• Ölüm algılanamaz; hele zihinde canlandırılması ya da "temsil edilmesi" daha zordur.
    Husserl'den bildiğimiz gibi bütün algı niyete bağlıdır; algılayan öznenin bir etkinliğidir, algı söz konusu öznenin ötesine ulaşır, öznenin ötesindebir şey yakalar,
    aynı anda ilke olarak paylaşabilecek bir dünyaya ait bir "nesne" ortaya çıkarır ve kendisini ona demirler.
    Ama ölüm diye "bir şey" yoktur; algılamaya çabalayan öznenin abartılmış niyetinin dayandığı demir atabileceği hiç birşey yoktur .
    Ölüm mutlak bir hiçtir ve "mutlak hiç"in anlamı yoktur; ancak algının yokluğunu algılayabildiğimiz zaman "hiçin olduğunu" biliriz; her bir "hiç" yüzleşilen, algılanan, tasarlanan bir hiçtir,
    dolayısıyla hiçbir "hiç" mutlak -koşulsuz hiç- olamaz .

    Ama ölüm "etkin öznenin" sona ermesi ve onunla birlikte bütün algının sonudur. Böyle bir algının sonu, algılayan öznenin üstesinden gelemediği bir durumdur:
    Özne kendisini algıdan "kurtaramaz" ama yine de algının olmasını ister. Böylesi bir olanaksızlıkla karşılaştığında algılayan özne kendisini eğretileme oyunuyla kandırır, bu da neyin algılanması gerektiğini açığa çıkarmaktan çok gizler ve sonunda ölümün olacağı algılamama durumunu yalancı çıkarır.
    Bunu yapamazsa, bilen özne zayıflığını kabullenmeli ve pes etmelidir.
  • Bilim kurgu ve distopya severler toplaşın :) Çok sevdiğim ve gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap okudum. Öncelikle biraz konusundan bahsedelim.

    2100'lü yıllarda dünya nüfusunu büyük oranda yok eden felaketlere sebep olacak bir madde keşfedildi; Şeytanın Gözyaşı. Büyük yıkımın ardından Türk ve Çinli bilim insanları bu maddeyi tamamen kontrol altına alıp kendi lehlerine kullanmayı başardılar. İlk etapta yaşlanma belirli bir yaşa kadar durduruldu, daha sonra da Ölümsüzlük Deneyleri başladı. Deneyler için zenginler parasını, fakirler ise canını sunmak zorunda kaldı. Ölümsüzlüğü elde etmek için öldürülen masumların haddi hesabı yoktu.

    Yıl 2302. Hera lakabıyla anılan Ervin Altan, Hava Kuvvetlerinde askeri pilot. Görünürde Ölümsüzlük Deneyleri'nin büyük destekçisi fakat hakikatte bu caniliği durdurmak için çalışan Proje adındaki gizli bir örgütün üyesi. Sistem, ölümsüzlüğün formülü bulunduğunda kaynak yetersizliğini bahane ederek tüm fakir halk için ölüm emri verecek. Ve bu katliam planını durdurmak isteyen Proje, başarılı bir asker olan Ervin Altan'ı kendisine en çok ihtiyaç duyulan zamanda uyandırılmak üzere cryonics yöntemiyle donduruyor. O zaman geldiğinde Hera, ölümsüzlere karşı başlatılacak olan isyan hareketine liderlik edecek.

    Her şeyden önce kurguyu çok beğendim. Ortada büyük bir emek var, bu belli oluyor. Yazılan hiçbir cümlenin altı boş değil. Bu gibi kurgularda mantık hatasına yer yok, bunun için de büyük uğraş gerekir. Ve yazar hakkıyla bunun üstesinden gelmiş. Ayrıca böyle özenli bir kurguyu bir Türk yazardan okumak gurur verici. Malum, bizden bilim kurgu ve distopya türünde çıkan eser yok denecek kadar az. Hatta bu türde bir kitap yazma riskini göze almak bile büyük cesaret. Kaldı ki kitap popüler pek çok seriye taş çıkartacak kadar güzel. Okurken hiç sıkmıyor, yazarın akıcı bir dili var. Karakter tahlilleri, betimlemeler, diyaloglar ve duyguların okura geçmesi.. Her şeyiyle çok sevdim. Daha önce Ervin kadar güçlü, dayanıklı, kendinden emin bir kız karakter okuduğumu hatırlamıyorum. Çok iyiydi. Ayrıca Kuzey, Araf, Ayda, Ender, Erva her karakteri okumak ayrı zevkliydi.
    Yer yer sevindim, üzüldüm, aşırı heyecanlandım hatta son 30 küsur sayfayı heyecandan zar zor okudum. Proje, bildiğim kadarıyla üçleme olacak bir seri. İlk olarak wattpadde yayınlanmış. Ben pek wattpad okuyor değilim ama bu, o namını duyduğumuz saçma hikayelerden değil. Ve sırf arada çıkan böyle güzel hikayeler yüzünden wattpadi kökten lanetlememeliyiz bence.. Velhasıl okumalısınız diyorum. Mükemmeldi! Devamını merakla bekliyorum !
  • Ölüm varlığın mutlak ötekisidir.
  • 17. Yüzyıl seyyahlarından Polonyalı Simeon, Fırat’tan bir gece vakti geçince yıldızların suya vuran şavkı için “Tanrı’nın kızları Kürdistan’da yere inmişti” der. Ağrı Dağı’na ilk tam tırmanışı 1829’da gerçekleştiren R. Parrot, “Tanrı’nın azameti bu dağ ile yerde göründü” diyor.

    Cudi Dağı’na inen Nuh’un gemisi ve tufan, bütün bir anlatı tarihinin en büyük efsanesidir ve kurtarıcı olan ilahi ferman burada yeniden başlayan hayatın filizidir. Güvercin Navus’un ağzındaki zeytin ağacının dalı, yeryüzündeki cennetin, Kürdistan’ın varlığının habercisidir.

    Gılgamış’ta, yedi dağın içinde sedir ormanlarıyla kaplı Kürdistan’ın adı bir varyantta Tanrının Ülkesi iken bir diğerinde Ölümsüzlük Ülkesi’dir ve ölüm de ölmemek için burada saklanmıştır.

    Memê Alan’ın Berazî varyantında Allah’ın katından üç peri kızı, güvercin postları giyerek devler ülkesinin başkenti Cizîra Boxtan’a inerler. Aşk ve Allah, Kürdistan’ın mağribinde bir araya gelirler ve sevgililer üzerine yağarlar.

    Babil hükümdarı Boxtanlı Nasır (Buxtunnasır, Buxt-i Nassar, Nabukadnazzar), uzak düştüğü ülkesine benzesin diye asma bahçeleri ve içindeki güzellerle bir cennet kurmak istedi. Melayê Cizîrî,  “Gulê baxê Îremê Bohtan im / Şebçeraxê şevê Kurdistan im” (Botan’ın İrem Bağı’nın gülüyüm, Kürdistan gecesinin şebçerağıyım) derken devlet sarayı olan Birca Belek’in hasbahçesi Îrem’den değil, muadili Allah’ın cenneti olan, Kürdistan’dan bahsediyordu.

    Yaklaşık yirmi yıl önce Piranşar’dan yola çıkmış, kötü bir yoldan Hecî Umeran’a geçiyorduk. Soğuk bir Kürdistan sonbaharıydı. Bir şarkı vardı araba teybinde. 90’lık bir kaset, arkalı önlü hep aynı şarkı. Yılan gibi kıvrılan yollardan, derin uçurumlardan sonra Çoman’a ve oradan Soran’a inerken, çok sonraları Hani Muctehidi olduğunu öğrendiğim o ses, şehri için söylediği şarkıda “Ey Kürdistan’ın gelini, melekler durup dinlenir senin göğünde” diyordu.

    Çıkmıyor aklımdan. Ama öncesi var.

    Ülkemizdeki efsunî hakikat şiirden ötedir. Hakkâri dağlarından Herkî bir rehberle Mizûrî ve Berojî mıntıkasına geçerken bedenimi saran halden nutkum tutulmuştu. Ruyizemin, toprağı ve taşıyla sonsuz ruha ulaşmak için göğe kubbeler şeklinde yükselmişti. Nefesimin kesildiği her an, suskunluğumu içimden kopan bir dize bozdu: “Kim olduğunu unutmasın diye Allah, Kürdistan’ın kalbine dağları koydu.”

    Çünkü “Allah” fikri Kürdistan’da doğmuştur.

    Tektanrıcılık, Kürdistan’dan İbrahim aracılığıyla güneye taşındığında bu, salt bir mit üretme girişimi değil, bütün varidatı açıklamaya çalışan (ve yeten) bir fikrin sonucuydu: O, vardı. Kelam (söz-logos) onunla var oldu. Ol dedi ve önce ışık, sonra su var oldu. Sonra suların arasından yükselttiği bir kubbeyle Kürdistan’ın dağlarını var etti ve suları sulardan ayırdı (Tekvin, Bab 1, ayet 6).

    Bu şairane döngü, durup dinlenmeden çıkıyor önümüze: Allah fikri Kürdistan’da doğdu, o fikir Kürdistan’ı merkeze koydu. Sami göçlerinin ardındaki motive edici fikir Kürdistan’ı her ne kadar perişan etmişse de çok kıymetlidir: Çöl Arapları’nın masallarındaki cennet, kuzeyde ve Kürdistan’daki tarım alanlarının arasındadır ve tanrı Kürt dağlarının tepesinde oturmaktadır.

    Tevrat’taki kutsal nehirler Kürdistan’dadır: Pişon (Kızılırmak veya Munzur), Gihon (Ceyhun veya Aras), Dicle ve Fırat. Kuran’da cennet, altından ırmakların aktığı bir yerdir (Bkz: Bakara Suresi).

    Necm Suresi’nde de bahsedilen ve peygamberin Miraç’ta gittiği makamlardan Cebrail’in makamı olan Sidretül Münteha’da topuklarını bastığı yerden Fırat ve Dicle akar. İslam tasavvufunda bunlar ikisi zahir ikisi batın olmak üzere dört nehir olurlar, tıpkı Tevrat’taki gibi. İlginç olan bu anlatıda Sidre ağacının isminin bu kadar net korunmuş olmasıdır zira Gılgamış’ta Kürdistan sedir ormanlarıyla kaplıdır ve Sidretül Münteha’nın çevirisi “sonsuzluktaki sedir ağaçları”dır. Arapça lehçelerinde Sidre isminin aynı zamanda kiraz ve zeytin ağacı anlamlarına da geldiğini belirtmekte fayda var, çünkü buradaki gönderme bizi Nuh’un zeytin ağacına da götürür. 

    Bu literatür bu yazıya sığmayacak kadar geniştir ama hatırlatılmalı ki François Xavier Lovat’ın harika fotoğraflarla yansıttığı coğrafyamız ve dağlarımıza dair kitabının isminin Kurdistan: Land of God / Kürdsitan: Allah’ın Ülkesi olması da Der Spiegel’in kapak yaptığı Girê Miraza (Göbeklitepe) ile ilgili haberi “Adem ile Havva’nın cenneti bulundu” olarak vermesi de bu literatürün günümüzdeki devamıdırlar.
  • Yerdeniz serisinin üçüncü kitabı. Diğer kitaplardaki gibi olaylar büyücümüz Ged’in çevresinde gelişiyor. Bu kitapta da bir düşmanı var. Bu düşman bütün dünyayı etkisi altına almış,büyücülerin büyücülük yapmasına engel olan ve herkesin gözünü ölümsüzlükle boyayan bir düşman. Ged de o düşmanı bulmak ve ortadan kaldırmak istiyor , ölümsüzlüğe inanmıyor ve asla ölümsüz olmak istemiyor. Bu kez yol arkadaşı olarak bir prens olan Arren’i alıyor. Aslında büyücülerle düşman olan ejderhaların bile yardımına ihtiyaç duydukları anlat oluyor. Ölümsüzlük ve ölümü anlatan bir kitap olmuş . Ölüm korkusundan bahsediyor. İnsanların ölümsüz olma isteğinden.
    Yine çok sürükleyiciydi tabii ki. Diğer kitapların incelemesinde de belirttiğim gibi kitabı metisin 6 kitabı tek ciltte topladığı versiyondan okuyorum inceleme kolay olsun diye her kitabın sonunda incelemesini yapıyorum.
    Yoğun olduğum ve bir sürü şeyle uğraştığım için ara vermeme rağmen yine de sürükleyici etkisini kaybetmedi bende . Bu seriyi herkese tavsiye ederim
  • soğuk, çok soğuk, korkunç ölüm! kur buraya sunağını, donat buyruğundaki tüm korkularla, buralar artık senin! oysa sevilen, sayılan ve onurlu ölülerin saçlarının tek bir teline geçmez hükmün, hiçbir özelliğini kirletmeye yetmez gücün! önemli olan, elin ağır olup bırakıldığında düşmesi değil. önemli olan, yüreğin ve nabzın susması da değil. önemli olan o elin hayatta iken cömert ve doğru oluşu, yüreğin cesur, sıcak ve yumuşak oluşu ve bir erkeğe yakışır biçimde atması. vur, gölge, vur! gör bak, açılan yaralardan nasıl iyilik fışkıracak, hayat nasıl da ölümsüzlük saçacak.
  • Şimdilerde yaşamın amacı, zengin olmak ve sonsuza kadar yaşamak. İdeal ölüm, ani ölüm. Ölümden sonraki yaşama duyulan ilginin yerini, ölümsüzlük arzusu almış. Türümüz, ömürlerin uzamasıyla övünüyor. Herkes genç görünmeye, genç yaşamaya çalışıyor. Bize daha az iş ve daha çok eğlence vaat ediliyor. Robotlar hepimizin köle sahibi olmasını sağlayacak. Aylaklık edeceğimiz, sürekli tüketeceğimiz zaman hiç durmadan, hiç durmadan artacak. Öyle umuyoruz.
    Gündüz Vassaf
    Sayfa 13 - İletişim, pdf