• 327 syf.
    ·10/10
    islam'a bakis acisini degistirebilecek, hatta inananlara "neye" inandigini sorgulatacak, inanmayanlara da inanmadiklari seyi sempatik ve mantikli (o zamana kadar bildiklerinin aksine) gosterecek gucte bir kitap. 

    daha once deginilmemis bir kac noktaya dikkat cekmek gerekirse:

    1. ali seriati, tarih boyunca tanri'nin varligini sorgulayan insanlarin peygamberler zamaninda/toplumunda degil de, peygamberler sonrasi carpitilan, korku ve teslimiyet temelli, statukocu "sirk dini" zamaninda ortaya ciktigini, fakat bunlarin da bir topluluk olusturacak, tarihe gececek bir guce ulasamadigini soyler. yani tevhid dininin savastigi kafirler, bu sirk dinini savunanlardir, ve de kafirler olarak gunumuzde anladigimiz gibi ateistlerden bahsedilmemektedir. ateistlerin sirk dinine karsi dinin varligini sorgulamasi ve toplumsal guc kazanamamasi da, hem sirk dininin olumsuz gucunu, hem de tevhid dininin olumlu gucunu gosterir.

    2. kafirun suresindeki "sizin dininiz size, benim dinim banadir. sizin inandiginiza ben inanmam, benim inandigima siz inanmazsiniz" tarzi ifadeler de, yukaridaki durumu dogrular niteliktedir.

    3. kitapta avrupali dusunce adamlarinin din karsiti goruslerinin dogru oldugundan tekrar tekrar bahsedilir. cunku bu dusunurler, tarih boyunca gecerli olan sirk dinini, korku bazli, statukocu dini gozlemlemisler; o toplumdaki guc sahiplerinin dini kullanarak toplumu somurmesini, uyusuklastirmasini gormuslerdir.

    bundan sonra yazacaklarim, dipnotlarda gecen, iyi ve kotu, hayir ve ser kavramlari uzerine, ve de insani sorumlulugun, ibadetin ne olduguna dair. onemli oldugu icin numaralandirmayip onceki maddelerden bagimsiz inceliyorum (ingilizce cevirisinden cevirdigim icin karmasiklik olabilir, ozur dilerim, anlasilmayan yerler olmussa mesaj atip belirtirseniz sevinirim):

    "entelektuel dunyada "insani ve sosyal sorumluluk" olarak adlandirilan sey, islam dininde "hayirli olani yonelip serden korunma" olarak tanimlanmis ve belirlenmistir."

    "hayirli ve faziletli olana yonelip kotu ve serden korunma, bireyin, icinde bulundugu toplumun kaderine ve inandigi goruslere bagli olarak sahip oldugu misyonla alakalidir. bir entelektuelin, dusunen bir insanin, geride birakilmis, hapis kilinmis bir topluluktaki gorevi budur."

    "islam dini, inananlarin sosyal sorumluluklarini anlatirken dinin dilini secmistir. inananlar butun tarih caglari boyunca, butun sosyal sistemlerde, sayisiz catisma ve tartismalarda bu sosyal sorumluluga sahiptir. iyi, (hayir) ve kotu, (ser) gibi cok genel iki sozcugun secilme sebebi de budur. insanlar, ictihad(mantik yoluyla bagimsiz yargida bulunmak) yoluyla iyi ve kotunun orneklerini bulacaklardir, her cagda, her sistemde, her toprakta bu konseptler degisecektir."

    "hayra yonelip serden korunmayi degerlendirirken, islamin orjinal oalrak genis anlamda bahsettigi sekli dusunmeliyiz; keza toplumdaki iyi ve kotu ornekleri her gun yeni bir renk ve sekle burunur, ve eger bizim onlari degerlendirdigimiz konsept fosillesirse ve de sadece belli bir zaman dilimine, belli bir sisteme ait birkac disaridan empoze edilmis ornege sadik kalirsak, hayir ve ser, iyi ve kotu var olamaz. en buyuk ser, hayra yonelip serden korunma konseptini sabit bir cerceveye oturtup onu bireysel duzeyde alakasiz konularla sekillendirmek olur. liderlerin ve dusunurlerin sorumlulugu, ictihad yoluyla, her cagin hayir ve serrini kesfetmek ve belirlemektir."

    mutlaka okunmasi gereken bir eser, hatta sadece su basliktaki alintilari okumak bile kisa vadede yeterli olabilir.
  • "DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN"İ NASIL OKUMALI?

    1- "Döşeğimde Ölürken" ve Faulkner

    William Faulkner, beşinci romanı “Döşeğimde Ölürken”i 1929'da yalnızca altı haftada, Büyük Depresyon’ın başlangıç tarihi olan 29 Ekim 1929’dan bir gün önce başlayarak, yazdı .

    1930'da küçük düzeltmeler yapıldıktan sonra yayınlanan roman,
    Faulkner'ın önceki romanı “Ses Ve Öfke”de başladığı deneysel anlatım tekniğini sürdürmesiyle ünlüdür. Döşeğimde Ölürken’de, çoğu Bundren soyadı taşıyan on beş karakter sırayla hikâyeyi bilinç akışlarında anlatıyor. Her şey bazen birbiriyle örtüşen 59 bölüm hâlinde anlatılır.

    Faulkner’ın roman ve yazı stili, hayal kırıklığına uğramış İkinci Dünya Savaşı sonrası yazarları ve şairleri için, anlamsız bir dünyada bir tür anlam bulmaya çalışan, büyüyen Modernist harekete önemli bir katkıda bulundu.

    Faulkner ayrıca, bilinçaltı hakkındaki teorileri 1920'lerde giderek daha popüler hale gelen Sigmund Freud'un çalışmalarından da etkilendi. Roman içindeki italik metnin uzun bölümleri, karakterlerin zihinlerinin içsel çalışmasını yansıtıyor ... hepsi farklı görünüyor.

    Ve mesele bu. Faulkner için farklı bakış açıları farklı gerçeklikler anlamına gelir.

    2- Bilinç Akışı Tekniği ve “Döşeğimde Ölürken”

    Muhtemelen "bilinç akışı" terimine aşinasınızdır. Değilseniz, rahatlayın: gevşek biçimde biçimlendirilmiş bir düşünce dalgasıdır bilinç akışı. Birisi sizden bir kağıt parçasıyla oturup, düşündüğünüz her şeyi, gramer veya form hakkında endişelenmeden yazmanızı istese, yazacağınız şey bir bilinç akışı olacaktır. Bunun en iyi örneğini romanın 35. bölümünde okuruz.

    Merak ediyorsanız, evet, tüm bunların bir anlamı var. Faulkner, insan beyninin görüntüleri işleme biçimini ve onları kelimelere sokma şeklini ustalıkla taklit etti. Okuyucular olarak, gerçekten çeşitli karakterlerin kafalarının içine yerleştiriliyoruz. Diyelim ki, bilgisayarınızda oturup Faulkner’in Döşeğimde Ölürken adlı kitabındaki stili hakkında çok güzel bir yazıyı okuyorsunuz. Sonra anneniz içeri gelir ve size akşam yemeği vakti geldiğini söyler. Bu bilgiyi nasıl kaydedersiniz? İlk önce birinin yürüdüğünü fark ettiniz. O zaman onun anneniz olduğunu gördünüz. Şimdi bu çizgiye Cora’nın bakış açısından bakın: "Biri salondan gelir. Darl." Eğer anlatının amacı bize bir hikâye anlatmaksa, bu boşa harcanan metindir. "Darl salondan geliyor" demek daha temiz ve daha etkili olurdu. Fakat mesele sadece bize bir hikâye anlatmak değil, karakterlerin düşüncelerini görmemizdir. Karakterlerin çok az fiziksel özelliğini okuduğumuza dikkat edin romanda . Aynı mantığı uygulayın. Vardaman kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü bir genç kız görmüyor; Sadece kız kardeşi Dewey Dell'i görüyor. Demek onu tarif etmek için kullandığı kelimeler bunlardı.

    Bu tür bir bilinç akışı, kitabın on beş anlatıcısının hepsi arasındaki stilsel süreklilik ile ilgilidir. Faulkner, her karakter tarafından kullanılan dili ve stili kişiselleştirir ve elbette her bir stil, her bir karakter hakkında bize daha fazla bilgi verir. Jewel, birkaç kelimeden oluşan bir adam, bize sağlam bir eylem adamı olduğunu hatırlatıyor. Darl inanılmaz derecede beyinsel, belirgin, keskin ve kendi dilinde bile şiirsel. Vardaman dünyaya tahmin edilebileceği gibi küçük bir çocuğun gözüyle bakıyor. Anse zayıf eğitimli ve dili onu yansıtıyor. Cash, düşünme sürecinde inanılmaz derecede mantıklı ve disiplinli bir karakter.

    3- ÖZET(Romanın tamamı)

    Anse Bundren'in eşi ve fakir bir güney ailesinin annesi olan Addie Bundren çok hasta ve yakında ölmesi bekleniyor. En büyük oğlu Cash, tüm marangozluk becerilerini kullanarak Addie'nin yatak odasının penceresinin önünde tabutunu hazırlamaya koyuyor. Addie’nin sağlığı hızla geçemese de, diğer oğulları Darl ve Jewel, eşi ve iki kızı Addie’yele ilgilenen Bundren ailesinin komşusu Vernon Tull’a teslimat yapmak için şehirden ayrılırlar. Darl ve Jewel ayrıldıktan kısa bir süre sonra Addie ölür. En genç Bundren olan Vardaman, annesinin ölümünü o gün erken yakaladığı ve temizlediği bir balıkla ilişkilendirir. Biraz yardımı ile Cash, tabutu şafaktan hemen önce tamamlar. Vardaman, annesinin bir kutunun içine çivilenmiş olması nedeniyle rahatsız olur ve diğerleri uyurken, ikisi de annesinin yüzünden geçen, kapakta delikler açıyor. Addie ve Anse’nin kızı, Lafe adında bir çiftçi çalışanından hamile kalan Dewey Dell, hamile kalmaktan dolayı o kadar endişe duymaktadır ki annesinin ölümünün yasını tutamaz bile. Ertesi gün, kadınlar Bundren evinin içinde ilahi okur, erkekler birbirleriyle konuşurken cenaze hizmeti düzenlenir.

    Bu ilk bölümün çoğunu anlatan Darl, birkaç gün sonra Jewel ile birlikte geri döner ve evlerinin üzerindeki zillerin varlığı, annelerinin öldüğünü anlamalarını sağlar. Darl, bu tabelayı görünce, nankör ve umursamaz olarak bilinen Jewel'e, sevgili atının ölmediğinden emin olabileceğine dair güvence verir. Addie, Anse'ye Jefferson kasabasına gömüleceğine dair söz verdirmiştir ve bu istek, onu kendi yurdunda gömmekten çok daha pahalıya patlasa da, Anse'nin yükümlülük duygusu, bir dizi yeni takma diş satın alma arzusu ile birleşmektedir. Bir şantiyede bacağını kıran Cash, ailenin dengesiz tabutu kaldırmasına yardım eder, ancak hemen hemen tek elle araba vagonunun içine el koymasıyla sonuçlanan Jewel'dir. Ancak, Jewel aslında vagonla gelmeyi reddeder ve ailesinin gençken aldığı komşunun topraklarında gizlice çalışarak satın aldığı atına binerek ailenin geri kalanını takip eder.

    Bundren ailesi, seyahatlerinin ilk gecesinde, Bundrens’in yolculuğuna şüheyle yaklaşan cömert bir ailenin evinde kalır. Ciddi taşkın nedeniyle, yerel nehrin üstünden geçen ana köprüleri su basmış ya da yıkılmıştır, Bundren ailesi geri dönüp bir derme çatma salla nehri geçmeye çalışır. Başıboş bir kütük vagonu çarpınca, tabut çalınır, Cash'in kırık ayağı yeniden kırılır ve vagonu çeken katırlar boğulur. Vernon Tull enkazı görür, Jewel'in tabut ve vagonu nehirden kurtarmasına yardım eder. Aile üyeleri ve Tull nehir yatağında Cash’in araçlarını bulmaya çalışır.

    Tull’un karısı Cora, Addie’nin Tanrı’dan çok oğlu Jewel’a Hristiyanlığa uymayan sevgi bağlılığını hatırlar. Addie, tabutundan ya da zaman sıçramasıyla ölüm döşeğinde konuşur, hayatındaki olayları hatırlar: Sevgisiz evliliğini; Jewel’in babası din adamı Whitfield ile ilişkisi; ve çeşitli çocuklarının doğuşu. Whitfield, Anse'ye olan ilişkiyi itiraf etmek için Bundren ailesinin evine gittiğini ve nihayetinde hiçbir şey söylememe kararını hatırlar.

    Bir veteriner Cash’in kırık bacağını düzeltir, Cash hiç şikayet etmez, acıdan kurtulur. Anse, çiftlik teçhizatını ipotek ederek, takma dişleri için biriktirdiği parayı kullanarak, Cash'in yeni bir gramofon için biriktirdiği parayı ve Jewel’in atında işlem yapmasını sağlayarak yeni bir katır takımı satın almayı başarır. Aile yola devam eder. Mottson kasabasında sakinler, Bundren vagonundan gelen pis kokulardan iğrenir. Aile şehirdeyken Dewey Dell, istenmeyen hamileliğini ortadan kaldıracak bir ilaç almaya çalışır, ancak eczacı ona satmayı reddeder ve onun yerine evlenmeyi önerir. Aile kasabada satın aldığı çimento ile Darl, Cash'in kırılmış bacağına geçici çözüm bulur, ama o da işe yaramaz ve sadece Cash'in acısını artırır. Bundren ailesi daha sonra geceyi Gillespie adlı bir adamın sahibi olduğu yerel bir çiftlikte geçirir. Bir süredir ailenin yaptıklarından şüphelenen Darl, tabutu ve Addie’nin çürüyen cesedini yakmak niyetiyle Gillespie ahırını ateşe verir. Jewel ahırdaki hayvanları kurtarır, Addie'nin tabutunu dışarı çıakrmak için hayatını tehlikeye atar. Darl, annesinin tabutunun üzerine yatar ve ağlar.

    Ertesi gün, Bundren ailesi Jefferson'a varır ve Addie'yi gömer. Aile, Darl’ın ahırları yaktığı için için açılan bir dava ile uğraşmak yerine, Darl’ın delirdiğini iddia eder ve onu akıl hastanesi Jackson’a yatırmak üzere iki adama teslim eder. Dewey Dell, yerel eczanede kürtaj ilacı almaya çalışır; tezgâhın arkasında çalışan bir genç adam doktor olduğunu iddia eder, Dewey adamın kendisiyle yatmaya çalıştığını anlar. Ertesi sabah, yeni dişleri ve yanında hem gurur hem de utanç hissetmesine sebep olan, Addie’yi gömerken için kürek satın alırken tanıştığı ve artık yeni karısı olan kadınla Anse ailesinin yanına döner.

    4-KİTABIN ANA TEMLERİ

    a-Varlığın ve Kimliğin Geçiciliği

    Addie Bundren'in ölümü, oldukça büyük varoluş ve kimlik sorularıyla boğuşmaları için birkaç karaktere ilham veriyor. Vardaman, yakaladığı ve temizlediği bir balığın “balık olmayan parçalara” dönüşmesiyle şaşırmakta ve dehşete düşmekte ve bu görüntü Addie'yi tanımlanamayan bir kişiye dönüştürmektedir. Jewel asla kendisi adına konuşmaz, ama kederi Jewel’in annesinin bir at olduğunu söyleyen Darl tarafından özetlenmiş olur. Darl, kendi adına, ölü Addie'nin şu anda “dır” değil de “dı” olduğu için artık varolmadığı sonucunu çıkarmanın gerektiğini düşünür. Eğer annesi var değilse, o zaman annesi yoktur ve kendisi de yoktur Darl’a göre. Bu spekülasyonlar sadece dil ve mantık oyunları değildir. Aksine, romanın karakterleri için somut, hatta korkunç sonuçları vardır. Bu soruların en ciddi durumda olduğu karakterler olan Vardaman ve Darl bu tür sorular sordukça gerçekliği kavrayışları gevşemeye başlar. Vardaman romanın başlangıcında anlamsız sözler söyleyip durur, Darl kitabın sonunda delirir. Anse yeni eşini “Bayan Bundren” olarak , yani bir zamanlar Addie’ye ait bir isimle tanıttığı zaman, insan varlığının kırılganlığı ve belirsizliği, romanın sonunda daha da belirgin bir hâl almış olur. Eğer Bayan Bundren'in kimliği o kadar çabuk yok olup unutulabiliyorsa, kaçınılmaz sonuç, herhangi bir bireyin kimliğinin aynı şekilde istikrarsız olduğu şeklindedir.

    b- Kelimeler ve Düşünceler Arasındaki Gerilim

    Addie’nin sözlerin “sadece kelimeler” olduğu iddiası, sürekli olarak iletmek istedikleri fikir ve duyguların yetersiz kalması, romanın bir bütün olarak sözlü iletişimi ele aldığı güvensizliği yansıtıyor. Romanı oluşturan iç monologlar karakterlerin zengin iç yaşamlara sahip olduğunu gösterirken, bu iç yaşamların içeriğinin çok az bir kısmı bireyler arasında meydana gelir. Aslında, konuşmalar karakterlerin o zaman ne düşündüğü ile alakasız lgili kısa, duran cümlelerdir. Örneğin, Tull ve diğer bazı adamlar, Addie’nin cenazesi sırasında kırık bacağı hakkında Cash ile konuşurken, birbirinden tamamen ayrı iki konuşma okuruz. Birincisi, normal, belirsiz ve basittir ve muhtemelen gerçekleşen konuşmadır. İkincisi, italik olarak yazılmıştır, içerik bakımından çok daha zengindir ve muhtemelen karakterlerin akıllarından geçeni söyleseler duyulacak olan sözlerdir. Karakterlerin hepsi iç düşüncelerini o kadar hararetle koruyorlar ki, zihinlerinin zengin içeriği sadece en yanlış, en yalın bir diyalog hurdasına dönüşüyor, bu da yanlış anlamalara ve kötü iletişimlere yol açıyor.

    c- Çocuk Doğurma ve Ölüm Arasındaki İlişki

    Döşeğimde Ölürken, kendi başına, amansız bir şekilde sinik bir romandır ve çocuk doğurmanın insanı rehabilite eden gücünü bile etkisiz hale getirir. Ölümün bir panzehiri olmak yerine doğum kitpata ölüme bir giriş gibidir- hem Addie hem de Dewey Dell için doğum yapmak, fiziksel olarak hayatta olsalar bile, en doğuma en yakın olan insanları öldüren bir olgudur. Addie'ye göre, ilk çocuğunun doğuşu acımasız bir oyun, kıymetli yalnızlığının ihlâli gibi görünür ve Addie'nin Anse'yi ölü olarak kabul etmesine neden olan da işte bu ilk doğumdur. Doğum Addie için nihai bir zorunluluk haline gelir ve hem Dewey Dell'i hem de Vardaman'ı, evlilik dışı ilişkisinin ürünü olan Jewel’ın varlığının tazminatı olarak görür. Dewey Dell'in hamilelik konusundaki duyguları artık olumlu değildir: durumu için sürekli kaygılanır, tüm erkekleri potansiyel cinsel avcı olarak görmesine neden olur ve kitabın ilk kısımlarında dediği gibi tüm dünyasını “barsak dolu bir küvete dönüştü”rür. Doğum, kadınlar için öngörülen bir ölüm anlamına gelir ve bütün hanelerin mecazi anlamda ölümlerini ifade eder.

    5-SEMBOLLER
    a-Hayvanlar

    Addie’nin ölümünden kısa bir süre sonra, Bundren çocukları hayvanlara ölen annelerinin sembolleri olarak tutunur. Vardaman, annesinin yakaladığı balık olduğunu söyler. Darl, Jewel’in annesinin onun atı olduğunu iddia eder. Dewey Dell ailenin ineğine kadın der, çünkü Addie'yi kaybettikten birkaç dakika sonra kendi hamileliği için kaygılanmaktadır. Çok farklı nedenlerden dolayı, kederli karakterler hayvanları kendi durumlarının bir sembolü gibi görür. Vardaman, Addie'yi balığında görür, çünkü balık gibi Addie de yaşadığı zamandakinden farklı bir şeye dönüşmüştür. Memeleri sütle şişmiş inek, Dewey Dell'e istenmeyen bir yükle yaşamanın ne kadar tatsız olduğunu gösterir. Jewel ve atı, hayvanların sembol olarak kullanımına yeni bir basamak ekler. Bizim için, Darl’ın sözüne dayanarak, at, Jewel’in annesine olan sevgisinin bir sembolüdür. Bununla birlikte, Jewel için at, Bundren ailesinden zor kazanılmış bir özgürlüğü sembolize ediyor. Romanın karakterlerinden böylesine farklı sonuçlar çıkartabileceğimiz at, birçok yönden Döşeğimde Ölürken’de yer alan sembollerin tahmin edilemez ve öznel doğasını temsil eder.

    b- Addie’nin Tabutu

    Addie’nin tabutu, Addie’nin ölümünün ve genel olarak var olan koşulların Bundren ailesinde sebep olduğu muazzam işlevsizlik yükünü temsil eder. Her zaman sakin ve düz başlı olan Cash,, tabutu büyük beceri ve özenle üretir, ancak saçmalıklar ânında üst üste gelir - Addie tabutun içine baş aşağı yerleştirilmiştir ve Vardaman Addie’nin yüzünde delikler açar. Addie’nin cesedi sadece tabutun dengesini değil ailenin de dengesini alt üst eder. Tabut, ailenin işlev bozukluğunu temsil eden bir noktaya dönüşür ve onu düzeltmek de ailenin normale dönebilmesi için çok önemlidir.

    c-Araçlar
    Cash’in marangozluk aletleri ve Anse’nin çiftlik ekipmanı gibi araçlar, yolculuk sırasında yaşanan dikkatsizlikler nedeniyle tehlikeye atılan saygın bir yaşam ve istikrarın sembolü haline gelir. Cash’in alet edevatı sanki sadeceCash için önemliymiş gibi görünüyor, ancak bu araçlar nehrin taşması ve başıboş suda dolanan büyük kütük tarafından sağa sola dağılınca hem aile hem de Tull onları bulmak için uğraşır durur. Anse'nin çiftlik ekipmanından çok az bahsedilir, ancak Anse yeni bir katır takımı almak için bu aletlerin en pahalı parçalarını ipotek eder ve böylece ailenin yolculuğunda çok önemli bir rol oynar. Bu ticaret, Anse’nin Cash’in gramofon fonundan ve Jewel’in atının satışından elde edilen para, bu karakterlerin en büyük hayallerinin feda edilmesini temsil ettiği için önemlidir. Fakat Anse'nin çiftlik ekipmanlarını para elde etmek için olaya dahil etmesi gerçeği göz ardı edilmemelidir, çünkü bu ekipmanlar ailenin geçimini sağlarlar. Cenazenin sebep olduğu parayı denkleştirmek için Anse, ailenin toprağı sürmek ve hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu bütün araç gereci tehlikeye atar.

    6-MOTİFLER

    a-Anlamsız Kahramanlık Davranışları

    Döşeğimde Ölürken, büyük kahramanlık anlarıyla ve neredeyse epik mücadelelerle doludur, ancak romanın bu tür savaşlara bakışı ironiktir, hatta bazen tamamen absürd ve sıradan birşeymiş gibi görür. Bundrenlerin vagonlarını selle kabarmış nehirden karşıya geçirme gayreti, daha geleneksel bir macera romanında çok güzel görünecek bir mücadeledir, ancak sorgulanabilir bir amaç uğruna gerçekleşmesi sebebiyle burada bu özelliği göremeyiz. Addie’yi Jefferson’a gömme misyonunun aslında Addie’nin vasiyetinden çok Anse’nin sahte dişleri hakkında olduğunu iddia edilebilir. Cash’in kendini feda etmesi çok asil görünür, ancak yaralarından o kadar şikayet eder ki ortada kahramanca bir şey kalmamış olur. Jewel’in hayvanları kurtarması cesaret vericidir, ancak aynı zamanda suçlu da olsa romanda kahramanca sayılabilecek eylemlerin başında gelen Darl’ın ahırı yakmasını da geçersiz hale getirir. Her kahramanlık eylemi, hem kendi içinde gülünçtür hem de epik bir eyleme karşı durur, ve bu roman açısından hem komik hem trajik bir absürdlükle sürüp giden kötülük dolu bir çember gibidir.

    b- İç monologlar

    Faulkner, yirminci yüzyılın başlarında edebiyat kariyerine başladığı için, bir dizi Modernist yazar, bireysel bir bilinç arayışına bir hikaye oluşturmaktansa bireysel bilinci keşfetmeye odaklanan anlatı teknikleri ile denemeler yapıyordu. James Joyce’un “Ulysses”i ve Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” bu deneylerin en ünlüsü ve başarılıları arasındadır, ancak Faulkner da bu çabaya önemli katkılarda bulunmuştur.

    Döşeğimde Ölürken, karakter düşüncelerinin nesnel bir anlatıcıya dayanmadan bütün sansürsüz kaosları içerisinde sunulduğu bir dizi bilinç akışı monologu olarak yazılmıştır. Bu teknik, karakter psikolojisini önemli bir kaygıya dönüştürür ve bu psikolojiyi daha geleneksel bir anlatım tarzından çok daha fazla karmaşa ve yetkinlikle sunabilir. Aynı zamanda, metni anlamak için çok çalışmamız için bizi zorlar. Objektif bir olay çerçevesini takip etmek yerine; görüntülerin, hatıraların ve açıklanamayan kinayelerin arasında bir yerlerde her bir karakterin verdiği parçaları alıp kendimiz bir anlam çıkarmak zorundayız.

    c-Sosyal Sınıf Meseleleri

    Faulkner'in yaşadığı ve yazdığı Amerikan Güneyinde, sosyal sınıf daha hiyerarşikti ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki diğer yerlerden daha büyük bir endişe kaynağı olmuştur ve Döşeğimde Ölürken’in dokusuna kazınmıştır. Faulkner, fakir kırsal halkı zarafet, haysiyet ve şiirsel ihtişamla, kusurlarını gizleyerek veya koşullarını göz ardı etmeden tasvir etme kabiliyetinde olağandışı bir kalem olduğunu kanıtladı. Bundren ailesi, komşu kırsal çiftliklerde istekli ve zarif ev sahiplerini bulur, ancak daha varlıklı kasabalarda soğuk karşılanırlar: Bir mareşal, ceset iğrenç kokuyor burada kalamayız der, bir kasaba adamı Jewel'e bıçak saplar ve ahlâksız bir eczane çalışanı Dewey Dell'den yararlanır. Öte yandan, zayıf gramerlerine ve sınırlı kelimelere rağmen, Faulkner’ın karakterleri düşüncelerini bir tür beceriksiz şiirsellikle ifade eder. Faulkner'ın kırsal bölge sakinleri için ne arzu ettiği tam olarak net değildir - Döşeğimde Ölürken hem kırılgan bir övgü olarak hem de kırsal güney değerlerinin saçma bir ifadesi olarak okunmuştur- ancak Bundren ailesinin geçmişi ve kökeni, yolculuklarını ve birbirleriyle olan iletişimlerini biçimlendirir.

    * sparknotes ve shmoop'dan derleme çeviridir.
  • 216 syf.
    ·4 günde
    Çok önemli bir yazardır. Eserlerini öyle okuyup geçemezsiniz. Kelimelerle genişlettiği anlam dünyasını anlamak için metinler üzerine bence pişmek gerekir. Kitaplarının bazılarını elinize alıp okursanız, okumuş olursunuz olmasına da ve genelde okurken metin içine dalıp gittiğinizi ve anlamı kaçırdığınızı fark ederek bir seçim noktasına gelirsiniz. Ya tekrar başa dönersiniz, ya da dönmeyip yola devam eder kitabı bitirirsiniz ve sonrada sevmedim, sıkıldım, çok fazla benzetme, betimleme, vb yapmış deyip burun kıvırırsınız. İyi konsantre olduğunuzda, kalbinizden bir kıpırtı oluşurken, arada da dudaklarınızdan bunu nasıl yazdın be adam hayreti dökülüverir. İlmek ilmek işler metinleri. Şiirimsi anlatımı, belirsizliğin belirginliği, farklı kurgu yeteneği ile Türk edebiyatına damga vurmuştur, vuracaktır da. Dilin sınırlarını zorlayarak büyülü bir dünya yarattığı söylenebilir. Yere uzanarak yazdığı bazı metinler için en uygun kelimeyi bulmak için günlerce vakit harcadığını şahsen okulumuza geldiğinde birebir kendisinden de duymuştum. Samimi bir şekilde çekingen ve utangaç yapısıyla karşılaştığımda da hayretler içinde kalmıştım. Türkçeye, kelimelerin doğru kullanımına, metinler üzerinde harcadığı emeğe, ticari kaygılar dışında yazmak için yazdığına inandığım ender yazarlardan biridir kendileri. Ülkemizde sonradan hakkettiği noktaya geldiği zamanlarda kendisinden haberdar olduğum için, - ülkenin olduğu kadar benim eksikliğimdir- eserlerini okumaya başlamak, ilk eserden son esere göre olmamıştır. Dolayısıyla ilk romanını okumak şimdi kısmet olmuştur.
    216 sayfadan oluşan bu romanda iki farklı zaman, Bedran’ın gençlik ve kaza yaptıktan sonraki halini okuruz. Geçmiş ile şimdinin, çocukluk ile gençliğin, kent ile kasabanın arasına sıkışıp kalmış bir karakterin kaçışını, kaçarken içinde kaldığı boşluğu, yalnızlığı ifade eden güçlü metne sahiptir. İlk romanında nasıl bir yazar olacağını bu kadar güçlü bir şekilde koyabilmesi beni gerçekten şaşırttı. Gelecekteki eserleri okuduktan sonra yazarın ilk dönemlerine dönüp okuma yapılınca bu hayret kaçınılmaz oluyor. Gerçekten bu kadar güçlü paragrafları nasıl yazabildiğini anlayamıyorum. Kitabın içinde geçen aykırı ilişkileri ön plan çıkarmak -romanda alt alta koysan iki sayfa yapar herhalde- çok doğru olmaz diye düşünüyorum. Lütfen bu yazarın, bir eserini okuduğunuzda, o eserle ilgili yapılmış akademik çalışmalara göz atın.

    Hasan Ali TOPTAŞ’ın eserleriyle ilgili çok sayıda akademik araştırma yapılmıştır. Onlardan bir tanesi Ferhat OKATAN’ın “HASAN ALİ TOPTAŞ’IN ROMANLARINDA POSTMODERNİST ÖGELER” adlı çalışmadır. Bu çalışmanın içinden bu romanla ilgili olan bölümü sizinle paylaşmak istedim:
    Roman genelde bireyin toplumsal yaşamda ve kişiler arası ilişkilerde ‘’yalnız’’ olma halini anlatır. İki farklı zamanı anlatan roman, gençlik ve kaza geçirdikten sonraki hali birinci şahsın bakış açısıyla anlatılır. Kahraman toplumsal yaşama ve kurallarına uyum sağlayamayan fakat bu kurallar bütününden de bir türlü kopamayan sürekli bir yalnızlığa itilmiş bireydir. Romanın diğer bir dikkat çekici özelliği ise otobiyografik unsurların fazla oluşudur.

    1. 1. Geleneğe Karşı Uyumsuzluk ‘’Trompet Olmak ve Tavşan İmgesi’’
    Anlatıcı aslında bu iki simgeyle bir bütünlüğe kavuşur. Trompettir çünkü toplumun dayattığı yaşam tarzını hiçbir zaman kabul etmez. Trompettin doğal yapısını açıklarken ‘’farklılığını’’ vurgular yazar. Sesinin diğer entrümanlardan farklı ve asi oluşuyla her zaman diğer enstrümanlardan ayrıdır der. Yazar insanların bir birini tekrar eden yaşamlardan ibaret olduğunu vurgular. Böylece yaşamlarının hiçbir zaman farkında değillerdir.

    ‘’uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı.’’(25)
    Yazar ‘’uyum’’ kavramının toplumsal açıdan bir kabullenme ve denetleme aracı olduğunu dolayısıyla baskının egemenliğin hüküm sürdüğü bir genellemede bireyin giderek kendisi olmaktan çıkıp yok hükmünde bağımlı bir nesneye dönüşeceğinin vurgular.

    ‘’O bağlar ister birkaç yudum sütün ılıklığından, ister bir rahmin karanlık anılarından, isterse bir sarılışın sıcaklığından doğsun; hatta ister ilk lokmamızın hatırından, ilk adımımızın sevincinden, ilk sözcüğümüzün tınısından ya da planlanmamış bir birlikteliğin planlanmamış fedakârlıklarından oluşsun, sonuçta ikimizi de biraz körleştiriyor, topallaştırıyor ve sağırlaştırıyordu.’’(27)

    Anlatıcının ‘’annesi’’ ile ilişkisini tasvir ettiği bu satırlarda anne kavramının bireysel bir boyuttan çok toplumsal bir boyutun ürünü olduğu unutulmamalıdır. Bağımlıdır çünkü anne toplumun bir ürünü olarak çocuğunu yetiştirir ve ona tekrar sunar. İlk öğreticinin her davranışı ve öğrettiği her şey bireye zamanla bir yük ve anlatıcının değimiyle esir olmanın yani zincirlenmenin ifadesidir.

    Aslında roman anlatıcısı hikâyesini anlattığı zaman içerisinde hiçbir zaman ‘’aynılaşmak’’ ‘tekrarlanmak’’ kavramlarını kabul etmemiş bunun için sessiz ve ürkek bir mücadeleye girişmiştir. Bundan dolayı kendisini ‘’tavşan’’ olarak nitelendirir. Roman boyunca hep sessiz ve içine kapanık bir karakterdedir. Pasiftir; hayatına giren hiçbir bireye ne olumlu ne de olumsuz bir yönlendirme çabası olmamıştır. Bundan dolayı her zaman seyirci konumundadır. Böylece isyanı ve uyumsuzluğunu içinde yaşamış sessiz bir direnişe girişmiştir.
    ‘’Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş öylece bakıyordum.’’(5)

    Roman bu cümleyle başlar, anlatıcı roman boyunca olayların içinden geçen bir karakterdir. Her an, bir yaşanmışlığın izini üzerinde bırakır kahramanın.

    ‘’Hiç kuşkusuz, zaman, bir iş sahibi kılmakla çoğunluğun yanına atmıştı beni. Korktuğum da buydu zaten. Çoğunluğun işlettiği kocaman bir uyumun parçasıydım artık; yani, yükselişlerinin en uç noktasına tırmandıkları için çoğunluk oluşturabilen insanların yanında yer almakla, her şeye karşı yeniktim! Haklılığım, daha başlarken çoğunluğun haklılığıyla birlikte süresini doldurmuştu. Bu noktadan sonra, onların yaşama biçimleri kadar yaşlıydım ve beni yıkımlar bekliyordu gelecekte, düşbozumları, gözyaşları, öfkeler, gerilemeler ve çatırtılar bekliyordu. Bir şaşırmalar tabii, yeni filizlenen her uyumsuzluğun karşısında sarsılmalar, sonra iç geçirmeler, sonra korkular.’’(137)

    Yazar çoğunluğun değer yargılarına bağlanmakla her hangi bir araçtan farkının kalmadığını, özgürlüğünün çoğunluğa bağlanmakla yani var olanla eşitlendiğini bir anlamda yaşamsal alanın sıfırlandığını ve yenik bir duruma düştüğünü anlatıyor. Bireyin körleşmesiyle bir anlamda düşünce yollarının bir bir tıkanmasını ve var olan kalıpların süregelen zaman içinde devamlı tekrarlanarak ferdin her türlü düşünsel hareketini yok ettiği bir dünyanın parçası olmayı kabul etmiyor.

    Yazar eşya insan arasındaki genel kabulün bir bağımlılık ve tutku olduğunu düşünür, insan ne kadar bağlanırsa o kadar ruhu ağırlaşır. Tutkularının insana hükmetmesi yalnızlaşan insanın çevresine güvensizliğinden ileri gelir der.
    ‘’Sahip olma duygusu ruha yüktür, ’’ demiştim daha sonra. ’’(33)

    ‘’onlar da yalnızca eşya değillerdi zaten; onlar, karımın beynine kök salan tutkunun eşya görümüne bürünerek evimizin ortasına burasına dağılışıydı, kokusuydu o tutkunun, dumanıydı, sisiydi ve giderek genişleyen, kalınlaşan ve kendisini yaratanla birlikte benim de üstüme çöken karanlığıydı. . . ’’(32)

    Maddenin insanı ele geçirmesi, bir anlamda ona hükmetmesi ve esir almasıdır mesele. Onun esiri olur, onunla birlikte nefes alır, onunla birlikte katılaşır, onunla birlikte tüm melekeleri değersizleşir. Yüzeysel bir tutkunun bir parçasıdır artık insan ve yüzeyde yavaş yavaş kendini boğar.

    ‘’Öyle ki, her eşyanın bir arsası vardı artık evimizde, avlusu vardı ve her biri komşu eşyaların bahçesine girmeden, kendi mülkünde, kendi halince yaşayıp gidiyordu. ’’(7)

    Eşyalara sınırlı yaşamda bir alan açan ve onların söz sahibi haline getirilişini hatta mülk sahibi gibiymiş gibi gösteren anlatıcı ister istemez dışarıda köşe bucak çoğunluk tarafından kısıtlanan yaşamı yine çoğunluğun anlayışı etrafında eşyaların varlığı ile kısıtlanıyordur. Kısıtlanan yaşamında kendisinin değil, eşyaların ve onlara bağlı olan tutkular söz sahibidir
    .
    ‘’İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü. En çok da sevgiyi elbette, alışılan yaşam biçimlerini, alışılacakları… Ava hazırlandıklarında, silaha dönüştürdükleri şeylerin geride kalan izlerinden, belki durumlarına uygun birer gerekçe yaratacaklardı daha sonra bu yolcular; gerekçelerin gölgesinden de çeşitli yetkiler çıkaracaklardı kendilerine ve böylece, bütün silahlar dosdoğru bana yönelecekti.’’(10)

    Anlatıcı korkusunun kaynağını açıklar bu satırlarda, çünkü insanlar ona göre her türlü unsuru bir silah gibi kullanma yetisine sahiptirler ve yazar bu yüzden insanlardan kaçar. Onlardan korkar ve ürker. Bu paragrafta sevgi kelimesi tesadüfen kullanılmamıştır çünkü sevgi kahramana göre en önemli silahlardan biridir. Böylece karısıyla arasındaki ilişki ve karısının yavaş yavaş sanki bir girdabın içine çekiliyormuşçasına çoğunluk değerlerinin kendi benliğini yok etmesine izin vermesi kahramanın ise buna sadece seyirci kalmasını sağlamıştır. Karısını sever fakat karısı ondan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır.

    Anlatıcının dünyasıyla Fransız yazarı Albert Camus’nun ‘’uyumsuzluk’’ ve ‘’baş kaldırı’’ hatta ‘’intihar’’ kavramlarını birleştire biliriz. Roman boyunca anlatıcı, hayatının hemen her döneminde kitlenin hiçbir yönlendirmesini kabul etmez, bundan dolayı yaşadığı kasabadan ayrılarak kente gider fakat burada da aynı kalabalık ve topluluk anlatıcıyı sınırlar ve yönlendirmeye çalışır, gittikçe artan yalnızlığı hem düşünsel hem de fiilli bir baş kaldırıya doğru yönelir. Hatta babası, kahramana ‘’Herkes gibi olamadın gitti!’’(111) cümlesini söyler, bu cümle kahramanın toplum karşısındaki yalnızlığını gösterir bir anlamda. İntihar kavramı ise aslında kahramanın en son sayfalara bıraktığı hamledir. İntihar etmek ister çünkü kaza geçirmiştir ve yatalaktır, güçten yoksun bir halde hiçbir şeye karşı koyamaz, sadece susar ve bir gün karısı onu terk eder.

    Yazarın roman boyunca kendine yakın gördüğü tek insan kente geldiğinde öğrenci evinde tanıştığı ev arkadaşı İsvan adlı karakterdir. Anlatıcı gibi o da sessiz bir insandır. Fakat sonunda İsvan ölür, yalnız hayatı boyunca İsvan’da kendisini görür, çünkü ölümü de yaşamı gibi sessiz bir şekildedir.
    Kahraman anlatı boyunca hep bir arayışın içindedir, kaybettiği ve bulmayı amaçladığı şey ‘’özgürlük’’tür ‘’zincirlerinden’’ kurtulmak için her türlü düşünsel çabaları onu bir girdabın içine çeker. Çünkü var olduğu sürece toplumdan ve onun değerlerinde kaçamaz. Geçmişin yükünü omuzlarından atmak istese de her zaman geçmişin anılarıyla meşguldür. Geçmişini geride bırakmak için mekân değiştirir ve kente gelir fakat burasının kasabadan daha büyük ve şaşalı bir mekândan fazlası olmadığını görür.

    ‘’Önümüzde mor dağlar yoktu artık, bozkırda yoktu, toprak damlı köyler de, ovalar da. Alacakaranlık caddeler vardı, dev karaltılarıyla kocaman kocaman binalar, gecenin bir ucundan bir ucuna abanan köprüler, ıssız kavşaklar, durup dinlenmeden akan ışıklar ve ışıklar vardı. Otobüs terminaline girdiğimizdeyse, yağmur karşılamıştı bizi, koşuşan insanların, peronuna girip çıkan otobüslerin, tepeleme dolmuş çöp bidonlarının, bavulların ve ayrılıkların üstüne sinsi sinsi çiseliyordu.’’(45)

    1. 2. Üslup ve Kelimeler
    Hasan Ali Toptaş’ın romanda üslubunun en önemli özelliklerinden biri cümlenin devam ettikçe sistemli bir şekilde dağılışı biterken de cümlenin kendi içine dönmesidir ve tek bir merkezde sonlanmasıdır. Yazar bunu yaparken ilgi odağındaki konuyu çeşitli bağlamlara ve çağrışımlara gönderir ve bu çağrışım ve bağlamları en sonunda tek bir merkezde toplar.

    ‘’Orada, kekik kokularının arasında bir başıma yürüyor varsayardım kendimi ve daldan dala seken rengârenk kuş cıvıltılarının yanaklarımı çizip çizip geçtiğini düşünürdüm. Sonra, kayalıkların çevresini saran o masmavi, o koskoca boşluğun sessizce toplanıp topuklarımda, küçücük bir nokta halinde, adeta beni uzaklara çağırırcasına tatlı tatlı zonkladığını, zaman bu zonklamaların çam dallarında kıpırtı olarak yankılandığını, yankılana yankılana yeşil bir rüzgâra dönüştüğünü ve rüzgârın da yeryüzünü köşe bucak dolaşıp gene bana döndüğünü düşünürdüm.’’(51)

    Bu dağılış ve kendine dönme meselesi şiiriyetin bir ifadesini bize verir. Dağıldıkça renklenen ve farklı terkiplerin dünyasına açılan cümle, farklı nesnelerin üzerinde gezindikçe bir hafifliği kendi bünyesinde doğurur, böylece metin veya cümle, akıcılığının yanında ahenkli bir varlığa dönüşür.
    Kelimeleri bir boşluğun içine yerleştiren yazar, metnin bağlamını genişlettikçe anlam alanı da genişler. Kendi ifadesiyle ‘’hayatı kelime kelime genişletmek’’ kurguyu sürekli bir hale getirir. Kurgunun beslendiği kaynaklarsa önemli değildir, amacı cümlenin ve kelimenin çağrışım alanlarını genişletmektir.

    ‘’Bütün bekleyişler bir yanılsama aslında, hem de gerçekliği kavranamayacak kadar büyük yanılsama; çünkü bekliyor görünen ne varsa, bekleyişinin içinde yavaş yavaş yürüyor; gizleniyor kimi zaman, daralıyor, dağılıyor ve biçimde biçime girip kendi özündeki sonsuzluğa doğru akıyor…’’(43)

    Dilin ve üslubun özgürleşmesi, kavramların farklı kavram alanlarına doğru eklemlenmesi; söyleyişi bir anlamda üst bir yapıya dönüştürür. Anlam çeşitlenerek belli parçalara bölünür. Anlatıcı yukarıdaki bitmemiş cümlede bekleyişin imkânsızlığını anlatır fakat farklı devinimlerde bekleyişin sürekli bir hareketinden söz eder. Sonunda ise beklemenin sonsuza akan bir süreç olduğunu belirterek cümlesini üç nokta ile tamamlar. Aslında bu üç nokta cümlenin sonsuz bir düzlemde aktığını tıpkı bir bekleyiş gibi devamlı kendi içinde yürüdüğünü imler.

    ‘’Oysa ikimiz de biliyoruz ki, boşlukta sallanan ellerimizde, duvarları okuyan yüzlerimizde, düğümlenen hıçkırıklarımızda ve dudaklarımızdaki sessizlikte konaklaya konaklaya ilerleyen bu yorgun tren, usancın, nefretin ve sonunun nereye varacağı şimdiden kestirilemeyen bir düşmanlığın tohumlarını taşıyor geleceğe…. ’’(44)

    Bir kaosun içinde olan yazar üslubunu onun imkânlarını önceleyerek kullanır. Bütün düzenli ve mantıksal bağlantıları kaosun mantıksal düzlemine yerleştirir ve anlamlandırır. Her soyut ve somut kavram birbiriyle ilişki içindedir, birbirini doğurur ve yok ederler.

    ‘’Basamakları çıkarken, bıyıklarını hiç fark etmemiştim; ama ben yaklaştıkça bıyıklandı adam, ben yaklaştıkça bıyıklandı, hatta aradan yıllar geçmiş gibi kır düştü bıyıklarına, hatta yalnızca bıyıklarıyla dikildi ayağa, yalnızca bıyıklarıyla baktı yüzüme ve bıyıklarıyla, ‘’Kimi aradın?’’ diye sordu.’’(87)

    Üslubun farkındalığını merkeze alan yazar dikkati tek bir noktada toplar. Farkındalığı geniş bir bakış açısıyla yakalarken bilinçli ve unsurların belli bir noktanın içinde toplanmasını sağlar.

    ‘’Otobüs, küçük, loş ve tozlu dükkânlarla çevrili kasaba meydanını geride bırakıp da tek katlı evlerin bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla ilerlemeye başladığında, içimde başka boşluklar açılmıştı oysa ve bu boşluklar, önümde pofur pofur sigara içen şoförün vitesi her değiştirişinde biraz daha genişlemişti. Kayalıklar arasından çıkıveren uçsuz bucaksız bir deniz gibi tıpkı, ya da, tepeden tıranağa yeşile kesmiş alaca karanlık bir ormanda yürürken yürürken ağaçların gerisinde beliriveren, sonsuzluğu parçalanmışlığında saklı, bulutlu bir gök yüzü gibi.’’ (6)

    Yazar üslubunu oluştururken kelimelerin müzikal değerlerini göz ardı etmez. Müziğin akıcı ve matematiksel boyutu cümlelerin oluşumunda işlevsel kılınır. Metnin iç sesinin yani söyleyiş kıvraklığının sağlanmasını bilinçli ve bilinç dışı matematiksel oluşumu kelimelerin uyumlu bir şekil var olmasını sağlar. Bu uyumu sağlarken yazar kelimelerin ve kelimeler arasındaki sessel uyumu yakalamaya çalışır.
  • Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hâlâ neden okumalıyız?
    ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil

    Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel “Ames Daily Tribune” gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; ‘’Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap’’. Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi.

    Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir.

    Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu?

    Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz?

    Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor.

    Tıpkı, New Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi…

    2013 Mayıs’ında dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch... Aynı günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil 3 yıl kadar önce... Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi üzerine...

    Crouch bu şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’ endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir:

    ‘’Raflardaki kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları, bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor. Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir kataloğu haline gelmiş meğer...’’

    İyi bir kitap okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’ diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried Sassoon’ın şu tespiti yetişir;

    ‘’İnsan olmanın kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda, her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar, kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen uzaklaşır.’’

    Benzeri bir sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz; ‘’Okuduğum kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, maatteessüf, o kitabın geri kalan her şeyi…’’

    Aynı itirafında Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’.

    Romancı James Collins de New York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş. Yıllar sonra o günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir... Kaldığı tatil evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir. O da, sadece o kitabı değil geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında Collins.

    Bilgisayar bilimci ve yazar Paul Graham ise, blogundaki bir yazısında, Villehardouin'in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor.

    İngiliz yazar C.D. Rose da Electric Literature’deki bir yazısında, çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey hatırlamıyor.

    Elbette bu sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun 'kehaneti'nde bulunan da olmuş.

    Sokrates, genç aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun, ‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus, Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’.

    Sözlü geleneğin sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin ‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek. Tarih boyunca bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir türe dönüştük.

    İnternet ile birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive Thompson gibi bunun yararlarına inananlar da var. Thompson silikon hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve ‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın yükseldiğini hatırlatıyorlar.

    İnternetin genel olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz:

    Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap okumalıyız?

    Hepimizin, keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve ‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’ isteyen bir iş.

    Kitap okumak elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir. Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de).

    Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir…

    İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.

    Son 200 yılda ne oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı?

    Biyoetik profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu soruya bulduğu en önemli yanıt, 'edebiyatın kitleselleşmesi'dir.

    Gazeteci Janan Ganesh de, Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı yazısında, buna dikkat çekiyor. Bu aslında film uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh, romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği ‘’film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü aktararak devam ediyor; ‘’Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz.

    18’nci yüzyılda doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan insanlara da empatiyi büyüttü. Örneğin, kadın erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu itiraf edeceklerdi.

    İnsan uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor. Ona göre okumak bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz. Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o oluyoruz. Farklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve ‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun farkındalığına eriyoruz.

    Varoluşunu, ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin, üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir.

    İyi bir roman, ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük cehalettir.

    Kitap okumak içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı, kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi...

    Bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur. Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan ‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden okuyandır’’.

    İyi bir kitap bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar. Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. Dot.com rüzgarında büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin, 2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor.

    Peki 'bilim' ne diyor bu sorunumuza?

    Aslında bilim de edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin nedenlerinden biridir bu.

    İnsan beyni, biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca, beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder. Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır. Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz.

    James Collins, büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını yazıyor yazısında.

    Proust ve Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır Colllins’i…

    ‘’Ben, senin, o kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’ der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon icra etmeye devam ederler.

    Collins, ‘’Yani, okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu diyorsun?’’ diye sorar.

    ‘’Hepsi hala orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’.

    https://t24.com.tr/...den-okumaliyiz,21516
  • ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil

    Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel “Ames Daily Tribune” gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; ‘’Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap’’. Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi.

    Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir.

    Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu?

    Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz?

    Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor.

    Tıpkı, New Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi…

    2013 Mayıs’ında dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch... Aynı günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil 3 yıl kadar önce... Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi üzerine...

    Crouch bu şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’ endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir:

    ‘’Raflardaki kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları, bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor. Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir kataloğu haline gelmiş meğer...’’

    İyi bir kitap okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’ diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried Sassoon’ın şu tespiti yetişir;

    ‘’İnsan olmanın kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda, her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar, kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen uzaklaşır.’’

    Benzeri bir sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz; ‘’Okuduğum kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, maatteessüf, o kitabın geri kalan her şeyi…’’

    Aynı itirafında Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’.

    Romancı James Collins de New York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş. Yıllar sonra o günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir... Kaldığı tatil evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir. O da, sadece o kitabı değil geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında Collins.

    Bilgisayar bilimci ve yazar Paul Graham ise, blogundaki bir yazısında, Villehardouin'in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor.

    İngiliz yazar C.D. Rose da Electric Literature’deki bir yazısında, çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey hatırlamıyor.

    Elbette bu sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun 'kehaneti'nde bulunan da olmuş.

    Sokrates, genç aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun, ‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus, Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’.

    Sözlü geleneğin sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin ‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek. Tarih boyunca bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir türe dönüştük.

    İnternet ile birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive Thompson gibi bunun yararlarına inananlar da var. Thompson silikon hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve ‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın yükseldiğini hatırlatıyorlar.

    İnternetin genel olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz:

    Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap okumalıyız?

    Hepimizin, keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve ‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’ isteyen bir iş.

    Kitap okumak elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir. Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de).

    Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir…

    İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.

    Son 200 yılda ne oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı?

    Biyoetik profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu soruya bulduğu en önemli yanıt, 'edebiyatın kitleselleşmesi'dir.

    Gazeteci Janan Ganesh de, Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı yazısında, buna dikkat çekiyor. Bu aslında film uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh, romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği ‘’film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü aktararak devam ediyor; ‘’Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz.

    18’nci yüzyılda doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan insanlara da empatiyi büyüttü. Örneğin, kadın erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu itiraf edeceklerdi.

    İnsan uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor. Ona göre okumak bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz. Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o oluyoruz. Farklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve ‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun farkındalığına eriyoruz.

    Varoluşunu, ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin, üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir.

    İyi bir roman, ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük cehalettir.

    Kitap okumak içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı, kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi...

    Bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur. Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan ‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden okuyandır’’.

    İyi bir kitap bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar. Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. Dot.com rüzgarında büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin, 2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor.

    Peki 'bilim' ne diyor bu sorunumuza?

    Aslında bilim de edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin nedenlerinden biridir bu.

    İnsan beyni, biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca, beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder. Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır. Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz.

    James Collins, büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını yazıyor yazısında.

    Proust ve Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır Colllins’i…

    ‘’Ben, senin, o kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’ der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon icra etmeye devam ederler.

    Collins, ‘’Yani, okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu diyorsun?’’ diye sorar.

    ‘’Hepsi hala orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’.

    Cemal Tunçdemir

    https://t24.com.tr/...den-okumaliyiz,21516
  • 448 syf.
    ·Puan vermedi
    Her başlangıç zordur elbette. Düşünün bir kendi hayatınızda attığınız adımları verdiğiniz kararları. Bir çok ikilem bir çok iklim içinde. Rüzgar, güneş, sıcak, soğuk, deprem, sel hepsi yaşanıyor hayatın her döneminde ve tabii karar öncesi ve sonrası. Şartları düşününce en çok keşke ve pişmanlık belirtisi gösterdiğimiz an karar verdiğimiz anlar oluyor. Keşke o hamburgeri yemeseydim diyoruz bazen ama inanın o şartlar içinde en size yakın ve en doğru olduğunu düşündüğünüz seçeneği tercih ediyoruz. Yani o anı şimdi yaşasak bile aynı hamburgeri seçme ihtimalimiz var. Biz bir çok şeyi seçerken özgür olduğumuzu var sayıyoruz. Gerçekten öyle mi? Bu sorunun cevabını sürekli arıyor insanlık. Sürekli soruyor ve sürekli çıkarımda bulunuyor. Ayrıca özgür irade ile alınan anlık kararlar geriye dönüp baktığımızda:

    “Hiçbir garantisi olmayan, nadiren korunabilen ve her an kayıp gidebilecek birtakım şeyleri elde etmek için hiç düşünmeden, canımızı dişimize takar çabalar dururuz; hiçbir şey sonsuza kadar kazanılmaz; elde edeceğimizin kalıcı olmayabileceğini unutur ve çok defa savaşır, iş çevirir yahut yalan söyleriz, alçakça davranışlarda bulunur, ihanet ederiz ya da fesat çıkarır, suç işlemesine sebep oluruz ve etkisi bir kez geçtikten, geçerliliğini yitirdikten sonra savaşların ve çevrilen işlerin, yalanların, alçaklıkların, ihanetlerin ve suçların hepsi anlamsız ya da daha kötüsü yüzeysel gelir bize.”

    Kararlar bize ait bu kesin öbür türlü düşünmek yaşamla pek bağdaşmıyor aslında. Başka türlü düşünmek egomuzda ciddi yaralar açıyor. Ama pişmanlık bizim lüksümüz keşke deyip acımak ve acındırmak da öyle. Sosyal destek alma ihtiyacı burada işte empati denen olgu burada. Haklı olmak istiyoruz her zaman bir onay bekliyoruz daima. Bu eksikse kendimiz gideriyoruz bu eksikliği o şişmiş EGO’muzla. Sonra devreye suç ve ceza giriyor. Bazen kendimizi bazen karşı tarafı bazen de herkesi bu suçtan mahkum edip cezalandırıyoruz.
    Yaşam akıp giderken aldığımız ya da almadığımız tüm kararlarda duygular da rol alıyor. Bazen olumlu bazense olumsuz. Ve ortaya sırlar çıkıyor bilinen veya bilinmeyen, paylaşılan veya paylaşılmayan.
    Franco dönemi sonrası İspanya’nın ikliminde yazılmış bir roman. Karakter seçimleri de elbette ona uygun. Sırlarla dolu bir çok karakterin kendine özgü temize çıkma isteği yanında o faşizan dönemin kalıntıları üzerine kurulan hayatları görüyorsunuz. Güç sahibinin sorumlulukları avantajlarını ve ya kötü niyetini örtme çabalarını görüyorsunuz. İlgi isteyen insanları ve bulamayınca deliye dönen karakterleri okuyorsunuz. Yaşayan nefes alan karakterler yaratmak konusunda usta bir yazar Javier Marias. Hiç bir zaman keskin kenarları olmayan karakterleri seviyor. Bir sürü özelliği olsa bile insan olduğu gerçeğini asla unutmuyor. Yazar “titrek parmağımızla gösterdiğimiz kişi” tarafında sevilme isteği doğrultusunda sorguluyor bütün bu soruları. Coğrafya ve iklimin siyasi çalkantıların hüküm sürdüğü bu topraklar üzerinde yazıyor tüm seçme seçilme sevme sevilme isteğimizi. Yaptığımız her hatanın nedeni sonucu içinde tek gözlü bir senarist ailesi ve arkadaşları etrafına oturtuyor kurguyu. “Acı bir başlangıç bu”ise romanın içinde izini aradığı ünlü İngiliz yazar William Shakespeare’in dizeleri. Bir dedektif inceliğinde olmasa da gerçeği arıyor. Gerçekten var mı yok mu yazar mı değil mi soruları soruyor. Yazarın ayrıntıcı yanını çok seviyorum düşünce akışını da. Bir döneme tanıklık ederken yaşamın bu elle gösterilen yanını sorguluyorsunuz. Roman kahramanının görmeyen gözü eşliğinde. Ya da gören tek gözü çerçevesinde.
    Keyifli okumalar!