• Bizi uzaklara götüren, o uzaklıklardaki kendimizi getiren kitapları severiz.

    "Zaman göz açıp kapayıncaya kadar,
    çabucak geçti"

    Ruhunun havası hoşsa, rüzgar esiyor ve ferahlık veriyorsa, canın bir anlık bedenden ayrıldığını duyumsuyor ve yerini sükuta bırakıyorsa; o eser bütün övgülere, yüceltmelere şayandır.
    Fakat dipsiz bir kuyudaysan yahut dizlerine kadar çamura battıysan, canına tâk etmişse her şey; okuduğun eser de, en ufak bir kıpırtı uyandırmıyorsa, hiçtir.
    Pekâlâ, bu durumda iyi gelen, kışı yaza çeviren eserlere ne demeli?
    İnsan, diyorum, efendim; ânını bilmeli, bulmalı; bir yerde, bir eserde...


    Sayfa 21'den itibaren başlayan pasajı okuduktan sonra; eridim, taştım, doruğa vardım. Gökyüzünü aştım. Ne kadar mesafe varsa katettim. Oturdum, kalktım, sıçradım, uzandım... insani duygularımı kaybettim. Neydi, neydi o? Uzadı, uzadı, uzadı... bir ân. Kendime mukayyet olamadım. Ne yapmalıydı? Masadan kalktım. Okumayı bıraktım. Kaçtım. Konuştum. Sustum. Bir ara bilincimi kaybettim. Döndüm yeniden kitabın başına geçtim. Yazdım, yazdım; ah, kelimelere yeteri kadar veremiyorum bunları. Anlatamadığımdan tutun, yazamadığımdan anlayın. Sonsuzluk, sonsuzluk...
    Hani Peyami Safa'da Yalnızız'da söz ediyordu bundan. Hani o kadar basıyordu ki üzerine... hani o kadar yineliyordu ki sözcükleri, "meçhul, meçhul..." "insan, insan..." diye.
    Ah, durup bir ân soluk almalıyım. Okumayı bırakmalıyım artık. Daha fazla uzağa gidemem. Karanlık gittikçe artıyor.

    Bu müthiş tesirden sonra, şöyle düşündüm:
    Kitapta yazılanlar değil (sadece) insanı böylesine sarsılmasına sebep olan. Yazılanlar araç oluyor; uyandırıyor yahut yatıştırıyor veyahut alevlendiriyor bazen. -Tıpkı şu ânda olduğu gibi.
    Birbirine benzer iki ruhun, sözcüklerin ışığı altında buluşmaları. Sonsuzluğa uzamaları... Bir başkasına anlatabilmemiz mümkün değil bu yaşadıklarımızı. Çünkü bu sadece o iki ruhun birleşimi ve etkileşimi birbirine.

    Son sözlerini birkaç defa tekrarladım. Arkama yaslandım ve biten bu yolculuğun, yaşanan bu ayrılığın hüznünü duyumsadım. Bütün bir ömrün son anda gizli olduğu gibi, bütün bu hikaye de son birkaç sözde saklıydı; o zaman anlıyordunuz ki; bir an, yalnızca bir an, bütün bir ömre bedeldi.
    "Şimdi korkunç zordu onu sevmek ve o, buna yalnızca Biri'nin gücünün yeteceğini seziyordu. Ama o Biri istemiyordu henüz."
    İstemiyordu. Sevmek ve sevilmek; bir anda buluşmak bu kadar zordu demek.
    Rilke, bahar çiçekleri önünde sükun buluyormuşçasına, tasvirleriyle uzaklara taşıdı bu bir anı. Tâ çocukluğuna; varlığının o belirsiz, "tamamlanmamış başarılmamış" zamanına.
    Çocukluğu tamamlamak! Ne ile, nasıl?
    O halde öncelikle çocukluğun geride bırakılması lazım. Sonra da ona dönüş yapmalı.
    Nasıl tamamlanabilir öyleyse? Bilinçle?
    Öyle düşünüyorum ki, anıları, yani çocukluk anılarını, şimdiki gözle, geldiğimiz noktadan geriye doğru giderek, anlam vererek, onu idrakle doldurabiliriz ve böylece elimizde elle tutulur, belirli, görünen bir çocukluk kalabilir. Tamamlanmış bir çocukluk!
    Sonra, ölüm korkusu; hiç bitmeyen, her şeyde kendini gösteren, tanımadığı o çocukluk korkusu...

    Çocukluk anılarına özlem ve çocukluğa dönüş.
    Tâ çocukluktan başlayan bir yalnızlık bilinci ve varoluş sancısı.
    "Bir an kendime, tarif edilemez, umutsuz ve boş bir özlem duydum, sonra yalnızca o kaldı; ondan başka hiçbir şey."
    O müphem çocukluk anıları.
    Ah'lar uzak olan o ân için çıkarlar ağızdan, diye düşündüm. Bizden- kendimizden- oldukça uzak, ulaşamayacağımız kadar uzak, çocukluk kadar uzak olan...
    Sesimiz, o görünmeyen mesafeyle bir bağlantı kurar. Oraya ulaşır ve bir şekilde yankısını bize iletir. Sonra gelip ruhumuza değer ve o his kalbimizi bürür. Ah'lar derinleşir, böylece uzar. Uzadıkça genişler. Yekpare bir ânda bütünleşir.
    Ah, bir yetişebilseydik o âna!

    Rilke, yaşamla ölümü birlikte anıyor. Herkes kendi ölümünü taşır. "hüzünlü, güzel kadınların karınlarındaki çocukla beraber ölümde meyvesini veriyor." Ölümleri ile beraber doğuyor çocuklar. Sonra hiç kimsemiz, hiçbir şeyimiz yoktur. Sadece kitaplar. Anılardan bile yoksunuz. Çocukluk yitirilmiştir. Öyleyse ihtiyarlığa özlem duyulabilir ancak(!)
  • “Sonu ölümde olabilir,cinayette, intiharda.”
    Aynen de dediği gibi oluyor. Ne olacağını kestirmenin mümkün olmadığı bir kitap. Okumasını 2 gün gibi kısa bir sürede ara vermeksizin tamamladığım “Kardeşimin Hikayesi” kitabını bitirdikten sonra yarım saat kadar kendimi toparlama süresine ihtiyaç duydum. Kitabın çarpıcı sonunun hakkını yememekle birlikte esasen asıl etkileyici unsur kusursuz kurgulanışıydı. Okurken aslında bize adım adım tüm olayları sızdıran lakin bunu asla sezdirmeyen, heyecanı hep yüksek dozda yaşatan bir romandı. Bitirdiğim an itibariyle “KESİN OKUMALISIIIN!” diye her arkadaşıma ısrarla okuttuğum bir kitap. Bir kez daha Zülfü Livaneli’nin üstün yazarlık yeteneğine ve zekasına hayran kalmamak ne mümkün.
  • Hiç bir alfabe,insanın duygularını anlatacak kadar harfi bardındırmaz içinde. ''N'olsun işte'' der susarsın. ''İyilik işte der, anlatamazsın kötü olduğunu.
    Tamda böyle bir hayatın içinde bulunduğumuz, aslında içinde yaşadıklarımızı bir kitap haline getir deselerdi çıkabilecek sonucun da bu kitapdan başkası olmayacağını bilmek ayrı bir haz vermekte. içinde çokça ayrılık birazda mutlu olma Sebebi barındıran aslında mutlulukla ayrılığı en çokda hüznü bir kefeye koyma ihtimali bile bulamayanların hüznünü saklayacakları nice yer olduğunu belli etmekte.
    Onca yaşanmışlıklara Rağmen sadece ''Gidiyorum'' kelimesine karşılık alınmış bir '' Tamam '', ayrılığın belkide en ruhsuz evresi olmuştur. Yada,
    Ayrılmak isteyen birinin saydığı onca nedenden sonra Sevdiğinin gözlerinin içine bakıp bir şans daha versen bize sorusuna karşılık verilen ''Değil bir şans ben sana canımı bile veririm'' cümlesinde ayrılığın aslında ne kadar aşktan uzak olduğunu anlatmakta.
    Aşk denilen duygunun adını duymuşluğum vardı ve nihayet ''sen'' diye görünmüştü aşk,yüzükoyun vurulmuştum.
    Bana biçilen rolde yaşamaya çalışırken hayatımı ''Beni artık sen yaz '' diye eline tutuşturmuş gibiydin kalemimi
    '' Sen yaz beni,yeni biz isimle çağır beni,diline hangi isim yakışıyorsa, o olsun ismim'' der gibi.

    Belkide biraz da bu hayatta pek bulamayacağımız Muzaffer Abiler gibi bir hayat yaşama derdine düşmekti en çok yaşamak. Kendi giydiği paltosunu çıkartıp İhtiyacı olana verdikten sonra, kendi kendine ben yarın yenisini bulabilirim belki ama o bulabilirmiydi ? diye sormasıydı onu bu hayatta yaşanır kılan.
    Belkide 6 yaşında hasta annesi ile pazarlardan dökülen meyve sebzeleri toplamaya giden Emir gibi bakmalıydık hayata. Annesinin, pazardan dökülen çürük domatesleri elmaları toplarken eline aldığı Elmayı tam ısıracakken annesinin yıkamadan yeme sözünü dinleyen Emir olabilmek. Babam cennette ne yapiyor anne Sorusuna verilecek bir cevap bulamayan annenin çaresizliği, ben çok uslu bir çocuk oldum dimi anne hiç kimsenin camını kırmadım demesine karşılık ne cam kır ne can işte ozaman iyi bir çocuk olursun demesiydi...

    Nice hayatlar içinde barındırdığı nice güzel,acıklı hikayeler.Gözyaşının her çeşidiyle mutluluğun her çeşidiyle acının her çeşidiyle imtihan halinde olan insanın kendi payına düşeni kaderine yazılana razı gelmesiydi asıl yaşamak.

    Ne olursa olsun hiç birşeye geç kalmayın yazarın dili ile 'kimseyi çok sevmeyin' çünkü yaşamak gibi ölümde hak Kavuşmak gibi ayrılıkta hak. Ederi kadar sevin yeteri kadar biriktirmeyin heybenizde aşkı o gün ne kadar sevgiye aşka ihtiyacınız varsa o an yaşayın. ne sözleriniz kalsın dilinizin ardında yarına söylenecek nede söyleyemedikleriniz. Söyleyin belki yarın olur ama siz olmazsınız. Belki yarın olur ama söyleyecek birini bulamazsınız.
    Geç kalmamak dileği ile
    Geç bırakmamak dileği ile
    Geç Yaşamamak dileği ile...
  • “Sue zekasının bir yıldız gibi kıvılcım saçtığı zamanlar belirsiz, kendine özgü hayallere dalar, dünyanın bir rüya sırasında bestelenmiş bir melodiye ya da şiire benzediğini düşünürdü. Yeryüzü yarı uyanık bir zeka için kusursuzdu, ama uyanık olan biri için mutsuzluk derecesinde saçma idi.”
    Thomas Hardy’in yaşadığı dönem için çağdaş olduğu söylenemez doğrusu. Yazım dili öykü kurgusu kelimeleri ve tarzı çağını yansıtıyor bile olsa, çağının ötesinde düşüncelere sahip olduğunu bu romanında okudum doğrusu. Hikaye anlatım tarzı sade abartıdan uzak bir tarz. Fakat kurguladığı öykü çok içerikli ve bence kusursuza yakın. Döneminde çok eleştiri almış bir karamsar eser. Uzun bir klasik eser elbette ama sizi içine alıyor ve o dönem İngiltere’sine taşıyor, hem de iklimi, coğrafyası, şehirleri ve en önemlisi kültürel ve sosyal hayatı ile birlikte.
    Roman da çok karakter yok ama bütün karakterlerin hakkını vermiş yazar. Bunun olmasının en önemli sebebi, yazarın kendi çevresine ve bulunduğu kültüre isyanını çok iyi anlatma isteğidir bence. Karakter üzerinden eleştirdiği en önemli konu ise ortak bilinç ve bu bilinç içindeki kabul edilmiş önyargı ve yanlışlar. Jude bir kimsesiz olarak başladığı hayatına büyük umutlar ve hayaller eklemiş, ve bunu da çalışkanlığı ile pekiştirmek isteyen bir iyi yürek. Kendi çabası ile okumuş dil öğrenmiş ve hayalleri şehrine yani Christminister’a gitmeyi aklına koymuştur. Bu sırada önüne çıkan tüm engelleri aşma niyeti ve azminde olsa da çok sonra bunu başarır. Ve tek gerçek aşkı Sue ile karşılaşır. Sue ile Jude kardeş çocuklarıdır ve bir de buna Sue’nun dengesiz ruh hali de eklenince ortaya karamsar bir trajedi çıkar. Yazar burada çok iyi göndermeler yapıyor doğrusu. Beden bulmuş iki aykırı insan etrafında sorguluyor hayatı, kabul edilmiş kuralları ve toplumsal baskıyı. Karşı duruyor aslında okuyucuya soru soruyor bu doğru mu diye. Alınan cevaplar ise yetersiz ve güdük elbette.
    “Hiçbir insana haksızlık etmediğimiz, hiçbir insanı yozlaştırırmadığımız, hiçbir insanı dolandırmadığımız halde, üzerimizde biriken bir kara bulut yüzünden buradan ayrılmak zorundayız. Kendi gözümüzde doğru olan şeyi yaptığımız halde, genede gitmek zorundayız.”
    Gitmek gerektiren bezdiren hayattan soğutan o kadar olay yaşar ki Jude ve Sue nihayi mutluluğu ölümde yok olmakta atarlar.
    Toplumsal baskının ve değişmez kaderin bir romanıdır bu. Yoksul ve nüfussuz bir gerçeklik insanın her zaman önünde engeldir. Bu kitapta o döneme aitliği şüpheli bir kavram ile karşılaşır insan “fırsat eşitliği” bunu başaramaz kimse. Bilge olanlar bile buna bir hayal gözüyle bakar ve şöyle der: “bildiğiniz ve yapabildiğiniz işte uzmanlaşın.” Bu aslında hiç değişmedi bu yüzyıl da bile durum çok da farklı değil aslında. Hayvanları seven yaşadığı toplumu seven ve onun kurallarına uymaya çalışan insan da mutlu olmayabiliri gösteriyor yazar.
    Çağlar ötesinden seslenmiş bize hiç değişmeyen kaderimize ve bunu kabul etmeye zorlanışımıza. İsyan ve trajedi ikisi bir arada uzun olsa da sonu hüzünlü de bitse roman da çok güzel ortaya konulmuş.
    Keyifle okuyunuz!
  • Hadi bakalım anlat. Ama nasıl? Sırf ona değil, herhangi bir insana, bir ölüm haberi nasıl verilir ki? Sırf ölüm haberi de değil, başka bir haber, güzel haberler mesela, gizli sevdalar. Hepsi aynı. Bir insana duyulan sevginin çaresizlikle kesiştiği anlar, hep aynı. Boşa konuşmak, aşkta da ölümde de, hepsi bir. Umut biter, sadece sözler kalır, kırık dökük, yaralı, tedirgin, gücenik. Hiç söylenmese de olacak. Hiç söylenmese sonradan çekilen azapları da daha az olacak. Boşa söylenmiş sözlerin azabı çoğu zaman, hiç söylenmemiş sözlerin azabından ağır. Bazen bir cevap olur, daha beter. Bazen bir bakış olur, son umutları kırılmadan evvel. Koyu koyu kazınır içine o bakış, önce incecik bir saplanış, sonra genişler, büyüyen bir çatlak olur, kıvrım kıvrım yayılır, her yere birden. Bir saat gelir, bir tel kopar, bir kiriş çatırdar, kuşlar havalanır önünden, bir bakarsın hayatının bütün camı çerçevesi inmiş, yine ayazda kalmışsın. Yüzünün cilası kazınmış, ellerin cebinde, enseni omuzlarına gömmüş, sağa sola boş boş, çaresiz bakıyorsun. Aklını toparlamak için gözlerini boşluğa dikiyorsun, kafanda bir uğultu, boşluktan çıkan boşluk, başka hiçbir şey yok.
  • Arkadaşlar çok ilginç bir olay okumanızı tavsiye ederim

    Her şey, 1951'de Jim Jones'un İndiana Komünist Partisinin toplantılarına katılmasıyla başladı. Bu toplantıların ardından Jim Jones, partilerin halkı yanlış yönlendirdiğine ve komünizme karşı doldurduğuna ikna oldu ve gerçek Marksizmi insanlara yaymak amacıyla kiliseye sızmaya karar verdi.


    Kiliseye Topladığı Yardımlar ve Verdiği Vaazlarla Kısa Süre İçinde Pek Çok Kişinin Güvenini Kazandı
    Jim Jones işe ilk olarak kilise hayrına kapı kapı dolaşıp evcil maymun satarak başladı. Irkçılık karşıtı hümanist tutumu ve sevecenliğiyle özellikle toplumdan dışlanmış, Afrika kökenli ve inançlı kişilerin güvenini kazandı. Zaman zaman kilisede vaazlar verdi ve insanları bazı mucizeleri olduğuna inandırdı. Rivayetlere göre bir vaazı sırasında tekerlekli sandalyeye mahkum bir kadını iyileştirmiş, kanser hastası birkaç kişinin de tümörlerini çıkarmıştı. Elbette bunlar müritlerini etkilemek için yaptığı şovlardan başka birşey değildi; zira hiç kimse tekerlekli sandalyedeki kadının Jim Jones'un gösteri için önceden anlaştığı sekreteri, çıkardığını iddia ettiği tümörlerin de tavuk ciğeri olduğunu bilmiyordu. Çaresiz insanların zayıflıklarından faydalanan Jim Jones üyelerin adeta beyinlerini yıkıyordu.


    İnsanlar Tüm Mal Varlıklarını Satıp Kiliseye Bağışladı
    Her geçen gün kiliseye Jim Jones'u dinlemeye gelen kişilerin sayısı artıyor ve insanlar tüm birikimlerini ve kazançlarını kiliseye bağışlıyordu. Ve nihayet 1955'te The People's Temple of the Disciples of Christ Tarikatı kuruldu. Tarikatın kurulmasıyla birlikte toplantılar kapalı olarak sadece müritlere özel yapılmaya başlandı. Bu kapalı toplantılara tarikat dışından kimse alınmıyor ve içeride neler olduğunu kimse bilmiyordu.


    Tarikat, 1974'te Guyana'da Ormanlık Bir Araziye Taşındı
    İnsanların tarikata yönelik merakı medyanın da ilgisini çekmeye başladı. Medyadan ve modern hayattan kaçmak için tarikat,  Guyana'nın ormanlık bir bölgesine taşıdı ve bölgeye Jonestown adı verildi. Varını yoğunu satıp tarikata bağışlayan müritler Jonestown'a yerleştiler. Üyeler arasında iş bölümü yapılarak herkese bungalovların inşasında, tarım alanında, çiftlik hayvanlarının bakımında veya gündelik işlerde görevler verildi. Kasabanın her yanına Jim Jones'un telkinlerini ve emirlerini iletmek üzere hoparlörler yerleştirildi. Böylece Jim Jones kendi tabiriyle "Sosyalist Cennet"ini kurmuş oldu.


    Jonestown'da Modern Yaşamdan, Teknolojiden ve Diğer İnsanlardan Uzak Bir Tecrit Hayatı Hüküm Sürüyordu  , Ta ki...
    Dünyanın geri kalanıyla iletişimini tamamen koparan Jonestown'daki sessizlik; tarikat üyelerinin ileri gelenlerinden bazılarının yakınlarının yaşadığı Kuzey Kaliforniya'nın bir inceleme heyeti gönderme kararıyla bozuldu. Kongre üyelerinden Leo Ryan ve ekibi 17 Kasım 1978'de Jonestown'a gitmek üzere yola çıktı.

    Tarikat Üyeleri Evlerine Dönmek İstiyor
    Leo Ryan ve ekibi Jonestown'a ulaştıklarında tarikat üyelerinden 15 kişi onlarla birlikte geri dönmek istediklerini söylediler. Jim Jones, buna sert bir şekilde karşı çıktı ve ayrılmak isteyenleri ölümle tehdit etti. Böylece telkinler, yalandan mucizeler ve göz boyamalarla kandırılmış insanların bir kısmı uyanışa geçti. Ertesi gün ekip, 15 kişiyle birlikte uçağın bulunduğu hava alanına doğru hareket ederken silahlı tarikat üyelerinin saldırısına uğradılar. Leo Ryan ve 4 mürit hayatını kaybetti.

    Toplu İntihar Çok Önceden Planlanmıştı, O Akşam Siyanürlü Kokteyller Hazılandı
    Kasabadan ayrılmak isteyen üyelerin yanı sıra tarikattan ayrılmanın çok büyük bir hata olduğunu düşünenler de vardı. Nitekim 18 Kasım 1978 akşamı Jim Jones tüm müritlerini etrafına toplayıp önceden hazırlattığı siyanürlü içecekleri içmelerini söylediğinde hiç düşünmeden zehri yudumlayanlar olacaktı

    "Ölümden Korkmayın"
    Jim Jones, son vaazında müritlerine, çocuklarına siyanür enjekte ettikten sonra zehirli içecekleri içmelerini emrederken şu cümleleri sarf ediyordu: "Evlatlarım, ölümde büyük bir şeref vardır. Bu, ölecek olan herkes için büyük bir gösteri. Ölümden korkmayın, ölüm yalnızca farklı bir boyuta adım atmak gibi."


    İntihar Etmek Günah Değil mi?
    Hristiyanlık gereği intihar etmenin günah olduğunu düşünen bazı grup üyeleri bunun yanlışlığını dile getirdi. Bunun üzerine Jim Jones "Biz intihar etmiyoruz, biz insanlık dışı dünya şartlarını devrimci bir protestoyla kınıyoruz" dedi.
  • Başlarda nedense kitaba çok ısınamadım. Sürekli bir şeyler beni iteledi. Veyahût sürükleyici gelmedi bilemiyorum. Ama biraz ilerledikten sonra kitabın satır aralarına dalmaya başladım. Camus, bu kitapta mutluluğu gerçek yaşamda elde edemeyenlerin, mutluluğu ölümde bulduğunu ifade ediyor. Ve içimizde anlayamadığımız eksiklikler, doldurulamayan boşluklar, unuttuğumuz mutluluk duygusu, ölümden kaçtığımız anlarda bizi yakaladığını göstermiş. İnsanların yüzüne gerçekleri çarpıtan bir gösteriydi. Belkide bir nebze mutluluk, bir satır sonunda ölümle gelirdi.