• AK KANATLI GÜVERCİNLERİN KANATLARINA TUTUNMUŞ UMUTLAR
    (Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylar içerir.)
    Cengiz Aytmatov’un Sultanmurat / Erken Gelen Turnalar adlı hikâyesi, Sultanmurat ismindeki on dört yaşlarında bir çocuğun gözünden anlatılır. Hikâyenin tümüne çocuğun naif, kırılgan, duyarlı bakış açısı hâkimdir.

    Hikâyede, hâlihazır ile geçmiş birlikte ilerler. Hikâyenin girişinde, buz gibi bir sınıfta öğretmen İnkamay Apaydan(İnkamay Abla) coğrafya dersi dinleyen çocukları görürüz. Öğretmen; iklimi her daim sıcak olan, içinde insanı imrendiren nefis meyve ve bitkilerin yetiştiği masal adası Seylan’ı anlatmaktadır. Bu ders, daha hikâyenin başında okuyucuya gerçekle hayal arasındaki derin uçurumu hissettirir: Savaş yıllarıdır, sınıf buz gibidir ve öğretmen, çocuklara adanın türlü türlü güzelliklerinden bahsetmektedir.

    Sultanmurat, hayallere dalmış bir şekilde öğretmeni dinlemektedir. Satırlar ilerledikçe Sultanmurat’ın babasının da diğer çocukların babaları gibi savaşta olduğu gerçeğiyle karşı karşıya geliriz. Annesi ve kardeşi Hacımurat’la birlikte yaşayan bu küçük delikanlı, havanın ve sınıfın dondurucu soğuğuna karşın yüreğini ısıtan sıcacık  bir duyguya sahiptir: Sınıf arkadaşı Mirzagül’e duyduğu aşk. Hikâye bir su gibi bu aşk paralelinde akarken, her şey kaçınılmaz acı sona doğru hızla ilerlerken, sadece bu aşk dipdiri bir mutluluk kaynağı olarak kendini muhafaza eder. Yazar adeta, iki gökgüvercine benzettiği Sultanmurat ve Mirzagül’ün aşklarıyla her zorluğun aşılabileceğini ifade etmek ister gibidir.

    Sultanmurat; öğretmen Seylan adasındaki hayvanlardan bahsederken, savaştan önceki mutlu günlerinde babasının kendisini at arabasıyla –Çabdar ve Çontoru’nun çektiği atlar ile- şehre götürmesini ve oradaki panayırda gördüğü filleri hatırlar. Bu hatıra, babanın çocuğun dünyasındaki yerini, babasına duyduğu büyük ve derin sevgiyi öylesine büyük bir başarıyla hissettirir ki biz de tüm hikâye boyunca Sultanmurat’la birlikte babanın dönüşünü büyük bir sabırsızlıkla bekleriz. Bu bölümde Sultanmurat babasıyla şehre giderken, kardeşi Hacımurat’ın arabaya sığmadığı için evde kalması ve aralarındaki rekabet duygusu da başarıyla aksettirilmiştir.

    Sultanmurat, şehre gidecekleri günün gecesi o kadar sevinçlidir ki bir türlü gözüne uyku girmez. Uykuya daldığında gördüğü rüya ise sıradan kabul edilebilecek bir yolculuğun çocuk dünyasında ifade ettiği yeri göstermesi bakımından önemlidir:

    Bu hayallerle uykuya dalınca, rüyada kendisini neşe içinde uçarken gördü. Tuhaf! Uçmasını nasıl öğrenmişti? İnsan yürür, koşar, yüzerdi ama o uçuyordu. Tam bir kuş gibi değil. Kuşlar kanat çırparak uçarlardı, o ise sadece kollarını uzatmış, parmaklarını usulca kımıldatıyordu… Ama ne de kolay uçuyordu! Hürdü. Sessiz ve gülümseyen boşlukta, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden uçuyordu. Acaba uçan vücudu değil de ruhu muydu, yoksa rüyasında büyüyor muydu?

    Hiçbir şeyle mutlu olamayan günümüz çocuklarını göz önünde bulundurduğumuzda, Sultanmurat’ın ruh zenginliği daha rahat anlaşılmaktadır. Onun için babasıyla beraber gittiği yolculuk, dünyanın en güzel yolculuğudur; öyle mutludur ki, bu mutluluktan dolayı ne samanların üzerinde açık havada uyumuş olması bir sorun teşkil eder, ne de at arabasında bir kişilik bir koltuk üzerinde günlerce yolculuk yapmış olması.

    Hikâye hâlihazıra döndüğünde geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki derin uçurum bir kez daha göze çarpar. Savaş korkunç bir şeydir, insanların sevdiklerini birer birer ellerinden alır ve onları umutsuz ve mutsuz yapar. İnkamay Apay, cepheye giden oğlundan alacağı en ufak bir haberle tepeden tırnağa değişir, kuru bir dalken adeta baharda yeşermiş mis kokulu çiçekler açan bir ağaca dönüşüverir. Babalarını bekleyen çocuklar için de durum aynıdır. Cepheden gelen her mektup bir umuttur.

    Bir gün yine İnkamay Apay sınıfta ders anlatırken, içeriye kolhoz başkanı Tinaliev girer ve tüm sınıfa önemli bir açıklamada bulunur. Tinaliev’in söylediğine göre yiyecek stokları tükenmek üzeredir. Bunun için mutlaka çalışmak ve ekin ekmek lazımdır. Baharda tarlaları sürmek için hayvanlar ve makineler hazırlanmalı, tarlalar yazlık ekini ekmeye hazır hale getirilmelidir. İki yüz hektarlık alanı sürmek ve ekin ekmek için çocukların yardımlarına ihtiyaç vardır. Sultanmurat, Anatay, Erkinbek, Ergeş ve Kubatkul’dan oluşan ekip seçilir. Çocukların zayıf omuzlarına çok ağır bir yük binmiştir. Savaş böyle bir şeydir işte, çocuğun çocukluk yapmasına fırsat vermez, onu çarçabuk büyütüp koskoca bir adama dönüştürüverir. Nitekim hikâye boyunca devam eden olaylar bu çocukları adım adım –hatta büyük bir hızla- büyütür ve olgunlaştırır.

    Çocuklar, aletlerin kirini, pasını temizleyip atları paylaşarak işe başlarlar. Her çocuk dört atın sorumluluğunu üstlenir. Sultanmurat’ı ahırda bir sürpriz beklemektedir: Babası Bekbay’ın güçlü atları Çabdar ve Çontoru bir deri bir kemik kalmış, tanınmayacak kadar değişip yaşlanmışlardır. Sultanmurat, babasının atları ile birlikte iki at daha alır. Hikâyede Manas Destanı’nın izleri de görülmektedir. Sultanmurat-Mirzagül aşkı Manas’taki Semetey ve Ayçörek’in aşklarına benzetilir. Yine beş çocuğun tanıtıldığı şu satırlar da destandan izler taşır:

    Birincisi, ünlü yiğit Sultanmurat

    İkinci korkusuz batır Anatay idi.

    Üçüncü batır Erkinbek idi.

    Dördüncü batır gözüpek yiğit Ergeş idi.

    Bu dört batır arasında bir de beşincisi vardı: Kubatkulbatır.

    Bu batırlar kar kalkar kalkmaz Aksay’a gideceklerdi. Aksay’a! Toprak uyanır uyanmaz çift süreceklerdi Aksay’da Aksay’da.

    Kolhoz Başkanı Tinaliev ekibe “Aksay Komandosu“, atlarına da “Aksay Atları“ adını verir. Onlara ait her şey bundan sonra Aksay sözcüğüyle birleştirilerek söylenecektir. Beklenen gün adım adım yaklaşmaktadır. Aksay Atları iki hafta içinde ahırın diğer atlarından ayrılır olmuşlardır. Atların her biri kendi huyuna, kendi benliğine kavuşmuş, unuttukları huy ve alışkanlıkları yeniden kazanmış, şimdiden yeni sahiplerine bağlanmışlardır. Tanıdıkları seslere, adımlara dönmekte, fısıldar gibi tatlı tatlı kişnemekte, ipek gibi yumuşak dudaklarını güvenle uzatmaktadırlar. Her şey yolundadır, ama şimdilik.

    Hikâye boyunca geçmiş ve halihazır arasındaki uçurum gittikçe derinleşir. Sultanmurat’ın annesinin hastalanması savaş yıllarının acı tablosunu olanca açıklığıyla ortaya çıkarır. Bu tabloyu anlatan şu satırlar oldukça etkileyicidir:

    "Evlerinin ne kadar yoksul duruma düştüğü de işte o günlerde çarptı gözüne. Babası askere gittiği zaman on kadar koyunları vardı, oysa şimdi sadece bir tane kalmıştı. Ikisini eti için kesmişler, ötekileri de savaş vergisini vermek ve borçlarını ödemek için satmışlardı(...) Üstelik bunlara verecek yem de yoktu. Anbarda biraz mısır sapı saklamışlardı. Eğer kış uzun sürmezse, hayvan doğuruncaya kadar bu saplar yeterdi. Ama kış uzarsa ne yapacaklarını bilen yoktu(...)Yakacakları da kalmamıştı: Tezek bitmişti, kuru çöğeotları da birkaç gün idare ederdi. Sonra ne yapacaklardı? Köpekleri Aktoş da bir deri bir kemik kalmıştı."

    Sultanmurat’a tüm bu zorlukların üstesinden gelme gücünü veren duygu, Mirzagül’e duyduğu aşktır. Sultanmurat şu satırlarda bu durumu şöyle ifade eder:

    "Onu düşündükçe de birşeyler yapmak, durmadan çalışmak, hiçbir güçlükten, hiçbir felaketten korkmamak, hiçbir şeyden yılmamak gibi bir coşkuya kapılıyordu. En çok istediği şey, onu hiç aklından çıkaramadığını Mirzagül’ün de bilmesiydi."

    Sultanmurat nihayet Mirzagül’e duyduğu aşkı bir mektupla ona anlatmaya karar verir. Bu iş için kardeşi Hacımurat’tan yardım ister. Ancak mektup kızın eline ulaştığı halde bir türlü beklenen cevap gelmez. Sultanmurat bu bekleyiş anlarında ne yerdedir, ne gökte. Ondan gelecek küçücük bir haber, çocuğu dünyanın en mutlu insanı haline getirecektir, ama Mirzagül büyük bir kararlılıkla sessizliğini korumaya devam eder. Mirzagül, Sultanmurat için sonsuz maviliklerde uçan ak bir güvercindir. Sultanmurat; onunla birlikte olmak, kanat kanata uçmak, gökyüzündeki diğer tüm güvercinler gibi karla kaplı ovaların üzerinde geniş daireler çizerek süzülmek için yanıp tutuşmaktadır. Ama nafile... Ses seda yoktur ak kanatlı güvercinden. Belki de göklerin sonsuzluğu korkutmaktadır onu, kimbilir?

    Bir gün –sıradan gibi görünen bir gün- aşkın düğümleri çözülüverir. Sultanmurat, her zamanki gibi Mirzagül’ün okuldan çıkışını beklerken genç kız onun yanına yaklaşır ve gülümser. Bu gülüş öyle büyülüdür ki her şeyi anlatıverir bir anda. Genç kız, ellerini Sultanmurat’ın avuçları içine bırakıverir. Bu ellerin sıcaklığı, kavrayıcılığı genç kızı bir anda dünyanın en güzel ve en mutlu kadını haline getirir. Aşk onu sarmıştır, o da aşkla sarmalanmıştır. Mirzagül, Sultanmurat’a kenarları işlemeli bir mendil verir. Mendilin köşesindeki süslemelerin arasında “S.c.M.“ harfleri vardır. Bu harfler „Sultanmurat cana Mirzagül/ Sultanmurat ve Mirzagül“ anlamına gelmektedir. Sultanmurat da Mirzagül’ün verdiği bu mendille bir anda dünyanın en mutlu erkeğine dönüşüverir. Bu mendili kokladıkça Mirrzagül’ün ipek saçlarını hatırlar, zira onun saçları da tıpkı bu mendil gibi kokmaktadır. Hasret dinmiştir artık, özlenen sevgiliye duyulan hasret mendille hafifletilecektir.

    Her şey yolundadır, havalar düzelmeye başlamıştır. Güneşin ilk ışıkları da kendisini göstermiştir. Atlar semizleşmiş, herkesin ilgisini çeker hale gelmiştir. Nihayet beklenen gün gelir ve tarla sürme işine başlanır. Çocuklar atlara güvenmektedirler, onlara seslenirken „Kamber Ata’nın çocukları dayanın!“ diye seslenmektedirler. O gün güzel bir gündür. Aksay komandoları harekete geçmiş, pulluklar işlemektedir. Anatay, gökyüzüne bakar ve olanca sesiyle bağırmaya başlar: „Turnalar, turnalar geldi!“ Turnaların erken gelişi bolluğun, bereketin habercisidir. Çocuklar sevinçle turnaların peşinden koşarlar, o anda sanki kuş olmuşlardır ve koşarak gökyüzündeki turnalara yetişeceklerdir. Sultanmurat’ın dileği, bir turna tüyünün kopmasıdır, bu tüyü alıp saklayacak ve sevgilisine hediye edecektir. Ancak dileği gerçekleşmez.

    Ve hikâye adım adım kaçınılmaz sona doğru yaklaşmaktadır. Bir gece iki hırsız, çocukların bunca zaman boyunca tarlaları sürmek için besleyip güçlendirdikleri atları –çocukların umutlarını- çalar. Hırsızlar sadece atları değil, hayalleri, ümitleri, geleceğe dair beklentileri de çalmışlardır. Artık çocuklar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Her mutluluk eksik, her aşk vefasız, her şarkı yarım olacaktır. Sultanmurat’ın ise hayatta tutunacağı tek dalı ak kanatlı güvercinidir, bir de onun kanatlarına asılmış umutları...
    Blogumdan okumak isterseniz:https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rken-gelen-turnalar/
  • 12 Ağustos pazar günü Zilhicce orucunun ilk günü oluyor. ( Cumartesi sahura kalkılacak inşaAllah )

    Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini şöyle ifade ediyor:

    "Salih amellerin Allah'a en ziyade sevgili olduğu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca (sevapça) eşittir . Ondaki bir gece kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına(ihyasına) eşittir.

    Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:
    "Resulullah (sav) dört şeyi terk etmezdi: Aşure günü orucu, Zilhicce'nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti."

    Ebu'd-Derda (r.a) Zilhicce ayının önemini şöyle anlatıyor : "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):
    "Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun" buyurdu.

    Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanın , ömrü bereketli olur, malı çoğalır , çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır , Mizan'da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur ."
  • Paydos Sireni

    Resim: 2. http://hizliresim.com/zMJD76

    Paydos sireni bozulmuş dün. Her bölümün başına birisi geçmiş paydos diye bağırıyor. O bile dayanamadı bu ortama. Haftaya 14 yılım bitecek burada. Salih Amca 31 yıldır burada. Hamit benimle geldi hemen hemen- o kaza nedeniyle altı ay uzak kalmasaydı o da 14 yıllık olacaktı. Gençler de var tabi. Hepimiz paydos sirenini bekliyorduk, o bağırtıları duyunca bir gülme aldı haliyle. Fazla gülmüyor insan buralarda.

    Her akşam çıkıyoruz paydos düdüğüyle fabrikadan. Hep beraber yollanıyoruz evlere. 4602 gündür aynı insanlarla aynı yere yürüyorum ben de. 8114 gün daha devam edeceğim biraz para ile beni sepetleyecekleri güne dek. Evet her gün saat tam altıda ömrümüzün on iki saatini daha kaybetmiş olarak yürümeye başlıyoruz fabrikadan evlere.

    Yürürken ara sıra arkama bakıyorum umutsuz yüzlerce insan. Zombiler gibi ağır ağır geliyorlar benimle. Hepsinin yüzünde hüzün, hepsinin yüzünde çaresizlik. Hep böyle olacağının bilincinde yüzlerce surat bilinçsizce yürüyorlar yarın sabah aynı saatlerde geri dönecekleri bu yolda.

    Evde bekleyen oğlum ve karım. Gerçekten beni mi bekliyorlar yoksa yemeği mi ben gelince başlayacak? Seviyor muyum onları? Kim sevmez ki ailesini, oğlunu, karısını? Her şeyim onlar, her şey onlar için zaten. Onlar için çalışıyorum bütün gün. Onlar için sabahın köründe kalkıp onca yolu yürüyorum. Onlar için verdim ömrümün 14 yılını. Onlar için durmadan çalışacağım 8114 gün 97368 saat daha. Onlar olmasaydı...

    Salih amca önümde yürüyor, yaşlı adam – emekli olacaktı geçen sene. Kızı okulu bitiremedi ama. Karısı da mutfağı yenileyecekmiş. Hadi iki yıl daha çalışayım tamam diyor. Oğlanı everdik, kızı da mürüvvetine erdirirsek bırakacağım artık diyor. O yüzündeki bir anlık sevinç umutsuzluğa bırakıyor yerini hemen. Biliyor çünkü hastalık filan olmadan bırakamayacağını. Yenge izin vermez kolay kolay.

    İnsanlar ayrılmaya başladı yavaş yavaş aramızdan, yaklaştık çünkü ilçeye. Kimse mi sevinmez eve gidiyor diye? Hamit'e bakıyorum. Eskiden ara sıra espriler yapardı dönüş yolunda. O kazada iki parmağını kaybettikten sonra o da put gibi dönüyor eve. Onu bekleyen yok ama. Karsı terk etti kazadan sonraki yıl. Gidip geliyor her gün ama neden çalıştığını bilmiyor.

    Al işte Salih amca da geçti evine. Ömrünü verdi bu fabrikaya. Ne için? Her gün burada ömrümüzün sonuna doğru adım adım yürüyoruz. Biliyorum, on yıl sonra da burada olacağım yirmi yıl sonra da . Belki bir kolum olmayacak ama ben olacağım. Başka çarem yok çünkü. Yok mu gerçekten?

    Akşam ezanı okunmaya başladı, çağırsam mı yemeğe Hamit'i. Sever aslında çocuğu, ama ona haber vermeden çağırırsam kızıyor. İki kuruş para kazanıyor muşum da, elaleme yediriyormuşum da. Haftada bir rakıma bile laf ediyor. Hamit kusura bakma koçum.O da el sallayıp ayrıldı zaten. İçim gidiyor parmakları görünce.

    Geldim işte, dağıldı herkes zaten. Bir gün daha sona erdi. Şimdi kapıyı çalacağım ve beni sevdiğine inandığım insanların o sahte gülücüklerine cevap vereceğim yine. Beni beklediklerini söyleyecekler, yemeği yeyip televizyonun karşısına oturacağız. Aptal yarışmaları seyredeceğiz her zamanki gibi. Ve yine kafamızda birbirimiz hakkında binlerce farklı fikirle sırtımızı dönüp yatacağız sabah gelip çevrimime tekrar başlayana kadar.

    Böyle olacak hayatımın sonuna kadar, git-gel-gül-yat. Ne yapmam gerekiyor peki,? Ne yapabilirim ki zili çalmaktan başka? Nasıl çıkabilirim bu çarktan?

    - Hoş geldin tatlım
    - Yaşasın babam gelmiş
    - Merhaba canım, çok yoruldum bugün. Sen ne yaptın bugün oğlum?
    - Hadi soğutmadan oturalım yemeğe
  • Yakaladıkları her fırsatta toplumun manevi nabzını tutan, dünden bugüne Anadolu’ya manevi maya aşılayan ve insanımızın ruh dünyasının hamurunu şekillendiren tarikatlara saldırmayı vazife addedenler şimdi de başka bir yaftayla çıkıyorlar yola.

    Sözgelimi, şimdiye kadar “dini zorlaştırmak ve dinde olmayan yükümlülükleri dine sokmakla suçluyorlardı bizleri. Neden? Çünkü tek suçumuz kendileri gibi nefsin istediği bir din değil Allah (azze ve celle)’ın istediği bir dini yaşama peşinde oluşumuzdu. Dini zorlaştırma yalanı tutmayınca bu defa aksini deniyorlar şimdi.

    Neymiş efendim, tarikatler emek düşmanlığının adıymış. Tarikata giren kişiye “seni şeyhin kurtarır, hiçbir şey yapmana gerek yok” deniliyormuş ve her tarikat mensubu da bu şekilde inanıyormuş.

    Bu utanmaz arlanmazın türevlerinin de benzeri iddiaları dillendirdikleri şu günlerde meselenin iç yüzünü bilmeyen, tarikat nedir haberi olmayan fakat kalbinde hakkaniyet yatan Müslümanlar için karalıyorum bu satırları.

    Ve diyorum ki: Ben de bir tarikat mensubuyum. Şeyhim Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhu) dur. Mensubu bulunduğum tarikata gönül verip intisap eden herkes de şehadet eder ki bu yola giren kimselerden ilk etapta daimi olarak istenen vazifeler şunlardır:

    – Her gün en azı bir buçuk saat süren Allah (azze ve celle)’ı zikir dersiyle meşgul olunacak. Bu süre ileriki yıllarda dört saate kadar çıkacak.

    – Her gece on- on iki rekat teheccüd namazı kılınacak. Beşer icabı bir mazeretten ötürü kalkamayanlar Hz. Peygamber ’in yaptığı gibi o günkü işrak vaktinden öğle namazına yakınki kerahet vaktine kadar kazasını yapacak.

    – Sabah namazından sonra güneşin doğmasıyla başlayan işrak vaktinde asla uyunmayacak. Takribi yarım saat- kırk dakika kadar zikrullah, hatm-i hacegân gibi vazifeler ile meşgul olunacak. Vakit çıktıktan sonra da iki rekat “İşrak namazı” kılınacak.

    – Kuşluk vakti girince dört rekat “Kuşluk Namazı” kılınacak.

    – Öğle ve yatsı namazlarının son sünnetleri dört rekat olarak kılınacak.

    – Akşam namazından sonra altı rekat “Evvâbîn Namazı” kılınacak.

    – Yatmadan önce iki rekat “Kabir Nur Namazı” oturarak kılınacak.

    – Hergün mutlaka bir kere Hatm-i Hacegan’a katılınacak.

    – Namazlar mutlaka cemaatle camide kılınacak.

    – Mutlaka ama mutlaka medrese ile bağlantılı olacak. Gücü ve takati nispetince okuyacak, okutacak, dinleyecek, sevecek…

    – Dersi belli bir seviyeye gelenler mutlaka her gün Kur’an-ı Kerim okumak zorunda.

    Bu saydıklarım her müntesipten daima yapması istenilen şeyler. Bunun dışında bir takım vazifeler de var tabi. Ve bunların hiçbirisi gizli saklı değil, yüzbinlerce insanın şehadetiyle sabit. Ne kadar beleşçi bir hayat değil mi? Dünyada yatarak ahireti garantiye almışa ne kadar da benziyorlar değil mi!

    Şimdi, ey utanmaz arlanmaz adam! Sırtını bir yerlere dayayarak konuştuğun ve tarikat denince kırmızı görmüş boğa gibi öteye beri saldıran tavrınla ağzından levsler misali cümleler fışkırttığın bu ocakları hiç mi bilmiyor, tanımıyorsun? Hiç sanmam. Senin neredeyse her meselede olduğu gibi yine niyetin başka.

    En ufak bir insaf ve vicdan taşıyorsan Allah aşkına söyle: Şu yukarıda kaydettiğim sabit vazifelerin istendiği bir mübarek çatı nasıl emek düşmanı oluyor? Dini kılı kırk yararcasına yaşamayı, ibadetlere ibadet katmayı, sünnetleri, müstehapları ve hatta edepleri dahi terk etmeyi günah gibi gören bir müessese nasıl beleşçi oluyor ve “bizi şeyhimiz kurtarır” diye inanabiliyor, söyler misin?

    Sen ve senin gibiler milyonların önünde namahrem kadınlarla programlar yaparken tarikat müntesipleri bir namahremin burnunu bile görmekten sakınmaya çalışacak. Ama yine beleşçi onlar olacak. Ve anneleriniz olan Peygamber hanımlarından bile perde arkasından onları görmeden bir şeyler isteyin diyen Ku’ran’ın tabisi ve yegane uygulayıcısı yine siz olacaksınız, öyle mi?.

    Sen ve senin gibilerin dünyasında “amel” diye bir şey gözükmeyecek ama yine de beleşçi gününün çoğu ibadet etmekle geçen “tarikat müntesipleri” olacak öyle mi?

    Birilerinin bilmem hangi kurumlarda kadrolaştıklarıyla ilgili haberler dolaşacak ama yine de çocuklarını şer’an uygun bir ortam olmadığı gerekçesiyle okullara bile gönderemeyen insanlar potansiyel Fetö tehlikesi sayılacak öyle mi?

    Yahu vasıfların en hayırlısı olarak nitelen şu “insaf” senin mahallene hiç mi uğramadı? Her iman sahibinin sadrında yatan “vebal duygusu” hiç geçmedi mi senin diyarından?

    Sen nasıl bir yalancısın Allah aşkına? Müstakbel Fetö’nün kim olacağı tuttuğu istikamet ve taşıdığı tedirginlikle gayet ortada. Bu sebeple yavuz hırsız misali ev sahibi bastırmaya çalışıyor ya… 
    Allah ıslah etsin, hidayet versin. Mukadder değilse kahr eylesin.
  • Değerli Li-3 değerli Rastafaryan, sen de ben gibi Çerkes, Abhaz mısın? Öylesin galiba Yasinciğim. Öyleyse, öyle evet, bu iletim sana ithaf olsun. Sen anlarsın beni.

    Biz kendimizi hiç ifade edemedik galiba. Yok be ne alaka, biz kendimizi çok iyi ifade ettik aslında. Ettik de, insanlar değil atlar anladı. Sahi biz atları çok severiz di mi? Öyle, çünkü atları en güzel biz dans ettiririz. Olsun, ne çıkar ki? Anlayanlar sağ olsun. Atlar da. Hem, ben kendimi en güzel Türkçe'yle ifade ediyorum. Dolayısıyla ben Türküm diyorum. Gerçi karım bir Rus. Çocuklarım fifti fifti.

    Çoktan affettim Rusların bize yaptığını. Anamızı ağlatmışlar hem de. Neyse.

    Neyse, hele tıklayın bakalım şu linki. Açıldı mı, sağ tuş yapıp döngüyü tıklayın hele bir. Metin bitene kadar da dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MR15JMwrpbE

    Ben aksini hiç görmedim. Bizim sülalede hep erkekler gider ilk akşamdan. Kadınlar çok yaşar. Nenem kocası öldüğünde gencecikmiş. Gerçi dedemle aralarında helâlinden bir 25 sene yaş farkı varmış. Firavun, ben daha 15'indeydim, kaçırdı beni Nartlar. Bir görsen gözlerimi, yemyeşil, dersin ki iki firuze koymuşlar göz yuvarlarıma. İki turkuaz. Ağzım çatlamış nar. Birazcık bile açsam kırmızı nar taneleri dökülür, erkekler birbirini yerdi bir tanesini bile kapmak için. Evi sırtlanırdım da gık demezdim. Ben ağlatan kafe oynamaya çıktığım zaman, mızıka şaşırırdı. Böyle derdi kendini anlatınca. Kara gözlü, kara kaşlı. Elleri yaba gibiydi. Boynuzlarından tutar, yere yatırırdı koca danayı, diye dedemi anlatırdı. Sevdim ben o hınzırı. Ama o beni yalnız, tek başıma bıraktı. Bir türlü de gidemiyorum yanına. Kazık çaktım bu dünyaya. Hani haksız da sayılmazdı. Öldüğünde, yüzü devirmişti çoktan.

    Kafkas cevizi. "Kafkas cevizidir. Getiren komşu söylemiş. Çerkesmiş. Serttir ama en lezzetlisidir, demiş annene. Aklına geldikçe kırıp, yiyorsun. Aslında her aklına geldiğinde dolu dolu iki ceviz yemek niyetindeydin. Bir türlü olmuyor bu. Bazılarının içi boş, bazıları simsiyah, çürük çıkıyor. Her seferinde, bu son olsun, diyorsun, olmuyor, habire yeni bir cevizle uğraşırken buluyorsun kendini. Yemişin büyük kısmı sert kabuğun içinde kalıyor, çıkartamıyorsun. Sonra bir ceviz daha. Olmadı, bir tane daha...Bazıları aldığı darbeyle un ufak oluyor, etrafa saçılıyor." diye arada gönderme yapıyorum. Anlayana. Zor ama anlatmak. Olsun.

    Bir gün bir çerçi gelmiş köye. Dedem ıvır zıvır bakıyormuş. Bir toka almış eline çerçi, bunu da kızına al diye nenemi göstermiş. Tövbe bir daha girememiş köye. Zavallının kısmetini kestim, der yerlere yatardı gülmekten. Ben de, o bunları anlatırken, onun bal yanaklarını öperdim doya doya. Nasıl da tatlıydı.

    Babam bile hatırlamaz babasını. Oysa anası, nenem, benim büyük kızla bile oynadı. Onca yıl yalnız yönetti ya aileyi. Çocukları daha sabiyken elinde kaldı ya, dolayısıyla diktatördü. Bize, torunlarına değil elbet, gelinlere.

    En iyi diplomasi İngilizlerde olur. Yok ya! Alakası yok. Nenemdir o. Tarihin en büyük diplomatı Osmanlıdandır ve nenemdir. Sahi, o kadar dedim de ikna edemedim Atatürk'ün cumhurreis olduğuna. Ona göre son padişah Atatürk'tü, son halife de, onu yıkmışlar ve Türkiye bir daha iflah olmamıştı. Halifesiz müsülman mı olur ayol, al işte oynayın bokunuzla. Hep müsülman dedi, bir kez bile Müslüman dedirtemedim. Ben ona yanlışsın derken o benim dediğimi komik bulup gülerdi.

    Diplomatlığı torunlarına olan aşırı düşkünlüğünden. Asla kasten değil. Yaratılıştan. Çok severdi torunlarını. Torunları dediğim de itine dök, yüze yakın. Her birine ihtimamlı. Düşürmez elinden. Bu sebeple torunlar da çok severdi nenelerini. Anaları, nenelerinin aleyhinde bir laf mı etti, önce evlatları horozlanırdı analarına.

    En çok sevdiği torunu bir ben bir de bacımdı. Ben daha 6 aylıkken ayrılmışlar anamla babam ya, en küçük oğlunun bebesi olduğum için de ona, onun kollarına kalmışım. O büyüttü beni ta ilkokul dörde kadar. Sonra evlendi babam. Bacım doğdu sonra. Babalarımız bir. Nenesini ağzının ta içine oturttu. Yarabbim böyle mi sever bir insan nenesini. Daha ilkokuldaydı bacım. Nenem yaşlı ya, elli kere kalkardı tuvalete. Korkardı donuna kaçırmaktan. O minnacık kız, canım bacım benim, yanına düşer tuvalete götürürdü elli kere. Gönüllü. Kimse demeden. Bir de, nenem klozette otururken yanaklarından öperdi elli kere. Yahu derdi nenem, bu kadar da olmaz ki, muck muck öper mi adam, işiyoruz ayol. Seslerini duyardım yattığım yerden. Bacım güler, yine öperdi yanaklarını. Bense yattığım yerde, bu nasıl sevgi yarabbim diye, ağlardım. Üniversiteteydim o zaman.

    Bacımın anasına abla derim. Bu da nenemin icadıydı. İnsanın bir tek anası bir tek babası olur. Sen abla diyeceksin, dedi. Babam da itiraz edemedi. Kadın diktatör ayol. Sıkıysa karşı dur. Kaymakama bile elini öptürmüş. Allah uzun ömür versin ablama, çok emeği var üstümde. Kendi oğluna bir lokma verirse, bana iki verirdi. Öyle merhametli. Abla dediğimi duymasalar, kimse demezdi ki o benim üvey anam.

    Zamanında iyi hizaya sokmuş onları ama nenem. Gelinlerini yani. Nenem odaya girince ayağa kalkar, selam dururdum. Maksat ablamı kızdırmak. Müşerref Nart, en küçük gelinin, Kayseri, Pınarbaşı, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım, derdim. Ablam zavallı, en munis gelini oydu. Gelir yanağımı öper, eşşek sıpası, sen geç dalganı bakayım, derdi. Ben ablamdan çok memnunum, Allah da ondan memnun olsun.

    Yengelerim nenem onlar hakkında ne düşünüyor diye çok merak ederlerdi. Söz verdirir, nenemi sorguya çektirir, dinlerlerdi. Hani benle en rahat dertleşir ya nenem. Ondan.

    Kör olmuştu son on yılında gözleri garibimin. Ama asla satmadım onu. Elini tutar sorardım. Kulağı da ağır işittiğinden, bağırırdım. Nene, Sevgi yengem nasıl bir kadın, söyle Allah aşkına. Serbest bıraksam, giydirmeye hazırdı. Firavun karı, diye başlardı. Ama ben buna meydan vermez, tuttuğum baş parmağını iki kere sıkardım çaktırmadan. Bu, dikkat nene, ajan var odada anlamına gelirdi. İhtiyar, öyle kurt ki, hemen ağız değiştirir, Sevgi, Sevgi mi dedin dodo, pek iyi bir kadındır. Melek desem melek gücenir. Saçını süpürge etti. Bir de akıllı ki, der, sallardı bol bol. Allah allah, dağda kurt mu öldü. Meğer bu ihtiyar severmiş beni, yanılgısına kapılırlardı.

    Zaten Sevgi yengem de öldü. Nasılsa okuyamaz bu ifşaatlarımı. Şimdi ben de dodo diyorum en küçük kızıma. Bu aralar biz Leyla'yla, dodoyla yalnız kalıyoruz. Anası, ablaları, abisi TC'de. Yazlıktalar. Ben, malum çalışıyorum. İşteyim. O jimnastik kursunda. Kampları var. Ablam arıyor habire, ne zaman vuslat diye. Yakında abla, sık dişini.

    Şimdi uyuyor o. Asla öptürmüyor vicdansız. Her hamlemi boşa çıkarıyor. Alnını gösteriyor. Buradan öp diyor. Bense cayır cayır yanıyorum. Her aklıma geldiğinde koşuyorum yanına. Uyuyor ya, yanaklarından öpüyorum. Uyanıyor, tekmeyi yapıştırıyor. Ben canıma minnet ayaklarını öpüyorum. Ayakları ve yanakları en tatlı yerleri.

    Yarabbim, artık çok da ilgilenmiyorum varlığınla, ama varsan, benim ömrümden al, çocuklarımın ömrüne kat lütfen. Diyorum. Sonra da katıla katıla gülüyorum. İnsancıklar ne garip yahu, üstümü çırparken söyleniyorum, bir beş saniye uçtum ya havada, aklıma bakın neler geldi.
  • İlgili Resim : http://hizliresim.com/ODy42Q (bence tek cümleyle "Cam Kenarında Dışarıya Bakıyordu Genç Kız" )


    Beyninde sözlerini, müziğini bilmediği belki bir gün bir yerlerde dinleyeceği içten şarkı çalarken elinde iki gündür hasret kaldığı bilindik bir soğuk algınlığı ilacının reklamını yapan kupasındaki Türk kahvesiyle ayakta durup üç bir yanını camlarla son kalan yanını duvarla sarmaladıkları, artık özgür değil kafesteki kuş gibi hissettiren, şimdilerde mutfağa katılmak için inşaat çalışmaları içinde kalmış, ev sahiplerinin yerleştiği günden beri ilk kez bu kadar toz içindeki mutfak balkonunun cam kenarında dışarıya bakıyordu genç kız. İçinde nedenini çözemediği garip bir sıkıntı vardı. Tam bir titizlik hastası olan, ev temizliğine ve düzene kafayı takmış, ev çamaşır suyundan erise de asla temiz ve düzenli olduğuna inanmayacak annesine işten geldiğinde bunu söylese kesin etrafındaki inşaat dağınıklığından, mutfak tezgahındaki kıza göre 1-2 annesine göre tonla bulaşıktan, evdeki tozdan ya da kızın evden dışarı çıkmamasından olduğunu söyleyecekti kıza. Ama bunlar değildi işte sebep, bunlar kızın dert edeceği şeyler değildi. Aslında biliyordu içine dert edindiği şeyleri, belki tamamıyla değil belki de tamamen… Ama deşmek istemiyordu. Bulmak isteğinde kendine soracağı her sorunun cevabı başka binlerce soruya sebep olacaktı sonra onlardan birinin cevabı ile ilk sorunun cevabının tutarsız olduğunu fark edip bu kez de bambaşka sulara yelken açacaktı saatlerce, günlerce, haftalarca, yıllarca, ölçülemeyecek zamanlarca düşünür ve debelenir dururdu bu kısır döngüde. Kaçtığı şey bu kısır döngü değildi hatta bu kapana kısılmışlıktan garip bir zevk de alıyordu aslında çünkü çok değil birkaç yıl önce fark etmişti insanın böyle böyle büyüdüğünü. Ama onu rahatsız eden dışarıdaki hayatlardı. Hayır, hayır onları suçlamıyordu elbette, aksine kendineydi kızgınlığı. Dışarıdaki insanlar, onların durup bunu düşünmeye yetecek vakti yoktu. Hepsi bir şeyler için emek harcıyor, çaba gösteriyordu . Zordu hayatları, büyük sorumlulukları ve dertleri vardı. Oysa kendisi öylece orada durmuş aylak aylak kahve içerek bunları düşünüyordu. Haksızlıktı bu, bencillik, vicdansızlık ya da adına ne denirse işte…O da bir şeyler yapmalıydı. Ne yapması gerektiğini biliyordu da. Bir hedefi vardı onun uğruna pes etmeden ilerlediği ama işte arada bir böyle bir şeyler sıkıyordu boğazını. Kahvesi bitene kadar dedi, şu kupadaki kahve bitene kadar aylakça düşünecekti bu cam önünde. Elindeki kupaya bakıp haylazca gülümsedi. Annesinin hep istediği gibi hanımefendi, narin, nazik genç kız değildi çiçekli dallı güllü altın yaldızlı kahve fincanı barfiks çubuğunun nasır yaptığı elinde hem iğreti dururdu hem de kesmezdi onu o kadarcık kahve. Annesinin onu pembiş pembiş giymiş hanım hanımcık koluna takıp gezeceği, dedikodu yapacağı, örgü öreceği işte öyle bir doktor hanım olarak hayal etmesine sonra kızın onun karşısına askeri doktor olmak istediğini söyleyen spor meraklısı, pembeden nefret eden, babasının aslanım dediği, küçükken barbiler yerine uçakla arabayla silahla oynayan, mankenlere değil de Nene Hatunlara, Fatma Bacılara, Tomris Hanlara, Songül Yakutlara özenen bir deli olarak çıkmasına biraz daha güldü ama hayali kahve fincanı gibi bu gülüşte iğreti oldu. Ama annesi de alışmıştı artık biraz en azından minik şeyler bulup onlarla yetiniyordu. Kızın akademik başarısı, belki sokakta adamım diye gezen bir çoklardan daha yürekli oluşu, ihtiyaç duyunca yemekti temizlikti her türlü şeyin altından kendince kalkması, ayakları üzerinde güçlü duruşu ama şüphesiz en çokta yaşına oranla uzun yıllardır yaptığı sporlar ve sağlıklı beslenme sayesinde düzgün fiziği gibi...Anne kız da alışmışlardı işte artık duruma, daha az kavga ediyorlardı, kabul etmişlerdi farklılardı, baya farklı, kimsenin de değişmeye niyeti yoktu, zaten değişmezdi de insan, alışırdı en fazla. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla...
    Boğazındaki yumrudan geçip ciğerlerine ulaşamayacağını, ulaşsa bile onu ferahlatamayacağını bildiği titrek ama derin bir nefes daha çekip bu kez de gözlerini gökyüzüne dikmeye karar verdi. Belki o derdime derman olur diye. Ama o esnada olan olmuştu işte hükmedilemez gözleri karşı binanın sondan üçüncü katındaki mutlu bir şekilde balkonunu yıkayan genç kadını görmüş, bilinçaltı ile el ele verip algıda seçicilik yapan beyni kıza sormadan oraya kilitlemişti gözlerini de zihnini de. Kadın, o mutlulukla temizlediği balkondan çok değil 2 yıl önce gencecik bir lise öğrencisinin belki sevgilisinin babasından korkup belki kolları yorulduğundan isteğiyle mi yoksa sevdiği/sevdiğini sandığı kızın babası tarafından itilerek mi bilinmez düşerek bir yaz akşamı can verdiğini, sonuca ulaşılamayan davanın sessiz sedasız kapanmasının ardından yine bir yaz gecesi yandaki inşaattan aynı evin camlarına 2 el silah sıkıldığını bu ve benzeri olaylara mı, yaşanmışlıklara mı tahammül edemeyen ailenin 1 ay içinde apar topar taşınıp aylarca boş bıraktığı evin yeni sahibesi olduğunu bilse böyle pervasızca gülümseyebilir miydi ki yeni evinin balkonunu temizlerken? Belki de biliyordu. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Ancak duruma bakılırsa genç kız alışamamıştı ya da alışmıştı da dün akşam saatlerinde bu kez de bir arka sokakta oturan bir annenin kendini evinin balkonundan atarak intihar etmesi mi etkilemişti onu, ondan mı dikkatini çekmişti bu kadın ? Ama yok her sabah kalktığında ve yatmadan camdan dışarı bakıp derin bir nefes alırken daha bir ton şey gibi o çocuk, sevgilisi, ikisinin ailesi ve daha birçoğu hızlıca geçer giderdi aklından... Ama gidiyordu işte öylece, öyleyse düşünmesinin ne yararı vardı ? Bir anda aklına yine bambaşka bir şey geldi. Binadaki kadınlar o yaz çaylı çekirdekli akşam oturmalarında dedikodularının arasına bu konuyu da almıştı. Bisikletine binmeden önce ön tekerini şişirirken kulak misafiri olmuştu genç kız yoksa o sevmezdi öyle o kadar kadının arasında oturup gereksiz bol dedikodulu akşamları. Kadınlar da çekinirdi zaten ondan biraz soğuk, ciddi bulur yanında konuşacaklarına dikkat eder üç düşünür bir söylerlerdi. Medyum değildi tabi yine annesinin ona insan içine çık deyip, bu gereksiz akşamlara daveti ve nutukları arasında öğrenmişti kendi hakkındaki düşünceleri. Annesi nutuklara devam ede dursun bu öğrendiğine sebepsizce mutlu olmuş ama sonra hayli ironik bulmuştu. Koskoca kadınların daha o zamanlar 18 olmamış bir kızdan çekinmesi. Tabi annesi nutuğuna devam ederken o gülümseyince kadıncağızda üstüne alınmış beni ciddiye almıyorsun diye bağırıp çağırıp kapıyı çarpıp gitmişti kankilerinin yanına. Ama kızmamıştı annesine kim bilir gün içinde neye sinirlendi içine attı da böyle patlak verdi diye düşünmüştü. Bak yine uslanmaz zihni nerelere gitmişti. Cinayet mi intihar mı açığa kavuşmayan olayla ilgili konuşurken kadınlar onlar nereden bilecek canım annenin içinin nasıl yandığını araştırmaya devam ediyoruz diyerek umursamazca oyalıyorlar kadını diyerek polisleri duygusuzluk, ruhsuzlukla suçlamışlardı içlerinden ikisinin kocası polis olmasına rağmen. Amma da ironik kadınlardı vesselam. Hiç düşündüler mi acaba polisler duygularını ön safa alsa sizin birine tanıklık edip günlerce etkisinde kaldığınız olayın yüzlercesiyle baş edip suçluları bulmaya takati kalır mı, yüreği dayanır mı ya da cesetin başına oturup ağlasa bu kez de ayıplamaz mısınız siz ve ya duygulanmakla meşgulken görevini yapamasa o polis olur mu ? Elbette duygusuz değiller mesai bitimine saklıyor sadece bastırdıklarını. Belki de alışmıştır artık. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Gerçi alışmasa yapılabilir miydi ki bu ve başka meslekleri ,kendi istediği mesleği, yaşayabilir miydi insan, kaldırır mıydı nefes almayı vicdanı? Al işte başa döndük dedi kendine. Bu kez de alışmak fiiline takmıştı. İnsanoğluna verilen bir nimet mi yoksa ceza mı bilemedi. Bunun üstüne de kafa yormaya başlayan kendinin stop düğmesine basmak istedi. Peki düşünmek, o nimet miydi ceza mı? Aklına 5 yaşlarındayken ailesini ağlarken ağlarken zorla ikna edip erkenden gittiği anaokulunda oturup ben düşünmeden duramıyorum diye ağladığı geldi saatlerce. Sahi en son ne zaman ağlamıştı? Ağlayamamasına mıydı bu iç sıkıntısı ? Peki ağlayamıyor muydu yoksa ağlamamak için kendini mi tutuyordu? Tebrik etti kendini sonra, nur topu gibi dile getirdiği , dile getiremediği bir yığın daha cevabı olmayan olsa da yeni sorulara gebe hem de tüp bebek tedavisi görmüş anne adayı gibi çoklu sorulara gebe soruları olmuştu sanki zihni tıka basa onlarla dolu değilmiş gibi. Taktir ediyordu zihnini bir tane daha bu tarz soruya yeri kalmadı derken, binlercesine daha saniyesinde kucak açacak kadar uçsuz bucaksız oluşunu. Sonra zihnini devlete benzetti bu yönüyle. Lisedeki fizik öğretmenin bir lafından ötürü. Helal olsun lan şu devlete ! Gelen geçen soyup soğana çeviriyor daha da yıkılmadı derdi sık sık şaşkınla açılmış gözleri ve onlara eşlik eden hafif gevrek gülüşü eşliğinde yaşlı fizik öğretmeni. Hey gidi Einstein'ın kayıp torunu!
    Genç kız bu kez ferahlatmasını umursamadan alelacele hızlı bir nefes alıp diline pelesenk olan hayat mottolarından birini daha savurdu kendine. " Orada durup suya bakarak, denizi aşamazsın." Düşünmeyi bırakta hayallerin için, kimse inanmasa da dünyayı kurtarmak için, ecdadına ödemen gereken vefa borcun için, kendin olmak için ve yazmakla bitmeyecek tüm sebeplerin için git dersini çalış dedi.Hem bitti zaten kahvende sigaranın küllerini yiyen sigara tiryakileri gibi sen de telve yemeye başlamadan harekete geç artık dedi kendine. Sonra, o sayı geldi yine aklına “318” delice mutlu oldu sanki dakikalardır şurada içi sıkılan o değil gibi ama sonuçta hayallerine kavuşmasına nasipse tabi sayılı gün kalmıştı o kadar yaşanmışlığın ardından belki de en kolay kısmıydı, belki de en zoru kalmıştı geriye bilmiyordu. Nereden bilsin bir garip ölümlü sonuçta. Ama çokta takılmadı. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Şu son iki yılda hayatta yapmam dediği neler yapmış, asla dayanamam dediklerine alışmıştı fark etmeden. Evet sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla, küçük büyük tüm dertlerine, hüzünlere, mutluluklarına, insanlara, olaylara, günlerin getirdiklerine, katlanamam dediklerine, hayata işte be kardeşim alışıyor insan. İnsan alışıyor. Bazen iyi ki, bazen maalesef ki…



    Not : Sayın Okur, okuduklarınız hayal ürünü değil birebir benim saat 16 sularında içimde yaşadığım aslında sık sık ders molalarımda tecrübe ettiğim benzerleri gibi kendi kendime psikiyatristlik yaptığım dakikalardı. Bugüne kadar düşünür düşünür sonra bazen rahatlar bazen daha da bulanır kalkar ders çalışır ya da dışarıda sıradan bir insan olurdum. Ama sonuçta rahatlamak için terapimi yapmış olurdum. Fakat bugün burada gördüğüm hikaye deneme yazma etkinliğinin içeriğindeki fotoğrafın bende uyandırdığı duygulara benzer duygular uyandıran bu dakikaları biraz da bir kitapta yazarın rahatlamak için yazıyorum deyişini Allah bilir hangi hastalıklı düşünceleri kendine dayanak göstererek zihnimin derinliklerine kazıyan bilinçaltımın etkisiyle yazmak istedim. Şimdiye kadar çok düşünüp ama ilk kez yazmak istemem garip geldi, sorguladım. Bilinçaltım yine bir yerlerden okuyup bir canavar gibi içine attığı alıntılarla bağırdığı “Dolmadan taşılmaz, nasip bugüneymiş”. Sonra kızdım ona bir de yazar olmaya soyunuyordu tüm acemiliği ile. Susar mı, susmaz tabi bir alıntı daha attı kafama “Yazarlık istisnalar dışında yetenek işi değil. Yaza yaza hata yaparak gelişir tüm büyük yazarlar tıpkı tüm dünyadaki emek verenler gibi. Başarının ardında daima emek, azim, sabır vardır. Pes etmemek vardır.” Güldüm geçtim ona , ben sadece rahatlamak için bir kaç bir şey çiziklemiştim. Bir de tabi olayı ben diliyle anlatmak istemeyişim vardı. Yabancı olmak istedim kendime, dışardan bakmak, tüm şeffaflığı ile değil bazı kısımlarıyla yansıtmak iç dünyamı. Bazılarını kaleme dökmeye kıyamadım, bazısında beynimin hızına parmaklarım yetişememişti başta inat ettim her aklıma geleni yazmaya sonra kabullendim yenilgiyi. Karşımdaki beyindi Ya Hu ! Ne yapayım. Bu ego kastığımdan değil ama beyinlere hayranım. Sadece kendiminkine de değil hepimizinkine. Bir de şu geçmiş zamanlı anlatım var. Aslında hep sevmişimdir bu tarzı ondan tercih etti bilinçaltım diye düşündüm ama bir sebebi daha var ama bu baya bilinçli. Çünkü yazarken düşünmüyorum ki yazdıklarımı, önce düşünüyorum sonra yazıyorum. Yani geçmiş oluyor artık bu zamandan ben yazarken. Yok artık sen de o zaman şimdiki zamanlı kaleme alınmış kitabı bırak konuşmamak bile gerek diyebilirsiniz . Eh deyin ama bu olayın bencesi o sizcesi ve ben buraya benceyi aktarmaya niyet etMİŞtim.
    Dip Not : Sevgili beynim, iç sesim ,zihnim;
    İfade etmek istediklerini çok yansıtamamış, belki yanlış kaleme dökmüş, hızına yetişemeyip ana fikirleri yazmayı unutmuş olmaktan dolayı senden özür dilerim.
    Yerin Dibi Not : Buraya kadar sabredip okuduysanız Aman Yarabbi ! Bu ne kadar beyin ve bilinçaltı dolu bir yazı vs. tarzı şikayetlenebilisiniz fakat belirttiğim üzere ben buraya benceyi aktarmaya niyet etMİŞtim. Beyinlere hayranım, bilinçaltım beni yönetirken bu gidişe dur deme çabası içine girip onunla derin bir harbe giriştim fakat şu sıralar düşmanımı iyi tanımak için sessizce gözlem aşamasındayım. İnsanın fikri ne ise zikri o olurmuş , hal böyleyken az bile yazdım.
    Son olarak yazım hatalarımın kusuruna bakmayın lütfen.