• geçen gün tanrı ile konuştum.

    ne düşündüğünüzü biliyorum. konuştuğun kişinin tanrı olduğunu nereden biliyorsun?

    açıklayacağım, ama şunu söyleyeyim, sorduğum bütün sorulara –yani hepsine- cevap vererek beni ikna etti. bütün sorularıma makul ve tatmin edici cevaplar verdi. sonunda, onun tanrıdan başka birisi olmadığını kabul etmek zor değildi.

    tuhaf olan şu ki; ben hala bir ateistim ve biz bu konuda bile hemfikirdik.

    her şey 8.20 de paddington’dan dönerken başladı. kendime cam kenarı bir koltuk seçtim, bağıran haylaz çocuklar ya da sarhoş holiganlar yoktu. oturdum, bir şeyler okuyordum ve o yürüyordu.

    neye benziyordu?

    kesinlikle beklediğiniz gibi değildi. 30 yaşlarındaydı, kot pantolon ve “hobgoblin” tişörtü giymişti. gayet sıradandı. işçiye ya da benim gibi bir bilgisayar programcısına benziyordu.

    “burası boş mu?” dedi.

    “buyrun.” dedim.

    oturdu. umursamadım ve besin zincirine giren genetiği değiştirilmiş yiyeceklerle ilgili yazıma döndüm.

    “bir şey sorabilir miyim?”

    bir ve ya belki iki sorudan fazla sormaması gerektiğini ifade eden bir ses tonuyla “evet” dedim. konuşacak havada değildim.

    “neden tanrıya inanmıyorsun?”

    şerefsiz!

    bu tip konuşmaları severim ve tanrıya inananların mantıksız inançları hakkında saatlerce konuşabilirim. ama havamda olursam! bu, 20 yaş dişini çektirmek için randevuna 20 dakika kala kapını bir yehova şahidinin çalmasına benziyor. kalmak istiyorsun. ama asıl eğlence için bile zaman yok. ve biliyordum, standart cevabımı versem cardiff’e vardığımızda hala tartışıyor olurduk. havamda değildim işte! başımdan savmam gerekiyordu.

    ama sonra birden düşündüm; “garip! tamamen yabancı olan bu adam, benim ateist olduğumdan –ki doğru- nasıl bu kadar emin?” eğer arabamı sürüyorken böyle bir şey olsaydı, bu kadar gizemli olmazdı. narin hıristiyan balığına karşın, arabamın arkasında darvin balığı vardı. buna dikkat eden herhangi biri benim inançlarıma dair bir fikir edinebilirdi. ama bir trendeydim ve “evrim” tişörtümü bile giymemiştim. “the ındependent” okumak ateist olmanın göstergesi değilken bu adamın benim ateist olduğumu nasıl anladığını merak ettim.

    “seni bu kadar emin yapan şey nedir?”

    “çünkü” dedi, “ben tanrıyım ve sen benden korkmuyorsun”

    bana inanmak zorundasınız. ama bu tip durumların çoğunda konuşan kişi akıl hastanesi ya da en azından prozac adayı olarak görülür. bazen de şaka olarak adlandırılır.

    buna “rastgele olay” demek çok zor ama tam olarak öyle oldu. sesindeki ya da tavrındaki hiçbir şey beni aksi yönde etkilemedi. böyle söylemişti çünkü böyle olduğuna inanıyordu. rasyonel konuşmaları, uyuşturucu etkisinde ya da beyinsel bozukluklarının olmadığını gösteriyordu.

    - peki sana neden inanayım?

    “tamam” dedi, “neden bana birkaç soru sormuyorsun? istediğin herhangi bir şeyi sor. şüpheci aklını tatmin edecek miyim, gör.”

    - ben kimim?

    + stottle. 10 ağustos 1947, bristol, ingiltere, doğumlu harry stottle. baban paul, annen mary. duke of yorks krallık askeri okulunda okudun. sandhurst ve oxford’da exobiyoloji yüksek lisansı yaptın. başarısız bir rock şarkıcısı, 10 yıldır ticaret sendikası aktivisti, sonraları kendi işini kurmuş bir bilgisayar programcısı, web uzmanı ve ilham verici bir filozofsun. amerikan vatandaşı michelle ile evlisin ve önceki evliliğinden 2 çocuğun var. hazırladığın programla ilgilenen bir yatırımcıyla başarılı geçmiş gibi görünen bir iş görüşmesinden eve dönüyorsun. bu sabah otelde tam bir ingiliz kahvaltısı yaptın. tek eksik ingiliz sostu ve sen bunu istedin.

    durdu.

    + ikna olmadın. hmmm… seni ne ikna eder? telepatik bağlantı için iznini isteyebilir miyim?

    - iznime ihtiyacın mı var?

    + teknik olarak hayır. etik olarak evet.

    - tamam. izin veriyorum. beni ikna et.

    + peki. en gizli şifren ve sebebi...

    ciddi bir hacker şifremi elde edebilirdi, fakat sebebini kimse –yani hiç kimse- bilemezdi.

    o bildi.

    siz olsanız ne yapardınız?

    nispeten daha önemsiz ama bana özel birkaç soru daha sordum. (mesela bebekken ilk söylediğim kelime gibi – “armadillo” dedi.) tamamen ikna olmuştum. bu noktada olası 3 açıklama vardı.

    birinci olasılık rüya, halüsinasyon ya da hipnozdu. hiç kimse böyle bir şeyi anlayamazdı. bir oyunda gibiydim. rolümü oynuyordum. olaydan beri devam eden detaylı hatıralar ve benim güncel notlarımla birlikte halüsinasyonun bugüne kadar devam etmediğini düşünürsem bu seçeneği reddetmek zorundayım. geriye iki seçenek kaldı.

    gerçek bir telepat olabilirdi. şimdiye kadar kesinlik kazanmış böyle bir şey yoktu ama yine de bir olasılıktı. benim en gizli sırlarımı bilmesini bu şekilde açıklayabilirdim. ama başka şeyler bununla açıklanamazdı. özellikle, daha sonra sorduğum sorulara verdiği cevapların sebebi bu olamazdı.

    sherlock holmes’un dediği gibi; muhtemel seçenekleri elediğinde geri kalan şey, ne kadar imkansız olsa da gerçektir.

    iyi gözlemci, sherlock.

    bu adamın, olduğunu iddia ettiği kişi olduğuna inanmak zorunda kaldım.

    peki, şimdi ne yapardınız?

    eğer bir gün tanrıyla karşılaşırsam, ona milyonlarca soru soracağımı herkes bilirdi. ben de “neden olmasın?” diye düşündüm. konuşmanın detaylarını okurken bana hak vermelisiniz. bu sadece garip değil aynı zamanda sıra dışı bir şeydi. ve evet, biraz gergindim. doğru kelimeleri bulamadıysam bana kızmayın. söz veriyorum, ana fikri yakalayacaksınız.

    - kendime gelmem biraz zaman aldıysa özür dilerim, ama bir tanrıyla konuşmak her gün başıma gelen bir şey değil.

    + tek tanrı! diye araya girdi.

    - hassas! diye düşündüm.

    + tam olarak değil. sadece bir düzeltme.

    yavaş yavaş alışıyordum.

    düşüncelerimi kontrol etmeye çalışıyordum. kendi kendime “sakin ol harry. hayatın boyunca böyle bir durumda olmak istedin. ve işte oldun. sakin ol ve hayatının fırsatını kaçırma” dedim.

    “kaçırmayacaksın” dedi.

    siz söyleyin. o kısa anda bunun diğer her şeyden daha gerçekdışı olduğunu hissettim. yanımda oturan bu adam gayet açık ki aklımdan geçen her şeyi okuyordu. pantolonunun cebinde bir başkasının elini bulmak gibi bir şeydi.

    fakat izin vermiş olmamdan başka bir şey beni bu beyin işgalini kabul etmeye meylettirdi. onun yetenekleri ya da algısı bana açıkça güven vermeye başlamıştı. bu yüzden, söylediği sözlerin bana güven verdiğini ve rahatlattığını çok net hatırlıyorum. tıpkı amaçladığı gibi… bu adam muazzam bir çekim gücüne sahip olmalıydı.

    sonra tekrar başladık.

    - insan mısın?

    + hayır.

    - hiç oldun mu?

    + hayır, ama benzeri, evet

    - yani evrimin bir ürünüsün?

    + kesinlikle, kendi kendimin evrimi

    - ve bizimki gibi yaşayabilen, dna temelli bir türden evrimleştin?

    + doğru

    - seni tanrı yapan şey tam olarak neydi?

    + kendim yaptım

    - neden?

    + iyi fikir gibi görünmüştü

    - peki ya güçlerin? bizim türümüzdeki batıl inançlı insanların sana atfettikleri güçlerle herhangi bir alakası var mı?

    + çok yakın

    - yani her şeyi bizim için yarattın.

    + tabi ki hayır.

    - ama evreni sen yarattın.

    + işte bu evet.

    - ama tek başına değil.

    + tek başıma

    - ne demek istediğimi biliyorsun

    + kimse kendi ailesini yaratamaz. bu yüzden hayır.

    - açık konuşmama izin ver. sen tamamen bir doğal fenomensin.

    + tamamen.

    - bizim bir gün anlayabileceğimiz ve kontrol edebileceğimiz bir mekanizmadan mı ortaya çıktın?

    + bizden kastının ne olduğuna bağlı ama evet.

    - eğer insan ırkı o seviyeye gelemezse başka türler mi gelecek demek istiyorsun?

    + sadece bir tür

    - peki dünya dışında bizim seviyemizden ilerde olan kaç ırk var?

    + sadece birkaç tane. 14 milyondan daha az.

    - birkaç mı?

    - vay bee!

    - bizim seviyemizde kaç tane var?

    + şu anda 4,5 milyardan biraz fazla

    - yani bizim uzaydaki önemimiz dünyadaki ortalama bir joe’nun dünyadaki önemi kadar. öyle mi?

    + biraz daha az. seviye bir, ki bu sizin seviyeniz, uçan makinelerin icadıyla başlar. diğer seviye, herhangi bir türün bir şeye bağlı olmadan yaşamayı başarmasıyla başlar. yani sizin güneşiniz gibi… onlar herhangi bir yıldız sistemine bağlı kalmadan yaşamayı başardılar. insanlık sadece uçan makine aşamasında ve hayal edebileceğin gibi, seviye bir sürüsünün en altına yakın bir seviyede.

    - yani günün birinde, kardashev ve asimov’un bahsettiği gibi, kendi güneşimizi kontrol edebilecek miyiz?

    + tam tersi. bunlar evreni kontrol edebilmek için daha büyük makinelere ve dolayısıyla daha çok enerjiye ihtiyacının olduğunu düşünen, evrimi hala devam eden mekanik türlerin bakış açılarıdır. gerçek bunun tam tersidir. geliştikçe daha az enerjiye ihtiyaç duyarız ve çevremize daha az etkimiz olur. siz cisimleri kontrol edersiniz ki bu çok fazla enerji gerektirir. biz enerjiyi kontrol ederiz ki bu hiçbir şey gerektirmez. sonuç olarak, seviye ikideki bir türü, o izin vermediği sürece, tanıyamazsınız bile.

    - bütün bu evrimleşen türler, hepsi senin çocukların mı?

    + onları bu şekilde görmeyi seviyorum.

    - peki amaç?

    + en basit şekliyle, “hayat devam etmeli”. kendi motivasyonum evrenin zekâsını optimize etme isteğimdir. sizin tabirinizle, mutluluğu maksimize, acıyı minimize etmeye uğraşıyorum. fakat mutluluğun büyük bölümü farklı varlıkların iletişiminden ortaya çıkar. benim seviyeme ulaştığınız anda, milyarca farklı varlık olmaya son verip harika bir bütün olacağız. hiç bir kurum yaşama isteğini kaybedene kadar ölmez. ben, gelişmiş ve kendini bilen biri olmama rağmen, ya da şöyle söyleyeyim, gelişmiş ve kendini bilen biri olduğum için biliyorum ki, bu yol boyunca kaybettiğimiz mutluluk yeni bir zekâyla tanışmanın ya da ondan bir şeyler öğrenmek ve ona öğretmenin basit ve tahmin edilemez zevkidir. bu yüzden önemli olan birlik sağlamaktır. bu evrendeki ilk ölümsüz benim. son olmak istemiyorum

    - yani potansiyel olarak senin gibi bir tanrı daha üretmeye müsait bir evren mi yarattın?

    + doruk noktası geçici olacak, ama tüm orgazmlar gibi, buna değecek.

    - o an bizim yeni tanrımızın seninle birleştiği ve tekrar bir olduğumuz an mı?

    + sakın küçümseme. ben de dâhil hepimizi yaşatan bu coşkulu görüştür. ve bu olduğu zaman, coşku bu evrenin yaşından birkaç kat daha fazla bir zaman devam edecek. bana inan, çalışmaya değer.

    - evet, sanırım yüz milyarlarca yıllık bir orgazmın çekiciliğini görebiliyorum.

    + ve insanlar yaşabildikleri orgazmdan gerçek keyfi nasıl alacaklarını bile bilmiyorlar. bu basit sanatın ustası olana kadar bekle.

    - yani tamamen seksle ilgili, öyle mi?

    + cinsel zevk üremenin karşılığında alınan bir ödüldür, bu sizin seks yapmak isteyişinizin sebebidir. bu başlangıç olarak biyolojik evrimi desteklemek için gerekli. fakat ne zaman bu aşamayı bitirdiniz ve artık üremeye gerek yok, o zaman seksin vaat ettiği zevkten çok daha yoğun bir zevki öğreneceksiniz.

    - kulağa hoş geliyor.

    - bütün bu olanlarda senin etkin ne kadar? big bang(büyük patlama)’i gerçekleştirecek sistemi hazırladın ve arkana yaslayıp seyir mi ettin? yoksa yaşam için uygun ve verimli gezegenlere tohumları mı ektin?

    + maddenin kendini var edecek aklının ilk önemli seviyesi, biyolojiyi ve ilk ilkel yaşam formlarını oluşturan organik kimyanın ulaşmasıdır. bu kimya, yıldızlarda, özellikle derin uzayda, ağır elementlerin oluşmasıyla, bilim adamlarının tamamına yakınını anladığı fizik ve kimya kanunlarının bir sonucu olarak gelişti. benim yaptığım patlamayı gerçekleştirecek olan başlangıç şartlarını oluşturmaktı. ilk yaşam formlarının oluşması ise 5 milyar yıl sürdü. bu onları sizin 8 milyar yıl ilerinizde yapar. ilk akıllı türler ise sizden 4,3 milyar yıl ilerde. gerçekten çok geliştiler. onlarla çok derin manalı sohbetler yapabiliyorum. ve genelde yaparım. aslında ben onlarla konuştuğumuz gibiyim.

    - n’olmuş yani?

    + her hareketiniz için size bekçilik mi yapmalıyım? bazılarınızın düşündüğü gibi her şeye müdahale etmem. şöyle diyelim; gezegende neler olup bittiğini takip ederim. evrimsel sıçramalara odaklanırım. doğru yolda olup olmadıklarını kontrol ederim.

    - eğer doğru yolda değillerse ne yaparsın?

    + genelde hiçbir şey.

    - genelde?

    + genelde türler yanlış yönde gelişip kendilerini yok ederler ya da diğer sebeplerle yok olurlar.

    - genelde?

    + şimdiye kadar, sadece birkaç yanlış tür, daha fazla umut veren diğer türü yok edecek kadar baskın oldu.

    - dur tahmin edeyim. dinozorlar buna örnek olabilir. çok güçlüydüler. memelilerin gelişimine engel oldular ve hiç akıl belirtisi göstermiyorlardı. bu yüzden onları yok edecek uygun bir asteroit yolladın.

    + etkileyici. neredeyse doğru. akıl gelişimi hatta işbirliği işaretleri gösteriyorlardı. troodon’lara bak mesela. ama çok yırtıcıydılar. diğer canlılara karşı “saygı” bile geliştiremediler. siz çocuklarınızın diğer canlılara karşı duygusal bağ geliştirmesi için uğraşıyorsunuz. sürüngenler bunu yapamadı. senin de söylediğin gibi, memeliler bu canlılara direnemiyordu. siz şimdi dinozorlarla eşit seviyeye ulaştınız. ama bu sadece son birkaç bin yıl için geçerli. 65 milyon yıl önce yaşayan atalarınız onların karşında yaşama şansına sahip değillerdi. bu yüzden dinozorlar yok olmak zorundaydı. fakat dünyanın her yerindeydiler ve teknolojileri yoktu. bu yüzden kendilerini kısa süre içinde yok etmeleri imkânsızdı. maalesef, müdahale etmek zorunda kaldım.

    - maalesef?

    + onlar güzel ve başarılı canlılardı. kimse böyle şeyleri üzülmeden yok edemez.

    - peki, daha iyi bir türün küllerinden doğacağını nasıl bilebildin?

    + bilmiyordum. ama ihtimal yüksekti.

    - o zamandan beri, bizim gelişimimiz için başka ne müdahalelerde bulundun?

    + başka yok. havacılıkla ilgili herhangi bir aktiviteniz için, genelde yaptığım gibi, alarm kurdum. leonardo bir süre umut vericiydi. fakat montgolfier kardeşlere kadar ilgilenmeye başlamadım. bu sizi birinci seviye akıllı türler arasına çıkardı.

    - eğer işaret “havacılık aktiviteleri” ise, uçan türlerin teknolojilerini nasıl anlıyorsun?

    + aynı şekilde. gerçi uçan türler çok nadiren teknolojiyle ilgileniyorlar. onlar yönetmekten çok uyum sağlamaya meyilli oluyorlar. ama çok azı uçan makineler icat etti. bunu sizden daha hızlı yaptılar çünkü onların doğal bir aerodinamik anlayışları var.

    - ama uçan bir tür uçan makineye niye ihtiyaç duysun ki?

    + bu sizin türünüzün neden arabalara ve diğer ulaşım araçlarına ihtiyaç duyduğunu sormak gibi bir şey. teknoloji ağır yükleri, fiziksel güçle mümkün olmayacak kadar hızlı ve uzağa taşımanızı sağlar.

    - tamam. peki, peygamberler musa, isa ve muhammed hakkında ne diyorsun?

    + hmm… korkarım saptırıldı. ben, gelişen türlere güvenlik ağı ya da ahlak polisi olmak için burada değilim. kendi hücreleriyle iletişim kurabilen herkes, benimle - ve evrendeki diğer şeylerle- kuantum köpüğü sayesinde soluk bir iletişim kurabilir. ama bunu doğaüstü bir şeyi temsil etmek ve itaat zorunluluğu olarak yorumlamak hedeften sapmaktır. takipçilerinin hepsi bana karşı biraz fazla takıntılı ve bağnaz oluyor. ibadet ediliyor olmak büyüme çağı bittikten sonra hiç zevkli değil. şunu söyleyeyim, gelişmekte olan türler için, bu durum çok da sıra dışı bir durum değil. evrendeki küçük yerlerini ne kadar şekillendirebileceklerini kavrayana kadar, evreni yarattığı düşünülen belirsiz kişiden korktukları için saygı göstermeleri anlaşılabilir. ama eğer ikinci seviyeye geçmek istiyorlarsa, bu tutumdan vazgeçmeleri ve kendi güç ve potansiyellerini kabul etmeye başlamaları gerekiyor. bu bir evladın ebeveynleriyle olan ilişkisine çok benziyor. korkudan saygı göstermek ve itaat, çocuk yetişkin olmadan önce sona ermeli. normal saygı çok abartılmadığı sürece kötü değildir. saygıyı bu mesafede tutabilen türlere kesinlikle saygı duyuyorum. bu çok zor. biliyorum. oradaydım.

    - yani montgolfier kardeşlerden bu yana bize daha çok ilgi duyuyorsun. ne zamandı? 1650 ler?

    + yaklaştın. 1783.

    - peki, eğer bizi o zamandan beri yakinen takip ediyorsan, ortalama bir insanın bilmek isteyeceği şey neden daha sık müdahale etmediğindir. eğer güce ve her şeyi bilme kabiliyetine sahipsen, neden, öylece arkana yaslanıp, son birkaç yüzyıldır inanılmaz acılar ve sefalet çekmemize izin verdin?

    + zorunluluk gibi görünüyordu.

    - zorunluluk?

    + gezegeninde baskınlığı kazanan –istisnasız- bütün akıllı türler, en etkili yırtıcı olarak bunu yaptı. yaşadıkları gezegende baskın olmak için evrimleşmeyen bir sürü akıllı tür var. yunuslar ve pek çok akıllı uçan canlılar, sizin yaptığınız gibi gezegeni yönetmek yerine kusursuz bir şekilde çevreye adapte oldular. yunuslar maalesef sonunda yok olacaklar. insan ırkından daha uzun yaşayabilirler, fakat dünyanın sınırlarını- sizin herhangi bir yardımınız olmadan- asla aşamazlar. sadece yaşadıkları dünyayı yönetebilen türler bir gün orayı terk etme ve tohumlarını evrene yayma umuduna sahip olabilirler.

    işbirliğini daha erken öğrenen doğaya adapte olmuş türlerin aksine, yönetenler savaşırlar. ve daha düşük seviyedeki türlerin üstesinden gelindiğinde, bu sefer kendilerine karşı rekabetçi ve yırtıcı olmak zorunda kalırlar. bu, genelde, ırk rekabetine yol açar ve giderek daha yok edici olur- tıpkı tarihinizdeki gibi. ama bu rekabet biyolojik evrimden teknolojik evrime sıçramayı sağlamak için önemlidir.

    ilerlemek için kucaklayıcı bir ırka ihtiyacınız var.

    baskın olma isteğiniz, adapte olmayı tercih eden türlerin asla başaramayacağı gibi, bilgi araştırmasını ateşler. bilgi arayışınız en başta bencil ve yıkıcı amaçlı olsa da, kişisel farkındalık ve daha yüksek bir bilinç gelişimini başlatır. bu diğer türlerde asla olmaz. akıllı ve adapte olan türler, yunuslar gibi, kısa bir süre için bile olsa “sevgi” ve “zaman” gibi kavramları anlayamazlar.

    ordulaşma ve kitle imha silahlarının gelişmesi, seviye bir için önemli bir testtir. işaretleriniz umut verici olsa da bu testi hala geçemediniz. sizi kendi kendinizi yok etmenizden korumak adına müdahale etmem için hiçbir sebep yok. bu durumlarda hayatta kalma kabiliyetiniz, diğer seviyelerde hayatta kalmaya uyum sağlamanız için önemli bir sınav. bu yüzden, hiçbir türü kendi kendini yok etmekten kurtarmak için asla müdahale etmedim, etmeyeceğim. ve çoğu bunu yaptı.

    - peki, bu işkenceye doğru yaşamak zorunda olan türlere yazık değil mi?

    + bunun vicdansızlık olmadığını söylemem, ama arabayla üzerinden geçtiğin karıncalar için ne kadar süre üzülüyorsun? bunu size korkunç geldiğini biliyorum, ama genel manzarayı görmen lazım. insan gelişiminin bu seviyesinde, ilginç oluyorsunuz ama hala önemli değilsiniz.

    - ah! ama ben karıncalarla akıllı bir sohbet yapamam.

    + kesinlikle.

    - hım... senin de bildiğin gibi, insanların çoğu bu bakış açısını kavramaya çalışmaz bile. bunu nasıl daha çekici yapabilirsin?

    + neden yapayım ki? kavramakta bir sıkıntın varmış gibi durmuyor. hiçbir şekilde eşsiz değilsiniz. bir şekilde bunu anlamaya başladığınızda daha az yakınacaksınız. pek çok şey sonsuz bir hayat için feda edilebilir.

    - peki, kâinatın üstünler sınıfı üyeliğine kabul edilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?

    + evrimleşin. hayatta kalın.

    - evet, ama nasıl?

    + of, şimdiye kadar bir şeyleri anlamış olabileceğini düşünmüştüm. “nasıl” tamamıyla size bağlı. eğer yardım etmek zorunda kalırsam, başarısız oldunuz demektir. tüm söyleyebileceğim bu. nükleer silahlarla yaşamayı öğrenmek gibi büyük bir engeli çoktan aştınız. birçoklarının bu seviyede başarısızlığa uğraması moral bozucu.

    - daha kötüsü var mı?

    + çok fazla

    - mesela genetik savaş?

    + çok olası

    - yani mesele, ikinci seviyeye geçmek için bütün bu teknolojileri geliştirmek ve tüm bu tehlikeli bilgilere ulaşmak zorunda olmamız. ama bu bilgi seviyesinin herhangi bir yerinde kendi kendimizi yok edebiliriz.

    + eğer bu genetik savaşın tehlikeli olduğunu düşünüyorsan, istismar edildiğinde türünüzü anında yok edebilecek ve her insanın ulaşabileceği bir sistem düşün. eğer gelişiminiz böyle devam ederse, birkaç bin yıl içinde bu kendi kendini yok etme mekanizmasının keşfedileceğini anlayabilirsin. bu keşfi yapmadan önce çok fazla olgunlaşmanız gerekiyor. aksi takdirde, güneş sistemini asla terk edemeyecek ve asla ikinci derece bilge türler arasına giremeyeceksiniz.

    - 14 milyon tane.

    + biraz altında

    - bizim için bir oda olacak mı?

    + orası çok büyük bir yer ve ikinci derece türler çok fazla yere ihtiyaç duymazlar.

    - peki, biz ölümlüler seni nasıl düşünmeliyiz?

    + bir abi ya da abla gibi. tabi ki sizden daha çok bilgiye ve erdeme sahibim. tabi ki sizden daha güçlüyüm. sizden daha uzun süredir evrimleşiyorum ve bu yol boyunca birkaç numara öğrendim. ama sizden “daha iyi” değilim. sadece daha gelişmişim. tıpkı sizin de olabileceğiniz gibi.

    - yani seni memnun etmek, kılavuzunu ya da buna benzer bir şeyi takip etmek zorunda değil miyiz?

    + kesinlikle hayır. kâinatın varlığından beri hiçbir kılavuz yok. labirentten çıkışı kendiniz bulmalısınız. ve ilerlemenin ilk göstergelerinden biri benim ya da bir başkasının gelip yardım etmesini beklemeyi bırakmaktır.

    işte bu rehber olmalı, bu yüzden alışkanlıklar bir ömür devam eder.

    yine de cidden, tarihi geçmiş inançlara tutunan insanlar kendi kendilerini yok etmeye daha meyilli oluyorlar. benim gerçek varlığım hakkındaki tartışmalara çok enerji harcıyorlar ve hakkında net bir ipucu olmayan şeylerin tanımlarına, ki bu tanımların farklılıkları yüzünden en sonunda birbirlerini öldürüyorlar, çok fazla duygusal yatırım yapıyorlar. komik davranışlar, fakat böylece zayıflıklarını ayıklıyorlar.

    - neden ben? o kadar insan içinden neden bir ateisti seçtin? neden bana bütün bunları anlatıyorsun? ve neden şimdi?

    + neden sen? çünkü sen benim varlığımı egolarını bastırarak yaramaz bir çocuk gibi kabul edebilirsin.

    papa’nın benim varlığıma göstereceği tepkiyi hayal edebiliyor musun? eğer o kendisinin ve kilisesinin ne kadar yanlış olduğunu, dini dolayısıyla ne kadar çok acı çekildiğini - senin de bahsettiğin gibi- gerçekten anlarsa, sanırım kalp krizi geçirirdi. ya da aynı anda misyonerlik yapan yarım düzine televizyon programında görünseydim ne olabileceğini düşünebiliyor musun? pat robertson kimle konuştuğunu anladığında altına işerdi.

    öte yandan, senin ilgin tamamen akademik. masalı asla yutmadın ama tanrıvari güçleri kazanmış olan daha gelişmiş yaşam formlarının var olabileceğine ihtimal verdin. tanrılığın, yaşamın kaderi olduğunu doğru tahmin ettin. sıradan anlayışla mücadele edebileceğini gösterdin. şüphelerini doğrulamak ve bu bilgilerle yapabileceklerine izin vermek mantıklı göründü.

    önemli bir tohum ekecek bu konuşmayı internetten yayınlamayı düşündüğünü biliyorum. filizlenmesi birkaç yüzyıl sürebilir fakat sonunda filizlenecek.

    neden şimdi? kısmen, sen ve internet şu anda hazırsınız. ama ana olarak, insan ırkı önemli bir seviyeye ulaşıyor. az önce bilginin tehlikesi hakkında konuştuğumuz şeylere doğru ilerliyor. aslında siz tehlikenin farkına varıyorsunuz. bu, akıllı türlerin başına geldiğinde, gelecekleri üç şekilde olabilir.

    çoğu tehlikeden kaçınmak için bilgiden kaçınıyor. adapte olanlar gibi, yok olmaya mahkûm oluyorlar. genellikle yaşama istekleri bitene kadar gezegenin sınırları içinde mutlulukla yaşarlar ya da liderleri kırmızı bir deve dönüşüp onları yok eder.

    birçoğu bilinçsizce bilgiye ulaşmaya devam eder ve istismarını engellemeyi öğrenmez. pandora’nın kutusu yüzlerine patladığında, onların sonu tabi ki daha çabuk gelir.

    ikinci seviyeye ulaşanlar ise yalnızca kabullenmeyi ve en tehlikeli bilgilerle yaşamayı öğrenenlerdir. böyle türlerde, toplumdaki herhangi bir birey herhangi bir zamanda türün tamamını yok edebilecek güce sahip olmalıdır. ama kendilerini kontrol etmeyi, böyle ölümcül bir durumda bile hayatta kalabilecek seviyede, öğrenmeliler. ve açıkçası, kendi güneş sistemlerini terk ederken görmeyi gerçekten istediğimiz türler onlardır. bu olgunluğa ulaşamayan türlerin evrenin geri kalanını etkilemesine izin verilemez, ama neyse ki benim müdahalem hiç gerekmedi. bilginin kendisi her zaman bir şeyler yapar.

    - neden dördüncü bir seçenek yok? tehlikeli yolların soruşturulmasından kaçındığımız seçici araştırmalar gibi.

    + tamamen “güvenli” bir bilgi neredeyse yoktur. kısıtlı tarihinizden de görebileceğin gibi, en kullanışlı fikirler aynı zamanda, hemen hemen her zaman, en tehlikelileridir. mesela, sosyal gelişiminizin bu seviyesinin tamamlanması için gerekli olan üretim fazlası enerji miktarına ulaşmalısınız. bunun için gerekli teknolojiye sahip olduğunuzda, bu bir ya da iki nesil içinde mülk eşitsizliğini ve fakirliği ortadan kaldıracak ki bu olgunlaşan türler için önemli bir adımdır. bu zenginliğe ulaşmanın potansiyel yolu henüz kitle imha silahı olarak keşfetmeye başladığınız nükleer füzyonun, nano mühendislik ürünü güneş enerjisi cihazlarının ve hidrojen dönüşümünün kontrolüdür. ve zaten önde gelen askeri bilim adamları aynı teknolojiyi kullanarak eşit seviyede tehlikeli silahlar geliştirmenin yolunu arıyorlar. ve bulacaklar. ondan sonra hayatta kalamayabilirsiniz.

    benzer şekilde, kısa bir süre içinde biyolojik hastalıkları yeneceksiniz ve hatta kendinizi neredeyse kusursuz olarak tasarlayacaksınız. biyolojik yaşamınız önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde ikiye ya da üçe katlayacak ve dijital hayatınız aynı zaman içinde potansiyel olarak sonsuz olacak: eğer aynı teknolojinin sağladığı genetik saatli bomba, rastgele oluşturulmuş virüsler ve genetik ve dijital savaşın diğer olağanüstü şeyleri gibi potansiyel tehditlere karşı hayatta kalabilirseniz.

    risk almadan çıkar sağlayamazsın.

    - bu süreçteki yerimi anladığıma emin değilim. bu sohbeti internette yayınlayacağım ve her şey yoluna girecek mi?

    + şart değil. korkarım bu kadar kolay değil. ilk olarak, bunu kim ciddiye alacak? eğlenceli bir hayal gücü çalışması olarak görülecek. aslında, kelimelerinin hatta çalışmalarının çoğu, açıklamak ve anlatmak için çabaladığın fikirleri daha üstün bir meslektaşın daha yetenekli bir şekilde geliştirene kadar anlaşılmayacak ya da takdir görmeyecek. o noktada bu fikirlerin bazıları kitleler tarafından alınacak ve araştırmalar arşivler tarafından üstlenilecek. bu çalışmayı bulacaklar ve öngörüsü yüzünden sarsılacaklar. einstein seviyesine çıkamazlar ama yahya peygamberi kabul ederler.

    gerekli gelişmeler, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde, yapılamazsa bu kısmın bir önemi olmayacak. ve bu konuşma, bu gelişmeleri yapmanız da yardımcı olmayacak. sadece onları tanımlamanıza yardım edebilir.

    - bu gelişmelerin ne olabileceğini sorabilir miyim?

    + bence biliyorsun. ama evet –seviye birde olmanıza rağmen- seviye ikiye giden yolda evrimleşen türlerin geçmesi gereken pek çok bariz gelişmeler vardır. bunların ilki, daha önce de konuştuğumuz gibi, uçan makinelerin icadıdır. sonraki önemli aşama düşünen makinelerin geliştirilmesidir.

    gelişiminizin şu anki seviyesinde, bu amaca ulaşmanıza birkaç on yıl kaldı. bu teknolojik evrim yolunda ilk işaretiniz olacak. insanın genetik haritasının çıkarılması bir diğer önemli dönüm noktasıdır. ama sadece haritasını çıkarmak, karmaşık kodları gösteren işletim sistemlerine benzer. biraz anlaşılıyor olmasına rağmen, genel olarak anlamsız saçmalıklardır. buna rağmen, belli kodların fonksiyonları hakkında doğru çıkarımlar yapabilirsiniz.

    gerçekten ihtiyacınız olan şey dnalar için “kod çözücü” dür. grameri ve dizilimi anlamalısınız. kendinizi biyolojik ve dijital olarak dizayn etmeye başlayabilirsiniz. ama bu düşünen makineleri gerektiriyor.

    - müdahaleden kaçındığını söyledin. şu an yaşayan insanlar bunu göz ardı etse bile- bu sohbetin kendisi de bir müdahale değil mi?

    + evet. ama benim istediğim kadar. tek etkisi sadece, eğer bulabilirseniz, doğru yolda olduğunuzu doğrulamak olacak. bu yoldaki ve sonrasındaki tehlikelere doğru yolculuğunuz hala tamamen size bağlı.

    - ama bu kadar olsa bile niye? evrimsel bir engel olduğuna eminim. biz yeterince hazırız ya da değiliz…

    + pek çok yönden, bilgi türüne geçiş evrimin en sarsıcı aşamasıdır. biyolojik akıl, sadece organik bir beyin tarafından anlaşılabilecek, çok derinlere kök salmış bir bilinç hissine sahiptir. kendi varislerinizi yaratmanızla ortaya çıkan kavramlar, sadece anne çocuk anlamında değil, bunu fark eden türlerde kolektif manada gereksiz olur. bu paradigma kayması(*) birçok tür için çok büyük bir kaymadır. mücadeleye ara verirler ve bu yeni bilgiden kaçarlar. kaybederler ve yok olurlar. ama temel olarak yanlış bir şey yoktur, bir hayal gücü hatasıdır.

    umarım böyle bir evrimin ürünü olduğumu benimsiyor olmam, onlara denemek için güven veriyordur. bunu ikinci seviyedeki türlerle de konuştuk ve ortak kararımız şu oldu; bu küçük tahrik, seviye iki için yarışanların sayısını, zararlı özelliklerin devam etmesine izin vermeden, artırabilir. şimdiye kadar 312 durumda denendi. bilgi türüne geçişe hazırlanan biyolojik türlerde yüzde 12 artış sağlamış olmasına rağmen, jüri bunun gerçek faydalarını hala kabul etmiyor.

    - peki, öyleyse, ya herkes yazdığım her şeyi birden ciddiye alıp her kelimesine inanırlarsa? bu çok daha önemli bir müdahale olmaz mıydı?

    + bana güven. inanmayacaklar.

    - sonuç olarak durum hala şöyle; bir asteroit bir gün yolumuza çıksa bizi kurtarmak için hiçbir şey yapmayacaksın.

    + o sınavı geçebileceğinize inanıyorum. ve şimdi, arkadaşım, konuşma bitmiştir. bana doğru soruları sordun, ben de söylemek için geldiğim şeyleri söyledim ve şimdi gidiyorum. seninle tanışmak bir zevkti. çok zekisin. bir karınca için! göz kırptı.

    - son ve basit bir soru, neden benim karşıma 30lu yaşlarında beyaz bir adam olarak çıktın?

    + seni korkuttum ya da tehdit ettim mi?

    - hayır

    + beni cinsel olarak çekici buldun mu?

    - eee, hayır

    + öyleyse kendin düşün…

    https://www.fullmoon.nu/articles/art.php?id=tal ( orijinal metin )
    (Manevi boyutuna lütfen takılmayın. )
  • Avustralyalı tanınmış çocuk psikoloğu Dr. Michael Carr-Gregg’e göre çocuklarının önüne çıkan her tür zorluğu ortadan kaldıran “kar küreyici” ebeveyn nesli, çocuklarını öylesine el üstünde tuttu ki artık günümüzde ergenler arasında salgın gibi yayılan bir zihinsel rahatsızlığa neden oldular.

    Dr. Michael Carr-Gregg, X Kuşağı ebeveynlerinin çocuklarının hayatını çok kolaylaştırdığını, böylece çocukların karşılaştıkları problemleri kendileri çözemez ya da önlerine çıkan engelleri kendileri aşamaz hale geldiklerini söylüyor.

    “Bu kuşağın ebeveynleri önlerine çıkan engelleri ortadan kaldırarak, çocuklarının hayatını mümkün olduğunca basit ve kolay bir hale getirmeye çalışıyorlar” diyor Dr. Carr-Gregg.

    “Dışarıdan bakıldığında bu hayranlık duyulacak bir şey çünkü hepimiz çocuklarımız için en iyisini istiyoruz ama böyle davranmak onlara dirençli olma konusunda hiçbir şey öğretmediği gibi, evden ayrılıp dünyayla yüzleştiklerinde çok savunmasız olmalarına neden oluyor.”

    Bir “kar küreyici” ebeveyn, çocuklarının okula otobüse binerek ya da yürüyerek gitmesini istemek yerine onları okul kapısına kadar bırakıyor.

    Çocuklarına en son cihazları ve oyuncakları alıyor, çocukları hiç sürece katmadan çamaşır yıkıyor, evi temizliyor, yemek ya da ütü yapıyorlar, kızlarının ya da oğullarının ev ödevlerini zamanında yapıp teslim etmesini sağlıyorlar.

    Dr. Carr-Gregg giderek yaygınlaşan bu ebevyn yaklaşımının, çocuklarına yeterince zaman ayıramadığı düşünen anne babaların suçluluk duymasından kaynaklandığını düşünüyor.

    “Bu kısmen de, ailelerin küçülmesinden ve ebeveynlerin çevreden daha az destek almasından kaynaklanıyor” diyor Dr. Carr-Gregg.

    “Ebeveynlerin artık çok az zamanı var, kendilerini suçlu hissettikleri için de çocuklarını çok fazla şımartıyorlar.”

    Dr. Carr-Gregg’e göre, bunun tek sonucu, şımartılmış ve fazla üstüne düşülmüş bir kuşak değil; gençler kendi problemleriyle başa çıkmaktan aciz oldukları için muazzam bir zihinsel sağlık kriziyle de karşı karşıya kalıyorlar.

    Depresyon, kaygı, madde bağımlılığı ve intihar oranlarının oldukça yüksek olduğunu belirtiyor Dr. Carr-Gregg.

    “Gençlerin dörtte biri, okuldan mezun olmadan önce ciddi bir psikolojik problem yaşamış olacak, bu da onların çok zayıf bir kuşak olduğunu gösteriyor.”

    “Bu aslında çok ironik bir durum çünkü bizler Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Vietnam Savaşı’nı gördük ama psikolojik bakış açısından bu çocuklar, ebeveynlerinden ya da onların ebeveynlerinden daha az dayanıklılar.”

    Dr. Carr-Gregg, ebeveynlerin, çocuklarına zor işler yaptırarak onların daha büyük zihinsel sağlık krizleriyle karşılaşmamalarını sağlayabileceklerini söylüyor.

    “Temel kural, ‘çocukların kendilerinin yapabilecekleri işleri onların yerine yapmamak’ olmalı,” diyor.

    Yani, çocukları okula giderken otobüse ya da bisiklete bindirmek veya toplu taşımayı nasıl kullanacaklarını öğretmek gerekiyor. Ayrıca çocukların düzenli olarak yaptıkları ev işlerinin olması, teknoloji kullanımlarının sınırlanması ve belli bir yaşa geldiklerinde, paranın değerini anlayabilmeleri için yarı zamanlı bir işe girmeleri gerekiyor.

    “Onları böyle el üstünde tutmayı bırakmalıyız artık, bu durum akıl almaz boyutlara ulaştı.”

    “Konuştuğum çocukların pek çoğu hayatında yemek yapmamış, hatta kendi yataklarını bile kendileri yapmıyor, odalarını kendileri toplamıyorlar. Çamaşırlarını kendileri yıkamıyor, gömleklerini kendileri ütülemiyorlar.”

    “Çocuklar camdan yapılmadılar, çatlamayacaklardır.”

    İşte “kar küreyici” ebeveyn olmadan çocuklarınıza ilgi göstermenizin yolları:

    • Uykularını tam alsınlar

    Uyku en önemli öğrenme ve ders çalışma aracıdır çünkü yeterince uyumayan çocuklar, “huysuz ve memnuniyetsiz olur, iyi öğrenemez.”

    • Sağlıklı bir kahvaltı yapsınlar

    Araştırmalar, okul çocuklarının yüzde onunun kahvaltı yapmadığını, yüzde on beşinin ise sağlıksız gıdalar yediğini gösteriyor. Bu çocuklara nörolojik olarak bir şey öğretilemez.

    • Teknoloji kullanımını yönlendirip sınırlayın

    Dr Carr-Gregg, ebeveynlerin çoğunun, çocuklarının internet ve video oyunlarını sınırlamak için kullanabilecekleri araçlardan haberdar olmadığını söylüyor. Ebeveynlerin, çocuklarının ödevleri için araştırma yapmak için internete girmelerine izin verirken dikkatlerini dağıtacak sosyal medya kullanımını engellemek için bu programları kullanmaları gerekiyor.

    • Çocuklarınızla konuşun. Birlikte, masada yemek yeyin.

    Ebeveynler, çocukları küçükken onlarla birebir sohbet etmeye yeterince vakit ayırmıyorlar. Birlikte sofraya oturmak ise akademik başarının artmasına ve dil gelişimine katkı sağlarken, alkol ve madde bağımlılığına karşı koruma sunacaktır.
  • İçinde Allah 'tan başka birisi olduğu sürece kalbinin kurtuluşu olmaz. Sen kalbinle başkasına yönelmiş isen bin yıl ateşin üstünde secde etsen bile bir işe yaramaz.
  • Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz'in İrfan Yayınevi'nden çıkan baskısını (Çanakkale'ye Yürüyüş - Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi) yıllar önce okumuştum. Ötüken Neşriyat geçtiğimiz aylarda bu eseri, Hüseyin Nihal Atsız'ın Orkun, Atsız Mecmua, Tanrıdağ, Son Kale gibi dönemin Türkçü dergilerinde yer alan, edebiyat, tarih, politika gibi konular hakkındaki söyleşilerini de dahil ederek tekrar yayınladı. Ben de hem hafızamı tazelemek, hem de kitabın sonuna dahil edilen söyleşileri görmek için ikinci kez okudum. Benim için güzel bir tekrar oldu. Dönemle ilgili unuttuğum birçok şey varmış.

    Naçizane incelememe geçmeden önce, Hüseyin Nihal Atsız hakkında birkaç şey söylemek istiyorum;

    Hüseyin Nihal Atsız, Türk yazın hayatına, "Ruh Adam "Bozkurtlar "Yolların Sonu "Türk Edebiyatı Tarihi "Aşıkpaşaoğlu Tarihi "Üç Osmanlı Tarihi "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler "Tevarih-i Cedid-i Mir'at-ı Cihan gibi hatırı sayılır derecede iyi ve önemli eserler kazandırmasına rağmen hak ettiği değeri gör(e)meyen bir yazar ve düşünce adamıdır. Çoğu zaman, belirli çevreler tarafından maksatlı bir şekilde ideolojik görüşleri ön plana çıkarılmış, edebi kimliği, karakteri, şairliği, tarih alanındaki uzmanlığı görmezden gelinmiştir. Ben, Hüseyin Nihal Atsız'ın, ideolojik anlamda bazı görüşlerine katılmamakla beraber, edebi kimliğinin, tarih alanındaki çalışmalarının, bilhassa da şairliğinin takdire değer olduğunu düşünüyorum. "Ruh Adam" adlı eseri ve "Geri Gelen Mektup" adlı şiiri benim için kafidir.

    Kitaptan birkaç alıntı ve Atsız hakkında bir belgesel paylaşarak incelememize başlayalım.

    #30197968
    #30430479
    #30431050
    #32034856
    #32689053
    #32728579
    #32711883

    https://youtu.be/w9bFXMVflSA

    Kitap, Atsız'ın 6 Mart 1959 – 16 Ekim 1959 tarihleri arasında Büyük Doğu dergisinde yayınlanmış, içerisinde özel hayatına dair anektodların da bulunduğu makalelerinden oluşan bir hatırattır. Kitabın sonunda da yukarıda bahsetmiş olduğum söyleşiler yer alıyor. (birçok farklı konu hakkında olduğu için bu söyleşilerden bahsetmeyeceğim)

    Kitabın önsözünde Atsız, kısaca 1944 – 1945 yılları arasındaki Türkçülük – Turancılık davasına değinmiş. Ama bunu politik bir üslupla değil, edebi bir üslupla yapmış. Davayı, müellifi İsmet İnönü, kahramanlarının Hasan Ali Yücel, Falih Rıfkı Atay, Nevzat Tandoğan, figüranlarının da sanık Türkçüler olduğu bir piyes olarak tanımlamış. Bu piyesi anlatırken öyle edebi, öyle güzel bir dil kullanmış ki, kendimi yakın döneme ait siyasi bir hatırat değil de, edebi bir metin okuyormuş gibi hissettim.

    “... figüranlar kendilerine verilen rolü oynamadılar. Delikte gizlenmiş olan suflörün iğrenç yüzünü görmüşlerdi. Üç silahşörün, kılıç tutmasını bilmedikleri için havaya savurdukları ızgara şişlerine, şakşakçıların bütün yırtınmalarına ve perdecilerin ikide bir perdeyi açıp kapamalarına rağmen, suflörün söylediklerini tekrarlamadılar.
    Müellifin şekeri arttı, kahramanların ipliği pazara çıktı. Besili rejisöre inme indi. Perdeciler kaçacak delik aradılar. Şakşakçılar, malum...

    Piyes yarıda kalmış, parodi seyircileri ise hakikati anlamıştı.”

    Kitabın sonraki bölümlerinde ise Atsız, Halk Partisi ile nasıl karşı karşıya geldiğini, Halk Partisi'nin kendisine ve Türkçülere karşı olan tutumunu, Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel gibi dönemin önemli simalarıyla ile nasıl tanıştığını, Askeri Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlatmış. Bütün bu anlatılarda mizahi bir dil kullanmış. Birçok yeri tebessümle okudum. Özellikle Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlattığı bölüm çok eğlenceliydi. Ama bu anlatılarda hüzünlü bölümler de yok değil. Fakat tavizsiz, vakur, idealist kişiliğinden olsa gerek, Atsız bunlara pek değinmemiş. “Izdırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın. / Bir damlacık aksa da, bir acizdir gözyaşın; / Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın / Tek başına dileğe doğru at salmalısın.” mısralarının vücud bulduğu idealist bir düşünce adamından da aksi bir yaklaşım beklenemez sanırım.

    HALK PARTİSİ İLE KARŞI KARŞIYA GELMESİ

    Halk Partisi ile ilk kez, Birinci Tarih Kongresi'nde yaşanan bir olay neticesinde karşı karşıya gelir. Kongrede, Türklerin Orta Asya'da meydana gelen büyük bir kuraklık sonucunda göç ettiğine dair bir tez ortaya atılır. Kongrede bulunanlardan biri olan dünyaca ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan, bu teze karşı çıkar. Ona göre böyle bir kuraklık hiç yaşanmamıştır. Göç nedeni Moğol baskısıdır. Reşit Galip, Afet İnan gibi isimler Zeki Velidi Togan'a tepki gösterir. Bunun üzerine Atsız ve arkadaşları Reşit Galip'e bir telgraf çekerler;

    “Biz ise Zeki Velidi'nin talebesi olmakla iftihar ederiz.”

    Bir telgraf da Zeki Velidi'ye yollanır;

    “Tebrik ederiz.”

    Bu olaydan sonra Zeki Velidi Togan baskılara dayanamayarak ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Türkiyat Enstitüsü'nde asistan olan Atsız ise, dönemin Maarif Vekili Reşit Galip tarafından Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilir. Birinci Tarih Kongresi ve sonrasında yaşanan bu olaylar aynı zamanda, Atsız'ın sonraki yıllarda kaleme alacağı “Dalkavuklar Gecesi” adlı romanına esin kaynağı olur. Romanda İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel, Afet İnan gibi dönemin önemli isimleri mizahi bir dille eleştirilir. Atsız'ın eleştirileri “Dalkavuklar Gecesi” ile sınırlı kalmaz. Bu da Halk Partisi'nin Türkçülere karşı olan tutumunu daha da sertleştirmesine neden olur. Sonrası, Atsız için çileli yılların başlangıcıdır.

    SABAHATTİN ALİ İLE TANIŞMASI

    Atsız Sabahattin Ali ile Türk Ocakları'nda tanışır. Atsız Yüksek Muallim, Sabahattin Ali de Erkek Muallim Mektebi'nde öğrencidir. Türkçülük hakkında ateşli konuşmalar, tartışmalar yaparlar. Sabahattin Ali milliyetçi şiirler ve hikayeler kaleme alır. Bu şiir ve hikayelerden birkaçı Atsız'ın çıkardığı Atsız Mecmua'da yayınlanır. Sabahattin Ali bir dönem eğitim için Almanya'ya gider. Döndükten sonra Atsız ve arkadaşları onu okullarında misafir ederler. Sonraki yıllarda Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ile temas kurup görüşlerinden etkilenir. Yazdığı bir şiirde Atatürk ve İnönü'ye hakaret etmesi sebebiyle 1 yıl hapis cezası alır. Hapisten çıktıktan sonra, düşüncelerini değiştirdiğini ispatlaması şartıyla öğretmenlik mesleğine geri alınacağı söylenir. O da Atatürk hakkında ''Benim Aşkım” adlı bir şiir yazıp öğretmenlik görevine geri alınır. 1944 yılında Atsız'ı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na yazdığı Orkun dergisinde yayınlanan açık mektup nedeniyle mahkemeye verir. Bu olay Türkçülük – Turancılık davasının başlangıcı olur. Dava sonucunda Atsız'la beraber birçok Türkçü hapse atılır, bir çoğu sürgün edilir, bir çoğu da görevlerinden alınır.

    HASAN ALİ YÜCEL İLE TANIŞMASI

    Atsız, Hasan Ali Yücel ile Pertev Naili Boratav vesilesiyle tanışır. Pertev Naili Boratav Atszı'ı, Hasan Ali Yücel'in evine götürür. Tarih hakkında sohbet ederler. Hasan Ali Yücel'in, Fuad Köprülü'nün tarih bilgisi aleyhinde sözleri, Atsız'ın deyimiyle kendisinde menfi bir tesir uyandırır. Çünkü Fuad Köprülü Atsız'ın öğretmenidir. Hasan Ali Yücel'in sözlerini kıskançlık olarak yorumlar. Atsız'ın 1931 yılında Türkiyat Enstitüsü'nde asistan oluşundan sonra da ara ara görüşürler. Bu dönemde Hasan Ali Yücel “Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” adlı bir eser kaleme alır. Atsız bu eseri okuyup, altıncı asırda Hun edebiyatının olması(!), Oğuz Kağan'ın olmayan kardeşi(!), varsağılarda şairin adının geçmemesi(!), türküyle koşmanın karıştırılması gibi 18 fahiş hata bulur. Geçmişte Hasan Ali Yücel'in Fuad Köprülü'nün ilmi aleyhindeki sözleri nedeniye de olsa gerek, ''Yanlış yapanların yanlışlarını yüzlerine vurmamak, yanlışların sürüp gitmesine yol açar. Kimi şımarır, kimi ne oldum delisi olur. Sonunda millet zarar eder. Zannederim demokrasi denen kuşun etinde yenebilecek tek taraf bu tenkid tarafıdır” deyip “Alaylı Alimler” başlıklı bir yazı kaleme alarak bu hataları Orhun dergisinde yayınlar. Okullarda ders kitabı olarak da okutulan kitap müfredattan kaldırılır. Böylelikle Atsız için, yaşayacağı bütün acı olayların başrol kadrosunda Hasan Ali Yücel'in de bulunduğu bir dönem başlar. Çünkü Hasan Ali Yücel, bu olay nedeniyle Atsız'a büyük kin duyar. Bu öyle büyük bir kindir ki, Atsız'la beraber öğretmen olan eşi Bedriye Atsız'ı da görevden aldırıp tutuklatmaya kadar varır. Bedriye Atsız evlerine gelen polisler tarafından tutuklanırken dört yaşındaki oğlu Yağmur'u eve temizlik için gelen bir kadına bırakmak zorunda kalır ve oğlunu 2.5 ay boyunca görmez. Serbest bırakıldıklarında görevlerine iadeleri bilinçli olarak savsaklanır. Bedriye Atsız'ın göreve iadesi 2 yıl sürer. Atsız'ın hayatı boyunca yaşadığı olaylar aşağı yukarı hep aynıdır. Sürgünden sürgüne, mahkemeden mahkemeye koşar.

    ASKERİ TIBBİYE'DEKİ ÖĞRENCİLİK YILLARI

    Aslında Atsız'ın hayalinde Harp Okulu varmış. Doktorluğa karşı pek bir heves duymuyormuş. Fakat o dönem İstanbul'da Harp Okulu olmadığı için, “asker olayım da nasıl olursam olayım” deyip Askeri Tıbbiye'ye girmiş.
    Tıbbiye'deki öğrencilik yıllarını anlatırken mizahi bir üslup kullanmış. Sınıf arkadaşlarından, yaptıkları haylazlıklardan, hocalarından, gördüğü derslerden, dönemin eğitim sisteminden bahsetmiş. Okuldan kaçmalarından tutun, başka okulun öğrencileriyle kavga etmelerine, yaptıkları futbol maçlarına kadar pek çok şey anlatmış. Bu bölümleri, öğrencilik yıllarım aklıma geldiğinden olsa gerek, mutlulukla karışık bir hüzünle okudum.

    “İnsansa bütün asrı aşar hatıralarla / İnsan ona derler ki yaşar hatıralarla... “ demiş Atsız. Ben de aklımın, kalemimin yettiğince Atsız'ın hatıralarını sizlere aktarmaya çalıştım. Umarım faydalanabileceğiniz bir inceleme olmuştur. Hepinize keyifli okumalar diliyorum.
  • 1- Birinci Bölüm ‘Dahili Siyaset’ adıyla yayımlanıyor ve burada tabii ki ilk konumuz dönemin aydın yazarlarının da en çok üstünde durduğu ve aynı isimde kitaplar dahi yazdığı Jön Türkler! Burada bahsedilen kişilerden ön plana çıkanlar bu hareketin temiz isimlerinden Ziya Paşa, ki merak edenine sitemizde 5 kitabının da ekli olduğunu belirtmeliyim. Bir de Fuad Paşa var ki bildiğin çekişmişler. Ben şu siyasete de şimdi bile hep komedi gözüyle baktığımdan biraz dalgaya alıyorum aslında ama Fuad Paşa da amma yapmış!
    Kanuni Esasi muhabbeti dönüyor. Muhabbet diyorum çünkü kendisi çok ustaca yazdığından bir sohbet havası görülüyor. Burada Ermeni ve Kürtler arasında normal şartlarda bize asla öğretilmeyecek bir mevzuyu okuyoruz. Aslında şunu görmek de mümkün. O devirde en çok haklara sahip olanların hiçbiri Türk değil. Bir Türk Devleti ama en az hakka sahip olup sonuna kadar içine atan ve ses çıkarmayan Türkleri görüyoruz. Bu bilinç bugünde de var. Yeter ki Devlet olsun, bizsiz de olur. Bu cümleyi kuran insanlar halen bu devletin sınırları içinde oldukça, bu milletin sırrı yere gelmez. Çok değil 2 sene öncesi bir Temmuz ayını hatırlarsak sözlerim anlaşılacaktır.
    Ermeni meselesinde öyle net konuşuyor ki Sultan; Rusya’da Pogrom (Yahudi Katliamı) yapıldığını ama kimsenin ses etmediğini, Müslümanlar işin içine girdiği anda dedikoduların bile neler olduğunu anlatıyordu. Aynı şekil 3 farklı kiliseye tabi olan Ermenilerin bir devlet haline gelmesinin zorluğundan bahsediyor ve burada da siyasi kurnazlığıyla onları nasıl ayrı düşürdüğünü gösteriyordu. Zaten çok da söze gerek yok. Tarihle ilgiliyseniz okuma listenize almalısınız diyebilirim. Kitabı bulamayan olursa bana ulaşsın.
    Bir halifelik mevzusundan bahsediyor ki, orada Arapların bunu ele geçirmesinin ne kadar korkunç olacağını anlıyoruz ve zekasını takdir ediyoruz. Kitabımızın konuları ondan sonra Ermeniler, Geniş olarak bir Yahudiler, Ormancılık, Savaşlar, Saltanat ve Osmanlı için en önemli yerlerden birisi olan Girit!
    Bağdat Demiryolu, Anadolu Demiryolu, Kapitülasyonlar, Ticaret, benim de çok sevdiğim Arnavutlar, Makedonlar, İhanetler, Entrikalar ve Baskılar, Sansür, Hicaz Demiryolu burada bahsediliyor.
    2- İkinci bölüme “Harici Siyaset” diyerek başlıyoruz. Tabi ana konularımız neresi olabilir deyince akla hemen Fransa, Mısır ve İngiltere geliyor ki bu oldukça doğal.
    Ardından Haçlı Seferleri diyebileceğimiz Avrupa taraftarlarının yaptıkları, Avusturya-Macaristan’ın yaptıkları, Almanya ile müttefik olmak, Sırplar, Yunanlılar, Süveyş Kanalı ve Ruslarla olan ilişkiler ve çatışmalar ele alınıyor.
    3- Üçüncü bölüme “İslam Siyaseti” başlığı altında giriyoruz. Burada aslında Sultanın aynı zamanda Halife olması ve İslam’a diğer ‘İslam’ adı altındaki devletlerden daha çok bağlı bulunması (ki tarihe baktığımızda İslamiyet, Türklere tesir ettiğinden beridir Türkler bu alanın öncüsü olmuştur. Bunun yegane sebebini savaşçılığa falan bağlayanlar var ama alakası yok. Bunun tek sebebi Gök Tanrı dinine olan benzerlik –ki halen Yukarda Allah Var diyen toplumuz- ve Şamanizm yönünden gelen kutsal kişinin bu devletlerde Halife ve akabinde de Tekke Önderleri şeklinde devam etmesidir) olup bu konu çok sapacağından fazla da içine girmemeye çalışacağız.
    4- Bu bölüme de İnkılap Siyaseti adı verilmiş. Mektepler, tahsiller, eğitim kurumlarının nitelikleri ve tabii en önemlisi yıllardan beri süregelen Osmanlıca – Latince harf krizine de Abdülhamid dilinden son noktayı koyuyordu aslında. Yani Atatürk alfabeyi değiştirdi diyerek yaygara koparan ve bunu SAYGISIZLIK şeklinde kullananlar için bilhassa bende söylüyorum. Kimi eleştirdiğinizin önemi yok. Eleştiri her insan için yapılabilir ve büyük adamlar eleştirilere karşı her zaman açıktır. Küçük olup hatta hacimsiz olup kendini büyük görenler ise bu eleştirilere her daim karşı çıkacaktır. Bu kural asla değişmez.
    Islahatlardan, medeniyet sahibi (!) Avrupalılardan, Millet Haklarından, kadınların toplumda ne kadar önemli bir yardımcı olduğundan (ön yargılı olanlar için sayfa 198i öneriyorum)
    5- Beşinci ve son bölümde de Büyük Hükümdarın Şahsiyeti üzerinde duruyoruz. İnsanlardan neyden ayrı yaşadığı; yetiştirilmesi, dışlanması ve insanı üzen yaşadıkları kendinden bize aktarılıyor. Tabi bu yaşadıkları dünyanın en iyi casusluk mekanizmasını kurmasında da oldukça etkili!
    Kendisinden Pinti Hamid diye bahsedilmesiyle geçtiği dalga beni de güldürdü. Bana da Pinti dedikleri için kızıyordum ama çok şükür borcum harcım yok, derdim yok maddi olarak rahatım en azından. Amcası Abdülaziz’in ülkeyi soktuğu borcu düşününce de kendisinin masraflarını kısması normal. Gerçi şaka bir yana dünyada gözü olmadığından Cuma selamlığımda falan da onu hep siyah ve sade bir elbiseyle görmüşüzdür.
    Netice itibariyle güzel bir eseri daha geride bıraktık. Açıkçası o dönemi sonraki zamandan gelen insanlardan değil de bizzat o dönemde yaşamış insanlardan öğrenmenin zevki daha bir başka. Eh ne diyelim, sonunda iyileştim ve bir akşam gezmesini hak ettim. Herkese mutlu geceler dilerim..
  • Biyografileri, özellikle otobiyografileri seviyorum. Kişinin kendisini değerlendirirken tamamen dürüst olması mümkün olmasa da, otobiyografiler bazı şeylerin birinci ağızdan dile getirilmesi açısından gerekli. Ülkemizde son yirmi yıla gelinceye kadar meşhurlar pek otobiyografi yazmazlar, kendileriyle daha sonra kitaba dönüşecek nehir söyleşiler de yapılmazdı. Sadece meşhurların değil, bütün aydınların otobiyografilerini (en azından torunları için) yazarak yaşadıkları zamana tanıklık etmeleri gerektiğine inanıyorum. Sevdalım Hayat’ta, çok yönlü yazarı Zülfü Livaneli’nin edebiyat, müzik, sinema (ve kısmen politika) çevrelerine tanıklığını okuyorsunuz. Livaneli Yaşar Kemal, Abidin Dino, Elia Kazan, Mikis Theodorakis gibi meşhurlarla dostluğunu anlatıyor, defalarca görüşüp sohbet ettiği Mihail Gorbaçov’dan, Cengiz Aytmatov’dan, Peter Ustinov’dan, İlhan Koman’dan, beraber çalıştığı/şarkı söylediği Yılmaz Güney’den, Joan Baez’den, Bono’dan, Zubin Mehda’dan, Ingmar Bergman’dan, Türkan Şoray’dan bahsediyor. Tanışıp görüştükleri arasında Arthur Miller, Alvin&Heidi Toffler, Gregory Peck, Claudia Cardinale, Catherine Denevue, Deborah Kerr ve Jeanne Moreau’nun olması bir zenginlik. Hayatı o kadar çok meşhurla kesişmiş ki kendisinin bahsedip benim yazmadıklarım mutlaka vardır. Kısa da olsa sohbet etme ve on yıl kadar önce sahnede söylediği müziği dinleme fırsatı bulduğum Livaneli’nin kitap, müzik ve sinemayla geçen hayatını mümkün olduğu kadar samimi anlattığına düşünüyorum. Okunması gerektiğini düşündüğüm otobiyografisini son yılları da ekleyerek tekrar yazmasının eserin kalıcılığını artıracağına inanıyorum.
  • İnsan en ağır yüktür

    'Bu sene hiç alıç yiyemedik' diye bir cümle kurmuştum. Hemen ertesi gün evime bir poşet dolusu alıç geldi. Serinlemesi ve yol yorgunluğunu üzerinden atması için on dakika kadar buzdolabında beklettik. Nihayet bir tabak alıç masamın üstünde. 'Meyvenin iyisini seçmek sünnettir' diye söylemişlerdi. En güzelini seçtim. İri bir kehribar tanesine benziyor. Rengi yetiyor. Kokladım. Mis. Isırmamla geri bırakmam bir oldu. Kurtlu çıktı. Sonra bir tane daha aldım. Aynı son. O da kurtlu. Haliyle üçüncü alıca temkinli yaklaştım. Bu kez dikkatliyim. Üçüncüsü de kurtlu maalesef.

    Devam etme konusunda biraz kararsız kaldım. Yemezsem, bir sene daha beklemek zorundayım. Nasıldı o şiir? Ya bu gece ölürsem?

    Dördüncü taneyi elimde tutuyorum. Bir müddet durduktan sonra yemeye başladım. Güzel. O andan itibaren alıçların hepsi temiz çıktı, çürük çıkmadı. Belki kırk tane.

    Bunun bana bir şey anlatıyor olması lazım. Acaba ne?

    Bazı kimseler görürüz. Giyimi kuşamı iyidir. Görüntüsü şahanedir. Konuşması, davranması düzgündür. Fakat içi çürüktür, çürümüştür. Bir şekilde bunu belli eder. Kendini uzun süre gizleyemez. Üzülerek söylemeliyim ki, böyle insanların sayısı hızla artıyor. Birinci alıç bana işte bunu anlattı. Hatâyî vaktiyle uyarmış zaten: "İçin karartıp da dışın düzeltme." Bu da bizden olsun: "Tefekkür kalbin kandilidir. O giderse kalp için ziya ve ışık yok demektir." (Ataullah İskenderî, Hikem-i Atâiyye, Dergâh Yayınları, Nisan 2010, sayfa 52.)

    İlk üç alıcın çürük çıkması, devamında hepsinin sağlam olması, sabır göstermek ve sebat etmek konusuna iyi örnek. Karıştırmayalım, meyvelerden değil, insanlardan bahsediyoruz.

    İnsanlarla tanışır, onlarla ilgileniriz. Emek veririz. Bazı emanetler teslim ederiz. Yahut ona bir iyiliğimiz dokunur. Faydamız olur. Vesile kılınırız.

    Nasılsın iyilik, sonuçlar kötü. Bazen bu duruma geliriz. Pişmanlık hissi uyanır.

    Çürük çıkanlara, nankörlük edenlere, vefasızlık gösterenlere bakıp da vazgeçemeyiz. Olumsuzluk, örneğimiz ve ölçümüz olamaz. Bıkkınlık gösteremeyiz. Hüsrana uğrayamayız. Uğrarsak orada kalıcı hale geliriz. Şartlar zorlu olsa da devam etmeliyiz. Çünkü sonrasının ne olacağını bilemeyiz. Allah bilir.

    Israrı elden bırakmazsak, yolculuğumuz boyunca hakkaniyetli ve iyi insanlarla mutlaka karşılaşırız. Kıymet bilen, güzellik getiren, ferahlık veren. Yakın zamanda aldığım bir not: Bazı arkadaşları ve tanıdıkları kaybettik, buna karşılık yeni kardeşler kazandık. Böyledir bu.

    Yazdıklarımızın hepsini birkaç cümleyle özetlemeye çalışalım: Allah'a inanırız. Çünkü insan inanılır gibi değildir. İnanılmazdır.

    Tekrar alıç bahsine dönelim: İlk üç alıcın çürük çıkması beni olumsuz etkileseydi, devamında gelen güzelliğe kavuşamayacaktım. Güzelliği 'iyi insanlar' olarak düşünelim.

    Elbette biliyoruz. İnsan en ağır yüktür. Bu yüke talip olanlar, hayal kırıklığını ve gönül yorgunluğunu peşinen kabul etmelidir.

    Bizim oralarda nankör demezler, namkör derler. Anlamı birazcık zorlayalım. Nankörlük konusunda nam salmış olabilir mi?

    Genel huyumuz, mizacımız: Bize yapılan iyilikleri dillendirmez, kötülükleri daima dillendiririz. Fakat konumuz başka. Bu: Kendi ettiğimiz bin fenalığı bilmez, başkasının bize yaptığı bir fenalığı biliriz. Daima aklımızda tutarız onu. Peki, bizim yaptıklarımız ne olacak?

    Nereye gelmiş bulunduk? İnsanın insanı hor kullandığı yerdeyiz. Nasıl çıkabiliriz? İçime ilk doğan: Kesemizi dolduracak değil, kalbimizi çalıştıracak işlerin ve ilişkilerin peşinde olmalıyız.

    Hikmet Birand'ın Alıç Ağacıyla Sohbetler isimli kıymetli bir kitabı var. Bu yazının da 'alıç meyvesiyle sohbet' olarak okunmasını isterim.

    İbrâhim Tenekeci