile iç içedir. Onun metinlerinde ölüm, meydan okuma, ölen kişiyi yaşatmak için kullanılan bir araç, hatta “ çıldırmamak” için bir çaredir. Böylece yazının ölmezliği, metinlerde yazarak, okunarak kavuşulabilecek bir ölümsüzlük arzusuna dönüşmüştür.

    Kılavuz’u bir arkadaş tavsiyesi üzerine okudum, okurken de şu parçayı dinledim. https://youtu.be/Ba3Pk36ie0Y Keyifli okumalar...
  • “Şimdilerde yaşamın amacı, zengin olmak ve sonsuza kadar yaşamak. İdeal ölüm, ani ölüm. Ölümden sonraki yaşama duyulan ilginin yerini, ölümsüzlük arzusu almış. Türümüz, ömürlerin uzamasıyla övünüyor. Herkes genç görünmeye, genç yaşamaya çalışıyor. Bize daha az iş ve daha çok eğlence vaat ediliyor. Robotlar hepimizin köle sahibi olmasını sağlayacak. Aylaklık edeceğimiz, sürekli tüketeceğimiz zaman hiç durmadan, hiç durmadan artacak. Öyle umuyoruz.”
  • Gerçekleştirecek düşü olanlar için Bir Varoluş Okulu, bir üniversite kuracaksın…
    Bu Okulda ‘düş’ün var olan en gerçek şey olduğu…
    insanın gerçek diye nitelediği şeyin, kendi düşünün yansımasından başka bir şey olmadığı öğretilecek.

    Bir sorumluluk Okulu kuracaksın eylem filozofları için mutluluğun ekonomi anlamına geldiğini ve zenginliğin, refahın, güzelliğin her insanın doğuştan hakkı olduğunu öğreten bir Okul…

    Sonsuzluğa uzanan bir Okul kuracaksın, nefesim nefesi olacak, adımlarımdan yol bulacak, bir Tanrılar Okulu…
    Dört koldan engellendiğini göreceksin hiçbir saldırı seni korkutmasın ve bil ki, aslında her zorluk ve düşman gerçekte sana senin en yakın müttefikin olduğunu, bu okulun yeri doldurulamaz, tek ve bütün parçası olduğunu gösterecektir.

    Bu kitap

    Bu kitap bir harita, bir kaçış planıdır.
    Amacı, sıradan bir insanın önceden çizilmiş ve geçmişten derin izler taşıyan kader yolunu değiştirmek için dünyanın insanı uyutarak ona dayattığı kurgusundan, varoluşun serzeniş ve suçlama dolu tanımlamalarından kaçarken izlediği yolu size göstermektir.
    Dreamer’la ve onun oğretisiylt tanınmamış olsaydım, bugün böyle hir kitap onaya çıkamaz ve ben tek hir satırını bile kaleme alamazdım.
    Elimden tutarak, beni zaman ve ölüm kavramlarının olmadığı, zenginliğin hırsızları ve hasisleri tanımadığı ‘düş’ün. cesaretin ve kusursuzluğun dünyasına götürdüğü için Dreamer’a şükran borçluyum.
    Bu öze geri dönüş yolculuğunda, vasat düşünceler, olumsuz duygular. ikinci el inançlar, elden düşme yargılar gibi pek çok saçmalığı terk etmem geerekti. “Kendi kendimi alt etmek”, yakından tanımak ve benliğimin daha karanlık olan taraflarını kabullenip göğüslemek zorunda kaldım.
    Gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz, tüm çeşitliliğiyle gerçek sandığımız her şey. aslında dünyamızın ötesinde var olan görünmez bir evrenin bir sinema perdesine düşen yansımasından ve de onun nedensel gerçeğinden başka hir sev değildir.
    Gözle göremediğimiz şeylerle çevrelendiğimizi, ‘düş’ tarafından yaratılan bir dünyada yaşadığımızı, bizim için önem taşıyan ve gerçek saydığımız her şeyin aslında görünmez olduğunu kabullenmemiz hiç de kolay hir şey değildir.
    Tüm düşüncelerimiz, duygularımız, arzularımız ve hayallerimiz görünmezdir. Umutlarımız, hırslarımız, sırlarımız, korkulanmız, şüphelerimiz, şaşkınlıklarımız, ikilemlerimiz, kararsızlıklarımız ve beğeni, arzu, karşıtlık, aşk ve nefret gibi tüm hislerimiz zayıf ve algılanamaz olmakla birlikte tek gerçek olan varoluşa aittirler.
    Görünmeyen; metafizik, şiirsel ya da mitolojik bir olgu olmadığı gibi, gizemli ya da olağanüstü bir şey de değildir. Ancak “görünmeyen” için. fenomenler veya olaylar dünyasındaki, ya da gerçeğin tabiatı içinde durağan bir oluşum demek de doğru olmayacaktır. İnsanlığın her döneminde, tarihi dönüm noktasının, entelektüel iklimin değişime uğraması, görünmeyenin sınırlarının devamlı olarak genişlemesine yol açmaktadır. Ve “görünmeyen”, sofistike araçların kullanılması sonucunda günümüz bilimsel araştırma konularının arasında daha kapsamlı yer almaktadır.
    Bu kitap, bozguna uğratılmış. Çöküşe geçmiş bir insanlığın içinde sıkça rastlanan türde bir insanın yeniden doğuşunun hikâyesidir. Onun özüne geri dönüş yolculuğu, kayıp bütünlüğünün arayışında top yekûn bir göç hareketidir.
    Bu yolculuğa çıkmanın ilk şartı ise. kişinin içine düştüğü kölelik durumunu fark etmesi ve kabullenmesidir.
    Dünyanın her kösesine yayılmış sefaletten. her tür suçu işlemeye ve savaşmaya kadar dünyada var olan tüm sorunların asıl nedeni, insanlığın duygu ve düşüncelerindeki olumsuzluk halidir.
    Yaşadığımız dünyayı ne yazık ki olumsuz duygular yönelmekledir. Bunlar gerçek dışı duygulardır, üstelik hayalimizin her noktasını ele geçirmiş, durumdadırlar. İnsanın kendi yazgısını değiştirebilmesi için psikolojisini ve doğru kabul elliği inanç sistemini değiştirmesi gerekmekledir kavlıcı, kırılgan ve fani bir zihniyetin yarattığı zorbalığı kökünden çıkarıp alması şartın. Yaşadığımız gezegeni yok etmekle tehdit eden, kanser ya da AİDS değil, insanın kavgacı düşüncesidir. Dünyamızın olağan görüntüsünün arkasındaki gerçek sebep de budur.
    Dreamer’ın işaret ettiği yol ise. tıpkı akıntıya karşı yüzen somon balığının nehirde izlediği yol gibi korkutucu ve hayret verici. yorucu ve keyifli, tuhaf ve gerekli bir yoldur.
    Ben -sıradan diye tanımladığım insan türünden olduğuma göre Dreamer’ın bu felsefesini. Başlarda bütün insanlığa en baştan beri dayatılan genel yasam kurallarına karşı çıkmak gibi algılamıştım: oysa gerçek, bu kuralların evrensel bir düzen tarafından öngörülmüş ve islenmiş olduğudur ve bu da yine hu felsefenin en yüce görüntüsüdür.

    Bu kitap sıradışı bir varlığın rehberliğinde çalışmak ve hazırlanmakta geçen yılların öyküsüdür O’nun bana verdiği ödevlerin en imkânsız görünenini ben bir ödül olarak kabul ettim: Bu. Evrensel bir ‘Okul’un kurulması göreviydi, yani sınırları evrene uzanan bir Üniversite.