• 59- İnsanlar doğaları gereği zora düşmeden yeteneklerini sonuna kadar kullanamazlar.
  • Çok eski zamanlarda; beşeriyet bedenine sarınmış, insanlık ruhunu henüz keşfedememiş, sadece temel ihtiyaçlarını karşılamak için çabalayan bir anlayışın oluşturduğu irili ufaklı topluluklar varmış. Bir araya geldiklerinde dil denilen iletişim aracının varlığının henüz ne olduğu konusunda bir fikri olmayan ve konuşma organlarının da gelişmediği çağlar...

    Herkesin bir işinin olduğu ama iş kavramının yapılması zorunlu eylemlerden çok yaşamak için gerekli bir ön koşul olduğu zamanlarda erkekler yiyecek arama, avlama ve o yiyeceği mağarasına taşıma görevini üstlenirken, kadınlar yiyecek arama, toplama, erkeğin getirdiği avın etlerini parçalayarak bir kısmını saklama ve kalanını yaşamın devamını getirebilmek için yemek yapma ve avlanan hayvanin derisini kemik ya da geyik boynuzundan yapılmış iğnelerle dikerek soğuktan korunmak için giysiler yapma işi ile ilgilenirlermiş.

    Avcı her zaman tetikte olmazsa yakalama şansını kaybedeceği avını takip ederken bir taraftan da “ava giden avlanır “ paradoksunu yaşayıp yaşadığı bu çelişki ile farklı planlar yapma eğilimine girerdi sanırım. İnsan ilk insan olsa da karşıt düşünceler silsilesi her daim var anlaşılan..

    Hancı kadında da durum pek farklı olmasa gerek. Yiyecek ve giyecek sorumlusu olan kadın aynı zamanda soğuk bir buzul çağında bir mamuta yem olmadan yiyecekle birlikte mağaraya dönecek olan erkeği bekler bir yandan da dönmeme ihtimalini düşünerek o da kendini başka bir paradoksa sokardı sanırım. Dilin icat edilmeyip kendini ifade edememeyi de buna eklersek, yaşanılan bu zihinsel karmaşanın daha da fazla olacağı pek muhtemel...(dönem itibari ile aralarındaki iletişimin mimik ve jestlerle olma ihtimali, bulunan kalıntılar ve çalışmalar doğrultusunda ki tahminlerdir)

    Binlerce yıl önce yaşayan insansıların duygu durumları ve davranışları günümüzden bir hayli farklı olsa da yaşadıkları çelişkiler ve bu çelişkiler karşısında takındıkları tavır pekte değişmemiş gibi..

    Nasıl mı?

    Şöyle;
    Günümüz erkek ve kadını modernize edilmiş bir hayatın medeni birer vatandaşı olsa da içgüdüsel ve arkaik olarak bağlı bulunduğu klana veya ilk insan prototipine çok benzemektedir. Temel ihtiyaçlar konusunda değişen pek bir şey olmadığı gibi bu ihtiyaçların giderilmesi için yapılan çalışmaların da değişmediği. Evet belki erkek avcıların mamut avlamaya gitmediği ya da kadın hancıların mağaralarını beklemediklerini söyleyebiliriz. Ancak yapılan eylem ne olursa olsun yaratılış gereği ikicil (düalist) olan insan kendini olmazsa olmaz bir paradoksa sokar.

    Aldığı elbiseden beklediği insana, yaptığı işten yediği yemeğe kadar çelişkiler girdabına kendini bir şekilde sokan ve yaşadığı bu duyguları normal üstü normal sayan yine kendisidir. Kızına arkadaşlarıyla sinemaya gitmesi için izin veren annenin daha bir saat geçmeden “nerede kaldı bu ”diye evhamlanması, sabah işe giderken her şeyi kontrol edip evden çıkan adamın işe geldiğinde kendini acaba ütüyü diye başlayan bir cümleyi düşünürken bulması, keşke o kırmızı ayakkabıyı alsaydım paradoksu ...

    On binlerce yıl önce günümüzden farklı bir konformizme sahip olan kişilerin, ortopedik yatak yerine toprağın biraz eşilerek oluşturulduğu ortadelik yatakları, ısınmak için ateşi geçmiş külün serildiği külşafları, üstlerine örtmek için tüyleri uzun ve derisi kalın mamut yorganları vardı. Ama aynı gökyüzüne bakıp yıldızları ve ayı gördüğünde insanlığın var olduğu günden beri en elzem düşünce olan “5N1K”yı kendilerine sormuş olma ihtimalleri ve bu sorulara alamadıkları cevapları onlarda da çeşitli paradokslara neden olmuş olacak ki sonra ki bizler
    Aynı soruları ve verilemeyen cevapları ima eden
    İki ucu paradokslu değneği bulmuşuz .

    Ne mutlu bize tutalım bakalım..;)