• Kara
    Kara En Çok Kendisine Yabancıdır İnsan'ı inceledi.
    88 syf.
    Marques De Sade' ın edebiyata çizdiği sapkın Thanatos tipleri ve psikanalizdeki yansımaları:


    Marques De Sade' ın marjinal sanat görüşünü dile getiren aforizmalarımızın ilkini Freud' un uygarlıkta sanatın önemine değindiği kısımlara gönderme yapan bir girizgâh olarak ekledim.

    "... ve hepsinden öte yazıyı hayatını kazanmanın bir yolu olarak düşünmemelisin. Eğer düşünürsen, eserin sefaletinin kokusunu taşıyacaktır. Güçsüzlüğünle bo­yanacak ve açlığın kadar zayıf olacaktır. İlgilenebile­ceğin başka zanaatler var: kundura yap, kitap değil." Syf.34 Sade*

    *
    Psikanalitik kuram sadece bireyin ruhsal durumlarıyla ilgili bir tedavi yöntemi değildir. O aynı zamanda ve belki de daha güçlü bir biçimde uygarlığın temel dinamiklerini oluşturan dil, teknik, sanat, din ve bilim gibi alanlarla ilgilidir. Bu nedenle psikanaliz aslında bir kültür incelemesidir. İnsan çeşitli çaba ve zahmetlerle, en önemlisi dürtülerini bastırarak uygarlığı oluşturmuştur. Kişi, hem birey olarak kendisiyle hem de bir toplumsal varlık olarak ait olduğu kültürle çatışma ve mücadele içindedir. Bu mücadelede insanın kültür düşmanı olmasını engelleyen sanat, din, bilim ve felsefe olgularla uğraşılardan elde edilen doyumdur. Kültürdeki huzursuzluğun en aza indirgenmesi ve uygarlığın devam edebilmesi için Eros ile Thanatos arasındaki savaşta Eros’un galip gelmesi gerekmektedir:

    *
    " Olduğumuzdan başka birisine dönüşebilir miyiz?" Sade*


    "Kimsenin görmediği kadar ahlaksız bir hayal gü­cüyle, buyurgan, huysuz, öfkeli, her şeyde aşırı, bağ­nazlığa varacak derecede tanrıtanımaz, az ve öz ola­rak buyum ve beni tekrar öldürün ya da olduğum gibi kabullenin çünkü değişmeyeceğim." Syf.16

    ***

    Bir hekim olarak Freud, psikanalizi öncelikle ruhsal hastalıkların tedavi yöntemi ve psikodinamik bir kuram olarak ortaya atmıştır. İnsan doğasının ve özellikle de bilinçdışının varlığı ve bunun rüyalarda, belirtilerde, karakterde ve tüm simgesel üretimlerde dışavurumlarıyla ilgili genel bir kuram. Bununla birlikte bu kuram sadece bireyin ruhsal durumlarıyla ilgili bir tedavi yöntemi olmanın ötesinde aynı zamanda ve belki de daha güçlü bir biçimde toplumsal hayatın temel dinamiklerini oluşturan dil, din, sanat, bilim ve teknoloji gibi alanlarla da ilgilidir. Nitekim Freud, özellikle yaşamının son dönemlerinde psikanalizi bireyin ruhsal dünyasını açıklamakla yetinen bir kuram olmaktan çıkarma çabalarına hız vermiş ve psikanalizi toplumu ve uygarlığı anlama ve açıklamada da etkin, yararlı ve yaratıcı fikirler ileri süren bir kuram olarak geliştirmeye uğraşmıştır. Bu bakımdan o, psikanalizi, “bilincin doğrudan ulaşamadığı, derin ruhsal katmanlarda geçen psişik olaylar öğretisi olarak” tanımladıktan sonra, bir adım daha atarak bunu tüm insan bilimlerine uygulamayı amaçlar. Bu adımın da, bireyin ruhsal etkinliğinden insan toplulukları ve kavimlerin ruhsal etkinliklerine, yani bireysel psikolojiden kitle psikolojisine geçmekle gerçekleşeceğini ifade ederek, aradaki şaşırtıcı bir takım koşutlukların kendisini böyle bir adımı atmaya zorladığını belirtir. Bir Yanılsamanın Geleceği adlı eseriyle başlayan bu incelemeler Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, Musa ve Tektanrıcılık adlı kitaplarıyla sürdürür.

    Baskılanmışın geri dönüşü uygarlığın tabulaşmış ve yeraltındaki tarihini oluşturur. Bu tarihin araştırılması bireyin ve uygarlığın gizini açığa çıkarır. İlksel baba, egemenliğin arketipi olarak, uygarlık tarihini damgalayan köleleştirme, ayaklanma ve pekiştirilmiş egemenlik biçimindeki zincirleme tepkimeyi başlatır. Bu arketip psikanalizin bir diğer önemli kavramı olan Freud’un Oedipus kompleksi adı verdiği karmaşanın da temelini oluşturmaktadır.
    Freud bireysel Oedipus karmaşasıyla insanlığın tarih öncesi arasında koşutluklar olduğunu ilk kez ünlü eseri Totem ve Tabu’da ortaya çıkarmıştır.
    Nevrotik belirtilerle ilkellerdeki toplumsal ve kültürel görüntülerin ve uygarlığın kökenlerinin ortak temellerine ilişkin bir kuram gelişmeye başlamıştır. Bu ortak temeli oluşturan düzenek ilk atanın öldürülmesi öyküsünde, Oedipus karmaşasının bir yansımasında görülmekteydi. Freud’a göre her küçük oğlan çocuk babasını öldürme ve annesiyle evlenme gizli dileğini yenmek zorundaydı. Bu sorunu başarıyla atlatabilirse babanın tasarımını kendi içine alır, böylece üst-beni kurulmuş olur ve sonunda normal bir olgunluk ve erişkinliğe ulaşabilirdi. Eğer bunda başarısız olursa nevroz kaçınılmazdı. Bu olgu dizisi her insanın kaderinde vardı. Ama bu bireysel kader insanlığın tarih öncesinde gerçekleşmiş bir olayın yansımasından ibaretti. Binlerce yıl önce insanlar sürüler halinde zalim bir atanın sultası altında yaşamaktaydı. Bu ata, sürünün bütün kadınlarını kendi elinde tutup, yetişkin oğullarını sürü dışına atıyordu. Bu dışa atılan oğullar ayrı bir toplulukta, eşcinsel duygular ve davranışlarla yaşamak zorundaydılar. Bir rastlantıyla ya da amaçlı olarak oğullar bir fırsat bulup babalarını öldürdüler ve yediler. Böylece öfkeleri doymuş fakat aynı zamanda totemcilik de başlamış oldu. Atayı temsil eden totem hayvanını, atanın kendisiymiş gibi sayıyor, fakat belli zamanlarda onu öldürerek yiyorlardı. Bu olay, ahlak ve dinin başlangıcı olmuştur. Babalarını öldürdükten sonra kardeşlerin baba mirası uğrunda uzunca süre birbirleriyle mücadele etmiş, her biri bu mirasa tek başına sahip çıkmak istemiştir. Söz konusu mücadelenin bir başarı sağlamayışı ve sürüden kovulduktan sonra bir arada yaşama sonucu oluşan duygusal bağlantılar nihayet kardeşler arasında bir birlik ve beraberliğin, bir çeşit toplumsal sözleşmenin doğmasını sağlamıştır. Böylece içgüdüsel vazgeçişle birlikte toplumsal örgütlenmenin ilk şekli karşılıklı yükümlülüklerin benimsenmesi, kutsal ilan edilen kurumlar, yani ahlak ve adaletin temelleri gelişip ortaya çıkmış, sonunda kardeşler babalarının yerine geçme isteğinden, anne ve kız kardeşlere sahip olma gayesinden vazgeçmiştir. Bu da yasak aşk tabusunun ve dış evlenme (egzogami) yasasının konması sonucunu doğurmuştur:
    *
    "Yıkım da yaratım gibi Doğa'nın emirlerinden birisidir." Syf. 17 Sade

    "Çoktan söylemiştim: bir kadının kalbine giden yol işkenceden geçer. Ondan daha kesinini bilmiyorum." Syf.18 Sade


    "Tutkularımızın ortaya çıkardığı her şeye ayrım gö­zetmeksizin kucak açarsak her zaman mutlu olacağız ...
    Törel bilinç Doğa'nın değil, sadece önyargının sesidir." Syf.19 Sade

    ***


    Bu bağlamda Freud psikodinamik kuramı toplumsal durumlara uygularken Yunan mitolojisinden ve Darwin’in evrim kuramından yararlanmıştır. İnsanlığın ilkel dönemlerde, erkek bir tiranın yönetimi altında sürüler halinde yaşadığı düşüncesi, Darwin’in bir varsayımıydı. J.J. Atkinson, Darwin’in bu düşüncesini alıp işleyerek genişletmiş, Freud ise bu düşünce ile Oedipus kompleksini birleştirerek bir uygarlık kuramı oluşturmuştur. Freud’un uygarlık kuramı ile ilgili bir diğer kavramı yine Eski Yunan mitolojisinden aldığı Eros’tur. Freud, insan yaşamını iki temel içgüdüyle açıklamaktadır. Bir yanda özyaşamı ve soyyaşamı sürdürme içgüdüleri yani Sevgi (Eros) diğer yanda ise ölüm ya da yok etme içgüdüsü olan Thanatos vardır. Yaşamsal fenomenlerin çeşitliliği bu iki ilkel içgüdünün eş zamanlı veya karşılıklı eylemleri sayesinde açıklanmaktadır. Freud’un bu görüşü Empedokles’i hatırlatmaktadır. Empedokles, evrende birden fazla tözün varlığını kabul etmiş ve bunları ateş, toprak, hava ve su olarak belirlemiştir. Buna karşılık, bu tözlerin birbirleriyle birleşme ve ayrılmalarının nedeni olarak iki ilkenin, iki kuvvetin yani Sevgi ve Nefret’in varlığını kabul etmiştir. Bu iki kuvvet fail nedendir. Empedokles’e göre evrende sevgi ve nefret eş zamanlı olarak birlikte sırayla hüküm sürerler.
    ‘Sevgi veya dostluk’ birleştirici ilke, ‘Nefret veya uyuşmazlık’ ayırıcı yani çözümleyici ilkedir. Evrende Sevgi’nin egemenliğini Nefret’inki, Nefret’in egemenliğini de Sevgi’ninki takip etmektedir. Sevgi farklı türlerden unsurları birbirleriyle birleştirir, aynı unsurun parçalarını birbirinden ayırır. Nefret ise ayrı türden unsurları birbirinden ayırır, aynı türün parçalarını birbirleriyle birleştirir. Eros, Empedokles’in Sevgi ilkesi ile,
    Thanatos ise Nefret ilkesi ile oldukça benzerdir ve her iki düşüncede de bu ilkelerin işlevleri neredeyse aynıdır. Eros ile Thanatos bizzat kültürü yaratan ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır:
    *

    "Yığınla insan var," diye gözlemlemeye alışkındı Dük, "şehvet onları belaya iteklediğinde edepsizlik yapmayan yığınla insan; ateş bu insanların bedenle­ rinin dışına çıkar, sakin ruhları huzurla fazilet yolu­na girer ve böylelikle nifaktan günaha, günahtan da pişmanlığa giden hayatlarıyla dünyada canlandırdık­ları rollerinin ne olduğunu anlatamayacakları biçimde günlerini geçirirler. Bu gibi kişiler," diye devam eder­di, "kesinlikle zavallıdırlar: ebediyen serseri, mütema­ diyen kararsız, bütün hayatları her sabah önceki gece yaptıklarından iğrenmekle geçmiş. Bir anda dönüş­tükleri 'suçta erdemli, erdemde suçlu' türde, tadına vardıkları hazlardan tövbe edeceklerini bilerek, hazla­rı titreyerek alırlar." Syf.21
    *


    Freud psikanaliz yöntemini uygarlık kuramına aktarırken teknik, sanat, bilim ve din gibi uygarlığın temel dinamiklerini açıklamaya çalışmıştır. Bu konudaki açıklamalarına tekniği analiz ederek başlar. Ona göre teknik, uygarlaşmanın vazgeçilmez koşuludur. Bununla birlikte,
    uygarlık tekniğe indirgenemez. Asıl önemli olan uygarlığın maddi yaratımları değil, sanat, din ve bilim olmak üzere tinsel öğeleridir. Nitekim Freud saldırganlık dürtüsünün ancak uygarlığın tinsel öğeleri ile yüceltilebileceğini düşünmektedir.
    Freud’un uygarlıkla bireysel varoluş arasında kurduğu ilişkiyi “Uygarlık insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır” sözüyle özetlemek mümkündür. Freud, bireyin bu acı çekme sürecini kaçınılmaz ve değiştirilmez olarak görmektedir. Bu durum birey ile toplum arasında bir çatışmaya neden olmaktadır. Çünkü insanın dürtü gereksinimlerinin özgür doyumu uygar toplum ile bağdaşmaz. Uygarlıkta
    ilerlemenin önkoşulları ise bireysel vazgeçme ve doyumu ertelemedir.
    Bunun için de bireyin arzu ve dürtülerine getirilen baskı ve zorlama şarttır.
    Bu zorlama ve baskı kesintiye uğratıldığında insanların çoğunluğu yeni zenginlikler elde etmek için gerekli çalışmaları üstlenmek istemez. Bu durum ise uygarlığın gerilemesine ve hatta yok olmasına neden olur:

    "Şimdi felsefemin düğüm noktasına geldik: ko­şullara göre alınan haz suçlu şahıs tarafından arttırı­lıyorsa -eğer, gerçekten, alınan haz direkt olarak suçu kapsayan şiddetle orantılıysa- şu halde zevk veren ve görünürde zevkli olan, suçun kendisi değil midir - ey­lemi üretmek gerçekleştirmenin aracı olmaktan başka bir şey değildir." Syf.36 Sade*


    "Bu canavar öyle devasa becerilerle donatılmış ki en geniş caddeler bile ona dar gelebilir." Syf.37 Sade*

    ***


    Freud uygarlığın düzenlemelerinin ancak baskıyla sürdürülebilmesi olgusundan sorumlu iki neden göstermiştir: İnsanların kendiliğinden çalışmaya hevesli olmamaları ve onların arzu ve dürtülerinde vazgeçmek istememeleri. O, uygarlığın yasaklamalarının toplum halinde medeni bir şekilde yaşamak için gerekli olduğunu vurgular ve bu yasaklamaların kalkarsa şu şekilde bir tablo ile karşılaşılacağını belirtir:
    “O zaman insan hoşlandığı herhangi bir kadını cinsel nesne olarak alabilir, aşk rakibini ya da yolunu kesen herhangi birini duraksamadan öldürebilir, başka birinin malını izin almadan alabilirdi. Ne harika olur, insanın yaşamı nasıl da bir doyumlar dizisine dönüşürdü! Evet, insan çok kısa sürede ilk güçlükle karşılaşırdı: başka herkes de benim isteklerimin tıpatıp aynını isteyecek ve bana benim onlara davranırken gösterdiğimden daha fazla özen göstermeyeceklerdir. Böylece gerçekte uygarlığın kısıtlamalarının kaldırılmasından yalnızca bir kişi kısıtlanmaksızın mutlu olabilirdi ve o da güç için tüm araçları eline geçirmiş bir despot, bir diktatör olurdu. Ama onun bile diğerlerinden an az bir kültürel emri gözetmelerini istemek için nedenleri olacaktı: Öldürmeyeceksin.” Bu tablo tartışmalı bir durum sergilemektedir. Bu tablonun alt metninde “uygarlığın birey üzerindeki yasaklamaları, engellemeleri ve kuralları ortadan kaldırıldığında insanların büyük bir çoğunluğu hatta hepsi başına buyruk davranmak isteyecek ve bunun sonucunda da kaos meydana gelecektir” düşüncesi yatmaktadır. Freud doğa durumunu bir kaos hali olarak kabul eder ve uygarlığın yok edilmesi için uğraşmayı tamamen reddeder. Bütün uygarlıkların mücadele etmek zorunda kaldıkları düşmanlığın nedeni en temelde toplumsal ahlak kuralları ile tezahür eden kültürel yasaklamalardır. Kültürün getirdiği ilk ve en önemli kısıtlama cinsel hayatın kısıtlanmasıdır. Daha ilk kültürel aşama olan totemizm aşaması, ensest nesne seçimi yasağını da beraberinde getirmiştir.Fakat uygarlığın cinsellik konusuna getirdiği kısıtlama ve yasaklamalar, bir toplum olarak yaşayabilmek için gerekli ve zorunludur. Çünkü insan sadece ılımlı, yumuşak, sevgiye muhtaç, olsa olsa ancak kendisine saldırıldığında kendini savunmayı bilen bir varlık değildir. Aksine o muazzam bir ölçüde saldırganlık eğilimi de taşımaktadır. Dolayısıyla insan için öteki sadece muhtemel yardımcı ve cinsel nesne değil, saldırganlığını o kimse üzerinden doyuma ulaştırma, ona acılar verme ve öldürme yolunda bir girişimdir de. Bu durumu en iyi anlatan Hobbes’un “Homo homini lupus” sözü Freud’un insan görüşünü özetlemektedir. İnsan insanın kurdu olunca insanın oluşturduğu kültürde de gerilimlerin, çatışmaların ve huzursuzlukların olması kaçınılmaz bir durumdur:

    "Dini kıyımlar ve savaşlar nedeniyle 5O milyondan fazla kişinin hayatlarını kaybettiği tahmin ediliyor.
    Aralarında basit bir kuşun kanı kadar değeri olan bir kişi yok muydu?" Syf. 38 Sade*


    "Ne kadar tuhaf olduğunu düşünürseniz düşü­nün, mutlak anlamda canice olabilecek tek bir eylem olmadığı gibi mutlak anlamda erdemli denilebilecek tek bir eylem de yoktur. Her şey bizim geleneklerimi­ze ve içinde yaşadığımız iklime bağlıdır; burada suç olan şey yüz fersah daha aşağıda çoğu zaman erdem kabul edilir, bir başka yarımkürede erdem olarak gö­ rülen şey, tersine dönerek bizim için suç olabilir. Tek bir dehşet yoktur ki tanrısallaştırılmamış olsun, tıpkı gölge düşürülmemiş tek bir erdem olmaması gibi ... " Syf. 39 Sade

    ***

    Peki bu saldırganlık karşısında uygarlık ne gibi önemler almaktadır?
    Uygarlık, kendisine karşıt yönde hareket eden saldırganlığın önüne set çekmek, onu zararsız hale getirmek amacıyla çeşitli araçlar kullanmaktadır.
    Bu araçlar yukarıda bahsedilen sanat, din ve bilim gibi uygarlığın tinsel öğeleridir. Bireylerin saldırganlık dürtülerini yücelterek zararsız hale getirmede bu öğelerin büyük etkisi vardır. Bu alanlardaki uğraşılar birbirlerinden farklı da olsalar bireye yaşattıkları haz hemen hemen aynıdır. Birey bu hazla narsistik türden bir doyum sağlar ve içindeki yıkıcı dürtüleri tamamen yok etmese de en aza indirgeyerek kültürel yaşama katılmış olur. Böylece uygarlık yok olma tehlikesinden kurtulmuş olur.
    İnsan türünün kader sorusu, kültürünün gelişmesinin, insanların bir arada yaşamalarından kaynaklanan saldırganlık dürtüsüne hakim olmasının mümkün olup olamayacağı ve olursa bunun ne ölçülerde mümkün olacağı sorusudur. Bu sorunun cevabı oldukça zordur. Freud da kültür incelemesinin sonucunda bu sorunun cevabını kesin ve net olarak vermemiş ve bu sorunun çağlar boyunca süreceğini belirtmiştir. Onun bu tespiti oldukça yerindedir. İnsanlar doğa güçlerine hakim olarak bu güçlerin yardımıyla birbirlerinin kökünü son insana kadar kazımakta hiç de zorlanmayacak hale gelmişlerdir. Günümüzdeki huzursuzlukların, tedirginliklerin, mutsuzlukların, endişeli hallerin büyük bir kısmı buradan kaynaklanmaktadır. Bu durum karşısında Freud’un temennisi ezelî, ebedi Eros’un, aynen kendisi gibi ölümsüz rakibi ile mücadelesinde direnip saldırılara başarı koyması ve üstünlük kazanmasıdır:

    "Savaştan daha ölümsüz olan ne vardır?"
    Syf.40 Sade

    "Birisi güvende olmadığı için ağlarken, diğeri kor­kar, krallar bu yüzden zalimdir." Syf.40 Sade


    "Biz canavarlar da gerekliyiz doğaya." Syf.43 Sade
    ***


    Freud’un insan doğası görüşü belirlenimcidir. Ona göre insanın bir yanını Eros, diğer yanını Thanatos oluşturmaktadır ve bu iki ilke arasındaki sonu gelmeyen mücadele hem bireyin hem de uygarlığın kaderidir. Freud, sadece insan doğası konusunda değil uygarlık kuramını oluştururken de mitolojik öğelere başvurmuştur. O, uygarlığın temeline Yunan mitolojisinden esinlendiği Oedipus kompleksi ve Eros’u yerleştirmiştir. Bu kavramların bilimsel olup olmadığı ya da bilimsel bir teorinin temeli olup olamayacağı tartışmalıdır. Bilimsel olsun ya da olmasın Freud’un insan ruhu hakkındaki metaforik açıklaması muazzam bir kültürel güce sahiptir. O, varlığın Logos olan özünü Eros olarak değiştirmiş ve bu ontolojik temellendirme çerçevesinde uygarlık kuramını ortaya koymuştur.Bununla birlikte Freud, bu kuramla çağına damga vurmuş olan iki dünya savaşının nedenlerine de cevap vermiştir. II. Dünya Savaşı’nın başlamasına yakın bir zamanda Einstein, hem bir aydının insanî duygularıyla hem de ortaya koyduğu kurama dayanılarak atom bombasının yapılacağı ve kullanılacağı endişesiyle Freud’a bir mektup yazmıştır.
    Einstein’ın mektubundaki soru açıktır: “İnsanlığı savaş belasından kurtarmanın bir yolu var mıdır?”Freud’un cevabı ise olumsuzdur. Savaş, kültürel gelişimin bize kazandırdığı iç dünyaya ters düşen bir durumdur;
    dolayısıyla bizler ister istemez savaşa karşı tepki duyar ve onu kabul edilemez bir durum olarak algılarız. Fakat insanların geri kalanının barışsever olması için daha ne kadar beklememiz gerekir? Bunu kestirmek imkansızdır. Kültürel gelişim savaş karşıtı bir gelişim olmakla birlikte savaşı tamamen ortadan kaldırmak için yeterli değildir. Savaş ilk olarak insan doğasında Eros ile Thanatos arasında başlamıştır ve insanlık var olduğu sürece de devam edecektir:


    "Yok etme bilimi değilse nedir savaş? Alenen savaş tekniklerini öğretmek ve en hünerli katiller oldukla­rını kanıtlayanları madalyalarla ödüllendirmek tuhaf bir körlük değil midir?" Syf.45 Sade


    "Felsefenin kutsal ateşinin ruhumuzu bir anlığına aydınlatmasına izin verelim; kişisel nefretleri, inti­kam duygularını, savaşları, kısacası, cinayete sebep olan sonu gelmeyen nedenleri karşımıza çıkaran şey Doğa'nın sesinden başka ne olabilir? Bu, ölüm ku­san eylemler konusunda bizi yüreklendirdiğine göre, Doğa'nın bunlara ihtiyacı var demektir.
    Vahşilik, kötülük olmanın çok ötesinde, Doğa'nın içimize kattığı ilk duygudur.Çocuk akıl çağına gelme­den oyuncağını kırar, annesinin memesini ısırır, kuşu­nu boğazlar; daha önce de söylediğim gibi, Doğa'nın kanunlarının bizden çok daha net olarak görülebil­ diği hayvanlara vahşilik işlenmiştir; vahşet duygusu, Doğa'ya uygarlıktan daha yakın olan yabaniler arasın­ da daha yaygındır; o halde vahşiliği acımasızlığın bir sonucu olarak görmek saçmadır." Syf.48
    ***

    Freud' a göre insanın en temel dürtüleri saldırganlık ve cinselliktir. Fakat insanların bir arada yaşayabilmesi için saldırganlık ve cinselliğin başka bir otorite tarafından dizginlenmesi ve bazı dürtülerin bastırılması ve yön değiştirmesi gerekmektedir. İnsanın doğuştan getirdiği bu dürtüleri bastırması ise çok kolay olmamakta ve gerilimlere neden olmaktadır.
    Bu dürtülerin önüne set çekebilecek olan ve kültürün devamlılığını sağlayacak olan sanat, din ve bilim gibi kültürün tinsel dinamikleridir. Birey toplumsal ahlak kuralları nedeniyle yaşadığı engellenmenin yaşattığı gerilimler ve doğasındaki saldırganlığın verdiği yıkıcılık arzularını bu alanlardaki uğraşıları ile gidermektedir. Bireyin bu uğraşılarla yaşadığı doyum ve Eros’un yarattığı uyum insanları bir arada tutmakta ve uygarlığın devamını sağlamaktadır. Fakat bu dinamikler de kültürdeki huzursuzluğu tam olarak yok edememektedir. Birey ve uygarlık var olduğu sürece aralarındaki gerilim de var olmaya devam edecektir. Bu gerilimlerden dolayı bazı bireylerde nevrozlar meydana gelmektedir. Freud bu nevrozları kültürel gelişme için insanlığın
    ödemesi gereken bir bedel olarak görür. O, her ne kadar uygarlaşmanın bireyi kısıtladığını ve bu nedenle nevrotik rahatsızlıklara yol açtığını vurgulasa da, birey-toplum sorunsalı söz konusu olduğunda her zaman toplumdan ve uygarlıktan yana olmuştur. Yani ona göre uygarlığın bireye uyguladığı baskı olması gereken bir baskıdır:


    "Bu kadar kalabalık bir toplumun bir bireyinin ek­sik veya fazla olmasının ne önemi olabilir? Kanunları, gelenekleri, alışkanlıkları zarar mı görür? Toplumla­ rın üzerinde bir bireyin ölümü hiçbir zaman herhangi bir etki uyandırdı mı? En büyük savaşın kaybedilme­ sinin ardından, dünyanın yarısının, hat t a tamamının yok olmasından sonra kurt u lacak birkaç insan en ufak bir farklılık hisseder mi? Hayır, asla! Doğa da bundan fazlasını hissetmeyecektir ve insan soyunun tamamen ortadan kalkmasının peşisıra gezegenlerin hareket et­ meye devam et t ikleri görülünce her şeyin kendisi için yaratıldığına inanan insanın ahmakça kibri epey kafa karışıklığı yaratacaktır." Syf. 49 Sade

    ***

    Freud aile, devlet ve toplumdaki karşılıklı insan ilişkilerini ayarlayacak düzenlemelerin yetersizliği”, yani insanın doğasının zorluğuna işaret eder ve Freud, bunun insan çabasıyla aşılabilecek bir şey olmadığını söyler. Bu temellendirmelerle o adeta uygarlığın bireylere uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya çalışmakta ve her ne kadar mutsuzluk kaynağı da olsa “olması gerekenin ve doğru olanın” uygarlığın bu durumunda mevcut vurgulamaktadır. Yani Freud çok güçlü bir uygarlık savunucusudur. O, distopik bir uygarlığın anarşi ortamından çok daha iyi olduğunu düşünmektedir ve bu nedenle kültür düşmanlığına şiddetle karşı çıkmaktadır. Çünkü uygarlık var olsun ya da olmasın mutlu olma ihtimalimiz zaten yoktur. Bu nedenle kültüre gereksiz bir düşmanlık beslemek yerine Eros ile Thanatos arasındaki mücadelede Eros’un galip gelmesi için çaba harcanmalıdır. Bu çaba Thanatos kaynaklı yıkıcı ve yok edici dürtülerin kültürel alanlarda yüceltimine yönelik bir çabadır. Böylece birey sanat, din, bilim gibi alanlardan elde ettiği doyumla Thanatos’un etkisini mümkün olduğunca azaltmış olacaktır:

    "Vahşet, uygarlığın henüz yok edemediği insani bir güçtür: yani bir erdemdir, kötülük değil." Syf. 51 Sade


    "Aşırılık yapan insanlardan korkuyorsunuz ne gülünç!" Syf.54 Sade

    "Siyasete göre cinayet bir suç mudur? Tersine, ne yazık ki bunun, siyasetin en önemli ve en büyük araç­ larından biri olduğunu itiraf etmeliyiz." Syf. 56 Sade


    Son


    Kaynakça:

    FREUD, Sigmund, Mutlu Olma İhtimalimiz, (çev.:Mustafa Fırat), Zeplin Yayınları, İstanbul 2014.
    FREUD, Sigmund, Psikanaliz Üzerine, (çev.: A. Avni Öneş), Say Yayınları, İstanbul 2002.
    FREUD, Sigmund, Uygarlık, Toplum ve Din, (çev.: Emre Kapkın), Payel Yayıncılık, İstanbul 2004.
    FREUD, Sigmund,Yaşamım ve Psikanaliz, (çev.: Kamuran Şipal), Say Yayınları, İstanbul, 1993.
    FROMM, Erich, Sigmund Freud’un Misyonu, (çev.: Salih Ak), Ayraç Yayınları, Ankara 2009.
    HORNEY, Karen, Çağımızın Nevrotik Kişiliği, (çev.: Selçuk Budak), Ekin Yayınevi, Ankara 1990.
    MARCUSE, Herbert, Eros ve Uygarlık: Freud Üzerine Felsefî Bir İnceleme, (çev.:Aziz Yardımlı), İdea Yayınları, İstanbul 1998.
  • 76 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    İran edebiyatı çok ilgimi çekiyor. İran halkı edebiyata önem veriyor. Özellikle Ömer Hayyam, Firdevsi, Hafız gibi şairlerin şiirleri halkın büyük bir kısmı tarafından ezbere biliniyor. Diğer birçok eserle birlikte Sadık Hidâyet’in de eserlerini Farsça olarak okumak isterdim ama ne yazık ki Farsçam henüz o seviyede değil. Doğu’nun Kafka’sı olarak bilinen, Modern İran Edebiyatının kurucusu olan Sadık Hidâyet’in eserleri hep karamsarlık içeriyor. Diri Gömülen isimli kitabındaki ilk hikâye de Kör Baykuş’a benzer temada. İki kitabın da içeriği intihar, karamsarlık, ölüme olan arzu, hayatın anlamsızlığıdır.
    Kitap, ismini aldığı Diri Gömülen de dahil olmak üzere 9 öyküden oluşuyor. Hidâyet, Diri Gömülen isimli öyküsünde ölümü arzulayan, hayattan hiçbir zevk almayan, ölüleri kıskanacak duruma gelen birinin hissettikleri anlatmış. Yazar tatminsizliği, mutsuzluğu, yaşamın anlamsızlığını, ölüm isteğini o kadar iyi anlatmış ki. Zaten kendisi de birçok kez bunalım geçirmiş ve en son böyle bir bunalım sonrası intihar etmiş. 25 yıllık dostu Bozorg Alevî Sadık Hidâyet’in ölümünü şöyle anlatıyor: “Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet Caddesi’nde buldu aradığını; 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.”
    Ayrıca Bozorg Alevî Kör Baykuş’a bir sonsöz yazmış. Şöyle bitiriyor sonsözü: “Hidâyet’in romanında bir kurtuluş yoktur, olsa olsa bir boşalmadır sonuç. Güzelliği ve gerçeği arama çabasından mahvolup giden yılgın adam, sonunda bizzat kötülük ifriti olup çıkar. Ama Hidâyet, kendisi, bütün o acılardan kendi isteğiyle ölerek kurtuldu. Ümitsizliğe düşmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, yurdundaki durum ve şartların olumlu bir değişme geçireceğine ilişkim ümitlerini boşa çıkarmıştı. Bir kurtuluş yolu görmüyor, kendini horlanmış, yenik hissediyordu.
    Ölümünden az önce bir hikâye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu: Annesi “Salgı salamaz ol!” diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider.- Hidâyet’in hayat hikâyesi miydi bu? “
    Eğer kötü bir ruh halindeyken okursanız kitaplarının sizi olumsuz yönde etkileyeceğini düşünüyorum, özellikle de Kör Baykuş’un.
  • 170 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    İNSANIN ANLAM ARAYIŞI, VICTOR E. FRANKL

    Karımın hayatta olup olmadığını bilmiyordum ve bunu anlamanın hiçbir yolu da yoktu (tutuklu kaldığım süre boyunca hiçbir posta hizmeti verilmemişti).

    Ama o anda bu, önemli olmaktan çıkmıştı.

    Bilmeye ihtiyacım yoktu; sevgimin, düşüncelerimin ve sevgilimin hayalinin gücüne hiçbir şey dokunamazdı.

    O zaman karımın ölmüş olduğunu biliyor olsaydım, sanırım bundan etkilenmeksizin, kendimi yine onun hayaline ilişkin düşüncelere kaptırırdım; onunla zihnimde yaptığım konuşmalar, yine canlı ve doyurucu olurdu.

    “Beni kalbine mühürle, sevgi, ölüm kadar güçlüdür”.

    by Victor E. Frankl in "İnsanın Anlam Arayışı"

    Sayfa sayfa alıntılardan oluşan bir özet

    https://www.linkedin.com/...197664217034752-xzQS
  • 184 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    #montaigne ‘nin “Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin,” alıntısıyla başlayan bu şahane roman, yazılmaya başlamasından yirmi dokuz yıl sonra tamamlanmış.

    Sert siyaset rüzgarlarının Türkiye’den Stockholm’e savurduğu bir mülteci olan başkahramanın yolu, başına gelenlerin sorumlusu olarak gördüğü eski bir bakanla tesadüfen kesişir.

    Ondan intikamını almak için farklı ülkelerden gelmiş mülteci arkadaşlarıyla birlikte bir plan yapar. Ancak, bu planı gerçekleştirmek o kadar kolay olmayacaktır.

    2001 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülen kitap, sıra dışı bir roman tekniğiyle okurunu tanıştırıyor ve yazar-karakter çatışmasını en olası şeffaflıkla yansıtıyor.

    Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm ateşten bir gömlek… Zülfü Livaneli, gerek insani gerek hukuki çerçevede enternasyonelizm, mültecilik, şiddet, cinayet, aile ve anadil hakkındaki cesur cümleleriyle okurunu düşündürürken,
    ceza-yargı etiği ile intikam-affetme dilemmasının izini sürüyor.

    Aziz Augustine şöyle yazmış:
    “Nefret denen şey, zehir içip öteki adamın ölmesini ummaya benzer.”
    Unutmayalım ki; affetmek iyi insanların intikamıdır!
    Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm Zülfü Livaneli
  • 143 syf.
    Erich Fromm insanın özü, farklı şiddet biçimleri, ölüm ve yaşam sevgisi, özgürlük, kandaşla cinsel ilişki, narsisizm gibi kavramları incelemiş Sevgi ve Şiddetin Kaynağı isimli eserinde. Kitap altı bölüme ayrılmış; İnsan - Kurt mu Kuzu mu?, Değişik Şiddet Biçimleri, Ölüm Sevgisi Yaşam Sevgisi, Bireysel ve Toplumsal Narsisizm, Kandaşla Cinsel İlişki Bağlılıkları, Özgürlük Gerekircilik Seçenekçilik.

    İlk bölümde kötülüğün insana özgü bir tutum olduğunu 'İnsanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.' cümlesi çerçevesinde açıklıyor. Tamamen insana özgü olduğunu ve yaşama karşı en büyük olumsuzluğu teşkil ettiğini örneklendiriyor. İkinci bölümde aslında şiddetin kaynağının sevgi olduğunu anlatmış; sevgiden yoksun bir çocukluk geçirmiş kişi ile fazla sevgi içinde yetişmiş bir kişi aynı ölçüde şiddete meyillidir hatta belki çokça sevgi görmüş kişide bu eğilim daha fazla gözlemlenebilir. Erich Fromm sevgiyi hastalıklı bir duygu olarak betimlemiş, özellikle yoğun gösterildiğinde etrafındaki her şeyi yok ettiğini Hitler'i örnek göstererek açıklamış. Akla, sevgiye ve özgürlüğe tehlike olan bu tutumun yaşama karşı ölüm sevgisini oluşturduğunu da üçüncü bölümde inceliyor.

    Her insanda çözülemeyecek kadar küçük de olsa narsist bir yan bulunduğunu ve insanın ve toplumun bu narsist duygudan arınmadan olgunlaşamayacağını dördüncü bölümde, canlı olmayana dönmek için girişilen kandaşlar arası cinsel ilişki bağıyla birlikte yaşama çabasını, insanın yaşama düşman olacak ve kendi benliğinin hapishanesinden kurtulamayacağını cehennemde yaşamayla bir tutarak beşinci bölümde inceliyor.

    Son olarak ve bence en etlileyici bölüm özgürlüklerimizle ilgili olan bölümdü. Burada Spinoza, Marx ve Freud'un çalışmalarından, görüşlerinden ve alıntılarından bolca faydalanmış yazar. Kısaca; insan iyiliğe ve kötülüğe yatkınlık arasında belli bir denge oluşturuyorsa seçmekte özgürdür ama bu noktada farkında olma yeteneğinden yararlanması gerekliliğini; 'İnsan, içinde bulunduğu durumların belirlediği seçenekler arasında seçme yapmakta özgürdür.' cümlesiyle açıklıyor. Ancak yüreği yatkınlıklar arasındaki dengeyi sarsacak kadar katılaşmışsa seçmekte özgür değildir artık. İnsan özgürlüğünde ilk kararı verirken, kararının önemini kavramışsa gideceği yolu seçmekte özgür olabilir görüşünde yazar. Yani esasında çoğumuzun özgür olmadığını söylerek koyuyor noktayı kitabına.

    Şu anda yaşadığımız sosyolojik, psikolojik, siyasi durumları günlük dilde anlatan ve farklı bakış açıları edinmemize yardımcı olacak, akıcı okunan, tekrar okunabilecek güncel bir eser. Okuyan herkes muhakkak faydalanacaktır.
  • 375 syf.
    ·Puan vermedi
    KHALED HOSSEINI- UÇURTMA AVCISI
                EN BÜYÜK GÜNAH HIRSIZLIKTIR
          Gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğinde süzülen bir uçurtma neyi temsil edebilir ki? Sadece keyifli zaman geçirmeye yarayan bir maddeyi mi? Yoksa insanın, insan olabilmesindeki sırlarından biri veya birkaçını mı temsil edebilir. Kim bilir belki de hepsini.
        Uçurtma Avcısı, Afgan bir yazar tarafından İngilizce olarak yazılan ilk romandır. 2003 yılında Riverheod Book tarafından yayınlanan Uçurtma Avcısı (The Kite Runner), Khaled Hosseini'nin ilk kitabıdır. Bu kitap yazarın ilk deneyimi olmasına rağmen yazar başarılı bir sonuç elde etmiştir. 2006 ve 2007 ‘de Penguin/Orange Readers's Group Ödülü'nü kazanmış ve roman birçok dile çevrilmiştir.
         Kitabın ve yazarın bir sürü özelliklerini yazmama rağmen bence en önemli özelliklerinden birisi de Khaled Hosseini'nin Afgan asıllı bir yazar olmasıdır.  Yazar, romanında yaşadığı yerin görünmeyen veya görülmek istenmeyen taraflarını gün yüzüne çıkarmıştır.
        “Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.” Kitabın arka kapak yazısında da belirtildiği gibi Hosseini, tarihin perde arkasını yansıtan bir roman yazmıştır.  Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgal etmesini romanında Hasan ve Emir karakterleri üzerinden çok güzel bir biçimde kurgulamıştır. 
        Uçurtma Avcısı ile okuyucuyu kitaba bağlayan Hosseini, işgalin ve savaşın karanlık yüzünü kaleme alarak çok dillendirilmeyen bir tarihin kapılarını usulca bizlere aralar. “İyilik bu toprakları terk etti; ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Ölüm, her an, her yerde ölüm. “ Hosseini ilk bakışta  bir kurgu yazmış gibi görünüyor. Biraz durup düşünüldüğünde ise insanların yaşadığı dramı, Uçurtma Avcısı ile gün ışığına çıkarmış ve âdeta bir tokat gibi biz okurların suratına çarpmıştır.
        Afganistan'ın monarşi ile yönetildiği dönemlerde başlayan roman, arka planda tarihe uygun adım eşlik ederek Sovyet işgaline, işgalin etkilerine ve ülkeden götürdüklerine de yer veriyor. “Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir iş adamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. ” İşgal döneminde yaşanan olaylara bazı trajik hikayelerle anlatan yazar, bir tarihin ve kültürün nasıl yok edildiğini, işgalin ve savaşın hayatları nasıl değiştirebileceğini de etkileyici üslubuyla romanın ana karakterlerinden biri olan Emir'in ağzından anlatıyor.
        Emir ve Hasan’ın arasındaki dostluk başka bir dostluktur. Uçurtma Avcısı, biri efendi diğeri hizmetkâr olan iki çocuğun hikâyesini anlatıyor olsa da    iki çocuğun arasında gecen diyaloglar, insanda dostluğa, kardeşliğe, sevgiye karşı başka bir bakış açısı oluşturuyor. Emir ve Hasan arasında geçen diyaloglardan en çok etkilendiğim bir diyalog da Emir, “Benim için gerçekten yerdeki pisliği bile yer misin?" diye soruyor ve "Tabii ki yerim Emir Ağa ama asıl sen benden böyle bir şey yapmamı ister misin?" Cevabını alır.                                                                            
        “Hangi ay olduğunu anımsamıyordum, hatta yılını bile. Yalnızca bu anının içimde yaşadığını biliyordum; mutlu geçmişin kusursuzca mumyalanmış bir parçası, yaşamlarımızın dönüştüğü bu gri boş tuvale atılan rengarenk bir fırça darbesi.” Mutlu geçmişin mumyalanması veya yazarın mumyalamaya çalışmamsı da denebilir.  Bu cümleleri yansıtan kitabın kapak resmine bir bakalım. Mavinin hâkim olduğu bir kapak. Birbirine dostça sımsıkı sarılmış iki çocuk. Bu iki arkadaş aynı yolda yürürken eşit şartlarda gibi görülüyorlar. Çocukların sırtlarında ise iki uçurtma var. Nedense bana uçurtmaların renkleri romanda geçen devletlerin bayraklarını anımsatıyor. Gökyüzünde ise sadece bir uçurtma bütün gökyüzüne hâkim olmuş gibi duruyor. Gerçekten bütün gökyüzüne hâkim mi?
      “Sorun, Baba’nın dünyayı siyah-beyaz görmesiydi. Ve neyin siyah neyin beyaz olduğuna karar verişinde. Hayatı böyle yaşayan birine duyduğunuz sevgiye mutlaka korku eşlik eder. Belki biraz da nefret.” Neyin siyah neyin beyaz olması sadece bir bakış veya algılayış farkıdır. Kapak remindeki uçurtmanın bütün gökyüzüne hâkim olduğunu düşünmem gibi .
        Arka kapak yazısında yazıldığı gibi “Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... “içeriyor ama Uçurtma Avcısı tam anlamıyla sessizliği ifade eden bir kitaptır. İnsanlığın sessizlik içindeki çırpınışını iliklerimize kadar hissettiğimiz bir sessizliktir.
         Her insanın bu sessizlik dolu anlarının içinde bir pişmanlığı vardır. Bazı insanların yaptığı hatanın geri dönüşü vardır. Bazı insanların ise yoktur. Emir’in babası bütün hataların nedenini şöyle açıklanmıştır: “Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığı zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun…” Hırsızlık kelimesine yüzeysel baktığımızda maddi olarak birinden izinsiz alınma durumu olarak algılıyoruz ama birazcık derine indiğimizde yaptığımız bir hata bir başkasından büyük bir şeyi yok edebiliyor.
      “Gel. Yeniden iyi biri olmak mümkündür, demişti Rahim Han tam telefonu kapatırken. Öylesine söyleyivermişti; son anda aklına gelmiş gibi. Yeniden iyi biri olmak.”  Yeniden iyi biri olmak mümkün mü? Kitabın her sayfasını çevirdiğimde, sayfadaki cümleleri okumaya başlarken bu cümlenin yanıtını bulmak için büyük bir heyecan duydum. Cevabı bulma duygusu ile çevrilen sayfalar yavaş yavaş bitip gidiveriyor. Akılda ise “Yeniden iyi biri olmak mümkün mü? Sorusu.
        İlk paragrafta yazdığım gibi bir uçurtmadan çeşitli manalar çıkarabiliyorken, uçurtma avcısı ile yazar neyi anlatmak istemiştir diye düşünmeden insan kendini alamıyor." Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin?Yutkunurken,âdemelması inip çıktı. Rüzgar saçlarını karıştırdı. Başını evet anlamında salladığını gördüm. Senin için bin tane olsa yakalarım, dediğini duydum. Her şey belkide bu son cümlede saklıdır."Senin için bin tane olsa yakalarım." Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin? Yutkunurken, âdemelması inip çıktı. Rüzgâr saçlarını karıştırdı. Başını evet anlamında salladığını gördüm. Senin için bin tane olsa yakalarım, dediğimi duydum.” Her şey belki de bu cümlede saklıdır. Senin için bin tane olsa yakalarımurtmayı senin için yakalamamı ister misin? Yutkunurken, âdemelması inip çıktı. Rüzgâr saçlarını karıştırdı. Başını evet anlamında salladığını gördüm. Senin için bin tane olsa yakrım
         
     
  • 376 syf.
    ·2 günde·7/10 puan
    Atatürk ve silah arkadaşları hakkında günümüzde yapılan karalama kampanyalarına karşı antitez niteliğinde bir kitap olmuş.Savunulan şeyler belgesiyle ve kanıtlarıyla verilmiş.Bol bol kanıt ve döneme ait fotoğraflarla gayet doyurucu bir eser olmakla beraber özellikle bazı yerlerde güncel konulardan da bahsetmek adına tekrara düşmesi hoş olmamış.Özellikle 1924 ‘deki Erzurum depreminde Atatürk’ün göstermiş olduğu alaka beni çok duygulandırdı.Kurtuluş savaşından çıkmış ,yoksul,yorgun ve genç bir Cumhuriyetin başında Trabzon-Erzurum yolu gidilemeyecek derecede kötüyken, hem ölüm haberleri hem de halkın çektiği sıkıntıları validen gelen haberle duyar duymaz Ankara dan Samsun a bir araç getirtip,Samsun dan Erzurum’a inanılmaz zorluklarla intikal edip, 10 gün boyunca vatandaşlarımızla dertlerine deva olabilmek adına devlet desteğini götürmesinin,günümüzde altında uçak olup da afet olduktan 2-3 gün sonra gösteriş için giden bürokratlarımıza örnek olmasını çok isterim.Çoğu kaynakta bahsedilmeyen birçok bilgiye bu kitapta erişme şansına sahip oldum.