• Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl-i imanın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve mânevî bir göz olduğunu bilsen, "Yüz bin şükür Rabb-i Rahîmime" dersin. Bu merhemi izah için bir hadise söyleyeceğim. Şöyle ki:
    Bana sekiz sene kemâl-i sadakatle, hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman'ın halasının bir vakit gözü kapandı. O saliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan ederek, "Gözümün açılması için dua et" diyerek, cami kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübarek ve meczûbe kadının salâhatini duama şefaatçi yapıp, "Yâ Rabbi, onun salâhati hürmetine onun gözünü aç" diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok dua ettim. İnşaallah o dua âhireti için kabul olmuştur. Yoksa benim o duam, onun hakkında gayet yanlış bir beddua olurdu. Çünkü eceli kırk gün kalmıştı. Kırk gün sonra—Allah rahmet etsin—vefat eyledi.
    İşte o merhume, kırk gün Barla'nın hazînâne bağlarına rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel, kabrinde, Cennet bağlarını kırk bin günlerde seyredeceğini kazandı. Çünkü imanı kuvvetli, salâhati şiddetli idi.
    Evet, bir mü'min, gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl-i kuburdan çok ziyade o âlem-i nuru temâşâ edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar. Kabirde o körler, imanla gitmişse, o derece ehl-i kuburdan ziyade görür. En uzak gösteren dürbünlerle bakar nev'inde, kabrinde, derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.
    İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cenneti görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında, şükürle, sabırla bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o gözle seni baktıracak göz hekimi, Kur'ân-ı Hakîmdir.
  • 266 syf.
    ·Beğendi·10/10
    başlangıç ile bitişin örtüşmesine dair,
    roman şu paragrafla başlar:

    "kronik vicdan azabı, tüm ahlakçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. ... ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir."

    o beklenen sonda ise vahşi john, son anlarını derin bir pişmanlıkla geçirir. kendini dikenli bitkilerin üzerine atar, kırbaçlar ve trajik sona ulaşır.

    huxley, toplumların sınıflandırılarak "mutlu" olabilecekleri bir evren yaratmıştır. bu evrenin yaratıcısı henry ford’tur (ford hazretleri). ford, tüm toplumlar tarafından ilah olarak görülür. tanrı aşkına yerine ford aşkına denir. öyle ki ford’tan önce ve sonra olarak bir tarih tanımı vardır. f.s. 632 gibi. huxley'nin bu taşlaması fordgil'in (herkesin malumu henry ford’un) o şaşaalı endüstrisine dayanır.

    yeni dünya'da kadınlar doğum yapmaz. bokanovskileştirme yöntemi uygulanır. yani yapay dölleme merkezleriyle geleceği şartlandırılmış insanlar yaratılır. “şişede büyütülmek.” ve her bölüm bu insanları toplumsal yapıda hangi yere sahip olacakları konusunda işlemlere tabi tutar. alfa, beta, epsilon gibi toplumsal sınıflar vardır. epsilon en aşağı katmandır. fakat her bir epsilon mensubu hiçbir zaman bir üstündeki sınıfı kıskanmaz. daha fazla didinip beta yahut alfa’daki insanların konumuna erişmek istemez. toplumsal sınıfların oluşma zorunluluğu vardır. bizim dünyamızda da keza öyledir, aileden tutalım da kraliyete değin her kurumda bir hiyerarşik düzen uygulanmıştır... aksi halde mutsuzluk ve çatışma baş gösterir. yeni dünya'daki bu sınıflardan biri, diğerini bastırmaz. "kıbrıs deneyi" olarak bir örnek verir mustafa mond(denetçi), vahşi john'a. ve sınıfların oluşturulma gerekliliğinden bahseder uzunca. hipnopedya, şartlandırma merkezleri, pavlovculuk gibi türlü eğitim birimleri oluşturulmuştur. bunlar insanların mutlu bir yaşam sürmesi için gerekli önlemlerdir. örneğin daha bebeklerken bir deneyde, kitaplardan ve çiçeklerden nefret ettirilirler. çünkü kitaplar ya da doğayı çağrıştıracak -aslında özgürlüktür kastedilen- şeyler bireyin yalnızlaşmasını sağlayacaktır. altıncı bölümde bu sav şöyle desteklenir: lenina, yalnızlaşmaya ve düşünmeye dalmış arkadaşına mutsuzluğunun nedenlerini sormaktadır. bernard'a şöyle der, ilerleyen diyaloglarda:

    "birey hissederse, topluluk sendeler."

    bu, aslında kendilerine şartlandırılmış bir şeydir. birey oluşlarının farkına varmaları yeni dünya'nın en tehlikeli gördüğü bir gelişmedir. birey önemsizdir, hissiz olmalıdır. şahsi kararlar alamaz, inisiyatifi hiçbir zaman elinde bulunduramaz. bu durum bernard'a başlarda çok cazip gelir. kendisi üstün bir sınıftan olsa da sınıfının özelliklerine sahip değildir. fizyolojik açıdan diğer sınıf mensuplarından aşağıdadır ve hakkında şöyle bir söylenti vardır: "onun şişesine yanlışlıkla alkol karıştı, ondan böyle oldu!" bernard bunları duymazlıktan gelemese de gittikçe bireyselleşmeye başlamış ve ayrıksılık onu sarhoş etmiştir. huxley, bu psikolojiyi şöyle dile getirir:

    "... bernard tek başına ayakta durup, tüm düzen'e kafa tutmakta olduğunu düşünerek övünüyor, bireysel varlık ve öneminin bilincine varmak`tan dolayı sarhoş, uçuyordu."

    yine bernard'ın bu ikiyüzlülüğü on birinci bölümde başarıyla verilir:

    "... başarı bernard'ın başını döndürmüş ve bu arada o zamana kadar hiç de memnun olmadığı dünyayla uzlaştırmıştı. kendi önemini teslim ettiği sürece, düzen iyiydi."

    gerçekten insanın sinirlerini hoplatan bir ikiyüzlülük yatıyor burada. bizim toplumumuz için çok geçerli bir yakıştırma. önemimiz teslim edildiği sürece, düzen bir harikadır hep!
    bu sarhoşluk anı bernard'ın ceza tehdidiyle karşılaştığı andır. kşm müdürü onu bu huylarından vazgeçmediği takdirde izlanda'ya süreceğini tehdit etmiştir, fakat bu, onun kibrini kamçılamaktan başka bir şeye yaramaz. bu kibir de onun sonunu hazırlayacaktır.

    bernard vahşilerin olduğu vahşi ayrıbölge'ye ziyaret izni alır. yanında lenina da olacaktır. ama bireyliğin önemsizliği o kadar çok vurgulanır ki attıkları her adımda onları takip eder. mesela, lenina vahşilerin bölgesindeyken daha önce hiç bulunmadığı bir tepenin dibindeyken şunu söyler:
    "bir tepenin dibinde dikilirken insan kendini ufacık hissediyor."

    abe kobo'nun kutu adam kitabındaki şu cümleyle bağdaşır:

    "küçük şeyleri düşününce, yaşamaya devam etmek istediğime inanıyorum. yağmur damlaları, daralan ıslak eldivenler... çok büyük bir şeyi izlerken, ölmek istiyorum..." (sf.96, remzi yayınları, çeviri ahmet gürcan.)

    kafka'nın dönüşüm'ünde de aktardığı bu değil midir? samsa’nın bir sabah her şeyi ters-yüz etmesiyle başlamaz mı? toplumdan sıyrılmak ve birey oluşunun farkına varmak, kendinin efendisi olmak...

    yeni dünya insanları eskiye önem vermez diyemem, eskinin ne olduğunu bile bilmezler, bilemezler. mustafa mond'un deyişiyle "eski, istikrarı engeller." eskiye özlemin olmayacağı, güzel sanatların bulunmadığı bir toplumda yaşamak mutlu olmanın kapısını açacak yegâne anahtardır. denetçi mustafa mond batı'nın yöneticisidir. bir nevi big brother. aslında büyük birader tanımı ford'a yakışık alır. fakat ford yeryüzünde olmadığından onun halefleri bu tabiri özümser. mustafa mond, yani denetçi, kendisinin de büyük bedeller ödediğini söyler. vahşi john ile kitabın sonlarındaki o uzun dertleşmede her şeyi itiraf eder. kendisinin de bir zamanlar bernard'a benzediğini, tehlikeli ve yasak olanın peşine düştüğünü, mutsuzluğuna neden olacak olsa da bundan vazgeçtiğini söyler, samimi bir dille. yeni dünya'nın bu dönemi kolay olmamıştır. deneme yanılmayla gelinmiştir buralara. ve hep yenilikler, kolaylıklar aranmaktadır, fakat bilim buna dahil değildir. bilimin de edebiyat gibi zararlı, tehlikeli olacağını savunur. mühendislerden tutun da, kimyagerlere kadar yeni dünya'daki hiçbir birey bilimden anlamaz. sadece onlara gerekli olacak bilgiler verilir, aynı bir robota sunulmuş devinim kabiliyetleri gibi. fazlasını yapmayı düşünemez. yapmak için gerekli donanım olsa da, düşünmesi için gerekli yazılım bulunmamaktadır.

    yeni dünya'da yaşlılığın ve hastalığın da önüne geçilmiştir.

    "insanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. refahları yerinde, emniyetteler. hiç hastalanmıyorlar, ölümden korkmuyorlar..."

    ancak insanlar 60'lı ya da en çok 70'li yaşlara gelindiğinde küt diye giderler, hiçbir diş çürümeden, deriler kırışmadan ve sarkma olmadan... burada her şey bir düzen içindedir. ölümlerden bile fayda sağlanır. fosfor! ölecek olan insanları bir merkezde yatırırlar ve gelecek kuşağın eğitim programlarına dahil edilirler. bu genç kuşak bu ölüm döşeğindeki insanlara bakıp ölümle yüzleştirilir. bizim korkunç gibi görünen mezarlarımızın yarattığı etkiyi yaratmazlar. çünkü hastalar soma adındaki bir uyuşturucuyla ve kendilerine sürekli telkin edilen rahatlama, parfüm ve televizyondaki program akışıyla rahat bir dünyadan ayrılma dönemi geçirirler. bunu vahşi john'un annesi linda'yı da oraya koydukları sahne bozsa da hemşire, annesinin başında höykürerek ağlayıp çocukları etkileyen bu adamı "kim çikolata ister," lafıyla hemen etkisiz hale getirir ve tüm çocuklar bu adamı ve o ilginç kadını unutur. on dördüncü bölümde john'ın bu davranışıyla ilgili şu paragrafa sığınalım, düzeni daha anlaşılabilir kılmak için:

    "bu iğrenç böğürtüleriyle -sanki ölüm korkunç bir şeymişçesine ve sanki insan hayatı bu kadar önemliymişçesine- bütün ölüm şartlandırmalarını mahvediyordu..."

    aslında toplum bilinci her şeydir. toplum, bilinci elde tutup, şekillendirilebiliyorsa her şeyin kontrolü kolaylaşır. birinci bölümde de aktarıldığı gibi,

    "... ancak toplumun iyi ve mutlu üyeleri olacaklarsa ne kadar az bilirlerse o kadar iyi olurdu."

    burada kuşkusuz entelektüelliğin kökünü kazımak yatmaktadır...

    yeni dünya'da ara ara üstüne basılan bir konu da kapitalizmdir. eskiyen ve eskimiş şeyler atılmalıdır. yama bir ayıptır. uygar bir toplumda bu gibi sözde çareler, toplumun refahını etkiler. yedinci bölümde: "yama artarsa, refah düşer,” diye bahsedilir. bu, yine şartlandırılarak verilmiştir. hemen bir cümle ilerisinde şu vardır: "onarmak, antisosyaldir." yani yalnızlığı çağrıştırır. yani istikrarsızlığı, yani isyanı. aslında bu bir sapkınlığa parmak basmaz mı gerçekten? bundan elli yıl önceyi ele alalım. bir bezle sürekli altı değişilen bebekler, türlü mamalarla beslenmeler vs. şimdi denilebilir ki, hijyenin önemi, tıbbın gelişimi, teknolojinin ilerleyişi ve mevcut durum, bilginin genişliği ve cahilliğin azaltılması gerçek bir kanıt... her neyse, sanırım sonuçta haksız olacağım bir şeye kalkışmak olur geliyor bu örnek. böyle hissetmem gericiliğimin bir bedeli mi, yoksa, gerçekten bu kadar "refah" seviyede ve bilgin oluşumuz mu? sürekli tüketmek, harcamak, çöpe atmak... işte, refahın kazanılması!
    yeni dünya'da bilgiye yer yoktur. sadece seni hayatta tutmaları ve işini yapabilmen için bilgiye başvurulur. toplumun bilgiye neden ihtiyacı olsun ki? bilmek, eleştiri mekanizmasını tetikleyecektir çünkü. kahramanımız vahşi john shakespeare'in tüm eserlerini okuyunca ne kazandı? sadece mutsuzluk! evet, yeni dünya'da mutsuzluğun en büyük sebeplerinden biri de budur. bilgi, bir virüstür, düşüncelerin arasında dolaşırsa, insanı mahveder. istikrarı zedeler! onuncu bölümde henry foster ile müdür'ün konuşmaları da bu düzeydedir: "insan ne kadar yetenekli olursa, insanları yoldan çıkarma gücü de o kadar büyük oluyor. birçok insan yoldan çıkacağına bir tek insan acı çeksin, daha iyi." ve yine üzerinde durduğumuz bireyin önemsizliğine bağlıyor müdür, bu trajik konuşmasını:

    "cinayet sadece bireyi öldürür; sonuçta, birey nedir ki?"

    hiç...

    yeni dünya'da cinsel açlığın önüne geçilmiştir.

    "herkes, herkese aittir."

    bu şartlandırılmışlıkla her birey, istediği her bireyle birleşebilir. huxley doğum kontrol haplarını öngörerek bir bilim-kurguya yaraşır estetik sağlamıştır. kadınlar anneliğin ne olduğunu bilmezler. kulaklarına çalınan "doğum yapan kadınların" hikâyeleri yüzlerini buruşturur, nefret ederler böyle bir şeyden. gerçek uygarca değildir, çağ dışıdır, iğrenç bir şeydir. ölseler daha iyidir! vahşi john romanın ilerleyen sayfalarında lenina'nın ilgisini çekmeyi başarmıştır. kendisi de ona âşıktır fakat lenina onu sadece arzular. sevişmek ister. tutku, bağlanmak kesinlikle bahşedilmemiştir ona. öte yandan john, lenina'ya tutulur, aşkıyla mecnun’a döner. bir gün lenina birkaç soma yutup john'un odasına gelir ve soyunarak kollarına atılır. john doğduğu ve büyüdüğü vahşi yaşamda böyle bir şeyi orospuluk olarak gördüğünden ona tüm nefretini kusar. "kahrolası orospu!" diye bağırsa da, lenina soma'nın da etkisiyle hipnopedya günlüklerinden alıntılar sunar erkeğine, "bir gramı bin derde deva..." bu şartlandırma yeni dünya için vazgeçilmez bir ilkedir. insanlar birbiriyle hiçbir bağ içinde olmamalıdırlar. arkadaşlık bağları bile tutkuya dönüşmemelidir. zaten annelik ya da babalık kavramı bilinmemekte olduğu için kimsenin kimseye muhtaçlık durumu da söz konusu olamayacaktır. vahşi john bu vahşi gerçekliğin farkına varır. annesi ölüm döşeğinde, o malum yerdedir. aldığı soma'larla kendisinden geçmiş, oğlunu tanımamaktadır. belki de oğlu, ona iğrençliği hatırlattığından onu tanımsız kılmaktadır. nitekim, linda yani john'ın annesi yeni dünya'da doğup büyümüş bir insandır. vahşi bölgeye gönderilmiştir. burada merkezin müdürüyle ilişkiye girmiş, john'ı dünyaya getirmiştir. başlarda john'dan nefret etse de zamanla onu sevmeyi öğrenmiş ve tüm eskiye dair ne varsa ona her şeyi anlatmıştır. shakespeare'in o ciltli kitabını da bizzat annesi vermiştir.
    john, ölüm döşeğindeki annesinin yanında durur. on dördüncü bölümde onun bu hali muazzam bir açmazla verilir:

    "linda'yı bu rezil şehvet rüyasından, bu adi ve nefret edilesi anılardan çıkaracakmış gibi sıkıyordu; çıkarıp şimdiye, gerçeğe, sersemleten bu ana, bu berbat gerçekliğe geri getirebilecekmiş gibi sıkıyordu. berbat bir gerçeklikti ama yüceydi, anlamlıydı, son derece önemliydi çünkü çok yaklaşmış olan o şey, bunları daha da korkutucu kılıyordu."

    bu tutku bireyi mutsuz ediyor!

    "... veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok... güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok..."

    berbat bir gerçekliğin yüceliği!

    denetçi bu istikrarın karşılığında ödenen bir bedel olarak söylüyor işte bunları. insana dair o tutkular, o açlık, ihtiras, tanrı, sanat, bilim... tamamen bir bedel! mutlu olmak için... john'ın dediği gibi hiçbir sabır gözetmeksizin ve bu mutsuzluğa boyun eğmeden, karşısında dik durmadan tamamen kökünü kazımak...

    "yedi buçuk saat hafif, yormayan iş, sonra soma istihkakları, oyunları, sınırsız çiftleşmeleri ve duyusal filmler. başka ne isteyebilirler ki?"

    gerçekten… başka ne isteyebiliriz ki? en azından ortalama bir insanın cennet isteği gibidir bu anlatılanlar. bana bunu çağrıştırıyor...

    huxley, mustafa mond aracılığıyla tanrıyı, ona olan inancı da sorgular, teoriler geliştirir. on yedinci bölümde denetçi'nin monologu gerçekten düşündürücüdür:

    "insan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşlar gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder. boş düşünceler! yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşünceler apayrı olarak, dini duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz; bir gerçekliğe mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. evet, kaçınılmaz bir biçimde tanrı'ya yöneliriz; bu dini duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder."
    john da der ki "tanrı'nın olmadığını mı düşünüyorsun."

    denetçi bunlara çelişik olarak (aslında tamamen tezattır): "hayır, büyük olasılıkla bir tane var,” der.

    bu durumu tanrı'nın kendisiyle değil, çağların gelişimiyle ilintili olduğunu savunur.

    "uygarlığın suçu diyelim. tanrı; makinelerle, bilimsel tıp ve evrensel mutlulukla uyuşamaz..."

    huxley gene tersköşe yaparak: "insanlar tanrı'ya inanırlar," der mustafa mond'un ağzıyla, "çünkü öyle şartlandırılmışlardır."

    dini ise şu şekilde basite indirger: "gözyaşlarından arındırılmış hristiyanlık; işte soma bu."

    tüm bunlara karşılık vahşi john'ın dileği daha duygusaldır:

    "ben keyif istemiyorum. tanrı'yı, şiiri, gerçek tehlikeyi istiyorum. özgürlük, iyilik, günah istiyorum!"

    mustafa mond, bitirici darbeyi indirir:

    "... açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını ve ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını istiyorsunuz."

    omuzlarını silkip, sonlandırır on yedinci bölümü: "hepsi sizin olsun."

    romanda geçen karakter isimlerinin tesadüf olmadıklarını düşünüyorum. öyle ki aralarında bonaparte, shaw gibi isimler vardır.

    özetle, cesur yeni dünya, aslında bravo! yeni dünya, insanı gelecek için umutsuzluğa sürükleyen, kusursuzca ilerleyen medeniyetin duygusuzluğunu anlatan harika bir bilim-kurgu örneğidir.