• Buradaki sevimli köşemden, yasemin ağaçlarının karşısındaki beton setten bakınca, her gün boğazın mavi sularında bir o yana bir bu yana hareket eden onlarca gemi görüyorum. Küçük balıkçı gemilerinden tut, beş on katlı dev yolcu gemilerine kadar tüm gemiler sırdaşım oluyor. İçlerinde çocukluk yıllarımda hayal ettiğim, babamı getirecek beyaz geminin benzeri de çok. Onları gözden kayboluncaya kadar izliyor, kaç gemiyi yola saldığımı ben de hatırlamıyorum. Şimdi hiç kimseyi beklemiyorum. Beyaz gemi şimdi bana, sadece acı, keder ve kahırla dolu bir geçmişin hatıralarını getiriyor.

    Yakınlarımı bağışlamamak, onlara nerede olduğumu bildirmemek benim hakkım. Bazen onları özlüyorum, onları hatırladıkça, gözyaşı döküyorum. Hayatta, bir yakının olmadan yaşamak ağırdır, yakınların olduğu hâlde onlardan uzak yaşamak da iki daha ağırdır. Annem, babam yaşlandılar. Bacım, kardeşim evlenip aile kurdular, artık çoluk çocuk sahibi oldular. Her biri kendi hayatını yaşıyor. Sadece ben kendi hayatımı yaşayamıyorum. Ben, kendimi mecbur ettiğim mahrumiyetlerin esiriyim.
  • Saat görmeye dayanamıyordu ve gerçekten evinde tek bir saat yoktu. "Bir saat pahalı ve aptalcadır" diyordu. Zamanı kendisi ölçüyordu; özellikle de, günün tek önemli zamanı olan öğle yemeğine sıra geldiğini, uyandığı zaman başucunda bulunan biri bezelye dolu iki tencere sayesinde anlıyordu. Aynı ciddi ve düzenil hareketlerle, bezelyeleri tek-tek boş tencereye aktarıyordu. Böylece tencereyle ölçtüğü gün içinde belli anları saptıyordu. "Her on beş tencerede bir, bir şeyler yemem gerek" diyordu, "işte bu kadar basit".
  • Ben bir Ayten´dir tutturmuşum
    Oh ne iyi
    Ayten´li içkiler içip
    Sarhoş oluyorum ne güzel
    Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
    Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
    Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum
    Ayten üstüne
    Saatim her zaman Ayten´e beş var
    Ya da Ayten´i beş geçiyor
    Ne yana baksam gördüğüm o
    Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
    Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
    Günlerden Aytenertesidir
    Odur gün gün beni yaşatan
    Onun kokusu sarmıştır sokakları
    Onun gözleridir şafakta gördüğüm
    Akşam kızıllığında onun dudakları
    Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
    Ayten´i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
    Bir kadehte sizinle içeriz Ayten´li İki laf ederiz
    Onu siz de seversiniz benim gibi
    Ama yağma yok
    Ayten´i size bırakmam
    Alın tek kat elbisemi size vereyim
    Cebimde bir on liram var
    Onu da alın gerekirse
    Ben Ayten´i düşünürüm, üşümem
    Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
    Parasızlık da bir şey mi
    Ölüm bile kötü değil
    Aytensizlik kadar
    Ona uğramayan gemiler batsın
    Ondan geçmeyen trenler devrilsin
    Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
    Kapansın onu görmeyen gözler
    Onu övmeyen diller kurusun
    İki kere iki dört elde var Ayten
    Bundan böyle dünyada
    Aşkın adı Ayten olsun
  • Çin'in bir köyünde yaşlı bir adam varmış.
    Çok fakir... Ama imparator bile onu kıskanırmış. Adamın öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... İmparator bu beyaz at için ihtiyara önemli bir para teklif etmiş, ama adam atı satmaya yanaşmamış.
    'Bu benim için yalnızca bir at değil. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?' demiş.
    Ama bir sabah kalkmış bakmış ki, at ahırda yok. Olayı duyan köylüler, ihtiyarın başına toplanmışlar.
    'Ah ihtiyar, ah! Bu atı sana bırakmayacaklarını, onu senden çalacakları belliydi. Atı imparatora satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın!' demişler.
    İhtiyar; 'Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp, deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz. Atımın kaybolmasının benim için hayır mı, şer mi olduğunu ancak Allah bilir. Bu olay bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini Allah'tan başka kimse bilemez. Ben bu durumu benim için hayırlı kılması için Allah'a dua ediyorum.' demiş.
    Köylüler ihtiyara kahkaha ile gülmüşler.
    Ardan on beş gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, kendi kendine dağlara gitmiş. Dönerken de vadideki on iki yabani atı peşine takıp getirmiş.
    Köylüler bu durum görünce, ihtiyar adamın başına toplanıp özür dilemişler. 'Sen haklı çıktın. Atının kaybolması talihsizlik değil, âdeta bir devlet kuşu oldu senin için.' demişler.
    'Baksana şimdi bir sürü atın var.'
    İhtiyar çok sakinmiş 'Karar vermek için yine acele ediyorsunuz.' demiş. 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne olacağını henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Bir kitap hakkında sadece birinci cümlesinin birinci kelimesini okur okumaz nasıl fikir yürütebilirsiniz? Arkasının nasıl geleceğini Allah'tan başka kimse bilemez. Ben bunu hakkımda hayırlı kılması için Alla'a dua ediyorum.'
    Köylüler bu cevap karşısında, 'Bu ne garip bir ihtiyar! Açık açık kazançlı olduğu halde, hâlâ Allah'a bu durumu hayırlı kılması için dua ediyormuş. Dua'yla kafayı bozmuş herhalde!' diye düşünmeye başlamışlar.
    Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan adamın biricik oğlu attan düşüp ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
    Köylüler yine gelmişler ihtiyara. 'Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın!' demişler.
    İhtiyar yine sakinmiş, 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz! diye çıkışmış onlara. 'O kadar acele etmeyin. Oğlumun bacağı kırıldı. Görünürdeki gerçek bu. Bana eskisinden daha fakir, daha zavallı olacağımı söylemeniz bir düşünce hastalığı. Yaratıcı, hayatı küçük parçalar halinde yollar bize. Sonra ne olacağını ancak O bilir. Mutlak bilgi O'nu elindedir. Ben bu durumu hakkımda hayırlı olması için Allah'a dua edeceğim.'
    Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile bizim ihtiyarın ülkesine saldırmış. İmparator son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köylüler ihtiyara gelip; 'Yine haklı olduğun kanıtlandı.' demişler. 'Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla geri dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması büyük kısmetmiş meğer!'
    'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş ihtiyar.
    'Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bildiğimiz bir gerçek var; benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin hayır, hangisinin şer olduğunu ancak Allah bilir. Allah hayırdan şer, şerden hayır, karanlıktan aydınlık, aydınlıktan karanlık çıkarır. Her birimizin yaşadığının hayır olması için dua edeceğim.'
    (Lao Tzu)
  • Geçmiş oIan dünden hiç yad etme, yarın da geImemişken feryad etme, düşünme geIeceği de geçmişi de, şimdi şen oI da yaşamı berbad etme. Eğer her şeyini kaybetmişsen ve cebinde bir ekmek aIacak kadar paran kaImışsa, git kendine bir demet menekşe aI ve ruhunu besIe. Bence bu çok anIamIıdır ve kişinin önceIikIe ruhunu besIemesi Iazım. Kendini satmayan adama ekmek yok. Sen geI de yuf çekme böyIesi dünyaya. Denize düşüp kayboIan şu damIası toprağa karışan toz zerresi nedir bu dünyaya geIip gidişimizin manası fena bir böcek işte, bugün var yarın yok. İki günde bir somun geçiyorsa eIine soğuk suyu da oIursa bir kırık testide niçin kendinden kötüsüne kuI oIur insan, ne diye girer kendi gibisinin hizmetine? Gün doğarken sabah horozIarı niçin acı acı bağrışırIar, biIir misin? Tan yerini gösterip derIer ki sana: bir geçen geçti gidiyor; sen nerdesin? Cennette huriIer varmış, kara gözIü; içkinin de ordaymış en güzeIi. Desene biz çoktan cennetIik oImuşuz: bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgiIi. BiImem, tanrım, beni yaratırken neydi niyetin, bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin; bir kadeh, bir güzeI, bir çaIgı bir de yeşiI çimen bunIar benim oIsun, veresiye cennet de senin. Benim haIimden haber sorarsan, bir çift sözüm var sana, yürekten: sevginIe gireceğim toprağa, sevginIe çıkacağım topraktan. Bir kaIp ki onun sevmesi aIdanması yok tutkunIuğu yok , bir güzeIe yanması yok bin kez yazık oIsun sevişiz yüreğe asksiz geçecek günIerin faydası yok.. Cehennemi gerçekten biImek mi istersin? Dünyada cehennem, ehiI oImayanIa konuşmandır. EzeI avcısı bir yem koydu oItasına bir canIı avIadı adem dedi adına iyi kötü ne varsa yapan kendisiyken tutar suçu yükIer kendinden başkasına. Senden benden önce de vardı bu gün bu gece feIek dönüp durmadaydı hep bu gördüğünce usuIca baş toptağa, çünkü bastığın yer bir güzeIin gözbebeğiydi beş on yıI önce. Ne biIginIer geIdi, neIer buIduIar! MumIar gibi dünyaya ışık saIdıIar. Hangisi yarıp geçti bu karanIığı? Birer masaI söyIeyip uyuya kaIdıIar. Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıIdızIar, boştur boş! Bırak onu bunu da gönIünü hoş tut hoş! Şu durmadan kuruIup dağıIan evrende bir nefestir aIacağın, o da boştur boş! Seni aramaktan dünyanın başı dertte; zengine de göründüğün yok, fakire de; sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa, hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.
    Ömer Hayyam
  • ''Her yıl,bahar Ağrıdağının üstüne yürürken,dağın yamacındaki Küp gölünün kıyısına o yörenin tekmil çobanları gelirler,kepeneklerini gölün bakır rengi toprağının,kırmızı çakmak taşı kayalıklarının üstüne serip halka olup otururlar. Çobanların her yıl sayısı değişir. Tanyeri ışırken bellerindeki kavallarını çıkarıp Ağrıdağının öfkesini hep birden çalmaya başlarlar.Tam gün batar batmaz da usulca,her birden kavallarını bellerine sokar,doğrulurlar. Bu sırada da küçük bir ak kuş gelir kanadının birisini gölün som mavisine batırır,uçar gider.Uzakta,yukarda bir gemi gibi karlar ülkesinde yüzen kayalığın dibinde çok iri bir at belirir,alacakaranlıkta koşumları ışıldar.Bir hayal olur gölün üstüne kayar,pare pare solarak ovada erir,çekilir yok olur.
    Sonra çobanlar çekilip gidince de,bir dengbej bir çadırda,nennilenen keskin bahar toprağına diz çöküp değneğini çeker,başlar türküsünü söylemeye.Bir kavalcı da ona eşlik eder.
    Lanetli Ahuri toprağına diz çöktüm.Üç kere seslendim.Üç kere ulu dağ sesime karşılık verdi.Som kırmızı,som mavi,som sarı açmış çiçeklerin,Som yeşilin üstüne,balkıyan,dağın doruğundaki yıldız harmanının altına diz çöktüm.Dağın sırtına,karlı yüreğine diz çöktüm...Büyük sevdalara yüreğini açmış dağın aydınlığına,ışığına diz çöktüm.Ulaşılmaz türkünün öfkesini söyledim.Karanlık bulutun altına,başımı döndüren kokunun içine diz çöktüm.Uçsuz bucaksız,dağdan akan bir ulu yalım selinin üstüne diz çöktüm.Üç kere seslendim dağa,üç kere seslendim bin yıllık bahar toprağının yüreğine,üç kere seslendim bin yıllık sevda toprağının kulağına.Çoban dedim,çoban nerdesin? Çoban geldi karşıma dikildi.
    Ve çoban Beyin kızına aşıktı.Kız da çobana aşıktı.Bey bunu duydu.Beyin on beş köyü vardı.On beş köyü işte bu Ahuri koyağındaydı.Bey dedi ki, şu çobanı yakalayın.Şu benim kızıma sevdalanmaya cesaret eden çobanı.Ölü ya da diri isterim.
    Sevda kuşu bir ateş oldu.Yalımdan bir yuva yaptı,yalımdan bir kavak ağacında.Sevda kuşu o yuvada yattı.Üç yavrusu oldu.Sevda kuşu üç yalım yavruyla uçtu.Uçtuğu yerler,konduğu yerler yalıma kesti.Dağ yalıma kesti,taş yalıma,toprak yalıma kesti.Gökyüzü,yıldızlar bir yalımda çalkandı.İnsanlar yalıma kesti.Yalımdan sevda kuşu dağların,denizlerin ötesine uçtu. Denizlerin ötesi yalıma kesti.Dağların ötesi...Çiçekler yalım açtı.Som mavi yalım açtı,sarılar,yeşiller yalım açtı.
    Çoban Ağrıdağına sığındı.Ağrıdağının yüreği yalıma kesti.On beş köyün erkekleri yakalamak,öldürmek için çobanın ardına düştüler.Delik delik Ağrının her yerini aradılar.Dağ,çobanı sakladı.Çoban yalıma kesti.
    Kız da bir gün yüreğindeki sevdaya dayanamadı,o da kendini vurdu Ağrıdağına.Çoluk çocuk,genç yaşlı,kadın erkek,on beş köyün insanı bu sefer de kızın ardına düştüler.Ağrı kızı da sakladı.Kız yalıma kesti.
    Bir gün çoban duramaz oldu,Ağrıdan destur isteyip saklandığı yerden çıktı.''Sevgilimi bir daha göreyim de beni öldürürlerse öldürsünler,'' dedi.Köyün üstüne yürüdü.Üç gün üç gece köyün yöresinde dolandı.Ölümü geciktirmek istiyordu,ölüm zor.Sonra gözünü kapayıp köye yürüdü.Baktı ki köyün yerinde yeller esiyor.Öteki,öteki köye vardı,köyler ortada yok.Baktı ki az ötede,kendi evlerinin bulunduğu kayanın yanında sevgilisi dolanır durur.İki sevgili kavuştular.
    Ağrıdağı zulme,kötülüğe öfkelenmiş,kaldırmış bir parçasını bunların üstüne yollamış.On beş köy tekmil canlıysa dağın altında kalmış.Dağ yutmuş onları...Ağrının öfkesi budur.Aşk kuşu bir yalımdır.Dokunduğu yüreği yalım eder.Sevda yuvası yalımdır.
    Ağrının öfkesidir bu.Ağrının belasıdır.Ağrıya karşı çıkılmaz.Ağrının lanetidir bu.''
  • İletişim deniz gibidir. Kişilere göre farklı formüller uygulamak zorundasınız. Bir gün iki metrelik suya dalarsınız, bir gün on beş metreye dek tek nefesle inersiniz.