• 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…
  • 430 syf.
    ·29 günde·10/10
    Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


    Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


    Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinçakışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır diye düşünüyorum. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


    Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


    “Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


    Bellek, tarih ve diğer şeyler…
    Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


    İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

    https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

    “Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


    Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

    Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya puro haline gelmiş Che Guevera veya kahve zinciri haline gelen Newton’ın sadece bir ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır bize belleğin bu yolculuğu. İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri iradi, unutmaya meyilli belleği gibi…

    İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
  • 687 syf.
    ·11 günde
    Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz. (İncil: Matta: 5)

    Yeryüzünün tadı, biz. Biz, hepimiz. İnsan-ı kamil olanın tekamülü hayatiyet süresince devam ediyor. Tadı muhafaza etmek. Tadı tuzda muhafaza etmek. Tadı olan bizleri bu yeryüzünde ifsad olmadan muhafaza edebilmek üzerine kurulu. İslam inanınca göre her Müslüman, bir diğer Müslümandan sorumludur. Aslında yan yana geçirdiğimiz, bir süre sınırını doldurduğumuz herkesten sorumluyuz; din ayrımı gözetmeksizin, tadı muhafaza etmek için. Ali Ural, Güneşimin Önünden Çekil isimli kitabında “Bizler İlahi kelimetullahın muhafızlarıyız.” diyordu hâfızlar için. Hafız, yani koruyan. Sözü koruyan, esası koruyan.

    Tuz nedir?
    Tuz, bu yeryüzünün tadıdır. Tadını yitirmesi en zor olandır, kokusunu yitirmesi en zor olandır. En dayanıklısıdır. Yeryüzünün en dayanıklısı; insan. İnsana karşı yeniden insan. İnsan mefhumuna girmek bu yolda biraz tefekkür etmek istiyorum. Etimolojik bağlamda insan, ünsiyet kelimesinden doğmuştur. Anası, sancısı ünsiyettedir insanın. Onun doğumu kanlıdır, biraz tenha bir yerin çığlığıdır.

    *Tenha: Yalnız. Kökeni tan. Kişi manasına geliyor. Tensizlik, bir başka kişiden yoksun olma durumuna deniyor olabilir mi? Tenha kelimesinin kökü tan ise ten ve tin kelimeleri birbiriyle ilintili olabilir mi? Bu yüzden bir başkasıyla olabilme, bağ kurmada tinsel bir yan bulmak daha kolay olabilir mi? Çünkü insan kendi kendiyle ne denli bir bağ kurabilir ilahi manada?
    -Bu sorular burada dursun.-

    Ünsiyet, yakınlık, bağlılık manalarını barındırıyor. İnsan neye yakınlık gösterirse diğer her şeyden de o denli uzaklaşıyor. Ömer Türker bunu Cins dergisi, ocak sayısında şöyle ifade ediyor;
    “İnsan, ünsiyet kazanamadığı şeyden yüz çevirir, uzaklaşır ve nihayet onu unutur. “
    Dünyaya ünsiyet, ahiretten nisyanı getiriyor. Birbirini takip eden birbiriyle ilintili olan ikisi de anlam dehlizlerinde bir uçta bulunan iki karşıt mana.

    Yüce Allah kitabında buyurmuş ki; Allah'ı unutan, bu sebeple de Allah'ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.( Haşr 59/19)

    Yeryüzünün tuzu; insan. Tuzun tadı; ünsiyet. Ünsiyetin mahiyeti Allah’a duyulursa ancak perde perde açılır. İşte o vakit bir lezzetli tat bırakır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatının Sözler isimli kitabında, Onuncu Söz, sayfa 174’te diyor ki;

    "Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var; bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır."

    Hakiki lezzet, imanda. Tuz lezzetini yitirirse bir ehemmiyeti kalmaz. Demek insanın ehemmiyeti de duyduğu iman lezzetinde saklıdır. Tuz, yeniler, diri tutar. Öyleyse denebilir ki bizi diri tutan, yenileyen tek hazine imandır.

    -Bunun Suç ve Ceza romanıyla ne ilgisi var dediğinizi hissediyorum.-

    Işık.
    Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan kent gizlenemez. 15 Kimse kandil yakıp tahıl ölçeğinin altına koymaz. Tersine, kandilliğe koyar; evdekilerin hepsine ışık sağlar. 16 Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki, iyi işlerinizi görerek göklerdeki Babanız’ı yüceltsinler!” (İncil: Matta:5: 15-16)

    Dünyanın ışığı olan bizler. Vahdette kesrete boğulan biz biçareler, kandil yakmak, nurla dolmak hasletiyle yanıp tutuşan bizler. Bir mülkiyet iddiasıyla ömrünü tarumar eyleyen bizler. Cezamızı bir gün muhakkak kavuşacağımızı ümit eden, bundan tek bir an bile şek duymayan bizler. Işığımız, iyiliğimizdir. Bizi iyi yapan, Rahman’a götüren budur.

    Kitap karakterlerini genel manada ele almak istiyorum, son olarak bağdaştıracak ve nihayetlendireceğim.

    Dostoyevski ana karakter olarak Raskolnikov’u seçmiş. İsmin anlamına bakalım:
    Kelime manası bölünmüşlük olan bu isim Raskolniklikten geliyor. Raskolniklik ise 17. yüzyıl ortalarında Rusya’da merkezi kilisenin güçlenmesine karşı çıkan ayrılıkçı bir din hareketi. Ayrılıkçı.
    Burada elimize bir büyüteç alıp irdelemek lazım. Raskolnikov, toplumun ayrık kişiliğini yansıtıyor. Toplumsal eşitsizliği anlatan Dostoyevski bütün çığlıklarını Raskolnikov’un çılgın sakinliğinde ete kemiğe bürüdü.
    Söyleyecek “yeni” şeyler sunan herkes, istisnasız suçlu olmak zorundadır. Aykırılıkları, farklılıkları zaten doğalarında bulunan sürüden uzaklaşma isteği onları suçlu olarak tasvif etmek için yeterlidir. Dostoyevski, Raskolnikov karakteri üzerinden sayfa 318’de “Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur.” diyordu. Buna göre, suç bireyden çok onu buna iten çevrenindir. Çevre kimden müteşekkildir? Elbette insandan. Tuzunu kaybeden insan, ışığını ondan evvel yitirmiştir. Aydın ve sosyal demokrat çizgide canlanan Raskolnikov’la birlikte suçu, psikolojiyi, suçlu psikolojisini kelimenin tam manasıyla idrak ediyorsunuz.

    Razumihin ise Raskolnikov’un en yakın arkadaşı. Tüm serkeşliğine, asiliğine, ayrıklığına rağmen her haliyle onu tabii bulan ve elinden geleni ardına koymayan iyilik, insanlık timsali Razumihin. İsmin kökü “razum”; akıl anlamına geliyor. Razumihin de akıllı, öngörülü, gerçekten insan yanını; ışığını ve tuzunu kaybetmemiş bir karakter. Razumihin’i sevmeli, Razumihinlerimiz çok olsun…

    Sonya, sophia’dan gelen bu sözcük bilgi manasını taşıyor. Raskolnikov’un kararmış dünyasının ışığını ortaya çıkaran, tuzunun lezzetini tattıran kişi. Dini öğelerin Sonya ile bu kadar bütünleşmiş olması bu manada yine bir Dostoyevski ustalığını gösteriyor.

    Aslında buraya kadar karakterlerin isminden başlayarak tek tek incelememin nedeni Dostoyevski’nin romanının baştan sona bütün ayrıntılarıyla ne denli işlevsel olduğunu, her bir kelimenin ne denli önemli olduğunu ifade etmek içindi. Gereksiz, işe yaramaz tek bir cümle dahi yoktur. Ara sözlerin hepsi baştan sona öylesine dolu, öylesine yerli yerindeydi ki…

    Şimdi gelelim benim en çok etkilendiğim karaktere; Svidrigaylov. Beni baştan sona öylesine etkiledi ki… Okurken gözümün önünde canlanan, olayın seyrini neredeyse hiç değiştirmeyen ancak demirbaş bir karakterdi bu olağanüstü yapıtta. Svidrigaylov, nefsimizin dışavurumuydu. Bana kalırsa Dostoyevski toplum eleştirisini aşağılık Lujin üzerinden yapmış olmakla birlikte Svidrigaylov’la zirve noktaya ulaştırmıştır. Toplumun zengin-fakir kavramları üzerindeki algısını, pedofilinin para ile normalleştirilebildiğini, genç kızların yarım yamalak beğenilerini aşk ile karıştırmalarını, eksikliklerini tamamlama dürtülerinin yanlış yollarla sağladığını, kadın-erkek eşitsizliğini, konjonktür sebebiyle algının da din eksenli olduğunu ve nişanlı, sözlü, evli tanımlamaları altında her türlü alçaklığın yapılabileceğini, bir insanın idsel dürtülerinin okşandığı takdirde bunun için bir hayvandan aşağı olabileceğini-hayvan aşağılık değil, insanın hayvan olması aşağılık-, benlik duygusunun soğan zarı inceliğinde olduğunu ve bunun için en etkili silahın da övgü olduğunu Svidrigavlov’la anlıyoruz.
    Övgü üzerine biraz da değinmiş olan Dostoyevski’nin aslında benlik duygusunun insanın felaketi olacağı üzerine uzun uzun argümantasyonlarını dolu dolu aktarmış. Övgü, insanın kör olasıca nefsini okşayıp insan yanlarını bir sel gibi alıp götüren gerisinde baştan aşağı çamur bırakan bir pislik. Başlarda, suyun berraklığı insanı korkutmasa da yavaş yavaş bir vartada olduğunu anlarken insan bir de bakmış içinde boğulmuş, tam kurtuldum derken bir de görmüş ki esfel-i safilin. Bir zehirli ok, evet, övgü böyledir.

    Romanla birlikte feminizm anlayışını, toplumsal nezaket kurallarının kadın odaklı olmasının aslında kadınları aşağı görmenin ve onlara bir “kıyak geçmenin” bir dışavurumu olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda komün sistemi çok ince ayrıntısıyla ele aldığı ve belki denebilir ki toplum denen hayatın komün hayattan başka bir şey olmadığını, suçlunun da suçlusunun toplum-çevre ekseninde değerlendirmesi de bunun bir sonucudur. Dostoyevski’nin bir sorusu vardı: “Bir komün üyesi, kadın ya da erkek bir başka komün üyesinin odasına istediği zaman girebilir mi, giremez mi? Buna hakkı var mıdır, yok mudur?” Sanırım benim buna yanıtım, kesinlikle girebilir. Komün hayat mülkiyet hakkını ve aidiyet hakkını da komün bir paydada kabul etmiştir. Kadın ve erkeğin özel bir durumda olması müstesna. Kıyafetler ortak maldır, dolaplara kilit vurulamaz, kapılara kilit vurulamaz ve hepsinden önemlisi fikirlere kilit vurulamaz…

    Bu eseri kıymetli yapan temel mesajlarıydı; feminizm, komünizm, kapitalizm, adalet ve skolastik düşünce. Falanster’a hazır olan Raskolnikovların dünyasıdır Suç ve Ceza. Falanster’lar hazırdır, ama toplum buna hazır mı?

    Not: Dostoyevski’nin yaşamını, eserlerini, mesleki başarısını bana anlatan Ali Ural’a sonsuz sevgiler… Yıllardır okumam için ısrarla tavsiye edenlere rağmen Rus edebiyatından korkan bendenizi Dostoyevski’nin bu eserini tanımam için önayak olan eser ise "Güneşimin Önünden Çekil". O esere göre yakında okumam gereken isim Goethe.
    Benim gibi Rus isimlerini aklında tutmakta çok zorlananlar için de şöyle bir link bırakayım;
    https://seyler.eksisozluk.com/...sim-sistemi-kilavuzu
  • 352 syf.
    ·Beğendi
    Kitapların önsöz kısmında genelde yazarları üç aşağı beş yukarı (Nerede dünyaya geldi? Hangi okuldan mezun oldu? vb.) tanıtan bilgileri muhakkak görürüz ve okuruz ama sizce bu yazarı tanıma adına ne kadar yeterli oluyordur diye hiç düşündünüz mü?

    Böyle bir soruyu kendime yönelterek ve nasıl yazarları daha iyi tanıyabilirim düşüncesiyle bu işin uzmanı olarak sıkça adını duyduğumuz Stefan Zweig'ın bir biyografisini okumak istedim. "Kendileriyle Savaşanlar" başlığı altında Nietzsche'nin adını görür görmez de Zweig'ın üç Alman yazarını tanıttığı bu kitabını okumaya karar verdim.

    Biyografik kitapların nasıl inceleneceğini düşünürseniz bunu spoilersız yapamayacağımı da tahmin edersiniz sanırım. Onların hayatlarını kendi kafama göre yorumlayamayacağıma göre kitaptan aldığım notları burada yazacağım uyarısını yaparak Zweig'ın da yaptığı sıralamaya uyarak Hölderlin'in hayat hikayesiyle başlamak istiyorum.

    Hölderlin'in çocukluğu ona hayata karşı sertliği ögretecek bir babası olmadığından, şefkatli annesi ve ona dindarlığı öğreten büyükannesinin yanında cennette zaman geçirir gibi geçer. Ne yazık ki 14 yaşında manastıra verilir. 14 yıl boyunca özgür olan bu ruh, duvarların ardında bu baskıcı insan topluluğunun içinde hapis kalır. Hölderlin'in annesi ve büyükannesi onun bir rahip olacağını umuyorlardı ama onun uçucu, hayalperest yaradılışı buna uygun değildi. O uslu bir hayat değil, şairane bir kader yaşamak ister. Onu seven iki kadına rahip olmak istemediğini bir mektubunda onları kırmadan söyler.

    "İnanın bana," der saygılı bir dille "benim yaptığım işte en az vaazlar kadar insanlara hizmet edebilir."

    Bu satırlarda bile şairin, sevdiği insanları koca bir on yıl boyunca mazeretlerle oyaladığını, onları avuttuğunu ve en büyük arzularını yerine getiremediği, papaz olamadığı için onlardan şükranla beraber özür dilediğini görebiliyoruz.

    Hölderlin, yaşadığı dönemde, değeri anlaşılmayan şairler arasında kalacaktır. Yazdığı binlerce sayfa eserler, yarım yüzyıl boyunca kütüphane raflarında tozlanmaya bırakıldı. Bütün bir kuşak bu en saf çocuğunun kahramanlık dolu mesajından mahrum kaldı. Ama yeni bir kuşak geldi ve nihayet toprağı kazıp onu karanlıktan çıkardı.

    Zweig Heinrich von Kleist'ı tanımlarken onu anlatılamaz bir insan olarak "kendi kuşağından gölgemsi bir geçiş yapar gibi geçti" tabirini kullanıyor. Kleist'ın askeri okul yılları Hölderlin'in manastır yılları gibiydi derken iki yazarın da alın yazısının "yalnızlık" çatısı altında birleştigini vurguluyor. Kleist'ın her zaman yollarda geçen vatansız bir hayatı olmuş. Her zaman gergin bir ruha sahip olan Kleist'ın hastalığı ne etindeydi ne de kanında, ruhunda mayalanıyordu der Zweig. Kendisiyle davacı olarak ebedi bir dava yürüttüğünü vurgularken, birkaç arkadaşına yazdığı mektupları baz alarak, onun içinde eşcinsellik taşıdığını öne sürüyor.

    Zweig cinsellikte Kleist'ın hiçbir zaman bir avcı değil, bir av olduğunu, sanatın ise onun için şeytan çıkarmak anlamına geldiğini anlatırken, onun bir haz düşkünü değil, tam tersine kendi tutkularının acı çekeni olduğunu belirtmiş.

    Goethe ise Kleist'ı tanımlarken "bu güzel niyetli bedenin yakalandığı çaresiz hastalık aşırı gücün ta kendisiydi demiştir. Aşırı tutku, aşırı ahlâk, aşırı dinginsizlik ve aşırı disiplin gibi..Kleist'ın şeytanı (yani huzursuzluğu) ölçüsüzlük değil aşırılıktı. Kleist'ın doğasında kontrolsüzlük ve fanatiklik vardır.

    Kleist'ı tanıyan hiç kimse onu tümüyle terk etmedi ama kimse de sonuna kadar yanında kalmadı. Göçebe hayatı yaşayan Kleist oyunları yayından kaldırılınca otuz yıl sonra hayatındaki tek ve gerçek evine gider. Ama ailesinin yanında geçirdiği o uğursuz günü anlatırken, o günü yaşamaktansa on kere ölmeyi tercih edeceğini yazacaktır. Daha sonraları yaralı ruhunu tanımlarken şu cümleler ağzından dökülecektir.

    “Ruhum öylesine yaralı ki”, “hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.”

    Herkes Kleist'ın ölümden ve çöküşten sadece bir adım uzakta olduğunu hissediyordu. Beklenen oldu ve Kleist hayatına kafasına sıktığı bir kurşunla son verdi.

    Dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim Zweig Kant'ın bütün Alman şairlerinin en büyük düşmanı olduğunu hem Hölderlin'i hem de Kleist'ı anlatırken vurgulamış. Neden olarak da şu cümleleri yazmıştır.

    Kant –burada kesinlikle kişisel bir kanaatimi dile getiriyorum– düşüncelerinin şekillendirici ustalığıyla istila ettiği klasik çağın saf verimliliğini inanılmaz derecede tıkamış, bütün sanatçılardaki şehveti, yaşama coşkusunu, hayal gücünün serbestçe akışını estetiksel bir eleştiri anlayışına saptırarak ebedi bir kırılmaya neden olmuştur. Kendisine yönelen bütün şairlerin saf şairliklerini ilelebet tıkamıştır.


    Ve Nietzsche;
    En acılı çaresizlik içindeyken bile tehlikeli yaşamını, düzenli bir yaşamla değiştirmek istemez diyor Zweig onun için. Nietzsche soru sormanın hazzından ve hırsından zevk aldığı için asla tatmin olamamıştır. Onun için hep bir sonraki soru, ateşli denemeler ve maceralar vardır. O hep daha fazlasını ister. Diğer filozofların bilgide aradığı şey ruh için güvenli bir yer, bir koruma duvarı, Nietzsche"nin nefret ettiği şeydir.

    Zweig'a göre şimdiye kadar hiç bir psikolojik dahi Nietzsche kadar etik istikrara ve karaktere aynı anda sahip olamamıştır.

    Dürüstlük, hakikilik ve saflık tam da karşı ahlakçı Nietzsche de olan erdemler arasındadır. Onun için tek emir "Saf olmaktır."

    Nietzsche de diğer üç yazar gibi hayatı boyunca yalnızdır. Onbeş yıl boyunca pansiyon odalarında kalır. Bir farkla, onun yalnızlığı bütün dünyayı örter, bir uçtan bir uca bütün hayatını kaplar. Hastadır da aynı zamanda migreni ve mide kasılmaları hayatı boyunca onu perhiz yapmaya mecbur bırakır. Et yemekleri onun için tehlikelidir. Sigara ya da içkiden uzak durur. Almanya'nın havası ona iyi gelmez, kendini ilk kez bir güney ülkesi olan Italya'dayken iyi hissetse de şu sözleri onun hiçbir zaman acısız bir yaşamı olmadığını tasdik eder cinstendir.

    “Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”


    Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz.

    Hastalığının artıları da yok değildir. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel
    Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur.

    Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir Nıetzsche, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.

    Her yeni kitap ona bir arkadaşa mal olur, her eser bir ilişkiye. Yavaş yavaş onun yaptıklarına gösterilen son cılız ilgi de kaybolup gitmiştir: Önce filologları kaybeder, sonra Wagner’i ve entelektüel çevresini ve en son olarak da gençlik arkadaşlarını. Eserleri artık Almanya’da bir yayıncı bulamaz, yirmi yıllık çalışmasının ürünleri altmış dört zentner ağırlığında ciltlenmemiş bir yığın olarak bodrum katında durmaktadır, artık kitaplarını bastırabilmek için zor bela biriktirebildiği ve hediye gelen paraları kullanmak zorundadır.

    Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

    Nietzsche’nin gerçek eylemini en iyi ifade eden, yine onun en iyi okuru Jakop Bruckhardt olmuştur. O zeki, bilge adam çok net vurgulamıştır: Dünyadaki bağımsızlıktır o, dünyanın bağımsızlığı değil. Çünkü bağımsızlık her zaman sadece bireyin içinde var olur, kişinin içinde; onu kitlelerle çoğaltmak imkânsızdır, o kitaplardan ve eğitimden doğup büyümez: “Kahraman dönemler yoktur, kahraman insanlar vardır.”

    Nietzsche’nin nihai anlamı her zaman özgürlük olmuştur, hayatının anlamı ve çöküşünün anlamı budur:

    Buraya kadar okuyan arkadaşlara gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Farkındayım uzun bir inceleme oldu ama bu üç Alman yazarını birkaç cümleyle geçiştiremezdim. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
  • 736 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    "Seni iki yüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü daha iyi görürsün."
    - Matta İncil'i -

    İtalyan bilim insanı, edebiyatçı, düşünür ve ortaçağ estetiği uzmanı olan Umberto Eco'nun (1932-2016) okuduğum ilk kitabı  Gülün Adı oldu. Gülün Adı, yazarın 1980 yılında yazdığı ilk kitabı ve yazar bu kitabı sayesinde dünyada tanınmış.

    Kitabın konusu, 1327 yılında İtalya'da  bir manastırda geçiyor. Manastırda işlenen cinayetleri çözmek ve bu olayı aydınlatmak için sorgucu rahip William ve yardımcısı Adso görevlendiriliyor.  Willam ve Adso manastıra geldikten sonra da bu cinayetler devam ediyor. Rahip William kendine has yöntemlerle cinayetleri ve gizemli olayları çözmeye çalışıyor.  Katil kim? Papaz mı yoksa?  Merak etmeyin, merakkaçıran vermedim, çünkü manastırda herkes rahip. Olaylar yardımcı Adso tarafından bizlere anlatılıyor.

    Kitaba tür olarak tarihi-polisiye roman denebilir. Bu anlamda türünün ilk örneklerinden olduğu söyleniyor. Eco, Orta Çağ konusundaki uzmanlığı sayesinde  tarihi bilgilerle oluşmuş güzel bir kurmaca eser ortaya çıkarmış. Kitap için zor dendiğinde ben yazarın dilinin ağır olduğunu düşünmüştüm. Evet, zor bir kitap ama zorluğu yazarın dilinden kaynaklı değil. Yazarın gayet akıcı ve insanı yormayan bir dili var. Ayrıca anlatımı da oldukça sürükleyici. Bence kitaba zor denilmesinin sebebi içeriğinde  barındırdığı konular. Eğer
    - benim gibi- Orta Çağ, Hristiyanlık inancı, Hristiyanlıktaki farklı mezhepler ve İncil hakkında fazla bilginiz yoksa zorlanırsınız. Ben okurken zorlandım. Kitabı on yedi gün gibi uzun bir sürede okudum ve okurken sürekli araştırmalar yaptım. Bu araştırmalar sayesinde Orta Çağ Hristiyanlığı, yanlış öğretileri ve sapkınlıkları hakkında birçok bilgi  öğrendim. Bu anlamda da faydalı bir okuma oldu benim için.

    Eco kitabında, yozlaşan Hristiyan dinini, yanlış öğretilerini, rahiplerin sapkınlıklarını, yobazlıklarını, kilisenin halk üzerindeki baskıcı etkisini bolca eleştirmiş. Bu yüzden de yazıldığı dönemde Vatikan ve Hristiyan dünyasından tepki almış. Filmi çekilmiş ve filme bu tepki çeken sahneler konmamış. Ayrıca bu güzel kitap dünyanın bütün dillerine çevrilmiş.

    Kitaba getirebileceğim tek olumsuz eleştiri ise çok uzun olması diyebilirim. 730 sayfalık kitabı okurken sıkıldığım yerler oldu. Uzun olmasında etken ise, Eco'nun bitmek bilmeyen uzun tasvirleri. Yine de kitabın kalınlığı gözünüzü korkutmasın. Kesinlikle her okurun okuması gereken bir başyapıt.
  • 395 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İşte yeni yılın ilk günü ve ilk inceleme ile karşınızdayım sayın canikolar .. Esasen ciddi yazayım diyorum ama konu müsait değil pek .. Yani ben ciddi yazmaya çalışıcam ama muhakkak sıtkımı sıyırıp birbirinden abuk metaforlar kullanmak zorunda kalıcam .. Siz de muhtemelen bol bol güleceksiniz .. Ben de şimdiden gülüyorum bakmayın yani =)) Niçin böyle diyorum açıklayayım .. Ama en öncesinde şunu açık ve net belirtmek isterim ki orda burda Ahmet Hamdi Tanpınar ' dan için edilen aman da efenim dili çok ağır , yok efenim çok ağdalı bir türkçe kullanıyor laflarına kulak asmayın .. Elinin altında internet var emmoğlu !!! Hepinizin elinde bileğinize geçirdiğiniz medeni kelepçeler misali hamur tablası - uçak pisti kıvamında akıllı telefonlar var ..Lafa gelince dilleriniz OKLAVA gibi (ANNE MODE : ON )!!! İsteyince Kars' tan kaşar , bilmem nerden Çin tuzu order ediyorsun .. Bilişim çağındayız bilader .. Bilgi bir tık ötende yani .. Bi zahmet .. Cinnet geçirttirme bana .. Yok öyle HEM YOĞURDUM DÖKÜLMESİN AMAN ENİŞTEM BENİ ÖPMESİN tribi .. HAMAMA GİREN TERLER ! Neyse efenim nerde kalmıştık .. Hah ! Dile takılma .. Takılacağın en önemli husus bunun bir dönem romanı olduğudur .. Yani? Yanisi şu sayın cevizkabuğu.. Bu kitap Tanzimat dönemi , sonrası ve Cumhuriyet devri olarak 3 ayrı kısmı fırınlamış getirmiş önüne koymuş BİR KARA MİZAH ŞAHESERİ .. Kara mizah diyince aklınıza kim geliyor ? Pek tabi AZİZ BABA !! Bu açıdan ben kitabı okurken adeta romanlaştırılmış bir Aziz Nesin öyküsü okuyorum havası yaşadım .. O açıdan sizlere kafadan tavsiyemdir .. Muhakak okuyun ..

    Şimdi biliyorsunuz ki benim öyle edebiyattan anlayan bir bünyem yok .. Yani sana bu kitap bünyesinde şu şudur , bu da bu akıma dahildir falan diye BİÇEMSEL olarak tanıtamam .. Haddim olmadığı gibi ilgi alanımda değil çünküm.. Zaten öyle roman okurken türkçenin edebi zevkini damarlarımda hunharca hissedip , dimağımda tereyağ gibi eriyen cümle yapılarının tadını dilimde hissetmek istiyorum diyen rose şarap içip boynuna fular niyetine poşu bağlayan ve rose şarabı da tulum peynirle tüketen ORGAZMİK entel holigan tayfaya da anlam veremiyorum açıkcası .. Kitabın yazılmasının en önemli amacı verdiği anafikir .. Biçem miçem falan sokma beni o dehlizlere .. Gerçi Tanpınar' ı 1K Ankara toplantısında tartışırken, bir rüya kavramı konusu açılmıştı .. Ben ki gördüğüm rüyalarda Teke Tek programında İlber Ortaylı ile tartışan Fatih Altaylı ' nın sözünü kesip çıkan kavga sonrasında Türkiye Cumhuriyetinden SINIRDIŞI EDİLMİŞ(?!?! )Türkiye' de istenmeyen adam ilan edilmiş ve SIĞINDIĞIM Kanada' da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına kaçak BULGUR çıkardığım için mit mensuplarından kaçarken nefes nefese uyanmış bir kardeşinizim .. İsterseniz o damardan devam ederiz dicem ama konu uzamasın . Daha malzeme bol .. Çokca güleceksiniz =)) (OH O GÜN ANLATAMAMIŞTIM ..RAHATLADIM YAUW ! PAY BACK 'S A BITCH!!!! =) )

    Sevigili karpuz sever monçiçiler .. Dedim ya bu bir dönem romanı diye .. Tarihimize baktığımızda - ki öyle çoook gerilere gidip himalayalar aşmamıza gerek yok - düzene entegre edilmiş DÜZENSİLİKLER ülkesi olduğumuzu rahatlıkla görebilirsiniz .. Bu niçin böyle diye merak eden sayın canikolar .. Bilmem kaç yüz tane kalem var bu konu başlıklarını sizlerle paylaşmak için .. Onlardan bir kaç örnek vereceğim..Sabırlı ol .. Bilmemiz gereken en önemli hususlardan biri teknolojiyi , devrimleri kaçırmış olmamız .. Bunun yanı sıra çok uluslu bir imparatorluktan geldiğimiz için ULUS kavramını da en son tadan milletiz .. Fransız devrimi sonrasında yükselen ulus devletler ile biz sırayla sayacağım şu kavramlara sarıldık .. En önce bir ümmet kavramı .. Sonrasında benzin yutup çakmakla olaya müdahale edercesine bir osmanlılık kavramı ve en sonunda da Türklük bilinci .. Ümmet dedikleri bize neler etti ortada .. Osmanlıcılık mermiye duygusal bir kafa atma eylemiydi çünkü imparatorlukların bünyesindeki halklar kader tayini yoluna gitmişlerdi .. Bunların sonunda ilkin ne yaptılar? Tanzimat Fermanı .. Anlamı reform.. Düzen getirme hareketi .. Oldu olmadı .. Ki olmadı ! Sonrasında Cumhuriyet Devrimleri geldi .. Cumhuriyet Devrimleri çağın coooook gerisinde kalmış bir "DİN TARIM" toplumunu ayağa kaldırmak için düzenlenmişti .. Tepeden indi .. Halkın büyük bir bölümü uyum sağladı .. Ama ilerleyen zamanlarda sorunlar meydana geldi .. Çünkü toplumun kafa yapısı halen daha din tarım toplumu kafası idi .. Pek tabii bu aksaklıklarda yapılan yanlışlıklar kadar sekteye uğratılan reform hareketerinin payı büyük .. Kitabımız işte bu saydığım dönemlerde iki arada bir derede kalan TÜRK HALKINI anlatmakta sayın caniko .. Yani daha önce belirttiğim gibi SABANDAN JETSKİYE GEÇİŞTEKİ SANCILI DÖNEM ! =))

    Şimdi size bir kaç örnek vericem..Hem "cok daha yakın" tarihimizden , hem de günümüzden.. Eskilerle başlayalım isterseniz .. Misal Adnan Menderes devrine bir göz atalım .. Yaptıkları idari ve iktisadi yanlışları saymayacağım .. Misal bu sözümona okumuş kesimin 1950' lerde CİNCİ HOCALARIN evinden çıkarken görüntülenmesi bilmem sizleri şaşırttı mı =)) Biraz ileri alalım ve bugün ülkücülüğü ve milliyetçiliği hiçkimselere bırakmayan kesime bir göz atalım .. O dönemde 6. filoya secde eden bu abilerimizi nereye koyacağız .. Osmanlı devrinde yapılanları zaten biliyoruz .. Keşke Menderes tek parti döneminde o günkü partinin karşısına gerçekten içi dolu bir kalkınma modeli ile çıksaydı.. Keşke dini siyasete alet etmeden yapsaydı yapacaklarını .. Bakın bunları belli bir kesimin negatif taraflarını vermek için yazmıyorum .. Bahsetmek istediğim şey , tartışılan kavram ne olursa olsun bu milletin ,O KONUYA BAHİS OLGULARI ÖZÜMSEYEMEMİŞ OLMASIDIR .. Zaman akıp gidiyorken geriye duyulan özlemle , yersiz duygusallıkla ileriye yelken açılamaz .. Açılmamalıdır da .. Ne mi olur açılırsa ? Gelin günümüze dönelim .. O yelkeni açarsan caddelerde bol bol Tuğralı Doblolar görürsün .. Atatürk' ün doğum tarihini , devrimlerinin adlarını dahi bilmeyen insanların kullandığı Atam izindeyiz stickerlı mersolar bmw ler görürsün .. Biraz daha açayım konuyu .. Bizim insanımız için konu ne olursa olsun algı ön plandadır.. O mersoyu kullanıyorsa bunun en büyük nedeni o araca bindiğinde , toplumun bu kekomançiyi zengin insan olarak gördüğü ön kabulüdür(Pek tabii tüm merso sahipleri değil. Siz anladınız kimlerden bahsettiğimi) .. Tuvalete girip sifon çekmekten haberi olmayan ama starbucksa girince bir kahveyle mekanda günü bitiren , cebinde sigara alacak parası olmayıp sağdan soldan sigara dilenen 20. yüzyıl medine fukaraları ve macbook proları ?!?! Bu ülkede edebiyat okuyup Hayyam' ın yaşadığını sanan insanları gördü bu gözler !!! Konu başlığı ne olursa olsun bu düzen farketmez ..Misal bizde "X" bakanı Yozgatlıysa o bakanlık bünyesinde Yozgatlı popülasyonu artar .. Liyakat rafa kalkar , HEMŞOCULUK ÖNE ALINIR .. Ve diyelim ki bu bakanlık uzay araştırmaları bakanlığıysa Yozgat Sorgun'a muhakkak bir AY ÜSSÜ ya da efenime söyleyeyim YERÇEKİMSİZ YÜRÜYÜŞ PLATFORMU KONDURULUR .. Bunun adı bizim ülkemizde ilerlemedir .. Diğer illerden buna bir tepki gelmediği gibi bunun adı bir anda kalkınma oluverir .. Sonra uyanığın teki büyük rakı şişesinin dibini kesip yaptığı çakma teleskopla köşeyi dönüverir .. Güneşli güzel günlerin hüküm sürdüğü Yozgat Sorgun' da bir anda kör olma vakaları tırmanışa çıkar .. Güneşi seyreyleyen akıllılar sağolsun , bakan gözler KÖR OSSUN diyerek.. Devlet dolandırılan vatandaşlardan tepki gelene dek olaya müdahil olmaz.. Olsa da söz konusu şahsın sicili düzgün olduğu için serbest bırakılır .. Sonra ? Sonra ne olacak ?!? Para baldan tatlı cicim!! Bu kez devlet eliyle Sorgun' a YOZGAT TELESKOP SEVERLER DERNEĞİ KURULUR!! BİR SONRAKİ SENE YOZGAT TELESKOP İTHALATINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLUR .. İthalat diyorum bak yalnız sevgili monçiçi.. Yine kendim yapayım demez... İHRAÇ EDEYİM DEMEZ !!! =))) Konu din , ekonomi adını ne koyarsan o olsun ..Bu kaideler değişmez bu memlekette !! YAHU ARKADAŞ KOSKOCA HUKUK FAKÜLTESİ BİTİRMİŞ , TONLA MAAŞ ALAN , BİLMEM KAÇ TANE FİRMAYA HUKUKSAL DANIŞMANLIK YAPAN BİR KADIN, ÜNİVERSİTE SINAVINA GİREN OĞLUNUN CEBİNE "OKUNMUŞ PİRİNÇ" KOYAR MI YAAUW !!! ZOHAHAHAHA !! ULAN ŞUNU , YILBAŞI KUTLAMASINI YORTU ,SOFRAYA GELEN "SEĞMEN" MARKA PEKMEZİ TORTU KABUL EYLEMİŞ HACILAR KÖYÜNDE İKAMET EDEN ABDULLAH DEDE YAPSA ANLARIM .. MANYAK MISINIZ ULAN SİZ ?!!?! =)) Velhasıl kelam bu kitap kurgu gibi gözükse de aslında birebir YAŞANMIŞLIKLAR ve YAŞANILACAK OLANLAR KİTABIDIR !! Ne diyorsun kardeşim diyenler ... Al o başlıktaki Saatleri Ayarlama Enstitüsü ismini koy yerine TOSUNCUK AŞ ' yi.. Bilmem anlatabildim mi sayın CEVİZKABUĞU !! =))

    Bak bu kadar dil döktük sana .. Yine de okumam diyorsan şöyle de cici bir opsiyon sunayım ve kitabın içindeki bir karakterden bahsederek spoiler lı tarlalara süreyim sabanı .. Şikayet edeyim neyin deme !! Yok ben başta isterim uyarıyı dersen : O ellerin kökünden kırılsın , bakan gözün oyulsun =)) Kızmayın başıma geldi de diyorum bebişler !!

    KEFEN YIRTAN "ZOMBİ" ZARİFE HALA !!! Bakınız bu öyle yüce , öyle gaddar , öyle acımasız ve pinti bir karakterdir ki öldü diye mezara konulup çıktığında dahi kendisini gömenlere tabutunun içine girmek suretiyle tabutunu taşıtmış , yolda giderken poaçacıda durup dükkan sahibiyle pazarlık ederekten kendine hamur işi alabilmiştir!! İşsizlik levelinin karşısı boştur !! Bir nevi AVATARdır =))) TÜM İŞSİZLER ADINA ZERRE TEREDDÜTSÜZ İLAN EDİYORUM Kİ PİRİMİZDİR!!! Kalın Musa' yı da hörmetle anaraktan önünde saygı ile eğiliriz !!

    İşte böyle sevgili zurnaseverler .. Bir İŞSİZ incelemenin de böylece sonuna geldik .. Nerden aklına geliyor bunlar diyeceklere cevap olsun .. Mezardan sadece KEFEN YIRTAN ZARİFE HALA MI kalkıyor sandınız ?!?!?!

    https://www.youtube.com/...di52k-T_RAQ&t=6s
  • 299 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Tersten bir inceleme olacak bu çünkü en çok kitabın sonunu,son resmi sevdim ..
    #Ciddi SPOİLER içerir kardeş sonra demedin deme ! :)
    "DÜŞERKEN" ilk Tarık Tufan deneyimim oldu tabiiki Auschwitz toplama kampında kaybedip yıllar sonra bulduğum kardeşim Osman Y. sayesinde kitap elime geçti :) okuyacağıma çok da emin olmadan hediye ettiği bakışlarından belliydi :) ama OKUDUM :) hemde bekletmeden sıcağı sıcağına ..

    Düşerken'i okurken aklımda oluşan duygu "kelebek etkisi" oldu ..dedim ki özene bezene kendime bir şal almış olsam ve bunu otobüste unutsam aynı gün sevdiği kadının doğum gününe iş yoğunluğu ve belkide maddi imkansızlık sebebiyle hediyesiz giden bir adam tarafından bulunsa ve o kadına gitse ..onların hayatını nasıl etkilerdi ...adam tanrının bir lütfu bu, bir hezimetten kurtuldum mutluluğu yaşar ..kadın bu ince hediye ile gelen adamı belkide eş olarak seçerdi ..
    Milyon duygu ve alternatif üretilebilir bu konuda ..aslolan benim bilmeden hayatın herhangi bir yerinde herhangi bir parçamın kalmış olması ...bunu düşündüm ..
    Zamana bıraktığımız izlerimiz maddi ve manevi saçtıklarimız bir başka hayatı nasıl etkiler ?? ..büyük bir konu değilmi ?

    Işte kitapta hastahane koridorunda bırakılan o tablonun baş karakteri nasıl etkilediği onu resme nasıl yönelttiği ve kitabın son noktasındaki siyah saçlı kadın sayesinde düşündüm tüm bunları ..
    Iki resmi de görmek isterdim hele ki Nora'yı onu biraz fiziksel olarak kendime benzettiğim için belkide ..arka kapakta yansıtıcı bir kaplama olsaydı her okuyucu kendi yüzüne bakar şaşırtıcı bir kitap bitimi olurdu ..hiç olmazsa kara kalem bir çizim olsaydı keşke dedim ..Sevgili Ferzan Özpetegin "kutsal yürek "filmi geçti gözlerimin önünden onun da sonunda muhteşem bir tablo sahnesi vardır ve mutlaka izleyin derim,benim ilk on film listemdedir kapitalizm ve insan ruhu hakkında en keyifli filmlerden biridir "izlenmeli" !!! Notu da burada dursun ..
    https://youtu.be/Wi71FyaxvwQ

    Bunun dışında teknik olarak kitabın akıcılığı gayet iyi doğru zamanda doğru hamleler yapmış yazar ve sizi sıkmadan başka bir olay örgüsünü kurmuş ki köşe taşları başarılı. .ne gibi
    Kaçış. .
    Yabancı. .
    Hastalık
    Cenaze..
    Geçmiş. .
    Ihanet ..
    Intihar ya da kaza
    Ve yalanlar. .
    Yaşadığı hayatın yalan olduğunu bilen ıshak geçmişin de yalan olduğunu öğrendiğinde .. Nora ismi ilk duyulduğunda özellikle ..
    Jülide beni şaşırtmadı beklediğim hareketleri sergiledi açıkçası özgür ama kendine hapis bir kadın profili ..güçlü ama bir o kadar kırılgan ve dengesiz.

    Mezarlık ve babayla vedalaşmak da beni kendi babamın öldüğü güne kadar geri götürdü ..eski notlarımı arayıp buldum tam dokuz yıl on iki gün önceki gece ağlaya ağlaya yazdığım satırların bu gün de aynı acıyla beni ağlattığını anladım ..babalarla vedalaşmak çok zor kalbimizin bir duvarı yıkık onlar olmayınca bir kız çocuğu olmak başka, babası olmayan bir kız çocuğu olmak bambaşka kaç yaşında olursanız olun bu hiç değişmeyecek ..

    Kısacası Bu kitabı okuduğum için memnunum edebi veya değil popüler veya hiç değil bunun bir önemi yok ..beni nereden nereye savurduğu önemli bir kitapta lezzet aldım demek için ..
    Belki doğru bir zamanda okunduğu için "DÜŞERKEN " benim kütüphanede kalmaya hak kazandı ..
    Bir nevi ..
    kitabı okurken içerdeki karakterler değil dışardaki karakterleri düşündürebildigi için ..


    Hepinize iyi okumalar
    Ve sevgiler ..
    SON...