Giriş Yap
344 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Heyecan, Cinayet ve Tarçınlı Şeker
Güzelim kitabın adına baktığımda ilk aklıma gelen şey "Romantik herhalde..." olmuştu. Adı "İlk Aşk ve İlk Günah" olunca insanın aklına doğal olarak gülümseyen çiftler ve şekerler geliyor. Daha sonra arka kapak yazısı gizem ve polisiye türünde olduğunu belirtince ilginç bir kombinasyon olduğunu düşünerek okumaya başladım. Ne serüvendi ama! Georgia, Angela ve Kaiser üç yakın arkadaşlar. On altı yaşında her ergende olan "Bana hiçbir şey olmaz, benden iyisi mi var yeğenim?" havasıyla hayatlarını yaşıyorlar. Eh tabii bütün bu "sultan da benim kanun da" havası Angela ortadan kaybolana kadar sürüyor. Hikaye Geo'nun otuzlu yaşlarında bir kadın olarak ünlü bir şirkette yönetici olduğu zamanda başlıyor. Yetişkin bir kadın olan Georgia evlenme arifesinde olan başarılı bir iş kadını. Bir toplantı sırasında eski arkadaşı Kaiser (artık polis olmuş) Georgia'yı tutuklamaya geliyor. Açtı kapıyı vurdu yumruğu! Çünkü on dört yıl önce kaybolan Angela'nın kalıntıları, en yakın arkadaşı Geo'nun bahçesinde parçalanmış bir şekilde bulunmuş. Olaylar bir şekilde ortaya çıkıyor ve katilin Geo'nun erkek arkadaşı Calvin James olduğu, Geo'nun ise cinayeti bildiği hâlde sesini çıkarmadan hayatına devam etmesi büyük ses getiriyor. Her neyse Geo suçunu itiraf etmesiyle 5 yıllığına hapse giriyor. Kitapta Geo'nun hapishanede geçirdiği zamanları da okuyoruz. Gerçekten hapishane anıları acımasız ve yüze çarpan soğuk su etkisi yaratıyor. Bazı yerlerinde insanın tüyleri diken diken oluyor. Üstelik Geo eski anılarını, yani on dört yıl önce en yakın arkadaşı Angela ile geçirdiği zamanları da anlatıyor ki bu anılar da beni çok etkilemişti. Hiç kimse parçalanarak öldürülmeyi hak etmez. Angela kötü bir kız değil, Geo da değil. Bu kızlar yanlış karar vermiş ve ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlar. Hikaye ilerledikçe anılarda daha derine iniyoruz. Yeni işlenen cinayetler ortaya çıkıyor ve herkes diken üzerinde. Allah'ım... Her yeni bir şey öğrenince başımın üzerinde bir ampul beliriyordu sanki! Calvin yani hikayenin seri katili öylesine garip bir adam ki insanın beynini açıp bakası geliyor. Manipülatif, zavallı, şiddete meyilli bir canlı. Fakat kendinin farkında. Geo'ya da bir çeşit bağlılığı var. Sona yaklaştıkça yazar hiç beklenmedik yerlerden vuruyor ki ben heyecandan yerimde duramadım. Daha sonra ilk sayfalarda dikkatimi çok da çekmeyen bir şeyler hatırladım ve dönüp dönüp o paragrafları aradım. Kendimi bu süreçte araştırmacı bir polis gibi hissettim hehehehe Kitabın sonuna doğru hem şaşırdım hem de heyecanlandım. Sonu her ne kadar biraz aceleye getirilmiş gibi bitirilse de bence oldukça keyifli, sürükleyici ve okuyucuyu koltuğun kenarında tutan bir kitaptı. Gizem ve olayları çözme konusunda benim gibi meraklıysanız siz de bu kitabı beğenirsiniz.
Reklam
Mevlidi Şerif
Allah adın zikredelim evvela, Vacib oldu cümle işte her kula. Kim ki, Allah adını önce ana, Her işi kolay eder Allah ona. Allah adı olsa her işin önü, Asla ebter olmaz o işin sonu. Bir kez Allah dese aşkla lisanın, Kalmayıp dökülür bütün günahın. Zikri tekrar eyle mütemadiyen! Her murada erişir Allah diyen. Haramı bırakıp, helal yemeli, Şükredip her zaman Allah demeli. Kerimdir, rahimdir, O ilâhımız, Bize rahmet kıla yüce şahımız! Varlığına, birliğine şek yoktur, Ne yazık, üç tanrı diyen pek çoktur. Varlığına edilse de çok hayret, Cümle âlem yokken O vardı elbet. O varken yok idi, insan, cin, melek, Arş, dünya, güneş, gezegen ve felek. Bunların hepsini, O var eyledi, Birliğine hepsi ikrar eyledi. Kudretini göstererek O Celil, Birliğine kıldı bunları delil. Ol dedi bir kere var oldu cihan, Olma derse, mahvolur hemen o an. Resulullah’tır bu varlığa sebep, Onun rızasını, aşkla et talep! Resulullahın nuru Hak teâlâ yaratınca Âdem’i, Âdem’le süsledi bütün âlemi. Mustafa nurunu alnına koydu, Habibimin nuru, bil bu nur dedi. Kıldı o nur, onun alnında karar, Kaldı onun ile nice zamanlar. Daha sonra Havva alnına geçti, Ondan oğlu Şit’e bu nur nakletti. Erdi İbrahim’e, İsmail’e hem, Söz uzayıp gider, hepsini dersem. Doğunca O rahmeten lil-alemin, Vardı nur onda karar etti hemin. Doğumu Âmine hatundur onun annesi, O sedeften doğdu O dürdanesi. Rebiulevvel ayının nicesi, On ikinci pazartesi gecesi. O gece ki doğdu, O hayr-ul beşer, Annesi onda neler gördü neler. Dedi gördüm, O Habib’in annesi, Bir acep nur ki, güneş pervanesi. Fırlayıp evimden çıktı nagehan, Göklere dek nur ile doldu cihan. Gökler açıldı, yok oldu karanlık, Üç melek gördüm, elinde üç ışık. Biri doğu biri batıda onun, Biri damında, dikildi Kâbe’nin. İndiler göklerden melekler saf saf, Kâbe gibi kılındı evim tavaf. Yarılıp çıktı duvardan nagehan, Geldi üç huri bana oldu ayan. Bu hususta derler o üç dilberin, Asiye’ydi biri o mehpeykerin. Biri Meryem hatun idi aşikâr, Birisi hem hurilerden bir nigâr. Çevre yanıma gelip oturdular, Mustafa’yı birbirine muştular. Dediler oğlun gibi hiçbir oğul, Yaratılalı cihan, gelmiş değil. Bu senin oğlun gibi kadri cemil, Bir anaya vermemiştir O Celil. Ulu devlet buldun, ey Âmine sen, Doğacaktır senden O hulk-i hasen Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır, Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır. Bir adı Mahmud, bir adı Ahmed’dir, Varlığı cümle âleme rahmettir. Âmine eder vakit oldu tamam, Ki vücuda gele O hayr-ül enam. Susadım gayet hararetten katı, Sundular bir cam dolusu şerbeti. Şerbeti karşımda tuttu huriler, Bunu Rabbimiz gönderdi dediler. Kardan ak idi ve hem soğuk idi, Lezzeti dahi şekerde yok idi. İçtim onu oldu, cismim nura gark, Edemedim kendimi ben nurdan fark. Geldi bir ak kuş kanadıyla revan, Arkamı sıvadı kuvvetle heman. Doğdu o saatte O sultan-ı din, Nura gark oldu, semavat ü zemin. Kim olmak isterse ateşten necat, Aşk ile, şevk ile etsin salevat! Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah! Essalatü vesselamü aleyke ya Habiballah! Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin. Mahlûkatın hepsi sevindi o an, Dirilip âlem yeniden buldu can. Kâinattaki her şey edip seda, Çağrışarak dediler ki, merhaba! Merhaba, ey âl-i sultan merhaba! Merhaba, ey kân-i irfan merhaba! Merhaba, ey sırr-ı furkan merhaba! Merhaba, ey derde derman merhaba! Merhaba, ey rahmeten lil-âlemin! Merhaba, sensin şefial müznibin! Bütün dertlilerin dermanı sensin, Cümle âlemlerin sultanı sensin. Çünkü nurun ruşen etti âlemi, Gül cemalin gülşen etti âlemi. Âmine hatun artmış idi hayreti, Bir zaman aklı gidip geldi geri. Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok, Görmedi oğlunu yalvarırdı çok. Bir an şöyle düşünceye dalmıştı, Huriler onu götürdü sanmıştı. Dört tarafa bakıp edince nazar, Gördü ki bir köşede hayrül-beşer. O ulu, Kâbe’ye karşı duruyor, Yüzün yere koymuş secde ediyor. Secdede diliyle tahmid ediyor, Kaldırmış parmağın tevhid ediyor. Dudaklar kıpırdardı, söylerdi kelâm Anlayamazdım, ne derdi o hümam Kulağım ağzına verdim, dinledim, Söylediği sözü o an anladım. Derdi ki, ya Rab yüzüm tuttum sana, Ya İlahi ümmetimi ver bana! Ümmetim dedi sana, O Mustafa, Ver salevat sen de ona, bul safa. Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah! Essalatü vesselamü aleyke ya Habiballah! Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin. Miraca gitmesi Dinle miracını o şahın ayan, Âşıksan aşk ateşine durma yan! Pazartesi gecesi gerçek haber, Leyle-i kadirdi o gece meğer. O mübarek bahtı, o kadri yüce, Ümmühanin evine vardı gece. Orda iken nagehan o yüzü ak, Cebrail Cennete git dedi Hak. Bir sırmalı taç ve bir hulle kemer, Hem dahi al bir burak-ı muteber. Habibime ilet de, ona binsin! Arşımı seyreylesin, beni görsün! Cebrail cennete olunca revan, Gördü ki, kırk Burak otluyor o an. İçlerinden bir Burak ağlar katı, Yiyip, içmez, kalmamış hiç takati. Gözlerinden yaşlar eylemiş revan, Ciğerini dertle etmiş perişan. Dedi Cebrail, niçin ağlıyorsun? Hüzünle ciğerini dağlıyorsun? Arkadaşların yiyip içip gezer, Sen inliyorsun, canını ne üzer? Dedi, kırk bin yıl vardır ki ya emin, Aşktır bana yemek ve içmek hemin, Nagehan bir ses işitti kulağım, O zamandan bilemem sağı solum. Nedense yüksek sesle bağırdılar, Ya Muhammed diyerek çağırdılar. O andan beri bilemem, n’olmuşam, O adın ismine âşık olmuşam. Yüreğim içinde eridi yağım, Âşık oldu görmeden bu kulağım. Cenneti başıma bu aşk, dar eder, Gece gündüz işlerimi zâr eder. Gerçi cennet içinde duruyorum, Hep cehennem azabı görüyorum. Hazret-i Cebrail der ki, ey Burak, Ağlama hep, verdi muradını Hak. Bir kimsede, aşkın nişanı olur, Akıbet maşuk, er geç onu görür. Gel beri maşukuna götüreyim, Yarana merhem vurup bitireyim. Aldı Cebrail Burak’ı o zaman, Resulullaha ulaştırdı o an. Hak selam etti sana ey Mustafa, Ki mübarek hatırın bulsun safa. Buyurdu gelsin misafirim olsun, Arşımı seyreylesin, beni görsün! Bu gece zahir olur esrar-ı Hak, Gösterecektir sana didar-ı Hak. Zemzemle doldu bütün âlem o an, Arşa varır dediler Fahr-i Cihan. Hem sekiz cennet kapısı açtılar, Âlemin üstüne rahmet saçtılar. Gel gidelim Hazrete, ya Mustafa! Şu anda bekliyor eshab-ı safa! Sana cennetten getirdim bir Burak, Davet-i Rahmandır edesin idrak. Çekti o anda Burak’ı Cebrail, Önüne düştü ona oldu delil. Göz açıp kapamadan Kudüs’e vardı, Etrafını bütün nebiler sardı. Enbiya ervahı karşı geldiler, Mustafa’ya izzet ikram kıldılar. Geçerek mihraba O hayr-ül-enam, Enbiya ervahına oldu imam. Gece durmadı yola oldu revan, Bütün göklerden geçip etti seyran. Her birinde türlü hikmetler gördü, Cebrail’le varıp Sidre’ye erdi. Cebrail’in durağıdır o makam, Yerle gök ta ki tutalıdan nizam. Gelip Cebrail makamında durdu Rahmeten lil-âlemin ona sordu: Bilemem, bu yolları ben nideyim, Burada garibim, nere gideyim? Cebrail dedi, sen ki Habibsin, Sanma bu yerlerde öyle garipsin, Burada bitti benim seyrangâhım, İlerisinden dahi yok âgâhım. Eğer geçsem zerre kadar ileri, Yanarım hemen ey Hakkın serveri. Dedi Cebrail’e o şah-ı cihan: O halde sen yerinde kal bir zaman. Söyleşirken Cebrail ile kelam, Geldi Refref önüne, verdi selam. Aldı o şah-ı cihanı o zaman, Sidre’ye giderek getirdi heman. Gördü gök ehli ibadette hepsi, Her biri bir türlü taatte hepsi. Hep gök ehli cümle karşı geldiler, Mustafa’ya izzet ikram kıldılar. Merhaba ya Muhammed dediler, Ey şefaat kân-ı Ahmed dediler. Her biri kutladı miracını, Dediler giydin saadet tacını. Yürü artık meydan senin bu gece, Sultan ile sohbet senin bu gece. Hepsi ile görüşüp geçti öte, Varıp erişti O ulu hazrete. Rabbimiz harfsiz, kelimesiz ve sessiz Konuştu Mustafa ile şüphesiz. Dedi ki mahbub-u matlubun benim, Sevdiğin can ile mabudun benim. Gece gündüz durmayıp istiyordun, Bir kez görsem cemalini diyordun. Gel Habibim sana âşık oldum ben, Cümle halkı sana köle kıldım ben. Ne muradın var ise kılam reva, Eyleyem bir derde bin türlü deva. Mustafa dedi ya Rabbel-âlemin. Ey affı ve hediyesi çok kerim, O zayıf ümmetimin hali ne ola, Hazretine nice onlar yol bula? Ya İlahi hazretinden hacetim, Şu dur ki, ola en makbul ümmetim. Hak tealadan duyuldu bir nida, Ya Habibim ben sana kıldım atâ. Ümmetini sana verdim ey Habib, Cennetimi onlara kıldım nasib. Ey Habibim nedir, o ki diledin, Bir avuç toprağa minnet eyledin. Zatıma ayna edindim zatını, Beraber yazdım adımla adını. Ya Habibim anlıyorum ben seni, Görmeğe hiç doyamazsın sen beni. Tez varıp davet et kullarımı, Ta gelip de göreler didarımı. Göz açıp kapamadan Fahri cihan, Ümmühanın evine geldi heman. Her ne gelmişse Mirac’da başına, Cümlesin haber verdi eshabına. Dediler ey kıble-i İslam-ı din, Kutlu olsun sana Mirac-ı güzin. Hepimiz kullarız, sen ise şahsın, Gönlümüzde daim parlayan mahsın. Bize, ümmet olmak devleti yeter, Müslüman olmanın izzeti yeter. Süleyman Çelebi Kelimeler: Ebter: Güdük, neticesiz, kısır Mütemadiyen: Devamlı Felek: Gök Rahmeten lil-âlemin: Âlemlere rahmet olan Resulullah Necat: Kurtuluş Dürdane: İnci Hayrülbeşer: İnsanların en iyisi Nagehan: Hemen Dilber: Güzel Mehpeyker: Ay yüzlü Nigâr: Güzel yüzlü sevgili Muştu: Müjde Hulk-i hasen: Güzel ahlak İlm-i ledün: Bâtın ilmi Kân: Menba, kaynak Şefi-ül-müznibin: Günahlara şefaatçısı Revan: Akan, uçan Heman: Hemen Semavat ü zemin: Yer ve gökler Furkan: Kur’an-ı kerim Ruşen: Parlak aydın Gülşen: Gül bahçesi Tahmid: Hamd Tevhid: La ilahe illallah demek Hümam: Himmetli Hulle: Cennet elbisesi Burak: Resulullahı miraca götüren hayvan Burak-ı muteber: Uygun bir burak Hayrülenam: İnsanlarını en iyisi Seyrangah: Gezme yeri Agâh: Haberdar Mahbub: Sevilen Matlub: İstek Rabbelâlemin: Âlemlerin rabbi Hacet: İstek Atâ: Hediye Güzin: Seçilmiş, beğenilmiş Mah: Gökteki ay, mahveden, peygamberlik nuru. Küfür karanlıklarını mahvettiğinden, Resulullah’a mah da denmiştir
"Her şey üç yıl, on bir hafta ve iki gün önce ekim ayının on beşinde başladı - tarihi çok doğru hesaplıyorum, çünkü her gün ayrı bir işkence. Eğer hikayemde boşluk bırakırsam bana söyleyin," dedi.
Yeşil Çay, Sheridan Le FanuSayfa 35 - Can Yayınları
Thomas Carlyle - Hz. Muhammed(sav)
“Biz Hz. Muhammed'i peygamberlerin en önde geleni olduğu için değil, kendisinden en serbestçe söz edebileceğimiz peygamber olduğu için seçtik. O hiçbir surette peygamberle­rin en hakikisi değildir, ama bence hakiki bir peygamber­dir. Ayrıca, aramızda kimsenin Müslümanlığı kabul etmesi gibi bir tehlike bulunmadığından onun bütün iyiliklerini dosdoğru söylemek istiyorum. Onun sırrına varmanın yolu budur: Onun dünyadan ne anladığını kavramaya çalışalım. Böylece dünyanın ondan ne anladığı ve ne anlamakta olduğu daha kolay cevaplandırılabilir bir soru halini alacaktır.” … “Bu adamın (Hz. Muhammed’in) söylediği sözler bin iki yüz yıldan beri yüz seksen milyon in­sana hayat rehberi olmuştur. Bu yüz seksen milyon insan da, tıpkı bizim gibi, Tanrı tarafından yaratılmıştır. Şu anda Hz. Muhammed'in sözlerine inanan Tanrı'nın yaratıkları, başka sözlere inananlardan sayıca daha fazladır. Her şeye gücü yeten Tanrı'nın bunca yaratığının uğrunda yaşayıp öldükleri bu inancın sefil bir manevi düzenbazlık olduğunu nasıl düşünebiliriz? Ben kendi hesabıma böyle bir şeyi kabul edemem. Her şeye inanırım, fakat buna inanamam. Eğer düzenbazlık böylesine gelişmiş ve kabul görmüş olsaydı bu dünya hakkında ne düşüneceğimizi hiç bilemezdik.” “Bu gibi düşünceler çok acınacak şeylerdir. Eğer Tanrı'nın gerçek eseri hakkında biraz bilgi edineceksek bu düşünce tarzlarını tamamen reddetmeliyiz. Onlar bir şüphecilik çağının ürünleridirler, çok talihsiz bir manevi kötürümlüğe ve insan ruhunun ölümüne delalet ederler. Bu dünyada şimdiye kadar böylesine tanrısız bir düşünce tarzının ortaya atılmış olduğunu sanmıyorum. Bir düzenbaz nasıl böyle bir düşünce tarzını kurabilir? Bir düzenbazın tuğladan bir ev kurması bile mümkün değildir! Eğer harcın, pişmiş tuğlanın ve kullandığı diğer malzemenin özelliklerini doğru bir şekilde bilmez ve inceleyemezse yaptığı şey bir ev değil, ancak bir moloz yığını olacaktır. Böyle bir yapı yüz seksen milyon kişiyi barındırmak üzere on iki asır ayakta duramaz, hemen yıkılır. Bir insanın kendini tabiat yasalarına uydurması, tabiat ve eşya ile gerçekten bütünleşmesi gerekir. Aksi halde tabiat ona, "Hayır, asla!" diye karşılık verecektir.” “ ‘Yüce Tanrı'nın ilhamı ona zekâ bahset­miştir.’ Öyleyse her şeyden önce onu dinlemeliyiz.” “Dolayısıyla, biz Hz. Muhammed'i asla bir batıl, bir göster­melik, zavallı ve haris bir entrikacı olarak görmek istemiyo­ruz. Onu bu şekilde düşünmemiz imkânsızdır. Getirdiği mesaj da gerçekti; bilinmez derinliklerden gelen ciddi ve belirsiz bir ses! Onun ne sözleri, ne de eserleri sahteydi. Batıl ve taklit değillerdi. Kainatın o geniş göğsünden fış­kırmış ateşten bir hayat külçesi! Dünyanın yaratıcısı ona dünyayı tutuşturmasını emretmişti. Hz. Muhammed'e yüklenen kusurlar, noksanlar, samimiyetsizlikler gerçekten ispatlana­bilmiş olsalardı bile onun hakkındaki bu temel gerçeği yıka­mazlardı.” “Hz. Muhammed'in zengin bir dul olan Hz. Hatice'nin hizmetine nasıl girdiği ve bu hizmet nedeniyle tekrar Suriye çarşıla­rına seyahat edişi, görevini nasıl bir bağlılık ve ustalıkla yap­tığı, Hz. Hatice'nin ona olan minnettarlık ve saygısının nasıl art­tığını ve nihayet evlenmelerinin hikâyesini Arap yazarları açık ve güzel bir üslûpla anlatırlar. Bu sırada Hz. Muhammed yirmi beş yaşındaydı. Hatice ise kırk. Buna rağmen hâlâ güzel bir kadındı. Hz. Muhammed bu nikâhlı velinimetiyle sevgi ve sü­kûnet dolu bir evlilik hayatı yaşamış ve sadece onu sevmiştir. Gençlik çağlarını böylesine özel, böylesine sakin ve alçak gö­nüllü bir şekilde geçirmiş oluşu, onun bir sahtekâr olduğu te­orisini büyük ölçüde baltalar. Kırk yaşına gelinceye kadar ilâhî bir görev aldığından hiç söz etmemiştir. Kendisine yük­lenilen-gerçek veya gerçek dışı- bütün düşkünlükler, Hz. Muhammed elli yaşına geldikten ve Hatice öldükten sonra baş­lar. Buna göre, o zamana kadar Hz. Muhammed'in bütün "ihti­ras"ı dürüst bir hayat geçirmekten ibaretmiş. İyi bir şöhret ve onu tanıyanların kendisi hakkındaki iyi düşünceleri o ta­rihe kadar ona yetiyormuş. Yani, "dünya nimetlerinden ya­rarlanmak" için yaşlanmayı, gençlik ateşinin sönmesini ve dünyanın kendisine bir iç huzurundan başka verecek bir şeyi kalmamasını beklemiş ve sonra da artık tadını çıkaramayaca­ğı bir zevki elde etmek için bütün geçmişini ve karakterini inkâr edercesine sefil bir şarlatan olmuş!.. Ben kendi hesabı­ma böyle bir şeye kesinlikle inanamam.” “Hayır! Bu parlak siyah gözlü, toplumu düşünen yüce ruhlu çöl çocuğunda şahsi ihtirasın ötesinde birçok düşünce vardı. Sessiz, yüce bir ruh. O, dürüst ve ciddi davranmaktan kaçınamayan ender insanlardandı. O samimi ol­mak üzere yaratılmıştı. Diğer insanlar birtakım kalıplar ve söylentilerle hareket eder ve bununla yetinirken, o ise kendini hazır reçetelere, birtakım kalıplara uyduramazdı. O kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile baş başa kalmış bir in­sandı. Daha önce de söylediğim gibi, o büyük varoluş bilin­mezi bütün dehşet ve gösterisiyle parıldıyordu. Hiçbir söy­lenti bu sözü edilemez gerçeği ondan gizleyemezdi: "İşte ben buradayım!" Böylesi bir samimilik -biz buna samimilik adını veriyoruz- gerçekten ilâhî bir şeye sahipti.” “Böyle bir adamın sözü, doğrudan doğruya yaratılışın özvarlığının sesiydi, insanlar bu sözü dinlerler. Dinlemelidirler de. Başka hiçbir şeyi dinle­medikleri gibi... Çünkü bundan başka her şey, bununla kı­yaslandığında boş lâftan ibarettir. Ta eskiden beri bütün kut­sal ziyaret ve seyahatlerinde bu adamda binlerce düşünce ya­şamıştır: “Ben neyim? İnsanların evren adını verdikleri, içinde yaşadığım bu sırrına varılmaz şey nedir? Hayat nedir? Ölüm nedir?” Hıra Dağı'nın, Sina Dağı'nın sarp kayalıkları, vahşi ıs­sız çöller bu sorulara hiçbir cevap vermiyordu. Mavi parıltılarla yanan yıldızlarıyla başının üzerinde sessizce uzanan o büyük gökyüzü de bunlara cevap vermiyordu. Hiçbir cevap yoktu. Bu sorulara ancak Tanrı ilhamıyla dolu olan insanın kendi ruhu cevap verebilirdi.” “Bu devirde Hz. Muhammed'i art niyetle, şuurlu bir samimiyetsizlikle ve sırf düzenbazlıkla suçlayan bir tenkitçiyi anlamak katiyen mümkün değildir. Onu tam ve şuurlu bir düzenbazlık ortamı içinde yaşamak ve Kur'an'ı bir sahtekârın ve düzenbazın yapabileceği bir şe­kilde yazmakla suçlamak benim aklımın almayacağı bir dav­ranıştır.” “Hakkında pek çok şey söylenmiş olmakla birlikte Hz. Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi. Eğer onu birtakım aşağılık zevk ve duyguların, hatta herhangi bir hazzın tatmi­nini kendine gaye edinmiş adi bir zevk düşkünü olarak gö­rürsek büyük bir hataya düşmüş oluruz. Son derece sade bir ev hayatı vardı Hz. Muhammed'in! Bütün yiyip içtiği arpa ekme­ğinden ve sudan ibaretti. Bazen aylar boyu ocağında ateş yandığı olmazdı. Çoraplarını kendisinin onardığı, hırkasını kendisinin yamadığı haklı bir gururla kaydedilir. Hz. Muhammed hep çalışıp çabalayan yoksul bir adamdı, aşağılık insan­ların amaçları onu hiç ilgilendirmezdi. Bence o hiç de fena bir adam değildi! Onda herhangi bir hırstan çok daha yüce bir şeyler vardı. Yoksa yirmi üç yıl onun buyruğunda, onun­la omuz omuza dövüşen o vahşi Araplar ona böylesine saygı gösterirler miydi! Bunlar sık sık birbirleriyle çatışan, yırtıcı bir coşkunlukla birbirlerine düşen vahşi insanlardı. Gerçek bir yetenek ve yiğitliğe sahip olmayan kimse onları yönete­mezdi. Ona peygamber mi diyorlardı? Evet! Karşılarında apaçık duran, hiçbir sır perdesiyle örtülü olmayan, herkesin gözü önünde hırkasını yamayan, savaşan, görüşmelerde bu­lunan bu adama peygamber diyorlardı. Kendisine ne isim verilirse verilsin, onun nasıl bir adam olduğunu elbette ki görmüşlerdi. Başında taç bulunan hiçbir imparator kendi eliyle yamanmış bir hırka giyen bu adam kadar saygı görmemiştir. Yirmi üç yıllık çetin bir deneme boyunca ona kesinlikle itaat edilmiştir. Böyle bir imtihandan ancak gerçek bir kahraman başarıyla çıkabilir.” “Çünkü o son bir iki yüzyıl içinde insan soyu­nun beşte birinin dini ve yol göstericisi olmuştur. Hepsinden önemlisi, İslâm, yürekten bağlanılan bir din olmuştur. Müslümanlar dinlerine gerçekten bağlıdırlar ve ona göre yaşamaya çalı­şırlar. İlk çağlardan beri hiçbir Hristiyan -belki modern çağ­lardaki İngiliz Püritenleri hariç- Müslümanlar kadar kuvvet­li bir inanca sahip olmamışlardır. Müslümanlar dinlerine yü­rekten bağlanmışlar ve onunla zamana ve sonsuzluğa mey­dan okumuşlardır. Bu gece Kahire sokaklarında bekçi, "Kim­dir o?" diye bağırdığında, yolcunun ağzından gerekli yanıtla birlikte şu sözler de çıkacaktır: "Allah'tan başka Tanrı yok­tur." "Allah-u Ekber" ve "İslam" kelimeleri bu milyonlarca Müslümanın ruhunda ve günlük hayatında derin yankılar uyandırmaktadır. Gayretli din görevlileri İslam'ı Malezyalı­lar, zenci Papualılar, vahşi putperestler arasında yayıyorlar. İyi, kötüyü yeniyor, onun yerini alıyor.” “İslam, Arap kavmi için karanlıktan aydınlığa doğuştur. Arabistan onun sayesinde ilk defa canlılık kazanmıştır. Dün­ya yaratıldığından beri çöllerde başıboş dolaşan, kimsenin ta­nımadığı, çobanlıkla uğraşan zavallı bir kavim, inanılır bir sözle birlikte gökten gönderilen bir peygamber - kahramana kavuşuyor. Kimsenin tanımadığı kavim, bütün dünyaya ün salıyor, dünya çapında büyüyor ve Arabistan bir yandan Granada'ya, öte yandan Delhi'ye kadar uzanıyor. Çevresine cesaret, ihtişam ve deha ışıkları saçarak yüzyıllar boyu dünyanın büyük bir kesimi üzerinde bir güneş gibi parıldıyor. Çünkü inanç, büyük, hayat veren bir şeydir. Bir kavim, inanç sahibi olursa verimli, yüceltici bir tarihe kavuşur. Bu Araplar, bu Hz. Muhammed denen insan ve o bir tek asır; değer­siz, kara bir kum yığınından ibaret görünen bir ülkeye düşen bir kıvılcımdan, bir tek kıvılcımdan başka ne olabilir bu? Ama hayır! Bu kum yığınının gerçekte bir barut yığını oldu­ğu anlaşılmıştır. Delhi'den ta Granada'ya kadar gökleri tu­tuşturan bir patlayıcı madde yığını!” “Daha önce de söylemiştim: Büyük Adam, daima gökten inen bir şimşektir. Bütün insanlar onu yakılmaya hazır şey­ler gibi bekler ve o gelince de hep birden tutuşmuşlardır.” (Kahramanlar, Thomas Carlyle, Beyaz Balina, 2000)
Reklam
"Handuvarları şiirini ezberleyin."
HAN DUVARLARI : Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı, Bir dakika araba yerinde durakladı. Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar... Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya, Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya. İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı... Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları, Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler... Ellerim takılırken rüzgârların saçına Asıldı arabamız bir dağın yamacına. Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, Yalnız arabacının dudağında bir ıslık! Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar, Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu. Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince. Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi. Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi. Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine. Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine. Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali, Sonunda ademdir diyor insana yolun hali, Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan. Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor... Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine. Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan; Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu: Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri. Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı, Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı. Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor. Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı. Gitgide birer ayet gibi derinleştiler Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler... Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın maniler, açık saçık resimler... Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı. Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa; "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan Baba ocağından yar kucağından Bir çiçek dermeden sevgi bağından Huduttan hududa atılmışım ben" Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi... Gözüm imza yerinde başka ad görmedi. Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş! Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; Araya gitti diye içlenme baharına, Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!... Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk, Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk. Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri. Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor... Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar. Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide, İki dağ ortasında boğulan bir geçide. Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden: Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla. Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu, Burada son fırtına son dalı kırıyordu... Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla, Savrulmaya başladı karlar etrafımızda. Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü... Gönlümde can verirken köye varmak emeli Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!" Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana Biz menzile vararak atları çektik hana. Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş. Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor, Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor... Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri, Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri. Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor, Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor; "Gönlümü çekse de yârin hayali Aşmaya kudretim yetmez cibali Yolcuyum bir kuru yaprak misali Rüzgârın önüne katılmışım ben" Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı, Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı... Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde. Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık, Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık. Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım, Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım! "Garibim namıma Kerem diyorlar Aslı'mı el almış haram diyorlar Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben" Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında, Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında. Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı! Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı! Az değildir, varmadan senin gibi yurduna, Post verenler yabanın hayduduna kurduna!.. Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu: "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?" Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende, Dedi: "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!" Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti, Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti... Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi. Aradan yıllar geçti işte o günden beri Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim. Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar, Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar! Ey garip çizgilerle dolu han duvarları, Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!.. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
Reklam
2
272
2.717 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.48