• “Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek…
    Ve bir gün büsbütün ölecek.”

    Zeze böyle baş etmişti canını acıtanlarla.İçinde ,yüreğinde öldürerek.Ne çok şey öğrettin bana Zeze altı yaşında dışlanmış hisseden çocuk olarak şu acımasız hayata inadına tutundun ,asla pes etmedin çok uçlara gelmene rağmen.Bende artık yüreğimde öldüreceğim hak etmeyen her şeyi …

    Pes edeceğin sırada o devasa hayal gücün girdi devreye. Bahçedeki Şeker portakalı ağacını seçtin yaslanmak için… Tüm duygularını ,aslında tüm benliğini ona yasladın,emanet ettin.Şu hayatta her şeyim diyeceğin bir tek o ağaç vardı.Çoğunlukla tutamadığın göz yaşların hep onun yanındayken yağmur gibi akardı ,anne sıcaklığı mıydı acaba onda bulduğun…

    Zeze sen beni daha ne kadar yaralayabilirsin çocuğum… O küçücük bedenin ,kocaman yüreğin ne kadar acıdı ne kadar yara aldı … ama baş ettin hepsini omuzladın.Çünkü sen küçük şeytan değildin,lanetli falan hiç değildin.Aksine kalbi ve vicdanı olan bunu akıl süzgecinden geçirebilen kocaman yüreği olan küçük adamımsın Zeze…

    Yıllar önce bir arkadaşımdan ödünç alarak okuduğum kitabı tekrar okumam için iki sebebim vardı.Birincisi o içimi sızlatan satırların altını çizmek ve Zeze’yi kucaklamaktı… İkincisi oğluma okumasını önerebilir miyim diye anne kimliğimle tekrar okumak istedim …Şimdi içim daha rahat sanki ona karşı borcumu ödemiş gibi hissediyorum.

    Brezilyalı yazar J. M. De Vasconcelos kendi hayatıyla benzerlik barındıran bu kitabı tam on iki günde yazdığını “yirmi yıldan fazla yıldır yüreğinde taşıdığını” söyler.Bu sözlerinden de anlıyoruz aslında kendi hayatından ,kendi acılarından bir şeyler yazmak ve bunları birileriyle paylaşmak ,bu duyguları başkalarına emanet etmek oldukça zor.Bundan dolayı kitap ,yazar için gönül bağının olduğu bir eserdir. “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” kitaplarını da devam kitabı olarak yazmıştır.Devam olarak biraz yavan kalsalar da yine de yazarın akıcı üslubuyla keyifli bir üçleme okuyorsunuz. Zaten Zeze büyüdüğünde neler oldu diye merakından yine okuyor insan.

    Zeze’nin öyle bir hayal gücü var ki uçsuz bucaksız…Okudukça iyiki de var bu hayal gücü dedim yoksa onca acıya küçücük bedeniyle nasıl dayanırdı…Hayalinde her şey yerli yerinde ve çok güzeldi,keşke gerçekler de böyle olabilseydi.Küçücük evlatlık bir çocuğun öldüresiye dövülmesi … sızlayan bendeni değil yüreğiydi ve o cümleleri okurken içimin acımasıydı hissettiğim.Çünkü ben anneyim ve her çocuğa karşı merhamet duygum var.İçimi yaka yaka okudum Zeze’nin acılarını…Üvey babasında bulamadığı baba olgusunu “Portekizli”de görmesi ve onun yanında geçirdiği dakikalarda hissettiği güven duygusunu çok arzulamıştı küçüğüm.Hayalle gerçek arasında bir babaydı Portekizli onun için bu yüzden onu kaybetmiş olsa bile içinde bir yerlerde hissediyordu varlığını…

    Yüzmeyi çok sever bizim ufaklık ama ailesi çok izin vermez aslında çoğu şeye izin vermezler ama o hayal gücüyle öyle bir özgürdür ki bu onun dünyasını aydınlatmaya yetiyordu…Zaman zaman yasakları deldiğinde ya dayak yer ya da cezalara maruz kalır.

    Bir çocuğun acılarını okumak bir anne için çok zordu…Hani derler ya bir kitabı ikinci defa okumaktan ne keyif alıyorsun diye ,arada gerçekten çok büyük fark var .Genç arkadaşlarıma önerim çok etkilendikleri kitapları ileriki bir yaşta tekrar deneyimlemeleridir.
    Oğluma önerir miyim? Kesinlikle evet. On bir - on iki yaş grubunun altındaki çocukları olumsuz etkileyebilir kitaptaki dayak sahneleri falan.Bunun üzerindeki her yaş okuyabilir öyle de güzel bir yanı var. Ben çok beğenmiştim anne olarak çok daha fazla beğendim ve herkese tavsiye ederim.

    Filmi de var bu güzelliğin https://www.altyazilifilmizle.biz/...ranja-lima-izle.html Ardacım’da okusun birlikte izleyeceğiz inşallah.

    Sevgiyle kalın …
  • Günlerden bir gündü işte, hasta olan kadın sonunda ölmüş, ardından toprağa verilmiş, ruhu da bedeni de acılardan kurtulmuştu. Belki de en iyisi böylesiydi onun için. Peki ya Hasan ile Gonca'ya neler olacaktı.. ya Babası hep böyle dul mu kalacaktı.. bekleyelim ve görelim.

    Günler, haftalar, aylar, yıllar geçmiş aradan.. Hasan koca bir delikanli olma çağına gelmiş neredeyse.. lakin delikanlı dediğime bakmayın. O kadar büyükte değil. Sessiz, sakin bir çocukmuş. Oturmasıyla/kalkmasıyla/konuşmasıyla; bir beyefendi gibi duruşu varmış. Ee tabiki de çocuk arada yaramazlık etmesin mi?

    Peki ya Gonca.. evin mutfak maharetini komşusu Halime ablasından öğrenmiş. Akıllı becerikli bir kızmış. Babası onunla da gurur duyarmış.. Ne Hasan'ı Gonca'dan, ne de Gonca'yı Hasan'dan ayrı tutarmış.

    Günlerden bir gün gelip çatmış. Hayat gerçeklerden yana nede olsa. Yakışıklı babaya bir güzel kadın talip olmuş. Zengin, söhretli, sosyeteden bir kadın, elbette ki yakışıklı bir koca ister. Tesadüf o ki; bu güzel kadın, Hasan ile Gonca'nın babasına aşık olmuş. Belki de bir hoşlantı. Onu da öğreneceğiz.

    Zaman kaybetmeden evlenmişler, kadının villasına yerleşmişler...

    Aradan haftalar geçmiş, aylar ayları kovalarken, bir kış günü, şömine karşısında otururken... Hasan ile Gonca da odalarında uyuyorlarmış. Her zaman yatak odasında söylediği konuyu, şömine karşısında kahve içerken çatlatmış kadın konuyu...

    "Şekerim; biz bu cocukları ne zaman yetimhaneye veriyoruz. Baksana ne başbaşa kalabiliyor, ne de bir yere rahatlıkla gidebiliyoruz..!" Adam bu söze "arkadaşlarımdan bir kaçına sordutturdum. Onlardan biri bir yetimhane adını verdi. Yarın görüşmeye gideceğim." demiş. Kadın buna çok sevinmiş. Gelen misafirlere dahi ayakbağı oluyorlar gözüyle bakiyor; giyinmeyi,konuşmayı bilmiyorlar daha, tiksiniyormuş, sosteye güzeli...

    Bunu Gonca merdivenlerin dibinde oturup duymasın mı.. sessizce odalarına gidip Hasan'ı uyandırış.. konuyu anlatmış ama Hasan inanmamış. " Babam bizi birakmaz, bizi çok sever!" , Gonca'da "sever ama olayın gerçek yüzü bu." demiş.

    Bir kaç gün geçmiş aradan. Ardından bir akşam yemek esnasında konu açılmış. Babaları " çocuklar, size eğitiminiz için bir sürprizim var." Çocuklar kafalarını kaldırıp, endişeli ve dikkatli bir şekilde babalarına bakarak "nedir babacım?" demişler, merakla. Babaları, sizi bir yurda vereceğim demiş... "Ayrıca, akşamları size egitim verecek öğretmenleriniz olacak. Gece etüdünüz de olacak." Çocuklar bu habere hiçte haz etmiş gibi olmasalar da bunu daha önceden bildiklerini belli etmemişler. Yemekten sonra kitap okuma maanasıyla odalarına çıkmışlar.

    "Gonca, babam bizi gerçekten başından savıyor. Oysa ki babam boyle bir şey yapmazdı." demiş

    "Biliyorum Hasan, hep o cadaloz kadın.." diyerek devam etmiş Gonca.

    "Babam da dünden meraklıymış demek ki.." diyivermiş Hasan kırgın, üzgün.

    "Kim bilir o cadaloz ne dedi de aklını çeldi babamızın." diyerek onaylamış Gonca.
    Ve eklemiş "Ne yapacağız?"
    "Benim bir fikrik var!" demis hasan ve devam etmiş...

    Oturup aralarında konuşup fikirlerini nasil uygulayacağına karar vermişler...

    Pazartesi sabahı binmişler lüks arabalarına. Belkide kaçıncı defa binmişlerdi o arabaya.. ne ekmek parcası vardi ellerinde... ne de çakıl taşını takip edecekleri patika yol. On-yirmi milyonluk şehir de bunların pek bir işe yarayacağını da sanmiyorum zaten. Burası ne köydü ne kasaba... kocaman bir şehir.

    Derken yurdun önüne gelmişler. Yurt güzel; öğretmenler, kibar ve şefkatli.

    Bir kaç gün aradan geçtikten sonra, babasını okul müdürü arar ve derki "lütfen gelin ve çocuklarınızı alın. Biz böyle çocukları yurda almıyoruz..." demiş. Baba çocuklarını çoktan özlemişti. Sevinerek yurdun kapısına gitmiş çocuklarını kucaklayarak evin yolunu tutar..

    Villalarına geldiklerinde çocuklar pek sevinmemiş olsalarda sevinmiş gibi yaptılar..

    "Hayatım, sana bir sürprizim var!"

    "Ne sürprizi tatlım.?"
    "Ama..."

    "Çocukları getirdim. Yurttan kovuldular."

    Kadin onları görünce bir sevinç heycan o kadar mutlu olmuş ki, sarılmış, öpmüş, koklamış (yalan) riyakârlıgın uç kısmı!...

    Aradan iki gün sonra. Adama "ben bir çocuk esirgemeye verelim diyorum, ne dersin?" demiş kadın

    "Çocukları mı?"

    "Evet!" (Bu evet tehtidkâr bir tavıt almıştı artık.)

    "Ama nereye, yine gelecekler!"

    "Şehir dışına tabi tatlım! , merak etme ben ayarladım. Bir iki evraktan sonra tamam..."

    Hasan ile Gonca yedi-yüz-elli kilometre uzaktadır şimdi. Babası dönüş yolunda bir benzinlikte durup arabasına yakıt alırken , hüzünlüdür. Bu sefer ki bıraktığı yerden hiç emin değildir. Yanliş yer, yanlış mekan, iç huzursuzluk peydah olmuştur yol boyu. Zaten hiç bırakmak istememiştir. O kadın, acaba bana büyümü yaptı.. cadı mı yoksa.. kim bilebilir ki. İçindeki karmaşık soruları bir kenara atar. Benzinlikten bir asit içeceği alıp, evin yolunu tutar.

    Kadının bulmuş olduğu yetimhane uluslararası bir örgütün insankacakçılığı koludur. Sadece kadın satmayıp, çocuk organlarını satmaya kadar götürmektedirler işlerini... yeter ki para gelsindi.


    Sabah oldu aksam oldu, günler geceye vurdu derken. Çocuklar bir televizyon kanalında ünlüler ve de sosyetelerin bir arada olacağı büyük bir buluşma gerceklesecektir.. Gonca Hasan'a "bugün kaçamazsak hiç bir zaman kaçamayacağiz.." der ve işe koyulurlar. Zor olsa da kaçarlar. Ama bir terslik vardir. Yüzelli kilometreyi nasıl gideceklerdir... bir araba bulurlar ve koyulurlar yola. Çarpa çarpa nereye gittiklerini bilmeden öylece bir yol tuttururlar. Tabelalardan birinden saparlar. Bir geyiğe çarparlar , bir kurbagaya, derken şehre de gelirler.

    Tabi kolay olmadı. Ne cadı vardı, ne kazan. Ne de cadiyı kazana atacakları bir düzen. Böylelikle Hasan kilo almak zorundada kalmadım sevincindeydi. Ah! Hansel... :)

    Salonu bulurlar. Kapıdaki badigartları geçemeyeceklerini bilirler. Elbiseleri mahfolmuş durumda; yüzü/gözü, saçı/başı; kir,pis, pasaklı ıyyy. Bu ne hal! bende olsam amam...

    Salonun arka bahcesinden içeri girdiler üst kata ve ordan bir üst kata Grinko'nun vals'ı ile dans vardı. Ve annesi ile babasıni gördü Hasan. "Gonca bak ordalar." Peki oraya nasıl geçeceklerdi... sağda solda kocaman masaların altindan üstünden derken. Biri yakaladı enselerinden. Babalarına bağırmaya başladılar, müzik sustu. Dansçılar oldukları yerde kaldılar.

    "Baba o kadın bizi tacirlere sattı.."

    Kadın adama baktı önce, daha sonra telaşla kaçmak istedi bulunduğu yerden. Merdivenlere geldiğinde ayakkabısı uzun mor elbisesinin eteğine takıldı, merdivenlerden yuvarlandı..

    -öl pis seytan öl - - - :))

    Kadın öldü, bu zaman kadar topladığı çalıp çırptığı paralar da Adama kaldı. Neyse ki bir cadının mücevherleri pırlantaları ormanda pastadan evleri yoktu ama, bol pasta yiyecekleri bolca paraları, onları çok seven bir babaları vardı. Bir dahada asla evlenmedi... bu masalda burada bitti.
    Kadim TATAROĞLU
  • Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
    Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
    Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
    Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
    Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
    Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
    Bebekler hayta hayta yürümeden
    Geleceğim diyorum, geleceğim sana
    Ne olur kesin bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Beklesen de olur, beklemesen de
    Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
    Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
    Hangi ses yürekten çağırır beni sana
    Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.

    Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
    Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
    Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
    Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
    Kesin bir gün belirtemem,
    N`olur takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
    Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
    Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
    Gemileri yaksalar da geleceğim sana
    On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.

    Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
    Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
    Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
    Ne güzellik, ne de tat var baharsız
    Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
    Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
    Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
    Kimseye uğramam ben sana uğramadan
    Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
    Takvim sorup hudut çizdirme bana
    Ben sana çiçeklerle geleceğim
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Bahattin KARAKOÇ
  • Gonca, annesiyle babası mahkemeden bekar birer insan olarak ayrıldığı gün on bir yaşındaydı. Sonra çok döndü dünya, çok şey değişti. Yapraklar yeşerdi dallarda ve soldu baharlarla bir. Döküldü. Gonca tüm yaprakları toplayıp tekrar takmak isterdi dalların sivri uçlarına, o zamanlar bir aileye sahipti. Şimdiyse bir enkaza. Ağaçtan yapraklar düşer de takvimdekiler durur mu? Durmadı, onlar da döküldü elbet. Hem de yaz demeden döküldü, güz demeden. Dökülen her yaprak Gonca'ya can oldu. Serpildi, büyüdü Gonca da. İlçesindeki yatılı okulda ikinci senesine başladı. Geçinememişti babasının ikinci karısıyla. Üvey anne tanımını bile içselleştirememişti o kadına karşı. Üvey de olsa ana bilmek o kadını, koydu Gonca'ya. Evde o kadınla, açılmadan solacak gibi olunca Gonca, yatılı okula aldılar kaydını. İtiraz edemedi babası da.

    Gonca gidince babaannesi de kalamadı o evde. Ormana bir tahta ev diktiler bir hızla. Bir kuyu buldular su için. Elektrik yoktu, çok da lazım olmuyordu zaten Hafize Ana'ya. Radyosu yetiyordu. Ormana vurmadığı için ezanın yankısı, radyodan takip eder oldu namaz vakitlerini. İyiden iyiye silmemek için gönlünden, aylarca canında uyuttuğu oğlunu, uzak kalmayı yeğledi Hafize Ana oğlundan. Oysa ilk geliniyle ne de iyiydi arası. Hatırladıkça sancıdı o mazinin yarası. Ama kader dedi ve sustu. Ötesi yersizdi, yurtsuzdu.

    Şimdi duydu ki Gonca, iyi değilmiş nenesi. O da düşmüş iyice güçten kuvvetten. Oğlundan da medet uması yokmuş Allah biliyor ya. Gerçi her cuma uğrarmış mutlaka, sorarmış var mı bir arzusu diye ama bir şey demezmiş Hafize Ana. Kendi görürmüş işini çoğunluk. Ama kasabaya son vardığında onu iyi görmemiş Gonca'nın ortaokuldan arkadaşı, haber etmiş Gonca'ya. Bir görsen iyi olur demiş. Duramamış Gonca. Ertesi gün başlayacak olan sınavları görmemiş gözü. En büyük sınav bilmiş nenesine gitmeyi. Dersine bir gün geç girmeyen, devamsızlığı koca bir sıfır olan Gonca, kaçıvermiş o gece okuldan. Bu uğurda en sevdiği hocasına yalanlar söylemiş, onun başını derde sokacağını bile bile kaçmış oradan.

    Nöbetçi öğretmen, yatağında Gonca'yı değil de kendisine bıraktığı notu bulduğu sabah mart ayına uyanmış evren. Mart ayı, dert ayı demişler. Ancak hakikatin bu kadar hızlı yerini bulacağını ne Gonca ne de öğretmen tahmin edebilmiş. Geceyi bir hastanenin acilinde geçirmiş Gonca. Hastane koridorundaki banklarda. Koridordaki tüm yaşlı kadınlarda nenesini görmüş. Ne çok acı var diye düşünmüş, acı saat takmaz mı diye düşünmüş, nenem şimdi nasıldır diye düşünmüş. Düşünceler ağırlaştıkça göz kapakları da ağırlaşmış. Gece bir hastane bankında uyuduğunu fark edince şaşmış kendine Gonca, yokmuş hayatında böyle uçarılıklar, biraz daha büyümüş hissetmiş kendini. Hastane kantininden aldığı iki poğaçayı yiye yiye çıkmış hastaneden. Vurmuş kendini yollara.

    *

    Yaşar Efendi, geçen aralık ayında beş bin dolar borç aldığında dolar dört lira bile değilmiş. Ödeme yapması gerektiği mart ayı itibarıyla ise yedi lira dolaylarına tırmanmış. Zaten can çekişen kundura dükkanını son bir hamleyle kurtarmak için aldığı beş paralık borç durduk yere on lira olunca Yaşar Efendi iyiden iyiye kendini karanlık bir umutsuzluğun ortasında bulmuş. Hiçbir ölümü, doğumu, düğünü kaçırmayan Yaşar Efendi, kasabalının kalender bildiği, dürüst bildiği, namuslu bildiği Yaşar Efendi, otuz yıl sonra bir hacme sahip olduğunu düşündüğü adı kötüye çıkmasın diye, adı çıkılası işler tasarlamaya başlamış. Son on beş gündür beyninden ısırık ala ala dolaşan kırmızı karıncalar sonunda beynini tamamen yemiş. Gurur ve çılgınlığın kesişmesiyle yanlışlıklar tragedyasının perdeleri de açılmış olmuş.

    Hiçbir şey karşılıksız değil dünyada. Ölüm bile elinde faturayla, makbuzla geziyor. Yakılmak istersin para sorarlar, gömülmek istersin para. Bunu Yaşar Efendi de iyi biliyor. Ve artık ölümün mırıltısı kulağında çınlayan ihtiyarların, kefen parası diye iyi bir para tuttuğunu kenarda, iyi biliyor Yaşar Efendi. Geçen hafta çaya gittiğinde Dursun Amca'yla Şerife Tezye'ye, döşeklerinin başındaki musaftan iki bin lira çıkmıştı. Bu ilk hırsızlığıydı, en zoruydu. Kefensiz gömülen mi var diye rahatlattı içini, bulunurdu bir şekilde kefeni de parası da. Ölüm için saklanan para, yaşam için didinenlerin olsa fena mıydı? Şimdi bir ağacın gövdesine yaslanıp ormanın içindeki tahta evi izlerken, yine bu karanlık avunma cümleleriyle içindeki aydınlığı boğmaya çalışıyor.

    Düşünceli ama kararlı baktığı ev, kasabaya elli yıl önce gelin gelen Hafize Ana'nın evi. Daha el kadarken babasının dayağından kaçıp eteğinin altına saklandığı Hafize Ana. Sevip saydığı, ara ara hoşbeş edip ihtiyar çağındaki yalnızlığını örselemeye çalıştığı Hafize Ana. Çok hakkı vardı üstünde Hafize Ana'nın, çok yardımı dokunmuştu ona. Şimdi ondan son bir yardım alacaktı. İstese verirdi belki ama kendi alacaktı, dönmüştü bir kere gözü. Baktığı evin kapısı açıldı ve içeriden hafif kamburuyla ağır ağır Hafize Ana çıktı. Evden epey uzaklaştığını görünce kendisi eve epey yaklaştı ve kilitli olmayan kapıyı açarak içeri girdi.

    Günün tek haneli saatlerinde Gonca, içinde neyle karşılaşacağını bilmediği bir ormanın girişine baktı ve sonra o ormanın bir parçası oldu, içine girdi. Korkusu vardı, tedirgindi ama tereddütü yoktu. Baktı, korktu, girdi. O ormanın içine girdikçe ormana dair korkular da onun içine girdi. Korktukça hızlandı, hızlandıkça korktu. Ve artık koşarcasına ilerlediği bir anda hemen baş hizasındaki bir dalı fark edemedi. Dala çarptı ve yere düştü. Önce sivri bir acı hissetti, sonra bir ağırlık, uyuşukluk, ardından da bir sıcaklık kafasında, kan sıcaklığı. Alnıyla saçının kesiştiği bir yere çarpan dal parçası, kafasındaki tülbenti kana buladı. Bir süre öylece yattığı yerde kaldı Gonca. Sonra bir uluma çarptı kulağına, bir kurdun ağzından çıkan. Çocukluğunda dinlediği kurt hikayelerini hatırladı ve ağır ağır doğruldu uzandığı yerden. Doğrulduğunda fark etti kafasından sızan kanları. Çok sevdiği ağaçlar onu kanatmıştı, babasını hatırladı. Belli bir hızla ilerledi bir süre, ayakları kadar gözlerini de çalıştırdı bu kez ve kulaklarını. Daha dikkatliyidi.

    Yaşar Efendi kibrit kutusu kadar evde aradığını hala bulamamıştı. Tam vazgeçip gitmek üzereyken kırmızı kafalı bir şeyin eve doğru yaklaştığını gördü. Korktu. Eve gelmemesini umup görünmemeye çalıştı. Eli boş döneceği bir iş için bu kadar tehlike fazlaydı. Ancak Yaşar Efendi'nin istemediği şeylerin yaşanması bir silsile olmaya başlamıştı. Kırmızı başlıklı kız doğrudan kulübe eve doğru geliyordu. Biraz daha yaklaştığında o yaralı kızın Gonca olduğunu fark etti. Artık Gonca'yı bir şekilde atlatıp oradan ayrılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Az evvel paraları ararken dağıttığı yazmalardan birini kafasına geçirip yorganın altına kapandı.

    Gonca eve girdi. Babaannesini yatakta uyur vaziyette gördü. Kendisi de yorulmuştu ve yaralanmıştı. Kandan kızıllaşmış tülbentini çıkardı. Yüzündeki kanları temizledi ve bir iskemleye çöktü. Odanın dağınıklığına baktı. Babaannesi evi toparlayamayacak kadar hastaydı demek. Bir süre dinlendikten sonra dağınıklığı kabaca toparlamaya başladı. Başını çevirir gibi olan babaannesine seslendi. "Nenecim ben geldim, nasılsın?" Yaşar Efendi de çok severdi Gonca'yı. Onu büyüdüğünde gelini olarak hayal ettiği çok olmuştu. O yüzden ona ve kendi itibarına zarar vermeden bu keşmekeşten bir an önce çıkmak istiyordu. Kimliğini açık ederse hırsız girmişçesine dağınık evdeki varlığını açıklayamazdı. Gonca'nın seslenmesine bir inlemeyle cevap verdi yorganın altındaki. Bekleyecekti, uygun bir anı yakalayıp tüyecekti evden. Başka türlü bir çözüm gelmiyordu aklına. Ancak yaşadığı şok ve acı yatışmaya başlayan Gonca kendinde artık başkalarının acısıyla ilgilenebilecek bir güç bulmaya başlamıştı. Bir kez daha seslendi ve yatağa doğru ilerledi. "Nene, nene bir ateşine bakayım." dedi elini yorgana uzatıp. Teşhisi doğruydu Gonca'nın, yorganın altındaki hem korkudan hem vicdandan ateşler içindeydi o an. Onu yaptıklarından daha çok korkutan şey birazdan yapmak zorunda kalabileceği şeylerdi. Bir kez daha inledi yorganın altındaki ve huysuz bir şekilde kıpırdattı yorganı. Gonca yatağa iyice yaklaştı, Yaşar Efendi bunu sezince görünmeden kaçmak için yorganı Gonca'nın üstüne fırlatıp yataktan çıktı. Tam başarılı bir şekilde evden ayrıldığını düşünürken bir ses duydu: "Yaşar Amca!" Yaşar Efendi artık bütün bütün efendiliğinden sıyrılmak zorundaydı Yaşar Efendi ismini daimi kılmak adına. Gonca'nın bu tanıklığı onun sanıklığına dönüşecekti ancak ortada bir tanık kalmazsa sanık da kalmayacaktı. Bu cihetle düşünmeden, bir karardan çok refleksle Gonca'ya saldırdı.

    Kendini Yaşar amcasından kaçar halde bulunca ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemedi Gonca. Hayat ona tüm kötü sürprizlerini arka arkaya sunuyordu. Yaşar Efendi de hareket ettikçe bataklığa saplandığının farkında olan bir insan bilincinde, artık bir saniye sonrasını dahi düşünmeden, tamamen güdüleriyle yön veriyordu eylemlerine. Artık kendini tanıyamıyordu, dışarıdan üçüncü bir göz olarak hayretle ve öfkeyle izliyordu kendini. Tarih tekerrürden ibaretti. Gonca, Yaşar Efendi'den kaçarken bir kez daha bir ağacın dalına toslayıp bilinci kapalı bir şekilde yere devrildi. Yaşar Efendi, Gonca'nın boynuna dolamak için kemerini çıkardı. Geçen hafta ilk hırsızlığını yapan Hırsız Yaşar Efendi, birazdan ilk cinayetini işleyecek ve Hem Katil Hem Hırsız Yaşar Efendi'ye dönüşecekti. Bunun, isminin önündeki son melun sıfat olmasını umdu ve Gonca'nın üstüne çömeldi. Sağ gözünün kenarından inci inci yaşlar dökerek Gonca'yı boğarken yabani bir hırlama bir an duraklamasına neden oldu. Bir kurt hırlaması. Yaşar Efendi kurtla göz göze geldiğinde artık daha fazla kötülük yapamayacağına sevinerek kendini kurdun bağışlayıcı olmasını dilediği dişlerine bıraktı.

    Gonca, az evvelki toslaması daha sert gerçekleştiği için yaşadığı son saatleri hatırlayamadı. Yalnızca burnunda Yaşar amcasının ve seneler önce ölen dedesinin kokusu vardı.
  • Bugün sizler ile birlikte Türk Edebiyatının son zamanlarda sıklıkla duyulan, birçoğumuz tarafından okunan, bilinen yazarı Sabahattin Ali ve onun Kürk Mantolu Madonna eserini incelemek istiyorum.

    Bugüne kadar eskiye dönük edebiyat eserleri okumuş olmama rağmen, Sabahattin Ali ve kalemi ile hiç tanışmadığımı söylemek ve hatta bu konuda da biraz ön yargılı olduğumu da itiraf etmek isterim. Bir okur olarak ön yargılı olmayalım, yapmayalım, etmeyelim diyoruz, ama kendimizi gene bu gibi bir davranıştan alıkoyamıyoruz. Bu kitap, öncelikle bana ne kadar da ön yargılı olduğumu ve bunun aslında ne kadar da yanlış olduğunu bir kere daha öğretti diyebilirim. Kendisinin kalemi, yazım dili, kitaba dair kendine has kurgusu, bana öğrettiği yeni ve bilmediğim kelimeleri o kadar hoşuma gitti ki, bugüne kadar nasıl olur da böylesi bir eseri okumadığımı şahsen sorgular oldum. Bakalım kitabın bana vermiş olduğu bu hissi ne kadar kollayabilir ve sonrasında da gene o duygulara kapılıp, ön yargılarıma yenik düşerim merak ediyorum doğrusu. Neyse, girişi çok uzatmadan ben asıl konuya, konumuz olan Madonna’ya döneyim. :))

    Yapmış olduğum kısa inceleme sonrasında, kendisinin bu eserini kaleme almadan önce, romanını bir seri halinde 1940-1943 yılları arasında çalışmakta olduğu Hakikat gazetesinde yayımladığını öğrendim. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı ikinci kez askerlik yaptığı Büyükdere’de çadırda yazmış ve günü gününe gazeteye yetiştirmeye çalışmıştır. Romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam etmiştir. (Kaynak: Turgut Özakman, Cumhuriyet, Bilgi Yayınevi, 81. Basım, 2013, Önsöz, s. 9)

    “Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?” s.124.

    Gerçekten severek okuduğum romanımızın asıl başkahramanları Maria Puder ve Raif Efendi’dir. Raif Efendi’nin karakterinin, kişiliğinin, hislerinin benim gibi birçok okura tercüman olduğuna da eminim. Sen, sen hangi duygular ile yazıldın ve seni hayalinde canlandırırken ne tür bir ruh hali içerisindeydi sana kalemi ile can veren yazar?! Bir insan ve onun yaşadığı hayat (hayat demeye bin şahit ister) bu kadar mı dokunaklı ele alınır?! Ne kadar naif bir insandın sen Raif Efendi… İçine kapanıklığı, melankolik halleri ve yaşadığı dış dünyaya her ne olursa olsun uyum sağlayabilmiş birisidir Raif Efendi. Bir nevi alınyazısı gibi düşündüğü hayatı boyunca yaşadığı sıkıntılara boyun eğmek zorunda kalmış, gündelik hayatta uğradığı tüm haksızlıklara bile karşı mukavemet edememiştir. En nihayetinde sevmediği bir kadınla hayatını birleştirmiş ve bir aile babası olmuştur.

    “Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile...” s.148.

    Hayatın kendisine biçtiği rolü oynarken bile kendi hayatına asla yön vermemiş, hep etrafında olan başka insanların görmek istediği bir karakter olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalmıştır. Şu koskoca hayatında yaşayabildiği ve gerçekten hissettiği bir tek anısı olmuştur ve bu unutulmaz olan anısını kişisel not defterine aktarmıştır. Havran’da başlayarak, kendisini İstanbul’a sürükleyen bir hayatın içerisinde bulmuştur.

    Hayatımın başka türlü olmasına imkân var mıydı? S.159

    İstanbul’da kaldığı süre zarfında okumaya ve güzel sanatlara merakı uyansa da, içinde besleyip büyüttüğü hayali karakterleri onu bu süre zarfında hiç yalnız bırakmamışlardır. Bir gün tekrar memleketine geri dönmek için karar kıldığında, babasından almış olduğu son bir haber ile Almanya’ya, her daim hayallerinde canlandırdığı Avrupa’ya gitme fırsatı hiç beklenmedik bir anda kapısını çalmıştır.

    Berlin’de, geçirdiği zaman içerisinde sanata olan ilgisi daha da artar ve günlerden bir gün, ilginç bir hissiyat ile bir gazetede dikkatini çeken sanat galerisinde bulur kendisini. Bu sanat galerisinde bulunan tabloları incelerken, hiç tanımadığı bir sanatçının otoportresi dikkatini çeker ve tarif edilmez duygular içerisinde kalarak bu kadına kalbi meyleder. Daha evvel hep hayalinde canlandırdığı kadınındır bu ve tarifi mümkün olmayan duygular içerisindedir. Kendisini bu güzel tabloya o kadar kaptırmıştır ki, her fırsat bulduğunda bu güzelliği görmeye gider. Rutin hale getirdiği böylesi günlerden birinde, yine tabloyu seyrederken yanına bir kadın sokulur. Kadın, Raif’in tabloya karşı olan ilgisi ve bağımlılığının farkına varmıştır ve kendisi ile iletişime geçmek ister. Raif Efendi ise kadının kendisiyle alay eden kalburüstü, sosyetik birisi olduğu düşüncesindedir ve üstü kapalı kaçamak cevaplar ile sualleri geçiştirir. Ama bunun böyle olmadığını kısa zaman sonra tecrübe edecektir ve kendisini mutlu kılacak o günler artık eskisinden daha da yakındır Raif Efendiye.

    “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim.” s.159.

    Maria Puder, Raif Efendi’ye göre daha baskın bir karakter yapısı sergilemektedir. Tüm görüşme ve gündelik buluşmalarında kendisinin ne kadar özgür ruhlu yetiştiğini, her daim canının istediğini yaptığını anlatır. Raif Efendi’ye onu çok naif bulduğunu ifade eder. Ortak düşünce yapısında olan bu iki insan, hayata dair bu bakış açılarından ve örtüşen düşüncelerinden, beklentilerinden ötürü birbirlerini tamamlarlar ve aralarında güzel bir arkadaşlık başlar. Tutkun olduğu bu kadına ne kadar âşık olsa ve onu çok sevse de, Raif Efendi Maria’nın kendisine karşı olan hislerinden asla emin olamaz. Fakat asla ona karşı kırıcı olmamak için Maria’nın her isteğini özveri ile yapma, yerine getirme çabasındadır.

    "Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?" s.72.

    Her ikisi için rüya niteliğinde geçen bu güzel günleri bekleyen kötü bir gün vardır ve o gün artık gelmiştir. Bir gün, hiç beklenmedik bir şekilde Raif Efendi, babasının vefatını haber alır. Durum icabı mecburen Havran’a tekrar geri dönme kararı alır ve sevdiği kadın Maria ile mektuplaşarak iletişimde kalmaya devam edecektir. İlk zamanlar düzenli devam eden mektuplar bir gün hiç beklenmedik bir şekilde kesilir ve artık Maria’dan haber alamamaktadır. İşte bundan sonrası Raif Efendi için çekilmez, kasvetli günlerin ve eskisinden de kötü geçecek olan günlerin başlangıcı olur.

    “Aile yükü arttıkça benim hayatla alakam azalıyor, artması icap eden gayretim büsbütün yok oluyordu.” s.148.

    Aradan geçen on yıl sonra Raif Efendi, bir gün gene kendisine mecbur edilen bir alışveriş dönüşü tesadüf eseri Bayan Döpke ile Ankara sokaklarında karşılaşır. Bir ümit çırpınırken, aldığı iki haber ile dünyası büsbütün sarsılır ve derin ruh haline bürünür.

    “Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı...” s.160.

    İşte tam ölüm döşeğinde, hasta hali ile son günlerini yaşarken, okuduğumuz bu acıklı trajediyi son zamanlarında kendisini sıklıkla ziyaret eden iş arkadaşının okuduğu özel not defterinden hep birlikte öğreniriz.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kırdığının farkında olmayan insanlara iki çift lafım var; gün gelecek sizde kırılacaksınız. Hem de tam bizi kırdığınız yerden...
  • Babaannem, benim ilk annemdi. O yaşlarda gördüğüm en uzun, en iri kadındı. Kendi annem daha ufak tefek, esmer. Ama o beyaz tenli uzun boylu. Ve aşık dedeme. Son nefesine kadar aşık.. Son nefes demişken, ölümle ilk ve en sert tanışmam da onu kaybetmem oldu. Yaşlılarla büyüyenler hep bir noktada ölüme aşinadır. Ama onun gidişi sert bir zemine çarpıp parçalanmakla eş değerdi. Yine de ben hep onu dizlerine serili patiska bir örtüyle, nar dilekleri açarken hatırlarım.

    Oturmuş bir gün yine, bir patiska örtünün üzerinde nar açıyor. Yaşım küçük ama o yaşa kadar edindiğim tecrübelerden nar lekesinin çıkmayacağını biliyorum. (Çok sevdiğim bir kaç elbisemi bu uğurda feda etmişliğim var daha o zamanlarda) Bu yüzden gerilim filmi izler gibi izliyorum onun nar soyuşunu. Fark edince beni yanına çağırdı. “Şimdi dedi bu narın birini sen yiyeceksin birini ben. Ben iki dilek tutacağım, bir tane de sen. Narı ben soyuyorum. Hiç bir taneyi yere düşürmeden narı soyanın dileği kabul olur ve yılın ilk meyvesini yiyenin dileği de kabul olur,” dedi. Patiska örtünün üzerine koyduğu derin çinko tasın içinde devam etti narları soymaya. Birini bitirince bana verdi. “Güzel bir dilek olsun mutlaka gerçekleşecek,”dedi. Ben bir yandan elimdeki narı üzerime değdirmeden yemeye çalışırken bir yandan da onun kendi narını soyuşunu izliyordum. Bir an bir tane koptu ve patiska örtüye düştü. Düşer düşmez benim de yüzüm düştü tabi babaannemin dileği gerçek olmayacak diye. O ise güldü ve çabucak bir hareketle taneyi örtünün üzerinden aldı, patiska örtünün üzerinde al bir iz bırakan taneyi etrafına gülümseyerek göz attıktan sonra ağzına attı. Sonra bana göz kırpıp “kimse görmedi ki,” dedi. İşte tüm bu hayalperestliklerim, bu ufak kimseye zararı olmayan deliliklerim hep o -nar dilekleri- yaşından kaldı. Hep babaannemden.

    Hiç hatırlamıyorum şimdi o zaman ne dilediğimi. Her sene tekrarlanan bu nar dilekleri ritüelimizde aklımdan geçenleri, düşlediklerimi hatırlamıyorum. Ama şimdiki aklım olsa o zamanların hiç geçmemesini dilerdim. Mevsimlerden hep bir kış başı, soba yanarken bir yandan, biz kalın perdeli bir oda da, beyaz bir patiska örtünün üzerinde nar dilekleri açalım isterdim.

    Bir kışın ortasıydı birlikte geçireceğimiz son mevsim. Kışın başında beklememe rağmen kimse nar dileği açmadı. Hastaydı. Her şeyi yarım bırakmıştı. Ördüğü patik yarımdı, söylediği sözleri bitiremiyordu yarımdı. O hastaydı ben o yarıda kalan patiğin yarım kalan motifi gibi yarımdım. Yanından ayrılmazdım ama. Okuldan sonra hep soluğu yanında alırdım. Okuldayken aklım hep ondaydı. Eve gelirde bulamam diye ödüm kopuyordu. O da ardında al bir leke bırakan nar tanesi gibi düşecek diye.. Okuldan sonra yanına gittiğimde bir gün, dolaptan narları ve patiska örtüyü istedi. Bir heyecan sardı içimi, dedim şimdi kalkıp nar dileği açacak. Koştum getirdim örtüyü. “Otur. Örtüyü dizine ser” deyince içim burkuldu. Hayal kırıklığına uğradım. Kıramadım da. Nasıl kırardım ? Melek gibiydi. Ne yapsam ödeyebilirdim benim için yaptıklarını ? Bana öğrettiklerini, anlattığı dersler ve aşk dolu gençlik hikayelerini, öz’ünü benimle paylaşmıştı her zaman. Şimdi ben onu kıramazdım.

    Çaresiz oturdum yere. Örtüyü dizime serdim. Elimi içinde narlar olan çinko tabağa uzattım. Ama öylece kaldım. Gözüm patiska örtüye takıldı. Üzerine işlenmiş şahmaran motifi inceledim ilmek ilmek. Öyle büyük görünüyordu ki bir an gözüme. İlmek ilmek saymaya kalksam ömrümce bitmeyecekmiş gibi. Ayakların yerini almış altı yılan başı. Yıkarda kırmızı yeşil alacalı pullu gövdenin üzerimde iki baş. Biri gerdanlık takmış bir kadın bunların. Başında bir taç. Motifin bütününe serpilmiş gül motifleri. Bir masal dizlerimin üzerine serili.. Bir masal. Dedemin masalları. Dedem. Babaannemin ilk ve son aşkı. Son nefesine kadar sevdiği.. Sonra örtüdeki alı kararmaya başlamış lekeye takıldı gözüm. O düşen tanenin izi. Parmağımla kapattım üstünü. İşte böyle düşüyordu herkes ardında alı karaya çalan eski bir iz bırakarak. Babaannemin sesiyle gözlerimi örtüden ayırabildim. “Hadi aç bakalım şu narları. Artık iki dilek sen tutacaksın, bir dilek ben,” dedi. Bir öfke duydum derinde. Bir şeyin hazırlığını yapmaya çalışıyordu. Beni kandırıyordu. Kimse kandıramayacaktı beni. Buna izin veremezdim. “Bunlar yılın ilk narları değil. İlk narlar geldiğinde kimse nar dileği açmadı. Bekledim ama açmadı. Beni kaldıramazsın. Kimse beni kandıramaz. Ben küçük değilim artık,” deyip örtüyü savurdum dizimden.

    Bir suçluluk hissettim odanın kapısına varmadan daha. Hem babaanneme karşı, hem şahmarana karşı. İkisine de hep saygı duydum. Şahmarana karşı duyduğum ise korkuyla karışık bir saygıydı. Dönüp örtüyü yerden alıp babaannemi öpmek istedim ama yapamadım. Sadece sesini duydum ardımdan. “İnatçı keçi. Keçi soylu..” gülüyordu bir yandan da.

    Bir kaç gün sonra. Aralığın onu. Ben on üç yaşındayım. Okuldan eve döndüğümde korktuğum başıma gelmişti. Yatağı boştu. Patiği hala yarımdı. Korka korka sorduğumda hastanede dediler. 2 gün sonra ise patiska örtüye düşen nar tanesi gibi gönlümde alı karaya çalan bir iz bırakarak gitti. Patiği hep yarım kaldı. Onu sonra biri aldı saklamak için. Patiska örtü evin içinde gezinmeye devam etti. Ben arada onu dizime serip o lekenin üzerini parmağımla kapatıp şahmarana baktım. Bir daha hiç kimse bana iki dilek hakkı vermedi. Kimse nar dileği açmadı bir daha benim için. O gidince en çok babam ağladı. En çok ben sustum. Bana anlattığı her şeyi aklımda tutmaya çalıştım. Unutmamak için yazdım bazen bunları. Babaannem. Adı Halime’yidi. Mezar taşında okudum ordan biliyorum. Ama onu tanıyan her kes ona Xene derdi. Bu yüzden o mezarın ona ait olduğunu hiç kabul etmedim. Ben onu nar dileklerinin ardında kalan o izde bıraktım. Etrafıma bir göz attıktan sonra. Kendi kendime göz kırpıp “kimse görmedi ki,” dedim. Hiç kimse görmedi..

    Derken yağmur başlıyor dışarda. Uzak bir yerlerin yağmuru. Uzak bir yerlerin şarkısını yağdırıyor üzerimize, ince ince..
    https://youtu.be/l5Ln3_Rw3WE