Cenaze
Omuzlanınca tabutun
ilk defa kurtuldu ayakların topraktan;
pek muhteşem oldu medreseden çıkışın.
Bir dilim ekmeği çok görenler
yüzüne bakmayanlar sağlığında
dikildiler yol üstüne
bir selâmla ödediler bütün borçlarını…
Üzülme, gelmiyor diye çelenkler peşinden,
mevsimsiz oldu ölümün
Ne olurdu bir kış daha bekleseydin,
bahar gelir çiçekler açardı…
Ölümün kimseyi sevindirmedi,
atsız arabasız kalktı cenazen.
Zaten alçak gönüllü bir adamdın,
herkesten uzak yaşadın
cami avlusunda.
Ölümün de gürültüsüz olsun!

Rıfat Ilgaz

‘bu da geçer ya hû’ sözü sanki yeni söylenmiş gibi arzı ve arşı kuşatmıştı. matem rüzgârları tüm mısır’ı çepeçevre sarmış, ölümün sükûtu, sarayın avlusunda bekleşen muhafızları bile lâl etmişti. mükedderdi tüm mısır. zalim vezir şaver’in idamıyla mesrur olan mazlumların sevinçleri kursaklarında kalmıştı. sadece iki ay vezirlik yapan büyük selçuklu emiri, fatımi veziri, islâm mücahidi şirkuh, hakka yürümüş, ömür kitabını hitama erdirmişti.
nevruzun şu güzelim günlerinde, sanki hazan mevsimi düşmüştü kimsesiz çöllere. sarayın avlusuna konulan musalla taşında bekleyen yeşil örtülü tabut, en değişmez hakikati haykırıyordu. ölüm değil miydi zaten gerçek hayat? ölümle başlamaz mıydı sonsuzluk yolculuğu? işte şimdi tabutunun içine boylu boyunca uzanmış yatan şirkuh, yüzüne takılan son tebessüm muştusuyla, o yolculuğa çıkmıştı. terhis olmuştu dünyanın bitmek bilmez meşakkat ve kederinden. ömrünü vakfettiği ebedi dergâha müteveccih, kabrine konulacağı anı, edep içerisinde bekliyordu.

(bkz: yusuf güldür)
(bkz: selahaddin eyyubi aşk-ı kudüs)

Ümit Karaca, Gece'yi inceledi.
05 Şub 00:15 · 8/10 puan

Kitaba ilk başladığımda bana çok sıkıcı ve anlamsız gelmişti . Geceden kendimce bir şeyler çıkarmıştım ama ortalara doğru gelince okuduğum şeyler iyice anlamsızlaşmaya başladı . Sonra anladım ki yazar kitapta benim ne düşündüğüm , yazdıklarımda ne anlam çıkarttığım değil ,sizin benim yazdıklarımı okuyunca ne anlam cikarttiginiz önemli der gibiydi. Zaten post-modernzm de bu değil miydi ?

Kurgu içinde kurgu çıkarmak . Bilge Karasu okuyucuya bunu öyle güzel yaptırıyor ki bu eserinde .
Muzaffer Akar abinin dediği gibi "kitabı nereden tutsan orada elinde kalıyor" ama bu elinde kalan şeyler senin kurgunda öyle güzel birleşiyor ki tıpkı bir puzzle nin parçaları gibi . Önü dünya haritası arkası insan figürü yani demem o ki kendi iç dünyada kurguladığın zaman kitabı anlaman ve parçaları birleştirmen kolay oluyor .

Kitabı bitirdiğim zaman gözüme ilk çarpan yazarın kitabın sonunda attığı tarih.
Nisan 1975- Eylül 1976 yani 74 affı sonrası . Bütün siyasi tutukluların salı verildiği 74 affı ve sonrasında affettiği evlatlarını belli tarihlerde faili meçhul cinayetlerde ölümlerde kaybeden ülkemin hali, karanlık günleri veeeee gecenin kurgusu burda başlıyor işte .

Çünkü gece sinsidir , sessizdir , pusludur ve ölüm sessiz ve puslu havayı sever, cinayetler gecenin karanlığında işlenir çoğu zaman ve tarih 12 Mart sonrası ise ölümün sizi bulması şans eseri değildir. Çünkü gecenin işçileri karanlık sokaklarda can aramaktadır .

Tarihe bakarsanız " 5-6-2 tamam reis" parolali Bahçelievler Katliamı, Ulucanlar Cezaevi avlusunda üç fidanın dar ağacında bir yaprak gibi solması , Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde makatlarına jop sokulup yürütülerek acı cektirilerek insanlara işkence edilmesi gecenin beklenilip gecenin uykuya insanı en çok çektiği saatlerde bu zulümleri ,ölümleri, işkenceleri yapanlarla birlikte geceyi de suç ortağı yapmaz mı . Çünkü gece sessiz ,puslu ve sinsidir ve gecenin işçilerinin iş birlikçisidir.

Yılmaz Erdoğan o meşhur şiirinde "ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri" sözleriyle ölümlere ve belki de gecenin bu ölümlerin iş birlikçisi olduğuna dikkat çekmemişmidir kim bilir.

Güneydoğu'da çocuklar annelerinin memeleri altında en güzel rüyalarının kahramanı iken, uykunun en tatlı saatinde postal ve dipçik sesleri yarım bırakmamış mıdır bu al yanaklı gece bakışlı çocukların rüyalarını ve korkunun karanlığı geceyle iş birliği yapıp düşmemiş midir çocukların serçecik yüreğine .

Belki sadece bir kesimin acılarını anlattım bu incelemede ama sağ ya da sol pencere fark etmiyor elbette ki sağ pencereninde camları kırıldı bu karanlık ve ölüm kokan günlerde .

Benim bu kitapta anladığım tarihin belli bir zamanında ölen öldürülen insanlara değinmiş yazar . Gecenin de bu ölümlerin sessiz tanığı olduğu gerçeği .

Dipnot:-)

Kitaba ilk başta haksızlik etmişim . Bence güzel ve kurgusu okuyucuya bırakılmış bir eser.

Ahmet Yetik, bir alıntı ekledi.
27 Oca 00:26 · Kitabı okudu

VE ÇOCUĞUN UYANIŞI  BÖYLE BAŞLADI
Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
Acıyı ve insanlığı çocuklar 
Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
Onların bilgileri getirdi 
Elleri önlerine bağlı - duruşları 
Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
Ki şimendifer 
Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
Oralarda civarda 
Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
Bir dev gezinir 
Şimşek düşer

Ve balık yumurtaları 
Ki onları balıklar 
Suyun gencine bırakırlar 
Ve suları da gezer ölüm 
Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
Hem balığı hem yumurtayı 
Hem yumurtadaki balığı 
Hem balıktaki yumurtayı.

Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
İstese dağlar mı bulmaz 
Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
Suları ve karaları uluyor birbirine 
Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
Yakından aynı ve ayrı uluslardan

Genç bir adamdım 
Tren uğurladım

Eski ve yeni efendileri 
Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
İkiye bölüneceği haberini 
Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
Trenlerle ben yolladım

Parklarım vardı akşamları 
Kapatırdım 
Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
Akşamsa hemen 
Korkardım - bir kızeline tutunarak 
Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
Ve çantalı adamım 
Yaklaşırdı ve sorardı 
- Oralı mısınız oralıyım 
- alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
- misyoner misin değilim 
- o hah ha
- Değilim ve okuyun yohannaya göre 
İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
Birden bilerek 
İstasyon bir boşluk 
Çünkü bir yok bir var 
Trenler çenreler

Üçüncü hat koş üçüncü hat 
Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
Sıtrasburg akşamın karnında 
Uslu çocuk olarak bekledi 
Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
İstersek durduruldu diyelim 
Çünkü halklar vardı 
Güvercin halkı 
Meydan 
Göz halkı 
İnce doğranmış fransız halkı 
ey Anna sen kalkan balığı 
Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
Ağzın karnından biraz yukarda 
Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
Kan gidişmeleri 
Açık göğün önünde açık meydan halkları 
Bianka kıvılcım 
Ucu kendine kıvrılmış kılınç

Öpüşümüz gizli olmalı 
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
Ağzı konuşmaz kılan 
Ağzımızda 
Dilimizi şişiren ayrılık bademi

Senin elin söyler 
Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
Anlatır 
İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
Aşkın 
Şişen bir yara gibi gelişi 
İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

Venedik birdenbire kavruldu 
Nedensiz ve niçin 
Çün korkunç 
Ve savaşla gidiyorsun 
Ama ancak sen 
Vurulduktan sonra ve kurşun 
Benden ayrıldı 
Ve gittin 
Ve dağ çöktü
         

*

Artık dayanamam 
Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
Yabancıların ter kokusunun içinden 
yabancının buyruğu ile geçmeye

Ey toprağım kalkamadığım 
Üs kimin üssü 
Kime ait minare

Ey sen karşımda paylaşılan 
Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
Geceleri sancınla kıvrandığım

Karanlığı itiyorum yine gelir 
Sabahı seviyorum özlüyorum 
Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
Ve sancım var

İnceden ve derinden gözlüyorum 
Çılgınlık ve inceliyorum 
Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
Sen kendime etiplikle eklediğim 
Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
Aydınlıktın 
Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

Ay gece görününce açar aylığını 
Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
Irmağı kapayan boydan boya 
Suyu toprağa ilave eden şehirde 
Gidişini özel olarak 
Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

Ayrılık vardı hep

Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
Ey güzelce yakalandığım 
Mutlulukla sunulan 
Bize bahşedilen armağan kılınan 
Ayrılık sen ki 
Aşkın ve sanatın 
Durmadan doğumlar getiren anası 
Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
Doğuma en yakın 
Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

*                         

Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

*
                           
Fakat sen 
Hep karşımda kalan 
Ağzı ağzımdan alınan 
Paylaşılmakta olan

*                           

Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
Hızla akan bir vatan tutular 
Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

Karılarımız her asrın insan güzelleri 
İmkan bekçileri 
Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
Ağır tabanlarımız 
Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

Irmak ve ırmağı süren yol 
Biri uzağında kaldığımız 
Öteki içine daldığımız

Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
Sabaha çıkmamız kolay 
Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
Yabanı kolundan tutup germemiz 
Alnına bir mıh 
Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
Yavuz boğalara benzeyecek 
Ve sancı değiştiren hayvanlara

Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
Bir mısramızdan girer 
Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
Şimdi salıncakta aynı anda 
Bir fotoğrafta gibi 
Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
Altlarındaki toprağa 
Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
Biz açıyoruz 
Ekonomik iktisat risaleleri

Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
Barut ateşle harmanlandı 
Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
Ve nasıl kan göstermedi et 
Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
Güvercin teslimiyeti içinde 
Bakın istiyorsak

Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
Kuşların yalnız uzanıp pencereden

Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
Sızıları tahta kulübelerin 
Dağda tahta kulübelerin

*                           

Ateş için odun topladık 
Ben makki ve beşimiz 
Kısa ama kesin çağırarak 
İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
Hey önce alevin sıçrasın 
Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
Aynı an ayağa kalkıldı 
Doğranıldı 
Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
Denize atılan bombanın 
Balıklar delirtiğini 
En zor sorunun yöneltildiği 
Bir kadındı 
Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

Rensiz bir iz seçiliyor 
Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
Saçların değişiyor 
Karanlık tahta kulübe ve saçların 
Hepsi bu hepsi bunlar

özgürlüğü kur 
Suyu dök yürek etlerimizi 
Parçalanmalarımızı topla 
Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
Gökteki kazan devrildi 
Ağaçların gece aydınlığı 
Duygunun canlılığı 
Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                  hüzne ateşe 
                                  hüzne ateşe tutuşu

Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
Taktığım tarafımızdan sevilen 
Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
Güzelliğin ellerin alnınla 
Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
Dişlerimin ortasına 
Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
Ki suyu geç beni kurula

Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
Orman uğultular kurt ulumaları 
Aşkın omurgan 
Yapışkan 
Yak beni çocuğumsuz

Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
Ve gizli su yollarında 
Sözün ediliyor

O sen sen 
Gölgemi bırak beni sürme 
Ben benimleyim

İçim büyük sabırla haşlandı 
İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

 *                          

Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

Ey ana 
Parkları çocuğumla eş doğurdun 
Çimenleri mutlu kıldın

Bayrakların sularda aktı 
Pulatın 
İnce ve yumuşak saçın 
Yaralı ağzın

Mutlu kılan çocuk 
Çimene düşen yaprakları

Kadın sen tattın 
Babanıkine benzeyen 
Çocuğun böbreğindeki katlar 
 
*                         

Gün gelişini açıkladı 
Sen kapanan gözü açıkla 
Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
Yeni bir çocuk planı yapan 
Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
Değil vurmaya ve raslantıya 
Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
Değil sarı demire 
Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
Hak dünyasında hastalanırım olağandır
Neden mi şimdi tepilebilirim
Maden ocaklarına dinamit yerine

Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
Bileklerime aklım aksın 
Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
Nerede olursan ol kim olursam olayım

Sesimi bir dağ zannet 
Irmağa ver haberi 
Yangına doğru sürünen haberi 
Güneş beni saklar 
Sen alnındaki dumanı kazı 
Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

Sararan örtü cafe müller 
Gırtlakta sarı halka 
Esirlik ve kendimden kayma halkası 
Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
Çarmıh yaylı ve değişken 
Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
 
*                      

Ey gece sen de aldatıldın 
Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

Rosemariegirbach 


                         
Gidip bilmediğin kentlerin 
Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
Kartpostal tüccarlarını 
Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

Ve kimseyi göstermeyen aynaları

Ve bir istasyonda 
Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
İçinden asya çıkan bir balya

Geleceği 
Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
Meleklerin hayatını yaşamaya 
Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
Bellemeden 
Etle bilinçlemeden 
Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

Görevi bu olarak 
Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
Erkeçe sesiz ve erkekçe 
Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
Ağırlasın

Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
Onun başının önündeydi alevli sancak 
Elimi ve kalbimi uzattım 
Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
Bekliyen güvercine 
Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
Bilesiniz 
Ona döndürüleceksiniz

Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
Bir güvercin ki ne gören olmuş 
Ne işiten

Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
Gözleri burçlara 
Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
Buyruğundan hızlanarak 
Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
Döşü surları geriletmiş 
Durur gücercinlerin en önünde

Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
Soktu Kayser'i

Zaman bir takla attı 
Zaman bir takla daha attı

Zaman altında kalan 
Çıplak boynu hançer kuşaklı 
Başı sülük ağızlarında 
Ayakları boşlukta çırpınan 
Bir millettik artık

Güvercin 
Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

Camide toplantı var davranın 
Aşkı denetleyen güvercinler 
Kılınçlar eskinin habercileri 
Keskin bekçiler 
Bildirciler.

Bir iç çığlıkla 
Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
Yeni yorum yatırımcıları 
Ve büyük doğrulma günüyle 
Bir aliterasyon olan güvercin

Dansöz kalkışlı güvercin 
Gel.Sen gelince 
Azap çıkacak her evden 
Gidecek kendi evine

Organlar sizinle benim savaşım 
Ben ahretim 
Ahret yere gebedir

Sizinle hep beraberim 
Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
Güzel duydunuz ve durduruldum 
Atımı atınız büyüledi 
Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
Çünkü etin ötesinde 
Bir şey değildi everest ve okyanus

Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
Başkayım sizinle 
Aynayı eline alan korkuyu bilir 
Çün korku etin içinden yekinir

Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
Tarlayı çok severiz.Yaradan 
Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
Karından gelenlere 
Ve karna gelenlere 
 
*                          

Aşkı canbazımız aldı 
Tokmak kırıldı 
Kapının çatlağı esner 
Gözetleyen göz şişer küçülür 
Et aralığından görmeyi dileyince

Duyulur iç ses 
Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
Kımıldat kanlarını 
Koşanın yıldırım gibi duranın 
Susanın ve dağlarla konuşanın 
Kendiyle 
Dağları konuşturan 
Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
Kendini sürü için öldürüp 
Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
Hep içilmez sulara varan koyunların 
Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
İçinden hata edilerek çıkarılanların

İnsan yüzleri 
Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
Yaralar kan akmayan 
Kanla işi olmayan 
Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
İnsan sanatı çığlıkları 
(bir yerde onlarlayım) 
Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
Günah anlatılan karanlıkların 
'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
Dünya sürü yürüdükçe döner 
Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
Yaşamağa bakar 
Kısa süren bir hatıra değildir toplum

Mısır taneli çocuk avuçları 
Fotoğraflarını çek günahların 
Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

Esmeri 
Karayı 
Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
Benden aldın

Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
Maraşın seferde 
Fakat İstanbul ve Maraş 
Fakat Maraşın 
Her kurban arayışında 
Fazla davrandım ben 
Yangına uğradım ben 
Kara bir moloza uğradım 
Bazen marsık sanıldım

Maraşın her kurban arayışında 
Ve bulup sunuşunda 
Mutlaka bir işareti vardı 
Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
Harbeder gibi sevişin

Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

Üstümüzden aynı katr geçti 
Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
Toprağa yayıldık ve büyüdük 
Çünkü topratan ancak böyle geçtik

Kızlar burgulu 
Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
Alabildiğine açılmış bir organ 
Bir gramofon 
Geniş ağızlı

Her adımlarını bildiğimiz 
Hangi yörüngeye güttüklerini 
Hangi suyu geçtiklerini 
Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
Zenginini ve bulgurlu su içenini 
Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

Çünkü kara dumunlı ocak 
Ve sürmeydi

Sürmeyi niye çekmeli 
Sürmeyi çekmeli mi

- Annen ne söyledi 
- (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
Kardeşin yesin anne yemesin mi

Elmayı yemiyorsun bir 
Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
Ne sen yiyeceksin 
Ne kardeşin ne annen

Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
Baba ana ve kardeşler 
Aynı odada soluyorlar 
Oda şişip iniyor 
Dışardan bakınca odaya 
Duvarlar kıvrılan oda 
Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
Tehlikenin hayvanları yönünden 
Boğularak 
Yılandan gizli işaret alarak 
Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
Oda uluyor

Yılan göz kaş işareti 
Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
Başını yılandan çevir kuyu yakın 
Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
Baba dağ ve balata

Anne 
Kolundan koynunda karnında çocuklar 
Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

Anne ve dönünce 
Anne eve dönecek

Ölüm bilinecek küçük ölüm 
Mahalle daracık bilinecek

alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
Ve odun kokusu 
Kabre akıtılan sabunlu suyu 
(Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
Yaşamın öte yarısı 
Burçları gezer 
Kutup yıldızından söz eder

Gök çoğalınca 
Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

Bunlar hep senin ölün 
Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
Suçları bir atmacayla alınan çobanların

Her şey karıştı çünkü öldün 
Artık kimse bulamaz kendini 
Eller birbirinin içinde 
Senin ölmüş elin yapışır 
Benim tetiğimin üzerine 
 
                           
*

Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
Parmak senin et senin güç senin 
İrade kimde 
Benim elim hangi köpeğin içinde 
Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
İlk traşını olan gencim 
Jileti kemiğin iliğinde 
- Kan seli 
- Tetik kan seli 
Hedef nerede kız mı erkek mi 
Dünya çekirdeği mi 
Yeryüzü ateş mi 
Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
Çünkü şarttı bir kere 
Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

Karnından geçmek 
Bir lambayı bekleyen makkinin 
Öpüşünü kanla bekleyen 
En küçük kilisede çarmıha çekilen 
Dom'un üç asrın 
Kana kan koyup 
Yücelttiği abesin 
Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

At gözü oyuk 
Heykel atın içinde 
Çünkü at büyük heykel 
Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

Yüz bin haç 
Atın ayağında bir nalbant heykeli 
Nalın içinde bir at benzeri 
Karşılıklı uyuşan iki arslan 
Biri dişi diğeri dişi 
Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
Ki karpuz yenmiş gibi 
Goldah karpuz 
Anna karpuzun çekirdeği 
Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

*                           

Düşman kim onu anlat 
Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
Kalbine planlı ve 
Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
Boy tüfeği patlatsan 
Tuzaklı 
Hatırlat mişeli mişeli 
İçinden hep bir kuşku tankeri 
Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
Pergel petrol 
Borusu motorun icadı 
Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
Boyuna hatırlat 
Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

Telefon 
- Görüşünüz nasıl 
- Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

Tanımadığım kentin 
Ağırlık merkezine alındım 
Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
alış verişler 
Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

*                           

Her doğan çocukla orda 
Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

Her doğan çocuk 
Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
(Artık sigara içmeyeceğim artık 
Koyun gütmiyeceğim) 
Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
Bir gün önceki bedenini 
Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

Her doğdu 
Bir ölendi

Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
Hani şu hep 
Selamlaşıp geçerdik 
Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
Aklımı anlat gönlümü kazandır 
Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
Üstüme beni koy bir de 
Gözle dayana bilecek miyim 
Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
özümü kullan 
Çünkü aşktır 
Beyaz bir sanat 
 
*                         

Evlerin dışında 
Çünkü böyle oldu

Pencereden uzanan başın dışında 
Günahın ve sevabın

Merkezinde hem tanımadığım 
Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
Her an biraz daha soyunarak 
Yatağında 
Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
Ölümün 
Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
avcısına göründüğünü 
Ah anlıyorum 
Çünkü annanın 
Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

Unutmadı 
Yanlışlıkla 
Onlara: 
Beni unutmayacaksınız  

*                           

Anlat kızın ekmek tutuşunu 
İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
Annayı tutarken balık tutuyorum 
Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
Arada bir kanla uslayıp 
Seni anıyorum 
- eyeski sevdiklerim - 
Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
Fakat ben korkutuldum 
 
*

Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
Ağırlaşmış dalmışım 
Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
Neredeyse belleğinden kan ürperten 
Birsipahi sureti

Aşka ne zaman veda 
Demiş ki bu topraklar 
Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
Ve Baden Baden'de kaçtım 
Başka bir kiliseye 
gittim.Hafifçe. 
Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

Dost için yani dosto için 
Dönerken 
Kule yerine 
Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

Dosto Badende 
Ve kumar da oynardı 
Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
Atışı gibi.Dikine.

Kapa perdeyi kapa köprüyü 
Ve şatonun ta kendisini 
İnce bedenin mühürlenişini 
Tüfek mahzenini 
Sevginin tiklerini aort deliklerini 
Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
Dört işkence resminin

Takip tutuklanma işkence 
Ve tahta kurulan işkenceli etin 
Bin dokuz yüz 77 yıl 
Yenilen içilen kan ve etin 
Yarı açılan mor pelerinin 
Çizgi - kan 
Çizgiler ve kanın 
Başta yer yer kemiğe batan tacın 
Dört resmin dört korkunç dakikanın 
İri jestlerini anlıyorum

Makkiyi hayır 
Sigridi tren getirdi 
tren götürdü 
Yedi 
 

*

Duruşu kımıldanışı 
Mağrur tavırları olan 
Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

Göllerin beşiği toprak eğrisi 
At yiyen ejderdi 
Tılsım 
Karıncanın kölesi

At köpeğin kuruyan ölüsünü 
Minderi düzelt 
Baklava kırıntılarını 
Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
Mutfak ve yüznumara korolarını 
Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
An binlerce yıl olan et kabartmalarını

Pervaz ve şimdi 
Büyük terasalarda doğuruyorlar 
Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
Gebelik ve sancı limonlukları 
Sıcağa karşı ay ışığı 
Yelpaze atkı palan 
Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
Kutlu sevinç giysileri yalayan 
Ve yağmur suyunu 
Havuza koyan ırgat olarak

Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
Güzün hazırladığı insan yavrularını 
Kışın insan yeteneklerini 
Anlat durmadan

Hurmayı anlat hala uzanan 
Tüylü kalın dudağı anlat 
Yaban elmayla eriği 
Aşıyı 
Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
Atlı karıncayı 
Lunaparkta bir hayvan olan

Atlı karınca bir hayvansa 
'İsa ağladı' 
Kuzeyde ses kalmadı 
Alnımız buz kondu gece 
Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
Ah sade bir gün yaşasak 
Dal dal - Kitap bil 
Lord kimin lordu hangi mabadin 
Sinonimi 
İkisi duman tütsü su rengi 
Perde kıllı el korku 
Bölüşmek kekelemek 
Donup kal - Aklımı al

Durmak bilmez yaşamakla 
Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
Can kamaram 
Yalnız göğsüm değil 
Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
Soluğunu yatıştırarak 
Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
Kızartılmış bir keklik 
Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
Tatlılıkla ololki 
Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
Etin devinme sanatını 
Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
Yuvarlak akşam akşam 
Serçenin girdiği dolap

Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
Süzül.Kanatlar arasından 
Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
Sür yeryüzünü hamuruna 
Ki orda 
Bir yılan renkli başını onarır 
Kuyruğunu ağrı dağında yakala

Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
Yanından dikene toprağa iniyor 
Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
Tutulmuş ve öyle güzelken 
Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
 

Sen misin-Ama içim Eyiçim

Kara başımı tutup kara başımı

Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
Hem barışmak ne demek kendimle 
'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
Çün bu çamur 
Şu yaşamı bulandıran su 
Donyüzlü rahibe şu 
Şu ev ki ev 
Ve o karanlıkta cin 
Ve ormandaki dev

Oysa melodim 
Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
Avucumuzla buz gibi içer 
Bileğimizden akan toprağa düşerdi



Ve şimdi 
anlat bana ey can tatlısı kız ki 
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
Hep şarkı sancıyan dizelerini 
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
Arasından destanlara sarkan yılanı 
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
Anlat durmadan

Oğlu teketek öldüren babanın 
Oğula mızrağın ucuyla 
Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
Anlat bize içinde koşan atların 
Hangi koşudan kaçtıklarını 
Yani ilkel 
Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
Anlat durmadan anlat oğlum 
Gençliğin 
Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
Genç ve geniş bir yaradan 
Hem babanın elinden mızrakla 
Ve baltayla açılmış yara'dan 
Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
Ve müthiş bir hayranlıkla 
Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
- Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

Anlat ki ey can tatlısı kız 
Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
Anlat 
Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
Aydınlığa sun 
Toprağa sözü olan kanın 
Neden sonunadek akmadığını

Karşılık verir 
Can tatlısı kızlar korosu:

- OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
oğul genç mızrak keskin 
BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
oğul baba 
MIZRAK BABA 
ÖLÜM baba 
Ölün Oğul Mızrak 
Ölüm Baba Mızrak 
OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

Genç cesedin ölüm gölünün başında 
Diz çökmüş olan baba 
Hınç ayırdı 
Hayret ve üzgünlük şerbeti 
Ve abes ayırdı 
Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

Babanın yüreği ordu yüreği 
/ Zırhını kırdı / 
Narası göğe vurdu 
Daha gür bir ses duyuldu 
Belki bir melek gülümsedi 
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
Belki ayağının dibine vuran sesten

Eybaba 
Kılıcı toprağa gizle 
kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
Yüzünü saratıp karatmak için 
Kavurması geldikçe

Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
Beyaz güvercinin 
Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
Taşı heykelleştiren eğlimin 
Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
Erkeği kadında koşturan geleneğin 
Kızlıkta açan çiçekleri 
Sevişen fillerin 
Uyuyan çocuk ellerinin 
Karaya vuran geminin 
Yemeği hazır eden annenin 
... yalvaran dilin diliyle 
Gelmiyordu düşünce 
Geliyordu düşünce 
Ateş kuşunun gagasında

Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
Bir'din orda oldun 
Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
Son dünya savaşının eşiğine serildim 
Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
Beşiğine

Baba çocuk 
Azap sancak

Baba genişledi nalbantı bildi 
Toprağın içinde oğlun ölümü 
Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini 
Çünkü ölüm artık canlı oldu 
Nasıl kuduran boğa canlıysa 
Ve bir şeye koşarsa

Baba açığa çıkan kandan yedi 
Gezdi yeryüzünü 
Hayvan alım satım yerlerini 
Annenin ayak diplerini 
Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
Hayvanları şartlayıp 
Şatoları kefenleyip 
Ahırları koyunları 
Gördü baba gezdi baba 
Oğulun taş benzerlerini 
Nasıl ki oğulun ölümü 
/ Eli babanın derisinde / 
Bir gerisinde bir ilerisinde 
Artıkça ve gezdikçe suların dibini

Baba devşirdi bir ana 
Ki yüreğinin altında 
Bir et kordonla tutan 
Oğlu delmeyecek olan babayı

Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 77)Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 77)
Sevda Kaya, bir alıntı ekledi.
21 Oca 16:58 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Ölümün Avlusunda
Yaşamak hükmünü sürdürse de tenimizde
Herkes biraz kendi cenaze töreninde...

Bütün Şiirleri 2, Şükrü Erbaş (Sayfa 31)Bütün Şiirleri 2, Şükrü Erbaş (Sayfa 31)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
08 Eki 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

BİR YİĞİTLİK ÂNI
Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
22 Aralık 1849

Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
Bindiriyorlar ite ite.

Adamın yanında, zincire vurulmuş
Suskun ve yüzleri solgun
Dokuz yoldaş;
Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
Hepsi seziyor çünkü
Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
Yaşamının,

İşte durdu
Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
Açılan demir parmaklıktan
Karanlık bir dünya parçasına.
Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
Kül rengi bir sis tabakası
Süslemekte yüce mahkemeyi
Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

Ölüm!
Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
Sessizliğin titreyen aynasına,
Ve sert bir ses duyuluyor
Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
Ve sonra,
Sessiz bir mezara düşüyor
Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

Sanki düş görür gibi,
Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
Sessiz bir feryatla
Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

Sonra, üçer üçer
Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

İşte aceleyle bir kazak geliyor
Gözlerini bağlamaya.
Ve adam,
Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
Ama şu anda,
Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
Ve bu kandan
Pırıltılı dalgalar halinde akan
Bütün bir yaşam fışkırıyor.
Ve o,
Bu anda, şu ölüm ânında
Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
Ruhunda yeniden canlandırıyor;
Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
Birkaç dost, iki yudum şehvet,
Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
Damarlarında dolaşıyor;
Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
Ama acı gerçek,
Siyah ve ağır
Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
Ve şimdi,
Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
Seziyor siyah ve sessiz adımların
Giderek yaklaştığını;
Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
Ve sonunda atmaz olduğunu.
Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
Kazaklar,
Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
Bu bir tek saniye bin yıla bedel.


Ve birden bir haykırış:
Durun!

Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
Sesi açık ve berrak
Ölüm sessizliğini kesiyor:
Çar hazretleri
Tanrı adına merhamete gelip
Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
Fakat damarlarındaki kan
Yeniden harekete geçiyor.
Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
Ve ölüm
Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
Sonsuz ışığın selamını seziyor.

Gardiyan,
Bağlarını çözüyor sessizce,
Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
Yanan şakaklarından.
Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
Donmuş benliğine dönmek için
Çevresini yokluyor.

Ve o anda
Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
Sabah kızıllığının olgun gülleri,
Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
Çatısı üzerinde parıldayan haç,
Kutsal bir kılıç gibi
Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
Bir ışık seli,
Alev alev yanan dalgalarını
Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

Sis bulutları
Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
Kara bulutlar halinde
Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
Ve adam,
Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
Ve işitiyor adam ilk defa
Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
Kandırılmışların feryadını.
Ve işitiyor adam,
Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
Fakat, yukardaki ışık seli,
Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
Dünya acılardan uzaklaşıp
Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
Yerine getireceğini Tanrı’nın.
Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
Ve sonsuz bir bağışlayış,
Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
Alev kırmızısı bir melek
Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
Ve adamın ürperen yüreğine
Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

Ve adam,
Yere yıkılırcasına dize geliyor,
Bir anda, sonsuz acılar içindeki
Bütün evreni hissediyor içinde.
Vücudu tirtir titremekte,
Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
Islatıyor boşanan gözyaşları.
Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
Ve o,
Bu bir tek saniyede
Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
Tıpkı onun gibi,
Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
Yüzü solgun
Ve sönük.

İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
Bakışları,
Yabancı ve tamamen içine kapanık,
Ve titreyen dudaklarının çevresinde
Karamazovların sarı gülüşü var.

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (Can Yayınları)İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (Can Yayınları)
fulden ufacık, Üç Şair'i inceledi.
25 Tem 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Üç şair,
Üçü de yaşamda değil.
Birini görmedim (Nazım Hikmet).
Biriyle fakülte yıllarında arkadaş oldum.
Biri, gece Ulus'a gelmiş, "Ben Ahmed Arif, kurban!" demişti."

Ben şiir kitapları okumadan önce şairlerin hayatlarını, hangi akımdan veya şiirlerini yazarken neyden etkilendiklerini araştırdıktan sonra şiirlerini okumaya başlarım.

Nazım Hikmet'ten üç kitap, Cemal Süreya'dan iki kitap okumuştum. Fakat Ahmet Arif ile tanışmam bu kitap sayesinde oldu.

Bana göre bu kitabı diğerlerinden ayıran şey, Muzaffer İlhan Erdost'un Ahmet Arif'i ve Cemal Süreya'yı tanıması diyebilirim. Yazılarda onlarla yaşadığı anıları okuduğumda kendimi sofralarında onları dinlerken buldum. Okurken onları yaşadım. Bu yüzden bu kitabın benim için anlamı büyük oldu.

"Nazım için yazmayı zaman zaman düşündüm. ama bir edebiyat tarihçisi, ya da eleştirmen/meleştirmen gibi değil. Olursa kendime özgü bir yazı olsun istedim. Gün olur yazarım belki derdim. Edebiyatçılar Derneği "Nazım Hikmet'in Şiirinde Devrim Kavrayışı"nı "bildiri" olarak hazırlamamı isteyince, konuyla çerçevelendim. Doğal ki yöntemim de, ancak genel bir yöntem olabilirdi."

Nazım Hikmet ile ilgili yazısını şairin devrim ruhuna uygun olarak yazmayı seçmiş. İlk başta onun devrimini anlatmış. Neye karşı olduğunu, neden Türkiye'de sosyalizmin oluşmadığını anlatmak istemiş.

"Yalnızca üç bilgin ve yalnızca üç devrimci değil,aynı zamanda çok büyük üç sanatkar olarak niteleyeceği Marx, Engels ve Lenin, ilk şiirlerinde daha çok "inkilap" ile özdeştirilen "ihtilal"ci özellkileriyle kucaklanır. Anti-Dühring, Kapital, Materyalizm ve Ampiryokritisizm de öyle. Çünkü, biri felsefe ve sosyalizm, biri kapitalist üretim sürecini tahlil, biri de idealist felsefenin eleştirisi açısından bu üç yapıt, bilimsel sosyalizmin bilgi teorisi en yüksek yapıtlarındandır."

19 yaşım
Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim
Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum
gideceğim
Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
*
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Oturuyor 19 yaşım
yatağımın başucunda
ellerimin avucunda
bana diyor ki;
-- kafamızda getirelim geri
o delikanlı günleri cancazım,
o dehşetli güzel günleri...
*
Köpüklü şahlanışların dönüm yeri..
Dünyanın altıda biri;
kan içinde doğuran ana..
İstasyondan istasyona
yalınayak
tankları kovalayarak
açlıkla yarış...
Şarkıların boyu kilometre
ölümün boyu bir karış...
*
Kafkas;
güneş
Sibirya;
kar
Seslenebildiğiniz kadar ses-
-lenin
24 saatte 24 saat Lenin
24 saat Marks
24 saat Engels
Yüz dirhem kara ekmek,
20 ton kitap
ve 20 dakika şey! ..
*
Ne günlerdi heheheeey
onlar ne günlerdi ahbap! ! ..
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Duruyor karanlıkta 19 yaşım
Lambayı yakıyorum
ona hayretle
muhabbetle
hürmetle
ve daha bilmem neyle bakıyorum
bakışıyoruz
*
Yılların arkasında çırptı kanadını
'Strasroy Ploşaat' ın saat kulesi
Yaşıyor herhangi bir 24 saatini
Vatandaş kavgasının darülfünun talebesi;
Balık çorbası, tüfek talimi, tiyatro, balet
KİTAP..
Patetes kamyonu başında süngü tak bekle nöbet
KİTAP... KİTAP...
Madde, şuur, istismar, fazla kıymet
KİTAP... KİTAP... KİTAP...
Manikür;
hayır,
Diş fırçası;
evet.
KİTAP... KİTAP... KİTAP...
Bu ne 24 saat
bu ne 24 saattir ahbap! !
*
Aşk;
yoldaş,
Profesör;
yoldaş,
Zenci;
coni,
Alman;
Telman,
Çinli;
Li
Ve 19 yaşım
yoldaş da yoldaş, yoldaş da yoldaş,
yoldaşım...
Yılların arkasında yuvarlanıyor başım
başım yuvarlanıyor
Uzun saçlarından tutuştu yıllar
yıllar yanıyor
yanıyor da yanıyor...
*
Oku
Yaz
Boz
Bağır
Çağır!
Bütün kuvvetinle nefes al...
KaFanda, kalbinde
etinde
iskeletinde ihtilal...
İhtilal;
gündüz-gece
Gece ormanda çam dalları yakarak,
bembeyaz
yusyuvarlak aya bakarak,
hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor..
Ve bu anda
kuvvetli dinç
bir ağrıdan gelen deli bir sevinç
sıçrar atlar köpüklenir çatlar
kafanda...
*
Haaayydaa,
beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan
bir kızıl süvarisin,
bir kızıl süvariyim,
bir kızıl süvariyiz,
bir kızıl, , , , ,
Geçti üç yıl
Ey benim 19 yaşım,
Ormanda çam dalları yaktığımız
hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız
gecelerin üstünden........
Ben yine söylüyorum aynı şarkıları
Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa,
ben kattım önüme rüzgarı...
Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,
gözüme bakabilir
elimi sıkabilirsin...
Ve sen ki...
Sen,
BENİM İLK ÇOCUĞUM, İLK HOCAM, İLK YOLDAŞIM
19 YAŞIM

Devrim tutkusu ile harmanlanmıştır şiirleri ve devrim tutkusu ile bağırmıştır şiirleri. O ruhunu ve kendini devrimine teslim etmiştir tıpkı şiirleri gibi.

"Teokratik feodal devlet sisteminden yana lan ve dolayısıyla hilafetin ve padişahlığın kaldırılmasını istemeyen gericilik karşısında demokratik (ulusal) kurumlar oluşturulurken, emekçilerin ekonomik örgütlenme özgürlüğü istemleri de sosyalizmle özdeşleştirilir. Demokratik bir yönetim olan Cumhuriyet, gericiliğin saldırısından genel düzenlemelerle korunurken, emekçilerin demokratik istemlerinin yasal baskı altına alınması, demokratikleşmeyi bir yanıyla engelleyecek ve yönetici kadronun bürokratikleşmesine ve bürokratik egemenliğine neden olacaktır.
Dolayısıyla, sosyalizm/komünizmin, bir sistem olarak özlenmesi/istenmesi kadar, demokratikleşme özlemi de, kendi söylemini, emekçiler açısından, sosyalizm/komünizmin ideoloji olarak özgürleşmesinde bulunacaktır.
Bu nedenle de, Nazım'ın 28 yıl ağır hapis cezasıyla Bursa Cezaevinde yattığı yıllarda, ona, içten içe duyulan yakınlığın nedenini, yalnızca sosyalizm özlemiyle değil, kimileri açısından da özgürleşme özlemiyle açıklamak daha doğru olur sanırım."

Sosyalizm
Yani şu demek ki dayı kızı
Sosyalizm
Senin anlayacağın yani
El kapısının yokluğu sende
İmkansızlığı
Ekmeğimizde tuz
Kitabımızda söz
Ocağımızda ateş oluşu hürriyetin
yahut, başkası yelde
sen yaprakmışsın gibi titrememek
bunun tersi yahut
sosyalizm
devirmek dağları el birliğiyle
ama elimizin öz biçimi
öz sıcaklığı kaybetmeden
yahut sevgilimizin bizden ne şan ne para
vefadan başka bir şey beklemeyişi
sosyalizm
yani yurttaş ödevi sayılması ihtiyarlığın
yahut mesela
esefsiz
güvenle
emniyetle
gölgeli bir bahçeye girer gibi
girebilmek usulcacık ihtiyarlığa
ve hepsinden önemlisi
çocukların ama bütün çocukların
kırmızı elmalar gibi gülüşü

Arkadaşı Cemal Süreya'yı ise kendi anıları ile birleştirerek onun sanatından bahsetmiştir. Sürgün ve Göçebe, Sosyalizm, Erotizm, İkinci Yeni alt başlıklarıyla anlatmış ve ölümünde ve ölümünden sonra yaşadıklarından bahsederek kendi için Cemal Süreya'nın önemine değinmiştir.

"Okuyup irdelemeyi değil, daha çok konuşmayı sevmiş olamlı Cemal. Konuşmaya benzer bir ilişkidir kitaplarla kurduğu ilişki de. Birleştirmeyi değil, ayrıştırmayı; toplamayı değil, dağıtmayı; biriktirmeyi değil, harcamayı sever gibi. Kendisini bulmayı değil, kimi gülüşlerin ardına kendini serperek gizlemeyi sever gibidir de."

1938 yılında yaşanan Dersim isyanından sonra Cemal Süreya ve ailesini Bilecik'e sürgün etmişlerdir. Fakat o sürgün olduğunu hep saklamak ister. O kendisine sürgün denilmesini değil göçmen denilmesini istemektedir. Çünkü ikisi de aynı kapıya çıkar. Yurdundan başka bir yerde olmak.

"Cemal 'in (Süreya), Kürtler yalan söylemek zorunda / Arnavutlar doğru dizelerini, şöyle söylemek de olanaklı: "Arnavutlar doğru söylemek zorunda / Kürtler yalan."

Belli ki Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan (Cemal 'in deyişiyle "edebiyatımızın mareşalı") Buyrukçu 'ya (Muzaffer) karşı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal 'in, Buyrukçu 'ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bilincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede "göçebe" dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede "sürgün" olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.

Hemen burada söylemek bir paradoks gibi algılanabilir. Cemal, kendini "göçebe" olarak algılar. Öyle gezgin anlamında, yani coğrafya göçgünü göçebe değil. Bu, kendini bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan göçebeliktir: "... ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası".

Cemal için "Gurbet garba düğşmektir" aynı zamanda ve kendisi her zaman bu "gurbet" dediği Garpta olacaktır. Bilecik 'te, İstanbul 'da, Ankara 'da, Paris 'te. Hepsi onun Doğusuna (Şark 'ına) göre, gurbettir."

Bu yüzden onun ülkesi Türkçe. Başkenti de şiir oldu.

Ahmet Arif ise çocukluğu Diyarbakır'da gençliği ise Ankara'da geçmiş aşiret ile kentleşme arasında sıkışık kalmıştır. Kendi kendine çözüm bulmaya çalışır. İkilemde kalması belki de onun şiirlerinin de ikilemde kalmasına neden olmuştur. Devrimci düşünüşünü geleneksel söylemle birleştirmiştir. Kendini anlatmanın yolu olarak şiiri seçmiştir.

"Bu arada, kente indiği zaman, bir ayağı tarlada, bir ayağı maden kuyusunda olan yarı-köylünün, bir kolu pamuk tarlasında, bir kolu fabrikada olan yarı-proleterin, düzen içinde değerini, yerini bulamadığını belirten devrimci teoriye övgü, Ahmed Arif 'te vurgulanır: sevmenin kusursuz felsefesi, sisli bir dağın ardından ışır gibidir.

Işır gibidir, çünkü kapitalistleşme yaygın bir biçimde uç vermiş, ve artık, "Çukurova / kundağımız, kefen bezimiz" dir ve Kastamonu 'nun ünlü Sepetçioğlu 'su bir kömür işçisidir, Urfa 'da Fransız 'a kurşun atan Urfalı Nazif mavzer değil, kürek tutmaktadır. Bu kürek, kendi avlusunda, kendi küçük tarlasındaki kürek değil, kör boğaz nafaka uğruna, halden düşmüş tebdil gezen can pazarındaki kürektir, yani ücretli işçidir artık. O geçmişin ayaklanan adamı, düşmana silah çeken adamı, ücretli işçi olmakla birlikte, henüz büyük sanayi işçisi değil, pamuk işçisidir, kömür işçisidir. Çünkü birkaç işletme dışında, işçi sınıfı, kendi sınıfının kurtuluşunun, kendi sınıfıyla insanlığın kurtuluşunun savaşımını başlatacak bir güçte değildir henüz. Ahmed Arif, teoriyi kendi toplumunun gerçeğiyle uzlaştırdığı içindir ki, onda, toplumun ilerici ve devrimci öğeleri, çeşitli kesimleriyle yansır, ama olduğu kadarıyla, o gün olduğu gibi."

Ahmet Arif Anadolu şiirinde gurur ve nefretin tablosunu iç içe çizer.

ANADOLU

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
13 Kas 2016 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi

Laciverdi Bahçe
1

Saat dört,
yoksun.
Saat beş,
yok.
Altı, yedi,
ertesi gün,
daha ertesi
ve belki
kim bilir...

Hapisane avlusunda
bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde
on beş adım kadardı.
Gelirdin,
yan yana otururduk,
kırmızı ve kocaman
muşamba torban
dizlerinde...

Kelleci Memed'i hatırlıyor musun?
Sübyan koğuşundan.
Başı dört köşe,
bacakları kısa ve kalın
ve elleri ayaklarından büyük.
Kovanından bal çaldığı adamın
taşla ezmiş kafasını.
«Hanım abla» derdi sana.
Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı,
tepemizde, yukarda,
güneşe yakın,
bir konserve kutusunun içinde...

Bir Cumartesi gününü,
hapisane çeşmesiyle ıslanan
bir ikindi vaktini hatırlıyor musun?
Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta,
aklında mı :
«Beypazarı meskenimiz, ilimiz,
kim bilir nerde kalır ölümüz...?»

...

Nasıl haberler aldık
en güzel hürriyete dair,
nasıl dinledik ayak seslerini
yaklaşan müjdelerin,
ne güzel şeyler konuştuk
hapisane bahçesinde...


2

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî'den :
«Gece :
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.>

Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî'yi oku.
Ve Pîrâyende'm benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bütün Şiirleri, Nazım Hikmet Ran (ÇANKIRI HAPİSANESİNDEN MEKTUPLAR -  20.7.1940)Bütün Şiirleri, Nazım Hikmet Ran (ÇANKIRI HAPİSANESİNDEN MEKTUPLAR - 20.7.1940)