• KÜÇÜK MEHMET BEĞ
    Küçük Mehmet, Türkiye tarihinde bir deniz vakasının kahramanıdır. Bu vaka, Çanakkale Boğazı
    yakınlarında yapılmış küçük bir çarpışmadan ibarettir. Lâkin bu küçük çarpışmanın kahramanı olan
    Küçük Mehmet, kavgada gösterdiği yiğitlikle, ülkeler aşan, kaleler yıkan, büyük zaferler kazanan ve
    çığırlar açan kahramanların soyundan ve o ruhu taşıyan bir er olduğunu göstermiştir.
    Küçük Mehmet Beğ’in yiğitlik vakası, Türk‐İtalyan vuruşmalarının en uzunu olan Girit Savaşı'nın bir
    yılına rastlar. 1645 yılı Nisanı'nda Türk donanmasının denize açılıp Girit'e varmasıyla başlayan ve yirmi
    dört yıl süren bu savaş sırasında Türkler, düşmanları ile Girit topraklarında ve Akdeniz sularında birçok
    kereler çarpışmışlardı. Kara çarpışmalarının hemen hepsinde İtalyanlar'ı yenen Türklerin, donanmanın
    usta ellerde bulunmayışı yüzünden, denizlerde bazan başarı kazanamadıkları oluyordu. Venediklilerin
    üstünlüğü ile sona eren böyle bir savaş da 1659'da yapıldı. Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazamlığa
    geçişinin ikinci yılı idi. Donanmamız, düşman tarafından kapatılmış olan Boğaz yolunu açıp Girit'e
    yardım götürecekti. Bunun için de İtalyanlar'la savaşmak ve onları yenmek gerekiyordu. İşte bu savaş
    Çanakkale Boğazı yakınlarında yapıldı. Fakat beklenilen sonunca ulaşılmadı. Yalnız bu çırpışma,
    tarihimize bir yiğitlik vakası armağan etti.
    Venedikli İtalyanlar'ın büyük ve ünlü bir mavnası, öteki teknelerin biraz uzağında, Türkler'e karşı
    vuruşuyordu. Üç küçük Türk mavnasının kaptanları olan Ömer, Süleyman ve Halil adlı denizciler, bu
    ünlü düşman gemisini batırmak için tekneleri ile üzerine atıldılar. Türk mavnaları çevik hareketlerle
    büyük düşman gemisini çevirmiş hırpalıyorlardı. İtalyan mavnasının denizin dibini boylamasına az
    kalmıştı. Lakin yardımına yetişen başka Venedik gemilerinin himmeti ile bundan kurtuldu. Düşman
    mavnasını kurtaran bu yardım, Türk kaptanlarını müşkül duruma sokmuştu. Artık onlar için
    çekilmekten başka yapacak iş yoktu. Üç kaptan da tekneleri çekmek istediler. Ama saldırma sırası
    düşmana gelmişti. Venedikliler, bu üç küçük tekneyi ele geçirmek için Türk mavnalarının üstüne
    atıldılar. Ömer ve Halil, ustalıklarını gösterip düşman elinden kurtulmak imkânını buldular. Kavganın
    bahtsızlığı Süleyman kaptanın omuzlarına yüklenmişti. Süleyman, gemisini düşmanın elinden
    kurtarmadı. Venedikliler onun mavnasını zapt ederek yedekte götürmeye başladılar.
    Kavga, karaya pek yakın bir yerde olmuş kıyıdakiler Türk mavnalarının çevik ve yiğit hareketlerini
    sonuna kadar seyretmişlerdi. Bunlardan ikisinin kurtulması ile sevinmek isteyen gönüller,
    üçüncüsünün götürülmekte olması ile yaslanıyordu. Kıyıdan, küçük Türk mavnalarının bu usta
    çarpışmalarını seyreden Türkler'den birisi. Alâiye beği Küçük Mehmet Beğ, buna dayanamadı. Bir Türk
    gemisinin düşman tarafından göz göre göre götürülmesi ona pek ağır gelmişti. Bu hal Beğ'e anî bir
    karar verdirdi. Eline geçirdiği birkaç kayığa elli kadar er koyan Küçük Mehmet, düşman gemilerinin
    ardına döştü. Buyruğundaki bu elli kadar erle Türk mavnasını kurtaracaktı. Kayıklar suda hızla kayıp
    Venedik gemilerine yetiştiler. Kayıkların götürülmekte olan Türk mavnasına yanaşması ile Venedik
    denizcileri ve Küçük Mehmet'in erleri birbirlerine girdiler. Kama ve bıçaklarla yapılan çok sıkı bir
    çarpışmadan sonra, Alâiye sancak beği yanındaki savaşçılarla mavnaya çıktı. Türk mavnasında yüz
    elliden artık İtalyan vardı. Küçük Mehmet Beğ, kendi erlerinin sayısından üç kere çok olan Venedikli
    kâfirlerin üzerine atılmaktan çekinmedi. Kamalar ve bıçaklar burada sert ve daha ustalıkla sallandı.
    İtalyanlar hiç beklemedikleri bu saldırış karşısında şaşırmışlar. Küçük Mehmet, onların kendilerini
    toplamalarına vakit bırakmadı. Mavnanın içindeki bütün Venedikliler, Türk kama ve bıçaklarının
    altında can verdiler. Küçük Mehmet, vuruşmadan arta kalan yiğitleri ile mavnayı kıyıya doğru yöneltti.
    Venedikliler buna engel olmak istedilerse de beceremediler. Türkler vuruşa vuruşa mavnayı kıyıya
    getirdiler.
    Küçük Mehmet Beğ’in başlık yaptığı bu küçük deniz vakası ilk bakışta o kadar önemli değil gibi
    gözükebilir. O, bu hareketi ile ne bir zafer kazanmış, ne bir kale almış ne de bir ülke zapt etmiştir.
    Ancak düşman ellerinden bir gemi kurtarmıştır. Fakat o, bu gemiyi almak için yaptığı hareketle
    zaferler kazanan, kaleler alan ve ülkeler zapt eden kahramanların soyundan ve o ruhu taşıyan bir er
    olduğunu göstermiştir. Bir iki kayığa konulan bir avuç erle düşman gemilerine saldırmak ve onları alt
    etmek pek de yapılacak işlerden değildir. Küçük Mehmet, bu işi yapabilecek gücü kendisinde duymak
    ve ölüme karşı yürümek suretiyle, hayatı hiçe sayan kahraman ve ulu Türkler arasında kendisine şanlı
    bir yer ayırmıştır.
    Alâiye sancak beği Küçük Mehmed Beğ, kahraman bir Türk'tür. Her ne kadar talih ona küçük adını
    vermiş, tarih de sayfalarına küçük bir vakasını geçirmişse de o, bu küçüklükler arasında büyük bir beğ
    olarak parlamakladır.
  • 395 syf.
    ·9/10
    Hiçbir kitap bu kadar anlamlı olmamıştı benim için. İmam Nevevinin, Şam arazilerinin gasp malı olabilme ihtimali nedeniyle Şam'daki meyve sebzeleri yememesi, Ebu Hanife'nin koyun çalındığını duyup en fazla bir koyunun yaşama süresinin yedi yıl olduğunu öğrenip yedi yıl boyunca koyun eti yememesi, midelerine ve dolayısıyla bedenine nüfuz eden her şeye bu denli özen göstermeleri, Fahreddin Paşa'nın Medine'yi, Ömer Muhtarın Libyayı, Şeyh Şamil'in Kafkasyayı, Şeyh Said'in kendi ülkesini düşmandan kurtarma çabaları, Malik'in, Ahmed bin Hanbel'in, Abdullah bin Mübarek'in 'hokka ve kalem ile mezara kadar 'anlayışıyla sükunete eren kalpleri, Selahaddin'in, Seyfeddin Kutuz'un, Tarık bin Zıyad'ın feth ettiği toprakları kalplerindeki imanla nasıl da aşkla yaptıkları ve diğer ismini zikredemediğim sahabilerin, alimlerin, komutanların, şehitlerin hayatları, her satırı ibretlik anıları.. Hepsinin hikayesi farklı ama hepsi bir ortakta buluşuyor; O da kalplerindeki Allah korkusu.
    Rabbim onlardan razı olsun. Bize de bu öncülerin izinden gitmeyi, nice öncü şahsiyetler yetiştirmeyi nasip etsin.
  • "Tekkede, medresede, manastırda, kilisede,
    Bir cennet, cehennem kaygısıdır sürüp gitmede
    Oysa yüce varlığın sırlarına eren kişi ,
    Bunların tohumunu uğratmaz düşüncesine ..."
  • 248 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Müellifin bu eseri, Osmanlı coğrafyasının beş asırlık en verimli ve mamur parçası olan, imparatorluğun koca bir çınar misâli büyüyüp geliştiği Rumeli topraklarının nasıl elden çıktığını anlatan, yası henüz tutulmamış bir kaybediliş öyküsü. Kitabın müellifi Doç. Dr. Hasip Saygılı, Türk Temsil Heyeti Başkanı sıfatıyla bölgede görev yapmış, Hüseyin Mümtaz Beğin de mevzûbahis olunan eserde belirttiği üzere atalarının asırlar önce gittiği, vatan yaptığı Evlâd ı Fatihan diyarına yakışan hakiki bir Alp Eren. Müellifin daha evvel neşrettiği Rumeli Türkleri ve Müslümanları isimli eserin devamı niteliğinde olan bu eser, hem okuyucuda hasıl olduğu düşünülen 'acaba şimdi orada durum nasıl? ' sorusunu yanıtlamak hem de -yazarın da sık sık yakındığı - içi boş ve kuru hamasetten müteşekkil bir Evlâd ı Fatihan söylemi yerine rasyonel gerçeklerden beslenen bir plan, bir yol haritası olması hasebiyle kaleme alınmış.

    Eser, 'Türk'ten Daha Türk Boşnaklar' başlığı ile okuyucuyu selamlıyor. Yazar, bu bölümde 1996 Eylül'ü ile 1997 Mart'ı arasında Saraybosna'da Kurmay Binbaşı rütbesi ile NATO kapsamında teşkil edilen karargâhta Harekât Subayı olarak görev yaptığını anlatıyor. Bu bölümde en çok değinilen husus ise müellifin bölge hakkındaki gözlem ve notlarını mektup vasıtasıyla paylaştığı kimselerin -bazılarının üst rütbeli askerî makamlar olduğu yine yazar tarafından belirtilmiş- teşekkürü bir yana bırakalım mektupların ellerine ulaşıp ulaşmadığını dahi bildirmemeleri. Bazı mevkî sahipleri tarafından yazdıklarının 'ilginç' olduğu şeklindeki 'ilginç' ifadelerini bizim kendi tezlerimizin kültür temellerine asla sahip çıkma temeli olmayan kimselerin suya sabuna dokunmayan ifadesi olarak nitelendiren yazar bu ilgisizlik ve ilgisizliğin beraberinde getirdiği cehaletin Rumeli'ndeki durumu aleyhimize çevirdiğini pek çok yerde adeta ilgili makamların suratına çarpıyor. Başlığı takip eden sayfalarda ise Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ile Hüseyin Mümtaz Beğin, yazar hakkındaki kanaatlerini de belirttikleri, Ortadoğu gazetesi ve Türk Edebiyatı dergisinde neşredilen mevzûbahis mektuplara yer verilmiş.

    Yazar tarafından eserde belirtilen bir husus da Saraybosnadaki ecdat yadigarı pek çok kültür eserimizin kısmen de olsa korunmuş olduğu. Yazar, bu kısımda Sultan Fatih'in oğlunun kızı Selçuk hatunun oğlu, Osmanlı'nın meşhur Bosna valisi Gazi Hüsrev Beğ camî, türbe ve külliyesinden bahsediyor. Hüsrev Beğ tarafından yaptırılan bezistan, medrese ve vakfettiği kütüphanenin halen hizmet vermekte olduğundan yine yazar tarafından haberdar ediliyoruz. Ayrıca kütüphanesinde 10.000 cilt el yazması eserin mevcut olduğunu öğreniyoruz. Bunlardan 1463'ten 1927'ye kadar olan dönemi kapsayan Enver Kadiç'in 28 ciltlik Tarih i Bosnasının kim bilir bizimle ilgili nice evrakı kapsadığını belirten bu bölüm genç araştırmacılar için bir davetiye niteliği taşıyor.

    Kitapta, Rumeli coğrafyasını vatan kılan pek çok isme de değinilmiş. Bu isimlerden en çok öne çıkanı ise Suzi Çelebi. Suzi Çelebi, 'Türk azdır diye bulma bahâne/Odun bir şulesi besdir cihâne' dizelerinin sahibi, 16. yüzyılın eğitimcisi, askeri, şairi, tarihçisi ve kadısı. Bu çok yönlü devlet büyüğümüzün kabri ise Prizrende, camî-i şerifinin haziresinde imiş. Ziyarete kapalı olan Suzi Çelebi'nin kabri yazarın naklettiğine göre maalesef metruk bir halde. Yazar, ilgili bölümde bu yüksek şahsiyetimizin kabrinin onarımı için Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı dahil yaptığı resmî temasların sonuçsuz kalışına üzülüyor ve yukarıda da çokça bahsedilen ilgisizlikten dem vuruyor. Lâkin yazar, yine de ümitvâr. Hilesiz, hurdasız, düzgün insanların işe el atıp sonuçlandıracağını yine ilgili bölümde belirtiyor.

    Eserde, Recep Hulusi Efendi Eğitim ve Kültür Vakfı olarak da bilinen Melami Tekkesi'nden de bahsolunuyor. Tekkenin Hacı Ömer Lütfü Efendi, Hafız Fethi Ahmet Efendi gibi divan sahibi kültür ve irfan adamlarının hizmetlerinden sonra son dönemde Hacı Adnan Nurko'nun vekâleti ile devam edegeldiğini yazardan öğreniyoruz. Hacı Adnan Nurko'nun cesaret ve kahramanlığı ile ön plana çıkmış bir şahsiyet olduğundan yine yazar vasıtası ile haberdar oluyoruz. Son Kosova Savaşı'nda diğer tüm camîlerde susturulan ezanın, onun müezzini olduğu Katip Sinan Camîsi'nde devam ettiğini, eğer ezan okumakta ısrar ederse öldürüleceğini söyleyen Sırplara 'öyleyse durmayın' diyebilecek cesareti gösterdiğini yazar naklediyor. Eserde, Prizren Melami Tekkesi postnişini Raif Efendi Baba ile yapılan bir de söyleşiye yer verilmiş. Tekkede pek çok beste ve derleme çalışmaları yapıldığını ve tekkenin adına yaraşır şekilde Türk kültürünün bayraktarlığını yaptığını öğreniyoruz.

    Eserdeki söyleşiler silsilesi Zafer Saraç Beyin, müellif ile Rumeli Türkleri ve Müslümanları üzerine yaptığı bir röportajla devam ediyor. Burada müellifimiz tarih bilinci olmayan, gerçek üstü efsanelere dayanan bir yaklaşımın sürdürülemeyeceği ve çıkarlarımıza da hizmet edemeyeceğini belirtiyor. Eserde mevcut olan bu söyleşiler silsilesi sayesinde Melamilikten Balkan Savaşı bozgununa kadar pek çok hususta yazar tarafından okuyucu aydınlatılıyor.

    Şahsımızca, Rumeli'de Bizden Ne Kaldı adlı eser, Doç. Dr. Hasip Saygılı tarafından kaleme alınmış bir reçetedir. Herkesçe mâlumdur ki doktorlar, hastalarına bünyelerini ele geçirmiş hastalıklardan kurtulmaları için hangi ilacı kullanmaları gerektiğini içeren bir prospektüf verirler. Hasip Hoca da Rumeli Türkleri ve Müslümanları ile teşhisini koymuş, Rumeli'de Bizden Ne Kaldı ile de tedavi yöntemini söylemiştir. Bu yöntemin tanımı ise yine yazar tarafından şöyle yapılmıştır : 'Rumeli ve özellikle Kosova'da içi doldurulmamış Evlâd ı Fatihan söylemini eğitim, kültür, ticaret ve sosyal ilişkiler ağı ile elle tutulur hâle getirmek hedeflenmelidir'.

    Herkesin, bilhassa bölgede görev yapan devlet görevlilerimizin, hissesine düşeni alması dileğiyle...

    Tanrı Türk'ü Korusun