Geri Bildirim
  • "Şu karşı ki dağda kar var duman yok” eşliğinde yazıyorum bu incelemeyi, Ankara'dan Denizli'ye giden bir arabanın içinde. Kitap bitince yoruluyorum onca yolu gidip  gelen benmişim gibi.

    Kitap biteli birkaç saat oldu. Penceremden görünen dağa doğru bakıyorum. Tıpkı Aziz amca gibi. Biten bu kitabın ardından tüm hissettiğim şu oldu; "yüreğim ağırlaşıverdi."

    Aziz amcanın "bir sürü insan geldi geçti ama hiçbiri, hiçbiri başını çevirip bakmadı oğlum. Anlıyor musun, hiçbiri... Sesime kulak veren de olmadı." ile başlayan "bazı canlıları yara değil muhatapsızlık öldürür." ile biten bir yaşamda buluyorum kendimi. Sayfayı her çevirişimde ölüme yaklaştığımı hissettiğimden midir bilmem sayfalar ağırlaştıkça ağırlaşıyor elimin altında. Fakat ölüme karşı koymak mümkün müdür? Önce dayı sonra ahiretlik yenge ölüyor, daraldıkça daralıyorum. Her ölümde "burası dünya, burası bu kadar işte" diyorum.

    Mazot kokulu baba, Ankara-Denizli arası geçilen köyler, kasabalar, mola yerleri, yolda beliren ecel atı, cümle kapısını örten asma ve erik dalları, altından yan yan yürüyerek geçen onca komşu, akraba, Hüseyin dayının telefonunun zili, babanın yanağındaki çukur, bahçede görünen beyaz gömlekli küçük çocuk... İki gün boyunca hepsiyle bütünleşiyorum. Elimden gelse tutup elinden çıkaracağım Aziz amcayı o düştüğü havuzdan.

    Son sayfalara doğru "babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır." sözü gelip oturuyor yüreğimin tam ortasına. Ecel atı bu sefer yüreğimde acı acı kişnemeye başlıyor. Beyaz gömlekli o küçük çocuk koşarak terkediyor yüreğimi. Uzunca bakıyorum penceremden görünen dağa. Ölüme alışılmıyor, bu ölüm kitapta bile olsa alışılmıyor.

    Akıcı ve ustaca yazılmış bu "yüreğimi ağırlaştıran" kitap için Hasan Ali Toptaş'a ve kitabı bir gece başucuma bırakıp okumama vesile olan Burcu'ya teşekkürler.
  • Kitaba başlamadan önce yaşadığı buhranlı hayatın kurtuluşunu ölümde bulan Sadik Hidayet’i tanıyın derim. Kimilerine göre Doğunun Kafka’sı, Camus’u ama bana göre o İran’ın Sadik Hidayet’i. Batı’ya irtica etmesi ne onu özünden ne de bağlı bulunduğu toplumun değerlerini sorgulamasından alıkoymuyor.Farslılar böyle bir yazarı kendi dillerinden okuyabildikleri için çok şanslı.

    Kör Baykuş kitabına gelecek olursak;Yazar yalnızlığını paylaşmak icin mi yoksa karanlığına bizi de çekmek icin mi bilmem ağırlığı altında ezileceğimiz bir kitap kaleme almış .Kitap uyku ve uyanıklık arasında gidip geliyor bir süre sonra gerçekler hayallere karışıyor,öyle karanlık bir atmosferde geçiyor ki üstünüzün geceyle örtüldüğünü, ruhunuzun mengeneyle sıkıştığını hissediyorsunuz .Psikolojik ağırlığı altında bundan daha fazla ezildiğim bir kitap hatırlamıyorum.

    Mutlaka okunması gereken kitaplardan...
  • Büyük İslâm İlmihâli’nde Kadir Gecesi namazı şöyle tarif edilmiştir:
    “Kadir Gecesi namazı iki rekât kılındığı takdirde her rekâtta iki yüz âyet okunmalı (Amme-İnşikāk:237 âyet, Bürûc-Kadir:221 âyet), yüz rekâta kadar kılındığı zaman her rekâtında Fâtiha Sûresinden sonra “Kadir Sûresi” ile üç kere “İhlâs Sûresi” okunup iki rekâtta bir selam verilir.

    اَللَّهُمَّ اِنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى

    ‘Ey Allâh! Gerçekten sen çok affedicisin, affı seversin, öyleyse beni affet’ duası da tekrar edilmelidir.” (Ömer Nasûhî Bilmen Hoca Efendi. Büyük İslâm İlmihâli)

    Kadir Gecesi namazı hakkında İbni Abbâs (Radıyallahu Anhuma) dan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

    “Her kim Kadir Gecesinde iki rekat kılar da her bir rekatında bir Fâtiha, yedi kere de İhlâs okursa, selam verdiğinde ise, yetmiş kere: اَســـــْتَغْفِرُ اللَّهَ وَاَتُــــوبُ اِلَيْــــهِderse, Allâh-u Te’âlâ kendisini ve anne babasını affetmedikçe yerinden kalkmaz. Allâh-u Te’âlâ cennete melekler gönderir de onlar onun için ağaçlar dikerler, köşkler yaparlar ve ırmaklar akıtırlar. Kendisi de bunların tümünü görmedikçe dünyadan çıkmaz.”

    Âişe (Radıyallahu Anha) şöyle buyurmuştur: “Bir kere ben: ‘Yâ Rasûlâllâh! Kadir gecesine denk gelirsem, ne diyeyim?’ dediğimde:

    اَللَّهُمَّ اِنَّكَ عَفُـــوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى

    “‘Ey Allâh! Gerçekten sen çok affedicisin, affı seversin, öyleyse beni affet.’ de” buyurdu”Âişe (Radıyallahu Anha) şöyle buyurmuştur: “Şayet ben Kadir Gecesinin hangi gece olduğunu bilseydim, onda Allâh-u Te’âlâ’dan ancak âfiyet isterdim.”

    Bu rivayetten de anlaşıldığı üzere;Kadir Gecesinde en çok istenmesi gereken şey âfiyettir. Âfiyet ise dünya-âhiret, maddî ve manevî tüm belalardan kurtuluş demektir. Bu konuda birçok dua mevcutsa da, en üstünü, Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in sabah-akşam asla terk etmediği şu duadır:

    اَللَّهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ الْعَافِيَةَ فِى الدُّنْياَ وَاْلآخِرَةِ. اَللَّهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ فِى دِينِى وَدُنْيَايَ وَاَهْلِى وَمَالِى. اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِى وآمِنْ رَوْعَاتِى. اَللَّهُمَّ احْفَظْنِى مِنْ بَيْنِ يَدَيَّ وَمِنْ خَلْفِى وَعَنْ يَمِينِى وَعَنْ شِمَالِى وَمِنْ فَوْقِى. وَاَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ اَنْ أُغْتَالَ مِنْ تَحْتِى

    “Ey Allâh! Muhakkak ben Senden dünya ve âhiret hususunda âfiyet isterim. Ey Allâh! Şüpehiz ki ben Senden, (günahlarım için) af (ve mağfiret), dinim ve dünyam, ailem ve malım hususunda da âfiyet isterim.

    Ey Allâh! Ayıplarımı ört, korkularımı emniyete çevir. Ey Allâh! Beni önümden ve ardımdan, sağımdan ve solumdan, bir de üstümden (gelecek tüm musibetlerden) koru. Altımdan (gelecek zelzele gibi âfetlerle) helâk edilmemden de Senin azametine sığınırım.”

    Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur: “Herkim üç kere:

    لاَاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيـــمُ الْكَرِيــــمُ سُبْـــحَانَ اللَّهِ رَبِّ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ وَرَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

    ‘Halîm ve Kerîm olan(; kullarına ceza vermekte aceleci olmayan ve çok büyük lütf-u kerem sahibi olan)Allâh-u Te’âlâ’dan başka hiçbir ilâh yoktur. Yedi kat göklerin Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı (tüm noksan sıfatlardan tenzîh ve) tesbîh ederim.’ derse, Kadir Gecesine yetişmiş kimse gibi olur.”

    İmâmı-ı Üchûrî, (Rahimehullâh) Kadir Gecesinde bu kelime-i tevhîdi okumanın fazileti hakkında özel bir bab açmış ve bu hadîs-i şerîfı şöyle nazmetmiştir:

    ويَنْبَغِي لِلشَّخْصِ اَنْ لاَ يَتْرُكَا
    مَقَال ذِي بِلَيْلَةٍ لِيُدْرِكَا
    مَا مَرَّ مِنْ فَضْلٍ مِنْ اللهِ الْعَظِيمِ
    فَدَائِماً يَكُونُ فِى الْخَيْرِ الْمُقيِمِ

    Bir şahsın hiçbir gece bu zikri,
    Bırakmaması gerekir ki, ulaşsın.
    Büyük Allâh’ın anlatılan fazlına,
    Bir de daima sürekli hayırda dolaşsın.
    (Fedâil-ü Şehri Ramazân, sh:176-178.)

    Ebû Osman Hazretleri sohbet meclislerinde ve diğer zamanlarda çok kere:

    عَفْوَكَ يَا عَفُوُّ، فِى الْمَحيَا عَفْوَكَ، وَفِى الْمَمَاتِ عَفْوَكَ، وَفِى الْقُبُورِعَفْوَكَ، وَعِنْدَ الْنُّشُورِعَفْوَكَ، وَعِنْدَ تَطَايُرِ الْصُّحُفِ عَفْوَكَ، وَفِى الْقِيَامَةِ عَفْوَكَ، وَفِى مُنَاقَشَةِ الْحِسَابِ عَفْوَكَ، وَعِنْدَ مَمَرِّ الْصِّرَاطِ عَفْوَكَ، وَفِى جَمِيعِ اللأَحْوَالِ عَفْوَكَ يَا عَفُوُّعَفْوَكَ

    “Ey (son derece affeden) Afüvv! Hayatta da affını isterim, ölümde de affını isterim, kabirlerde de affını isterim.
    Kabirden çıkışta da affını isterim, amel defterleri uçuşurken de affını isterim.
    Kıyamette de affını isterim, hesap münakaşasında da affını isterim.
    Sırattan geçerken de affını isterim, mizanda da affını isterim, tüm hâllerde de affını isterim.
    Ey (son derece affeden) Afüvv! Ben daima Senin affını isterim.” derdi.

    Vefatından birkaç gün sonra, mânâ âleminde görüldüğünde, kendisine:
    “Dünyadaki amellerinden hangisi ile faydalandın?”denildi. O da: “Affını isterim! Affını isterim!”sözümle” diye cevap verdi. (Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, Sıyam, No:3429, 5/282, Fedâilü’l-Evkat, No:115, sh:258-259)

    Zührî (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim üç kere:
    ‘Halîm ve Kerîm olan(; kullarına ceza vermekte aceleci olmayan ve çok büyük lütf-u kerem sahibi olan) Allâh-u Te‘âlâ’dan başka hiçbir ilâh yoktur.

    Yedikat göklerin Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı (tüm noksan sıfatlardan tenzîh ve) tesbîh ederim’ derse, Kadir Gecesine yetişmiş kimse gibi olur. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, No:3867, 2/226)
  • Bir mezarlığın içinde insan hayatın manasını daha iyi kavrıyor. Tezat gibi duruyor hayatı ölümle anlamak ama her şey zıddı varsa var değil mi? Hayat ölüm var oldukça anlamlı. Ölümü kavrayamadıktan sonra hayat bir çileden başka hiçbirşey ifade etmiyor insana... Burasi noksansız eşitliğin ve adaletin olduğu tek yer... Herkes aynı toprağın altında. Ne yaşların önemi var, dede ile torun yan yana ne işlerinin önemi var, paşa ile hamal sırt sırta ne mallarinin önemi var, zengin ile fakir koyun koyuna yatıyorlar..Mezarlıklarda hayat var . Ve ölenlerde yaşayanlara bir nasihat var. Yerin altında bir dünya yok belki ama yerim altındada insanlar var... Zira ölüm beden için...
    Sanki mezar taşlarına yazılmak için konmuş isimlerimiz...
    Bizden geyeriye tek bıraktığımız ismimiz ve ismimize katdığımız degerler. Sen nasıl yaşarsan ölümde öyle gelir sana. Ve bilki herkesin ölümüde kendi rengindedir... Peki hiç düşündünüz mü bizler ölüme hangi renge bayanmış şekilde bekleriz, ölüm bizler için ne ifade ediyor? Anlamak, bilmek, aramak hayat sıe içindeki sırra talip iken bizler sırrın ifşasına mı talibiz yoksa sır olup rengi âlem olan Allah'a mı talibiz... Zira ölüm ruhların Rabb'ine kavuşmasıdır
  • Allah ile olduktan sonra ömürden hoştur, ölümde
  • Tanpınar, kendisiyle yapılan bir röportajda Huzur'un devam edeceğini söyler: "Edecek, tabiî edecek. Mümtaz ölmemiştir. Hâlâ yaşıyor ve yeni bir insan olarak doğmak için beni zorluyor. Fakat daha evvel Huzur'un öbür kısmını neşredeceğim, yani Suad'ın mektubunu. Küçük bir eser, okuyucu orada Mümtaz'ın meselelerini daha başka bir plânda görecektir." Hatta Huzur için şunları ekler: "Benim son hocam bu romandır. Aramızda gayet garip bir yarış oldu. İlk önce o beni geçti; sonra galiba ben onu..."
    Tanpınar kendi elleriyle Suat'ın mektubunu neşredemese de Handan İnci titiz bir çalışmayla Ahmet Hamdi Tanpınar'ın notlarına ulaşarak bunu yayımlama fırsatı bulmuş. Suat'ın Mektubu'nun ilk bölümü Tanpınar'ın üzerini çizdiği, düzenlemeye gittiği yerlerin çıkarılmasından oluşuyor. İkinci bölümde ise Tanpınar'ın düzenlediği, üstünü çizdiği cümleler de okura sunulmuş. Hatta bir tarafında da bu metinlerin arşivdeki görsellerine yer verilmiştir. Bu görsellerde ve metinlerde bu küçük kitap için bile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ne kadar emek verdiğini görüyoruz.
    Daha önce Huzur romanında da bahsettiğim gibi Mümtaz ile Suat birbirlerinin zıddı gibi görünseler de aslında bir bütün halindedirler. Suat ölümünden önce Mümtaz'a bir mektup yazar. Nihilist bir karakter olarak karşımıza çıkan Suat'ta varoluşçuluğun akislerini görmek mümkün. Toplum değerlerine, yaşadığı çağa, insanlara yabancılaşan, isyan eden Suat bu buhranın sonunda çareyi ölümde bulur.
    İşte bu ölümden önce yazılan mektupta arayışı, bunalımı ve buluşu okuyoruz. Suat, ölümü seçerek güzelleşmeyi, hayatla mücadele etmemeyi seçiyor. Mümtaz, Suat'ın etkisi altında bir karakter olarak önümüze çıkarken aslında Suat'ın da İhsan'ın ve Mümtaz'ın etkisi altında kaldığını görüyoruz. Acınmaya tahammül edemeyen Suat, mektubunun başlarında "Sakın bu satırları okurken bana acımaya kalkma. Bu son eşiğinde düşüncelerim ne olursa olsun bil ki ben eski Suat'ım." dese de mektubun sonlarında Suat'ın değişimine tanık oluyoruz aslında. Hatta mektubun sonunda "Eski makine beni yıktı. İster bana acıyın ister deli deyin!..." diyerek kendisi de yarı bir kabullenişe gidiyor diyebiliriz. Suat'ın gözünden olaylara bakmak Tanpınar'ın bu karakteri ne kadar önemsediğini de gösteriyor. Hatta " Okuyucu orada Mümtaz'ın meselelerini daha başka bir planda görecektir." derken de iki karakteri birbirinden bağımsız kılmadığına işaret ediyor.
    Yazdıklarıyla üzerine ciddi okumalar yapılması, düşünülmesi gereken Tanpınar bu küçük kitapla bile bizi öylesine dolduruyor ki bunun büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Huzur'u okuyanlar mutlaka Suat'ın Mektubu'nu da okumalılar.
  • “Dünyanın en müşkülpesent okuru, ilk kez Latife Tekin’in bir kitabını okudu. Bir gece yarısı başladığı romanı bir solukta bitirdiği vakte yakın Ay soldu. Yıldızlar tek tek düşüp kayboldu. Akabinde ezan-ı şerif okundu. Ardından güneş doğdu, tüm karanlıkları boğdu. Ortalık ışıdı, sabah oldu… ‘Sevgili Arsız Ölüm’ onun en çok yüreğine dokundu, binbir çeşit hissiyata gark oldu. Sonra okkalı bir inceleme yazmak için bağdaş kurup bilgisayarın başına oturdu…”

    Okunan eserin kişi üzerindeki etkisini betimleyen bu girizgahtan sonra sadede gelip, sizlere bu kitap ve özellikle de yazarı hakkında edindiğim izlenimleri aktarmak isterim:
    Kitabı okumadan önce, bu yazarın ilk kitabını bastırma hikayesi özellikle dikkatimi celbeden bir husus olduğundan, öncelikle Latife Tekin’in “Sözünü Sakınmadan” söyleşisinde onun ağzından ilk kitabının hikayesine bir göz attım:
    https://youtu.be/rg-fThXdsLI

    Latife Tekin, 12 Eylül İhtilalinin hemen öncesinde solcu kimliğiyle katıldığı toplantılarda henüz yazmaya dahi başlamadığı ‘Sevgili Arsız Ölüm”ün içinde geçen hikayeleri anlatmaya başlar. Etrafındaki insanların tepkilerini ölçmek maksadıyla bunu yaparken en çok nelere gülünüp, nelerin nazar-ı dikkate alındığına bakar.
    Devrim yerine darbe olunca da “Sevgili Arsız Ölüm”ü baskı altında, polisten kaçarken ve binbir türlü zorlukla mücadele ederken ödünç daktiloyla yazmaya başlar ve bitirir. Latife Tekin ilk kitabını bastırmak için yakın arkadaşı Barış Pirhasan’la “Sevgili Arsız Ölüm”ü müstakbel editörü Memet Fuat’a yolladığında henüz 22 yaşındadır. Memet Fuat o zaman hastanededir ve bu kitabı ısrarlar üzerine ve cebren ilk kez hasta yatağında okur ve çok etkilenir. Fakat, Latife Tekin ilk kitabının basılması için üç sene beklemek zorunda kalacaktır. (*Nedenini merak edenler yukarıda linkini bıraktığım videoyu izlesin)

    Özellikle Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’den etkilendiğini belirten Latife Tekin, bunun yanında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Mahur Beste’sindeki gibi kültürümüzün anlatım biçimlerinden feyz alıp ilk kitabındaki üslubu ve masalsı anlatım tarzının üstüne bir de dinamizm katarak nevi şahsına münhasır bir tür devşirir. Kendi ifadesiyle “Klasik ve bilindik halk anlatıları değil, özellikle yurdum insanının kendilerini ifade ediş biçimlerinden yola çıkarak yeni bir tür” ortaya çıkarır.

    “Latife Tekin’in gerçek hayatındaki kesitin içinden bahsedersek; İstanbul’a geldikten sonra çocukluğu keskin bir acıyla ikiye bölünür. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirir. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini öder. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidiyle. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durur. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğü insanlardan ayrı düşer. Kendi öz değerlerini, dilini ve insanların durulmaz bir coşkuyla ona taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direnir.
    ‘Sevgili Arsız Ölüm’ bu direnişi için aralarında büyüdüğü insanların ona armağanıdır.”

    İşte bu sebepten otobiyografik dürtü ile bezeli olan bu eser, Aktaş ailesinin köyden göçünü, çarpık kent ilişkileri içinde tepetaklak olmasını ve kentin kaosu içinde yabancılaşmasını konu alıyor. Gerçek ile fantezi arasında sıklıkla gelgitler yapılan romanda anlatıcı; içeriden, tarafsız, bazen de ironik yaklaşım sergiliyor. Buna bağlı olarak, olağanüstü, saçma ve hurafe yaşamın birer parçası olarak kendisine yer buluyor. Eserde olağanüstünün, romanın temel kurucu öğeleriyle iç içe verilişi, klasik anlamıyla gerçekçiliği aramayı devre dışı bırakıyor. Olağanın yasalarını daha baştan geçersizleştiren, olağanüstüne ise hep kapı aralayan bir kurgu mantığı, kendini daha baştan kabul ettiriyor.

    Latife Tekin’in bu eserindeki hep bahsedilen “Büyülü gerçekçilik” akımından ziyade üslubundaki büyülü dilin kullanımı okuru daha fazla etkiliyor, kanaatindeyim. Latife Tekin özellikle şiirden beslendiğini vurgulayan bir yazar olarak ‘Sevgili Arsız Ölüm’de klasik roman anlayışının ve nesirin çok daha ötesinde cümleleri adeta birbirleriyle enfes bir ahenkle dans ettiriyor…
    Hasan Ali Toptaş’ında da en çok bundan etkilenip ‘Harfler ve Notalar’da belirttiği üzere: “Bir öykünün ham malzemesini dilsel düzleme taşırken kelimeler arasındaki akrabalığı düzenlemek, onların yatay duruşlarına su terazisi, dikey duruşlarına çekül tutmak ve kelimelerin oluşturduğu ses bütünlüğünü de ilk harfin sesinden son harften sonraki noktanın sessizliğine kadar bestelemek gerekir. -s.154-155)

    ‘Sevgili Arsız Ölüm’ başta Aktaş ailesi ve Alacüvekliler(sonradan Akçalılar) olmak üzere hiç unutamayacağınız birbirinden renkli karakterler ile bezenmiş adeta:
    Ailede kimin başına musibet gelirse, hemen tesbihine sarılan, okuyup üfleyen bir Atiye’den, yeşil kitaplarıyla hidayete erdikten sonra döneklik eden Huvat’a …
    Falcının talimatı doğrultusunda her geceden sabaha ve gün ışıyıncaya kadar incir ağacının altında kısmetini bekleyen Nuğber’den, onun adını aldığı ve rüyalara girip mezarını ziyaret etmesi için oğluna talimat veren Nuğber Dudu’ya…
    Önce kuşçuluğa merak sarıp adı “Kenezet Halit”e çıkan, sonra tahsil görmeden “Mühendis Ağa” diye anılan, en son da “Baklavaya basan” namıyla tanınan Halit’ten,
    hiç susmayan ve susturulamayan Zekiye’ye…
    Kabadayılıkta namı “Nallı Panter”e çıkan ve yedi semtin haracını toplayıp iyilerin başına baba, kötülerin başına bela kesilen Seyit’ten, adını önce Bil Kit, sonra Süpermen olarak değiştirip, ardından Tarzan ve Zoro’yla çete kuran Mahmut’a…
    Elinde kırbacıyla köyü basan eşeklerin üstünde cıpcıbıl gezinen peri kızı ‘Sarıkız’dan sapık cin ‘Kişner oğlan’a,
    ‘Minare Kırığı’ lakaplı kır atlı komünist öğretmenden, Alacüveklilerin arasını bulmaya gelen Sığğınlı üç ihtiyara kadar hepsi aklımda…
    Ama en çok sevdiğim karakter hiç kuşkusuz ‘Dirmit’. Adı köydeyken “Cinli Kız”a, şehirdeyken “Bağrıkçı Kız”a çıkan, köydeyken tulumbayla, şehirdeyken kuşkuş otuyla dertleşen, kitapları, şiirleri, canlı-cansız varlıklarla olan paranormal ilişkisi ile her şeye direnen Dirmit. O küçük kız çocuğu büyümeden roman biter, içimizde biraz hüzün çokça umut kalır, ama biliriz ki; Dirmit hep direnecek ve direndiği için de kazanacak…

    Bu arada, kitapta en çok dikkat çeken ‘ŞİDDET’ unsuruna da ayrı bir paragraf açmak lazım:
    Her daim türlü amaçlar uğruna araç olarak kullanılan ve vazgeçilmez unsur olarak göze çarpan ŞİDDET unsuru, her ne kadar mizahla harmanlanıp güldürse de, aynı zamanda düşündürüp acı gerçekleri de gözler önüne seriyor. Kocanın karısına uyguladığı şiddet, annenin evlatlarına uyguladığı şiddet, büyük kardeşin küçük olana, küçük olanın büyüyünce büyük olana, patronun işçiye, güçlünün güçsüze, güçsüzün güçlenince güçlü olup güçsüz düşene uyguladığı şiddet, hatta cinlere, perilere, canlı-cansız ne varsa istisnasız hepsine topyekun vesaire…

    ‘Sevgili Arsız Ölüm’ de mizahın ve hüznün iç içe geçtiğini söylemek mümkün. (Düşünenler için komedi, hissedenler için trajedi kabilinden) Hem derler ki; mizahın hammaddesi acıdır. Hatta, bununla ilintili olarak Kierkegaard’tan bir paragrafı da buraya ekleyeyim: “Bir insan ne kadar çok acı çekerse, inanıyorum ki o kadar fazla mizah duygusuna sahip olur. Bir insan mizahın kullanılışındaki gerçek otoriteyi yalnızca en derin acıyla elde edebilir; sihirli gibi ve tek kelimeyle akıllı bir yaratık olan insan denen varlığı bir karikatüre dönüştürme otoritesini…”

    Belki, yüzünüzde bir tebessümle okuyacaksınız bu kitaptaki her satırı, lakin itinayla perdelenmiş bir hüznün varlığını da iliklerinize kadar hissedip akabinde nice ulvi duygulara kendinizi kaptırmaktan alıkoyamayacaksınız.