• 705 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Aslında inceleme yapmaktan vazgeçmiştim. ve yaptığım incelemeleri silme kararı almıştım. Fakat bir arkadaşımın ricası üzerine nacizane bir şeyler yazmaya çalışacağım. Konu dostoyevski olunca dilim tutuluyor ve ne yazsam tatmin olmayacağım. Neyse bu inceleme ve yaptığım tüm incelemeler silinecektir. Bilginiz olsun öncelikle. :)

    Edebiyat iyiliği değil kötülüğü haykırmak zorundadır. has metin de kötülüğün toprağından göverir zira. tohumu sağlam olan yazarın derdi bu olmalıdır. elindeki balkıyan baltasını tefeci kadının kafasına indiren o katili niye bu kadar çok sevdik sanıyorsunuz?

    Hakikat insanın en büyük yarasıdır.. dünyayı değil dünyasızlığı kucaklayan bir tini olması da kendi yıkımını yaşamın her alanına yayması da şüphesiz bundandı raskolnikov'un.. her ne kadar temsil ettiği kirli ve karanlık tür düpedüz onu bütünüyle dünyanın dışına itiyor değilse bile düpedüz dünyanın içinde de tutabiliyor değildi.. böylece kendi hiçliğini varlığında tezahür ettirebilmesini de iyi bildi.. temas ettiği yeraltı solgunluğuydu gökyüzünün.. ne özgürlüğe maruz kalmanın yükünü ve hafifliğini koparıp atabiliyordu kendinden ne de boşluğu dolduran hava kütlesinden arındırabiliyordu artık kendini.. durup dinlenmeksizin bu dünyanın avlusunda, cehenneme o kadar çok odun taşıyordu ki biteviye ve inatla bu kıyıcı gülünçlüğüyle, ateşi, kötülüğün çukurunu kazan varlıkları yaksın diye..
    sanırsın yeryüzündeki bütün suçları bir mıknatıs gibi kendine çekerek cezasını arıyordu.. Tıpkı Dostoyevski'nin Raskolnikov'u haklı göstermesi gibi mazlumları 'HAKLI' çıkaracak bir yazara ihtiyaç var. (Dostoyevski, Raskolnikov'un şeytan teninin altındaki meleği görmüştü!)
    O da tarihtir.
    (Dostoyevski, hepimiz adına suçu cezalandırmıştır. O, Îsâ'nın Çarmıhıdır ve tüm insanlığın kefaretini ödedi.)

    sen ey suç ve ceza!
    o kutlu söylence.. kendini iyileştiremeyen devinim.. karanlığın kımıltısı.. ölümün dirimi.. narın çığlığı.. hüznün coşkusu.. rüzgârın dili.. taşın sessizliği.. yokluğunu şiiri.. ruhun akışı.. kalabalığın suratsız kılıfı..
    sen ey raskolnikov!
    sana bin selam olsun..
  • Ölümün kimseyi sevindirmedi
    Atsız arabasız kalktı cenazen
    Alçak gönüllü adamdın
    Herkesten uzak yaşadın
    Cami avlusunda
    Ölümün de gürültüsüz olsun
  • Yazmış olduğu romanlarla tanıdığımız, Batılı anlamda ilk romanların yazarı, Servet-i Fünun'un öncü kalemi Halit Ziya, romanlardaki kurguların aksine, bu kez hayatın ona hazırladığı kurguya maruz kaldı. Kendi ifadesiyle "Ne kadar iyi yetiştirilmek mümkünse öyle yetişsin." dediği ve öyle yetiştirildiğine inandığı evladı Vedat, arkasında acı bir hikaye bırakarak bu hayattan ve Halit Ziya'dan çekip gitti.

    Bir Acı Hikaye'yi çok net bir acı hissiyle okudum. Kendimden izler gördüğüm babanın acısı değildi sadece hissettiğim. Vedat'ın göz göre göre kaybedilişine üzüldüm. Oğlunu hayatının merkezine koyan bir babanın, oğlunun ölümü karşısında hiçbir yere yaslanmayan haline üzüldüm. Aydınlarımızın içinde yaşadıkları hamakta, parçası oldukları ülkeden ne kadar uzakta oluşlarına, bize ne kadar yabancı olduklarına üzüldüm.

    Tolstoy, Halit Ziya'ya kıyasla daha çok bize ait bir figür olarak duruyor kültür atlasımızda. Ülkesinden "Rusya Ana" diye bahsediyor Tolstoy. Bir ayağı, toprağının bağrında öbür ayğı etki etmek istediği Rus halkının yaşam ve inanç dünyasında. Edebiyatın alasını yapıyor ama fildişi kulesinde halktan bihaber yaşamıyor. Hemen köşeyi döndüğümüzde ya da bir cami avlusunda namaz vaktini bekleyen yaşlı amcaların içinde karşılaşabileceğimiz kadar bize ait gibi duruyor.

    Dünya edebiyatı dendiğinde akla Rus Edebiyatından birçok isim geliyorken Türkiyeli yazarlardan neden kimsenin gelmediği sorusunun cevabı burada yatıyor işte. Orhan Pamuk'un Nobel Ödülü almış olması bile, bizi henüz dünya edebiyatına ait bir değer olduğuna inandıramadı. Mevzu derin, girmiyorum.

    Bizim yazarlarımızın çoğu bize ait değiller gibi yaşayıp, bize ait değiller gibi yazıyorlar. Sonuçta mesela; Bir Acı Hikaye, Halit Ziya için oğlu Vedat'ın acı hikayesi iken bizim için aydınların karanlığında yaşayan Türkiye'nin acı bir hikayesi oluyor.
    ...
    Türk Edebiyatı içinde Halit Ziya belki bir zirvedir. İçinde ölümün olmadığı bir hayatta belki çok iyi bir aktördür ama ölümün karşısında maalesef tam bir zavallı gibi yazmıştır.

    Halit Ziya'yı küçümsemiyorum, garipsiyorum daha çok, şaşırıyorum. Ciğeri yanan bir baba gayet tabii oğluna yanıyor. Oğlunun onca üstün meziyetine, onca iyi eğitilmişliğine, kendisini bekleyen müstakbel parlak geleceğine sırt çevirip ölümü seçmesine ağlıyor.

    Bir baba evladının müstakbel parlak hayatını kaybettiğine yanmasından daha çok evladını kaybettiğine yanmalı.

    Ben öyle yapıyorum.
    Serçe Dergisi
    Sayfa 20 - Yunus Yağız - "Acı Hikayemiz"
  • Yaşamak hükmünü sürdürse de tenimizde
    Herkes biraz kendi cenaze töreninde...
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 31 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • #şiirpostu

    Dostoyevski’yi “Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler, Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda”

    BİR YİĞİTLİK ÂNI

    Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
    22 Aralık 1849

    Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
    Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

    Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
    Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
    İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
    Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
    Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
    Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
    Bindiriyorlar ite ite.

    Adamın yanında, zincire vurulmuş
    Suskun ve yüzleri solgun
    Dokuz yoldaş;
    Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
    Hepsi seziyor çünkü
    Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
    Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
    Yaşamının,

    İşte durdu
    Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
    Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
    Açılan demir parmaklıktan
    Karanlık bir dünya parçasına.
    Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
    Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
    Kül rengi bir sis tabakası
    Süslemekte yüce mahkemeyi
    Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
    Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

    Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
    Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
    Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

    Ölüm!
    Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
    Sessizliğin titreyen aynasına,
    Ve sert bir ses duyuluyor
    Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
    Ve sonra,
    Sessiz bir mezara düşüyor
    Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

    Sanki düş görür gibi,
    Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
    Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
    Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
    Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
    Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
    Sessiz bir feryatla
    Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
    Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

    Sonra, üçer üçer
    Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

    İşte aceleyle bir kazak geliyor
    Gözlerini bağlamaya.
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
    Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
    Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
    Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
    İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
    Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
    Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

    İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
    Ama şu anda,
    Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
    Ve bu kandan
    Pırıltılı dalgalar halinde akan
    Bütün bir yaşam fışkırıyor.
    Ve o,
    Bu anda, şu ölüm ânında
    Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
    Ruhunda yeniden canlandırıyor;
    Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
    Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
    Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
    Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
    Birkaç dost, iki yudum şehvet,
    Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
    Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
    Damarlarında dolaşıyor;
    Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
    Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
    Ama acı gerçek,
    Siyah ve ağır
    Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
    Ve şimdi,
    Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
    Seziyor siyah ve sessiz adımların
    Giderek yaklaştığını;
    Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
    Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
    Ve sonunda atmaz olduğunu.
    Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
    Kazaklar,
    Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
    Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
    Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
    Bu bir tek saniye bin yıla bedel.

    Ve birden bir haykırış:
    Durun!

    Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
    Sesi açık ve berrak
    Ölüm sessizliğini kesiyor:
    Çar hazretleri
    Tanrı adına merhamete gelip
    Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

    Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
    Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
    Fakat damarlarındaki kan
    Yeniden harekete geçiyor.
    Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
    Ve ölüm
    Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
    Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
    Sonsuz ışığın selamını seziyor.

    Gardiyan,
    Bağlarını çözüyor sessizce,
    Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
    Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
    Yanan şakaklarından.
    Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
    Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
    Donmuş benliğine dönmek için
    Çevresini yokluyor.

    Ve o anda
    Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
    Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
    Sabah kızıllığının olgun gülleri,
    Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
    Çatısı üzerinde parıldayan haç,
    Kutsal bir kılıç gibi
    Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
    Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
    Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
    Bir ışık seli,
    Alev alev yanan dalgalarını
    Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

    Sis bulutları
    Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
    Kara bulutlar halinde
    Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
    Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
    Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
    Ve adam,
    Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
    İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
    Ve işitiyor adam ilk defa
    Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
    Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
    Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

    Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
    İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
    Kandırılmışların feryadını.
    Ve işitiyor adam,
    Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
    Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
    Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
    Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
    Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
    İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
    Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
    Fakat, yukardaki ışık seli,
    Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
    Dünya acılardan uzaklaşıp
    Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

    Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
    Yerine getireceğini Tanrı’nın.
    Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
    Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
    Ve sonsuz bir bağışlayış,
    Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
    Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
    Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
    Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
    Alev kırmızısı bir melek
    Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
    Ve adamın ürperen yüreğine
    Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

    Ve adam,
    Yere yıkılırcasına dize geliyor,
    Bir anda, sonsuz acılar içindeki
    Bütün evreni hissediyor içinde.
    Vücudu tirtir titremekte,
    Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
    Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
    Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
    Islatıyor boşanan gözyaşları.
    Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
    Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
    Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
    Ve o,
    Bu bir tek saniyede
    Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
    Tıpkı onun gibi,
    Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
    Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

    Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
    Yüzü solgun
    Ve sönük.
    İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
    Bakışları,
    Yabancı ve tamamen içine kapanık,
    Ve titreyen dudaklarının çevresinde
    Karamazovların sarı gülüşü var.

    Stefan Zweig

    İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar : On İki Tarihsel Minyatür
    Çevirmen: Kasım Eğit
    Can Yayınları
  • 332 syf.
    ·Puan vermedi
    Yirmi altı yaşında ölmüş yazar. Ama öyle böyle ölmemiş; ölümün her aşamasını sindire sindire, hissede hissede, can çekişerek, yaşayarak, öyle aramızdan ayrılmış. Haliyle öykülerinde de sadece yaşadığı yıkım var. Çığlıkları kelimelerin içinden fışkırıyor adeta. İnsanlığın imdat çığlıkları... Havada asılı kalacağını ve aynı masada oturduğu dostlarının kulağına ulaşamayacağını bile bile haykırıyor Wolfgang. Nazi Almanya'sında bir Alman, savaş karşıtı olabilir mi? Yirmi yaşında kız arkadaşına yazdığı mektuplar arama sonucu ele geçince, düşünceleri tehlikeli bulunarak ölüme mahkûm ediliyor. Yirmi yaşında! Zindanlarda türlü işkencelere maruz kalarak ölümü bekliyor. Gücü elinde bulunduran iktidar, altı hafta sonra suçu çok büyük olan yazarın hayatını lütfedip bağışlıyor. Ama bırakmıyor dışarı. Altı ay daha hapsediyor. Sonra çıkartıyorlar fakat bir şartla; savaşacaksın! Hem de en ön safta. Rus cephesine gönderiliyor. Savaşın kanlı ve kirli yüzünü daha derinden görüyor. Bir daha iyileşmeyecek biçimde elinden yaralanıyor. Salgın hastalıklara yakalanıyor aynı zamanda. Geri hizmete düşünce, cephede askeri tiyatroya giriyor. Tam her şey yoluna giriyor derken, koğuşta anlattığı politik bir fıkra onun yeniden içeri girmesine neden oluyor. Mahkemelerde sürünüyor. Affedilmez yeni günahının cezasını çekmek üzere Nürnberg'e gönderiliyor. Cezaevinde hastalık ilerliyor, hücrede ölümü bekliyor. Her gün şehrin tepesine bombalar yağıyor, herkes kaçıyor, sığınaklara sığınıyor, ama o; hücrede terkedilmiş Wolfgang bekliyor, seyrediyor, duyuyor sesleri, biriktiriyor. Ülkesi tamamen bir yıkıntıya dönüştüğünde çıkıyor dışarı, ama kendisi de bir yıkıntıdan ibarettir artık. Yazmak için topu topu iki yılı kalmıştır elinde. Yazıyor, yazıyor... Çığlıklar atarak... Sancılar içinde... Hastane günleri başlıyor. Almanya'dan kaçıyor. İsviçre'de tanımadığı insanlar arasında 1947'de, yirmi altı yaşında ölüyor. O ölüyor ama yıkım edebiyatı doğuyor onunla birlikte. Hayat hikayesi kısaca böyle Wolfgang Borchert'in. Acı çeken bir ruhun bu kadar sarsıcı bir biçimde açığa çıkması kaçınılmazdı sanırım. Öykülerin gerçekçiliği ve etkili vuruşları karşısında sersemlememek imkansızdı. Savaşmış, yaralanmış, sakatlanmış ve geri döndüğünde sloganlarla büyümeye devam eden halkın arasına yeniden karışmış biri olarak diyebilirim ki genç Wolfgang, seni çok iyi anlıyorum. Seni düşünüyorlar, ama pastalarını da yemeye devam ediyorlardı. Sarı çiçekler papatyagillerden Karahindiba'lar! Şimdi çayır çimen her yerdeler. Kitabın açılış öyküsü. Hapishane avlusunda yeşermiş bir umudun simgesi. Artık gözüme çok daha farklı görünüyor Karahindiba... diye yazıp gitmişim zamanında... Herkese iyi okumalar olsun..
  • Omuzlanınca tabutun
    ilk defa kurtuldu ayakların topraktan;
    pek muhteşem oldu medreseden çıkışın.
    Bir dilim ekmeği çok görenler
    yüzüne bakmayanlar sağlığında
    dikildiler yol üstüne
    bir selâmla ödediler bütün borçlarını…
    Üzülme, gelmiyor diye çelenkler peşinden,
    mevsimsiz oldu ölümün…
    Ne olurdu bir kış daha bekleseydin,
    bahar gelir çiçekler açardı…
    Ölümün kimseyi sevindirmedi,
    atsız arabasız kalktı cenazen.
    Zaten alçak gönüllü bir adamdın,
    herkesten uzak yaşadın
    cami avlusunda.
    Ölümün de gürültüsüz olsun!

    Rıfat Ilgaz