• 358 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    "Farklı düşünceler, inançlar, farklı dinler,mezhepler, farklı diller ve kimlikler yüzünden başka insanlara düşmanlık etmemeliyiz... insan bir kimlikle, bir dinle, bir dille gelir dünyaya ve onunla yaşar.İnsanın ne suçu günahı var bunda?"

    Bazen hikayenin sonunu bilseniz de sonu oluşturan hikayeyi merak edersiniz. Neden böyle bir son der ve gömülürsünüz hikayeye…Sondan başa doğru gitmiş hikaye…İlk etapta sıkılsam da kitabın ortalarına doğru kitabı bitirmeden bırakamadım.
    Hayatın anlamı sevmek üzerine kurulmuş bence… sevmek ve bunu aşk ile taçlandırmak… Ağacın hışırtısını, kuşun sesini, yağmurun nağmesini,denizin dalgasını sevmek; her haliyle doğaya aşık olmak….Ve yaratılanların en şereflisi olan insanı sevmek….Farklı düşüncesini ,farklı dinini,farklı mezhebini, farklı dilini, farklı kimliğini sevmek…..Yaratandan dolayı yaratılanı sevmek…Yaratan ve yaratılana aşık olmak….

    İnsanoğlu sevmekten uzak, insanoğlu birbirini anlamaktan hissetmekten uzak, insanoğlu farklılıkları zenginlik olarak görmekten uzak…insanoğlu biz olmaktan uzak…insanoğlu yaşamak ve yaşatmaktan uzak. Kitabı okuduğunuzda bütün bu cümleler aklınızdan geçer durur...

    Ve sorarsınız yaşatmak varken neden öldürmekte karar kılınır?. Dün de aktı kan, bugünde akıyor kan ve belli ki yarında akacak kan… Dur demek neden bu kadar zor? Öldürmek için harcanan emek neden sevmek, yaşatmak için kullanılmaz? Neden biz olmayı beceremeyiz? Neden anlamak yerine ön yargıya tutunuruz? Ölümüm öldürmenin tarafı olur mu?.....Okudukça sorgular durursunuz yaşananları….

    Doğa tasvirlerini okurken karda yürüyen, donan, ateş başında ısınan siz olursunuz. Tipiyi, karı, rüzgarı hissedersiniz adeta...Yaşanan duyguları sizde yaşarsınız.
    Duyguların aktarımı,betimlemeleri, akıcı diliyle güzel bir kitap….Ön yargıyı bir kenara bırakıp okumanızı öneririm.

    “Ölüm; insanın ve insanlığın en eski ve en yeni kaygısı. Özgürlük; İnsanın ve insanlığın en eski ve en yeni amacı. Edebiyat; insanın ve insanlığın en eski ve en yeni sığınağı..."
  • Gül her bülbüle kansa gül, gül olur mu?
    Güle her yaklaşan bülbül olur mu?

    _ Kaan Boşnak -Böyle Güzelsin Böyle Kal_
  • 390 syf.
    ·Puan vermedi
    Nerden başlayayım kimden bahsedeyim bilemedim.Muhteşem uslübüyla herbir cümleyi kafiyeli yazan, tarihi o anı yaşıyormuş gibi hissettirerek anlatan, sayısalcı olmama rağmen beni Divan Edebiyatına bu kadar hayran bırakan #İskenderPala 'dan mı, yoksa halkı için babasına karşı gelmiş, geçilmez denilen çölleri aşmış resmen şiiriyle "matris" yapmış olan #YavuzSultanSelim 'den mi? Ve tarihte adına pek rastlanmamış ama #Sünni #Şii çatışmasını ve o esnada iki tarafın halkının da hissettiklerini bize anlatan diğer kahramanlardan mı? Bence tarih böyle anlatılmalı.Biraz hikayeleştirerek, biraz şiirleştirerek...Ben böyle anlıyorum, böyle seviyorum, böyle hissediyorum. #İskenderPala Sen hep yaz @İskenderpala Allah kalemine, yüreğine, aklına, ilmine zeval vermesin Âmin
    Ve işte o müthiş şiir:
    Sanma şahım/ herkesi sen/ sadıkane/ yar olur
    Herkesi sen/ dost mu sandın/ belki ol/ ağyâr olur
    Sadıkane/ belki ol/ alemde/ Serdar olur
    Yar olur/ Ağyâr olur/ Serdar olur/ Dildar olur
  • O zaman bir kızın kızlığı bozuldu mu, o kızcağız yandı; ellere rezil olur, kimselerin yüzüne bakamaz olur, bidaha hiç koca bulamaz olur. Böyle bir felakete uğramış kızcıklar da namuslarını onarmak için, koca olsun da ne olursa olsun diye, kendilerini kim kabul ederse onunla evlenmek zorunda kalırlar.
  • - Sandy McWilliams adında kel kafalı yaşlı bir melekle bir hayli sohbetim oldu. New Jersey’in bir yerlerindendi kendisi. Onunla birlikte epeyce dolaştık. Sıcak öğle sonlarında ya bir kayanın gölgesinde ya da onun yabanmersini çiftliğinin bataklığımsı çamurunun dışındaki oldukça yüksek çayırlık alanlardan birinde yan gelip yatar ve pipo içerek her türlü konuda sohbet ederdik. Bir gün şöyle dedim:
    Sen kaç yaşındasındır acaba, Sandy?
    Yetmiş iki.
    Ben de öyle sanmıştım. Ne kadar zamandır Cennettesin?
    Gelecek Noel’de yirmi yedi yıl olacak.
    Geldiğinde kaç yaşındaydın?
    Niye ki, yetmiş iki elbette.
    Ciddi olamazsın.
    Niye ciddi olamazmışım?
    Çünkü eğer o zaman yetmiş iki idiysen, şimdi doğal olarak doksan dokuzsun.
    Hayır, değilim işte. Geldiğimdeki yaşımda kaldım.
    Peki, dedim. Aklıma gelmişken, tam o noktada sormak istediğim bir şey var. Aşağıdayken, Cennette herkesin genç, pırıl pırıl ve dinç olacağı düşüncesi vardı hep kafamda.
    İyi de, genç olman mümkün, eğer istersen tabii. Sadece dilemen yeter.
    Peki, öyleyse sen niye dilemedin?
    Diledim. Herkes diler. Öyle görünüyor ki, sen de deneyeceksindir bir gün; fakat değişiklikten sıkılacaksın, hem de oldukça kısa sürede.
    Niye?
    Tamam, anlatacağım. Şimdi, sen kendini bildin bileli hep denizci oldun; hiç başka bir iş yapmayı denedin mi?
    Evet, bir defasında, yukarıdaki madenlerin orada bakkallık yapmıştım; fakat katlanmamıştım; çok sıkıcıydı fırtına yok, heyecan yok, hayat yok; aynı anda hem yarı ölü hem yarı canlı olmak gibiydi. Ya biri ya öteki olayım istiyordum. Oldukça kısa süre sonra dükkanı kapatıp denize döndüm.
    İşte bu. İş bakkallık olanlar o işi severler ama sen sevemedin. Anlayacağın, alışkın değildin. İşte, ben de genç olmaya alışkın değildim ve genç olmanın pek zevkini çıkarabilecekmişim gibi de gelmiyordu bana. Güçlüydüm, yakışıklıydım, kıvırcık saçlarım vardı, evet, üstelik kanatlarımda vardı tıpkı kelebek kanatları gibi capcanlı kanatlar! Arkadaşlarla pikniklere, danslara, partilere gittim, işi sürdürmeye, kızlarla anlamsız lakırdılar etmeye gayret ettim ama işe yaramadı. Götüremedim, işin aslı, fena halde bıkkınlık vericiydi. Benim asıl istediğim, erkenden yatıp, erkenden kalkayım ve yapacak bir işim olsundu ve işim bittiğinde de sessizce oturayım, pipomu tüttürüp, düşüneyim istiyordum. Bir alay delişmen çoluk çocukla ortalıkta koşuşturmak değil. Gençken ne sıkıntılar çektiğimi tahmin edemezsin.
    Ne kadar süre genç kaldın?
    Sadece iki hafta. Bana yetti de arttı bile. Hayatın kanunu, alabildiğine yalnızlık hissediyordum! Anlayacağın, kafam yetmiş iki yılın bilgileri ve tecrübeleriyle doluydu; o genç arkadaşların bilip bileceği en derin mevzu benim için sadece a-be-ce idi. Hele onları birbiriyle tartışırken görmek var ya aman Tanrım! Müthiş acınası bir şey olmasaydı komik de olabilirdi gerçi. Her neyse, işte alışık olduğum tarza ciddi sohbetlere karşı öylesine büyük bir özlem duyuyordum ki yaşlı insanların çevresinde takılmaya başladım ama onlar bunu istemediler. Beni kendini beğenmiş, görgüsüz bir türedi olarak görüp, yüz vermediler. İki hafta bana bolca yetti. Kel kafama, pipoma ve eskiden bir kayanın ya da ağacın gölgesinde yaptığım uyku getiren derin düşüncelere tekrar kavuştuğuma memnun oldum.
    Tamam da, dedim, şimdi sen sonsuza kadar yetmiş ikide kalacağım mı demek istiyorsun?
    Bilmiyorum ve çok da kafama takmıyorum. Ama bir daha yirmi beşe hiç dönmeyeceğim bak bunu iyi biliyorum işte. Yirmi yedi yıl öncekinden çok daha fazla şey biliyorum ve öğrenmek de her zaman hoşuma gidiyor ama görünüşe bakılırsa hiç yaşlanmıyorum. Yani bedensel olarak zihnim ise yaşlanıyor, güçleniyor, daha olgunlaşıyor ve daha hoşnut edici oluyor.
    Buraya doksanında gelen birinin kendini gençleştirdiği olur mu hiç ?
    Elbette olur. Adam kendini on dört yaşına götürür, birkaç saat deneyince kendini aptal gibi hisseder; biraz ileri alıp yirmiye ayarlar, pek fazla bir gelişme olmaz. Otuzu, elliyi, sekseni filan dener ve nihayet doksana gelince bir de bakar ki, kendini daha çok evindeymiş gibi hissetmesi bir yana, başka herhangi bir biçimden daha çok alışık olduğu o eski kalıbının içinde olmak çok daha rahatmış meğer. Ya da dünyadayken adamın zihni sekseninde teklemeye başlamışsa, burada gidip gidebileceği son yer orasıdır. Zihninin en son en iyi durumunda olduğu yerde kalacaktır, zira orası ağzının tadının en iyi seviyesinde olduğu, yaşam biçiminin en yerleşik olduğu yerdir.
    Yirmi beşindeki biri hep yirmi beş kalır ve öyle de görünür mü?
    Eğer aptalın biriyse, evet. Fakat eğer zekiyse, hırslı ve çalışkansa, edindiği bilgiler ve yaşadığı deneyimler onun yaşam biçimini, düşüncelerini ve zevklerini değiştirecek ve onu en büyük zevki kendisinden daha yaşlı kimselerin ortamında olmakta bulan biri haline getirecektir. Bundan dolayı da kendisini o tür ortamlarda rahat ve uyumlu yapmasına ne kadar gerekiyorsa, bedeni o kadar fazla yılın görünüşünü almaya bırakacaktır; kendisini geliştirdikçe bedeni yaşın gerektirdiği görünümü almaya bırakacak ve böyle böyle bir zaman sonra dış görünümü kelleşip buruşacak, içeriden ise bilge ve derin biri olacaktır.
    Bebekler de aynı mı?
    Bebeklerde aynı. Hayatın kanunları, dünyada bu konular hakkında ne dangalakça şeyler düşünürdük yahu! Cennette her zaman genç kalacağız derdik. Ne kadar genç olacağımızı söylemezdik onu düşünmezdik, belki de, öyle olması, hiçbirimizin hiçbir şekilde aynı düşünmüyor olmamızdandı. Ben yedi yaşında bir veletken, galiba Cennette hepimizin on iki yaşında olacağını düşünüyordum; on iki olduğumda ise galiba Cennette on sekiz veya yirmi yaşında filan oluruz diyordum; kırk olduğumda geriye gitmeye başladım; hepimizin Cennette otuzlu yaşlarda olacağımızı umut etmiş olduğumu da hatırlıyorum. Ne bir adam ne de bir oğlan çocuğu sürdürdüğü yaşın en iyi yaş olduğunu aklına getiriyor en iyi yaşı olduğundan birkaç yıl daha sonrası veya birkaç yıl daha öncesi olarak görüyor. Sonra da o ideal yaşı Cennetteki insanların genel yaşı yapıyor. Ve herkesin o yaşa yapışıp kalmasını, yaşının orada donmasını umut edip, bundan memnun olmalarını bekliyor! Şimdi Cennette hep aynı kalınacağı, hiç değişim olmayacağı fikri üzerinde bir düşünsene! Tamamen çember çeviren, misket oynayan yedi yaşındaki bebelerle ya da on dokuz yaşın anlaşılması zor, özgüvensiz, duygusal hamlıklarıyla dolu bir Cennet düşün! Ya da otuzlu yaşların canlılığına sahip, aklı başında, tutkuyla dolup taşan ama o bir yaşa ve onun tıpkı çaresiz kürek mahkumlarınınki gibi kısıtlamalarına karşı eli kolu bağlı olanlarla dolu bir Cenneti düşün! Hepsi aynı yaşta hepsi de aynı görünüme, huylara, zevklere ve duygulara sahip bir topluluğun o sıkıcı tekdüzeliğini bir düşün. Düşünsene dünya çeşit çeşit tipleri, yüzleri ve yaşlarıyla, böylesi rengarenk bir toplumun içinde hoş bir şekilde çarpışan sayısız çıkarların canlandırıcı sürtünmesi ile ne kadar üstün bir yer olurdu.
  • - Kızılderililer ile Türkler nasıl olur da akraba sayılırlar? Bu sorunun yanıtını Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 20, Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayan ve yalnızca iki gün süren yazı dizisinde şöyle verir:
    "Bu çok eskiye, 15.000–20.000 yıl öncesine varan bir evlenme hikâyesi. O zaman Kızılderililerin ataları Amerika'da değil, Doğu Asya'da, Sibirya'da yaşarlardı. Sonra göçmeye başlıyorlar. Bir kısmı Bering Boğazı üzerinden Amerika'ya (Alaska'ya) geçerken, bazıları da Asya'da güneybatıya, Aral Gölü'ne doğru göçüyor. Oradan Ural Dağları'ndan doğuya, Aral Gölü'ne doğru göçüp yerleşmiş olan ak tenli Alpin soyuyla karşılaşıyor, karışıyor, evleniyorlar. İlk Türkler böyle doğuyor, daha sonra bu iki ırkın evlenmesi, Altay Dağları bölgesinde bir kere daha oluyor, bu sefer de ön Türkler-Hunlar ortaya çıkıyor. İşte bunun için Kızılderililer bir koldan bizimle akraba oluyor. Bu sebepten onlara Türk değil, akraba diyoruz."
    (...)
    Şurası unutulmamalıdır ki, Kızılderililer ile yalnızca Türk değil, birçok kültür arasında bağlantılar aranılabilir. Kızılderililerin yaşam tarzı, kilimleri, folklor ve inançları ile Çingeneler arasında da bir köprü rahatlıkla kurulabilir. Üstelik böyle bir karşılaştırmayı Ernest Hemingvvay "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" adlı eserinde yıllar öncesinden yapmıştır. Hemingvvay'in ünlü kitabından konumuzla ilgili olan bölümü dikkatle okuyoruz:
Robert Jordan, "insanın göğsü de ayının göğsüne benzer" dedi. "Postunu yüzdükten sonra insan adaleleriyle ayı adaleleri arasında büyük benzerlik vardır."
"Doğru" dedi, Anselmo. "Çingeneler ayının insanın kardeşi olduğuna inanırlar.
Robert Jordan. "Amerika'daki Kızılderililer de öyle" dedi. "Onlar bir ayı öldürdüler mi ayıdan af dilerler."
    "Ayının postu altında insana birçok benzerlikleri bulunduğu için Çingeneler onun insanın kardeşi olduğuna inanırlar, o da bira içer, o da müzikten hoşlanır, o da dans etmeyi sever."
    
"Kızılderililer de aynı şeye inanırlar?"

    "Demek Amerikan Kızılderilileri de Çingene ha?"
"Değil, ama ayı hakkında onların inançları da aynı."
Yukarıdaki diyalogu okuduktan sonra çanların kimin için çaldığı anlaşılmıyor mu?
Sayın Türkkan, Bozkurt motifinin Kızılderililer adasındaki yaygınlığından da söz ederek, Orta Asya'ya göz kırpıyor, unutulmaması gereken bir nokta da şudur: Kurt yalnızca Asya'da değil, dünyanın birçok köşesinde yaşayan bir hayvandır. Üstelik Kızılderililerin motif olarak kullandıkları hayvan Bozkurt (Canis Lupus) sayılamaz.
Amerika'nın batı ve orta bölgelerinde Kızıl Kurt (Canis Niger) ve Kır Kurdu (Canis Latrans) yaygındır.
Kızılderililer ile Çingeneler arasında ayı konusunda inanç benzerliği olması Kızılderililerin Çingene soyundan geldiğini göstermeyeceği gibi Kızılderililer ile Türkler arasında kurt konusundaki ortaklık da, Kızılderililerin Türk soyundan geldiğini göstermez. Çünkü ayı dünyada yaygın bir hayvandır. Tıpkı kurt gibi... Kızılderililerde kanguru motifine rastlamak! Bakın, işte bu şaşırtıcı olabilirdi.
Amerika'ya Kolomb'tan önce Vikinglerin gittiği bilinir. Romalılar, Galliler, Fenikeliler, Japonlar, Çinliler ve Türklerin de gitmiş olabileceği bilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Bu kültür temasları sonucunda Kızılderili dilleri ile Türkçe arasında da benzer sözcüklerin bulunması doğaldır. Yazısının başında, Kızılderililerin atalarının Amerika'da değil (!) Doğu Asya'da yaşadığını söyleyen Ord. Prof. Dr.
Reha Oğuz Türkkan, dil benzerliğine de değinerek, son paragrafta şu açıklamayı yapar: "Bu demek değildir ki, Kızılderililerin dili Türkçedir.
Ural - Altay dil ailesiyle irtibatı bile tartışılmalıdır. Kızılderili dillerindeki 300–500 Türkçe kelimenin bir tek anlamı vardır: Tarihlerinin bir çağında (hatta birçok kereler), Türkler Amerika'ya gelmiş, Kızılderililere karışmış
 ve dillerinden hatıralar bırakmışlardır.
  • Prf. Orhan hocam ne güzel izah etmiş...

    DEPREM

    DEPREM BİR DOĞA OLAYIDIR

    Depremler yerkabuğu hareketliliğin doğal sonucudur ve yerkabuğundaki fay adı verilen kırıklarda meydana gelir.

    Dünyamız, dış kısmında büyük ve küçük plakalara ayrılmış vaziyette. Bu plakalar sürekli hareket halindeler. Bunlar içteki magma tabakası tarafından tetiklenerek birbirlerinden ayrılırlar.

    Magma sürekli stres üretiyor. Çünkü magma ters istikamette dönüyor ve balansa girmiyor.
    Üretilen stresin arzın içinden mutlaka atılması lazım…

    Şiddetli depremler tektonik plakaların birbirlerine çarpıştığı yerlerde oluyor.

    Gerilim geriye doğru olursa tsunami oluşuyor; Japonya’daki büyük tsunami felaketi budur.

    DEPREM DİLE GELSE DER Kİ:

    “İnsan, sen ne acayip bir varlıksın?

    Ben doğal bir olayım ve varım. Artık benim geleceğimi de aşağı yukarı biliyorsun. Ben olmazsam şu yeryüzü patlardı. Ben, düdüklü tencerenin düdüğüyüm.

    Allah yeryüzünün stresi patlamasın diye, dünyanın bazı yerlerine düdük koydu. Sen yeryüzüne misafir olmadan önce de böyleydi.

    Sen Allah’ın özel misafirisin. Allah sana kanun koyduğu gibi yeryüzüne ve malzemeye kanun koydu. Yeryüzü de, malzemeler de kendi dinamiği ve aklı içinde çalışıyor. Sen neden bu kanuna uygun davranmıyorsun, uygun malzemeyle uygun ev yapmıyorsun?

    Bil ki; depremin kendisi kaos değil kozmostur. Deprem kaos oluyorsa bu senin yüzündendir.”

    Zemin etüdü yapılmadan, gerekli mühendislik tedbirleri alınmadan bina yapılmaz. Bu, yerkürenin fıtratını ciddiye almaktır.

    FITRAT CİNAYETİ

    Fıtrata aykırı davranıyoruz.

    Şehirler doğru yerlere yapmıyoruz.

    Malzemeden çalan müteahhit, inşaatın fıtratını çiğniyor. Hem Allah’ın hem kulun hakkını yiyor. Böyleleri tam anlamıyla cinayet işliyor.

    Yapının mimarı, mühendisi, kontrolörü vb. cinayetten sorumludur.

    Belediyelerde ruhsat verenler, araştırmadan ev alan aile reisi de sorumludur.

    DEPREM ÖLDÜRMEZ, ÇALINAN MALZEME ÖLDÜRÜR

    Fıtrata yanlış bakmak öldürür.

    Evinizi kurallara uygun yapmadan, Allah’tan yardım istemeyin.

    Kur’an’ın inşa ettiği akıl, depreme iki sınır koyabilir:

    1. Deprem sadece ceza, musibet veya beladır düşüncesi yanlıştır, büyük iddiadır. Günah işlediler de deprem oldu; bu söylenemez

    2. Allah yokmuş gibi konuşma ey insan! O da yanlıştır.

    Türkiye’nin günah skalasını çıkartsak, Elâzığ’a ne zaman sıra gelir. Dünyanın günah şehirlerini çıkartsak, kaçıncı sırada yer alır Elazığ? Böyle saçma bir mantık olur mu?

    Biz depremin ekmeğini yiyoruz.

    Yeryüzündeki kaplıcalar ve ılıcalar deprem ürünüdür. Bütün şifalı sular deprem ürünüdür. Pek çok mineral madde ve madenler deprem sonucunda ortaya çıkarlar.

    RABBİM DEPREMİ İNSANLAR ÖLSÜN DİYE VAR ETMEDİ.

    İnsan deprem olunca kendini sorgulamalı: Ben ne yaptım da, yeryüzü hareketlenince evim yıkılıyor, insanlar ölüyor. Kısaca depremden bana zarar geliyor. İnsanın ciddi manada tefekkür etmesi lazım...

    Dünya misafirhane biz O’nun konuğuyuz. Allah; “Evimi doğru kullanın” dese haksız mı?

    Çünkü biz, bizi misafir eden Allah’ın evini mahvediyoruz.

    Bakın 8’den fazlası olmuyor. 8’e göre tedbir alınırsa sıkıntı da gelmiyor. 8’e gücü yetenin 18’e gücü yetmez mi?

    DEPREMLERİN ARTMASI KIYAMET ALAMETİ Mİ?

    Hayır.

    Kıyametin alameti olmaz. Çünkü kıyamet ansızın gelecektir.

    SON SÖZ

    Her konuda olduğu gibi deprem konusunda da söylenecek çok şey var:

    - Devletin ciddiyetsizliği,
    - Yöneticilerin ehliyetsizliği,
    - Bürokratların sorumsuzluğu,
    - Dünyevileşen insanımızın rantiyeciliği,
    - Müteahhitlerin çok kazanma hırsı...

    Bütün bunların tek ortak adı var: Ahlak zafiyeti.

    3,5 ay önce Prof. Dr. Naci Görür nokta atışı yaparak Sütlüce’de enerji birikiminin arttığını söylemişti.

    Ciddiye alan bir sorumlu ve yetkili var mı? Varsa ne yaptı?

    İTÜ'den profesörler, Marmara'daki fay için sualtı gözlem istasyonu kurulması gerektiğini anlatıyorlar.1,5 Milyon Euro’ya ihtiyaç varmış. Ekipmanın bir kısmını da Fransızlar verecekmiş.

    O parayı ve gerekli cihazları anında bulmayan sorumlular için ne demeli…

    Şehirlerdeki “depremde toplanma alanlarına” bir bakar mısınız? Oralara belediyelerin izniyle AVM’ler yapılıyor.

    BAŞKA DEPREMLER:

    - Ahlak depremi
    - İman depremi
    - Hukuk depremi
    - Demokrasi depremi
    - Bilim depremi
    - Adalet depremi
    - Akıl depremi
    - Vicdan depremi

    Bu depremler için de yardıma koşar mısınız?

    Rabbimiz! Sen bize, “doğayı ve fıtratı oku” diyorsun. Ama biz okuyamadık. Bizi fıtratı okuyan eyle. Biz Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz Allah’ım.

    Hayırlar diliyorum
    Ankara, 26 Ocak 2020
    Prof. Dr. Orhan Arslan