• Kartlar ve Günler diye bir film çekmeyi düşledim dün gece yarısı. Ne kadar fazla kart olursa günler o kadar azalacaktı. Günler çoğaldıkça ama kartlar hükmünü kaybedecekti garip kalabalıkta. Dışarı çıktım gece gece, kartlara bakmam lazımdı hayalimdeki. Her gün olur muydu bilmiyorum ama. Trajik bir araba sesi duydum tam da olmasını istediğim yerde. Trajik doğru kelime değildi biliyorum ama doğru güne gelmiştim nihayet. Adım adım cehenneme sürüklenmediğimizi kimse iddia edemezdi, iddialı bir film yapacaktım ben de. Kartları aramaya başladım büyük bir heyecanla. Babasını arayan küçük kız çocukları gibiydim adeta. Bir sigara bile yakardım o karanlıkta bırakmamış olsaydım. En güzel sigara karanlıkta içilen sigaradır bence. Bırakanlar için de benzer etkinlikler yapılmalı bence. Kilimanjaro'nun tepesinde sigara içenler için hazırlanmış kartı bulmaya yaklaştığım farkındaydım. Ben bazen bazı şeyleri önceden hissederim. Hayır demir yolunun üzerinde yaklaşmakta olan treni hissetmek gibi değil, yarının geleceğini hissetmek gibi hiç değil. Daha çok hangi kartın hangi sahneye daha çok uyacağı ile ilgili bir şey bu. Ölümlü dünyada ne isteyebilir ki insan başka, ölmemek belki bir de. Günler hızla akarken düşünmüyor insanlar öleceğini- daha çok kartların karılması ile ilgili bu da herhalde. Her şey birbiriyle bağlantılı tabii. Bir mazgal kapağından aşağıya baktım, uygun kartın orada olduğunu biliyordum elbette, daha doğrusu hissediyordum, şu biraz önce bahsettiğim hisle. Başlangıçtan sonraki sahne için o kart gerekliydi ve elimdeki günler bitmek üzereydi daha yeni başlamasına rağmen her şey. Her şey daha yeni başlarken, her şeyin çok yakında biteceğini hissettiğiniz oldu mu hiç. Ben hep yaşarım aynı anı. Her filmden önce böyle dolaşmaya çıkarım ve toparlarım elimden geldiğince gerekli olan her şeyi. Benden başka kimse ne gerektiğini bilemez film için. Mesela şu mazgaldan hissettiğim kart tam da gerekli olan şeydi şimdi. İşim gereği pis ortamlara girmeye çekinmem, karakterimden ödün vermem. Benim karakterim zaten işim, bunun için doğmuşum- kedi ve gökdelen ama agorafobi kartı da tam bu an için var. Ama gerek de yok aynı zamanda, bu karanlıkta o karanlığa dahil olup siyah ve kömür gibi olan bir koyuluğa girmek en son istediğim şey. Zaten bütün kartlar henüz dağıtılmadı, hala filmime gerekli bir iki gün bulabilirim sokakta. 10 yıl sonra şu geceye bakıp, kariyer rekoru kırmaya en çok yaklaştığım bu dönemi gururla hatırlayacağıma eminim. On yıl sonra nerede olurum acaba. O mazgaldaki hissi yaşar mıyım tekrar. Ama artık geçmişi düşünmemeliyim, o kartlar geride kaldı epey, şimdi yeni günlere yelken açmam gerekiyor. Yeni yelkenlere göz kırpmak, yeni gözlere şarkı söylemek, yeni şarkılara isyan etmek, yeni isyanlara ön ayak olmak gerek. Yeni olan her şeyin biraz küf kokması normal mi,bir sigara daha içsem mi- Ural dağları yeterince soğuk mu bunun için. En güzel sigara soğukta içilen sigara bence. İlk yardım daha kolay oluyor hem soğukta. Birisine ilk defa yardım ederken çok dikkat etmeli insan. Hayatın karşısına ne çıkaracağını düşünemiyor o zaman. İşte şurada vitrinde bir Ölümden önceki son çıkış kartı, sanki camı kır beni al diye bağırıyor bana. Camı kırıyorum, alarm çalıyor, kart bana geliyor, henüz günlerimizi tüketmedik ama. Koşuyorum haliyle, insan koşarken ve hatta kaçarken oldukça fazla şey düşünebiliyor. Akışkanlık mesela,akışkan olsaydık daha mı kolay olurdu hayatımız. Önemli olan dış güzelliği olmazdı o zaman, çünkü değişirdi her şey her zaman. Hem akışkan olsaydık o mazgalın altındaki gerçeği de daha kolay kabullenebilirdim belki. Koşarken elimdeki kartla başka bir şeyi daha düşündüm. Filmimin çıkacağı günün özel bir anlamı olmalıydı. Neden yedi güne sığmak zorundaydık ki. İstediğimiz kadar güne sahip olabilmeliydik aslında. Kötü olan günleri attığımızda hala elimizde yeterince kart kalabilir böylece. Hangi gün çıkaracaktım filmi , önemliydi evet. Anneler günü çıkarsan babaların hatırı kalırdı, dünya fotoğrafçılık günü çıkarsam ressamların. Yaklaşan bir gece bekçisi görünce ben de yavaşladım elbette. Tepki çekmemem lazımdı. Gece bekçileri uzun zamandır yuvalarından çıkmıyorlardı. Bu gece kesinlikle özel bir geceydi ve bu gece bekçisinin beni bir sonraki kartıma ulaştıracağını hissettim yine. Durdum , ateş istedim bekçiden sokak lambasının altında. Çıkardı ama benim sigaram yoktu, sigara da istedim haliyle, verdi ama bırakmıştım ben sigarayı. İçmesini de istedim haliyle, birlikte de içebilirdik bekçiyle. En güzel sigara ortaklaşa içilen sigaradır. Bekçi de bırakmaya çalışıyormuş sigarayı, sadece geceleri içmeye başlamış son zamanlarda. Ben de sadece gündüzleri hayata küstüğümü söyledim bekçiye. Ortak yanları olan insanlar daha kolay anlaşabiliyor diye duymuştum, yalanmış. Bekçi düdüğünü çaldı ben yine koşmaya başladım. Androjen hormonlarım bir sonraki kartın çok yakınlarda olduğunu haber verircesine savruluyorlardı bir o yana, bir bu yana. Bir sonraki gün asla gelmez dedim kendi kendime ve yerde gece bekçisinin şapkasını gördüm. Yine doğru yerde doğru zamanda hissetmenin faydasını görmüştüm. Yalnız uyku tutmayanlar için kartı parlıyordu şapkanın içinde. Gece daha bitmemişti ama ben nedense uykumun geldiğini fark ettim. Uykunun gelmesi sorun değil de, böyle şeylerde toplum normlarının dışına çıkmayı fazla sevmiyorum. Uykusu gelen birisi uyumalı diye bir şeyler okumuştum bir zamanlar. Okuduğum her şeye inanan birisi değilim tabi ki, hem sadece üç gün vardı elimin altında. Kartlar ve Günler isimli bir filmde de daha fazla gün ve daha fazla kart olmalıydı ters orantılı. O zaman, başka bir günde başka bir bekçiyle, diyerek eve dönüşümü hatırlarım da çok eğlenmiştik. Kiminle bilmiyorum , sonuçta arkama takılan pis bir köpekten başka refakatçim yoktu eve giderken. O da pisti zaten, Başka bir tanrı ile hasbıhal kartını nereden bulacağımı hissettiysem de uyku dağları tutmuştu. Kilimanjaro ve Urallara da gidemeyeceğim için eve dönmek zorunda kaldım. Her çektiğim filmden önce eve dönmeyi düşünürüm zaten. Hepimiz düşünmez miyiz ki bazen eve dönmeyi? Üstelik elimizde çekilmesi gereken bir film varken. Günler torbaya dolmuyor ki, çekeriz zamanı geline elbet, ilk önce şunu bir yazalım da.
  • https://filmhafizasi.com/...em-for-a-dream-2000/

    998 Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü daha önce kimsenin adını duymadığı genç yönetmen Darren Aronofsky kazandı. Yönetmenin aile üyeleri ve arkadaşlarından yüzer dolar borç alarak çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan Pi (1998), bağımsız yapım şirketi Artisan Entertainment’ın dikkatini çekti ve şirket sadece filmin dağıtım haklarını satın almakla kalmayıp Aronofsky’ye bir sonraki projesinde fon sağlamayı da teklif etti. Yönetmen Aronofsky ilk filmiyle psikolojik gerilim türünün ustalarından biri olacağının sinyalini vermiş, yönetmenin bir sonraki projesi merakla beklenmeye başlanmıştı.

    İki yıl sonra takvimler 2000 yılını gösterirken merakla beklenen ikinci film Requiem For A Dream izleyiciyle buluşur. Filmin senaryosu Hubert Selby Jr.’ın aynı adlı romanından uyarlanırken yazar ve Aronofsky birlikte çalışmış, temelde dört bireyin eroin, kokain ve diyet haplarına olan bağımlılıkları işlenmiştir. Ama filmin isminden de anlaşıldığı üzere ana tema bir düşe, bir umuda olarak olan bağımlılık ve bunun tehlikeli sonuçlarıdır.

    Başrolleri paylaşan Ellen Burstyn, Jared Leto ve Jennifer Connelly gibi isimlerin performansları, kurgusu ve görüntü yönetmenliğiyle kült statüsüne ulaşan filmde Aronofsky ile kariyerinin başından beri işbirliği yapan, gelecekte de bu işbirliğine devam edecek olan olan Clint Mansell’in müzikleri, karakterlerin duygularını filmin doğasına uyan ham ve işlenmemiş bir şekilde seyirciye aktarmaktadır.

    Geçtiğimiz 18 yıl içinde film defalarca analiz edilmiş, üzerine okumalar yapılmıştır. Yönetmen Aronofsky’nin tarzı yıllar içinde çektiği The Fountain, The Wrestler, Black Swan ve son olarak Mother! ile daha da oturmuş ve artık Requiem For A Dream’in yönetmenin filmografisi içindeki yeri incelenmeye başlanmıştır.

    Beni yıllar sonra Requiem For A Dream üzerine bu okumayı yapmaya iten ise -kulağa ne kadar ilgisiz gelse de- bir biyoloji makalesiydi. Pek sık yan yana gelmeyen üç kavram olan sinema, benlik ve biyoloji üçgeninde bir yazı yazma fikri heyecan vericiydi. Yönetmen Aronofsky’nin yanı sıra bunu mümkün kalan bir diğer isim ise akademik çevre dışında ismi çok bilinmeyen bir profesör olan Alfred Tauber. Boston Üniversitesi’nde ders veren 1947 doğumlu Alfred I. Tauber, özellikle biyokimya ve felsefe üzerine çığır açıcı olarak nitelendirebilecek bazı makaleler yazmıştı. Ona göre bağışıklık sistemi ve insan psikolojisindeki benlik algısı düşündüğümüzden daha çok birbirine benzer. İmmünoloji yani bağışıklık bilimi sadece biyolojinin bir alt türünden ibaret değildir. İçinde psikoloji ve sosyolojiyi de harmanlayan, insan doğasına dair bir disiplindir. Bu da akla hemen sinemayı getiriyor tabii ki. Acaba Tauber’in insan doğasına dair yazdıklarını, filmleri okurken kullanabilir miydik? Aklıma Requiem For A Dream’in gelmesiyle eureka anını yaşadım. Karakterlerde ve onların hikâyelerinde bunların hepsini görebildiğimizi fark ettim. Hatta birebir örtüşüyorlardı, bu fikirleri keşfetmek için belki de daha uygun bir film yoktu. Bu sayede hikâyedeki bazı taşlar yerlerine daha iyi oturuyor ve karakterlerin motivasyonlarında değişiklikler daha rahat gözlemlenebiliyordu.

    Öncelikle Requiem For A Dream’in bağımlılıkla ilgili olduğu kadar benlikle de ilgili bir film olduğu ön kabulüyle yola çıkmalıydık. Çünkü bağımlılıklarımız, benliğimizle olan ilişkimiz hakkında çok fazla şey söylüyordu. Filmdeki karakterlerin bağımlılıkları, aslında kimliklerini devam ettirmek için süregelen bir adaptasyon savaşından ibaretti. Tıpkı her hücrenin varlığına devam etmek için verdiği mücadele gibi.

    Yapısalcılık ekolüne göre her şeyin temelinde yer alan ben ve diğeri ayrımı, eski hücre tanımında da vardır: hücrenin saldırmadığı her şey benliğin bir parçasıdır. Akademisyen Tauber’ın katkıları ise işte bu noktada gerçekleşir. En basit tanımıyla özbağışıklık kavramı, benlik konusunda çok daha esnek bir çerçeve çizer. Dinamik kimlikler ön plandadır. İçsel ve dışsal faktörler göz önünde bulundurularak benliğin değiştiği vurgulanır. İstisnalar önemlidir; normalde verilen tepkilerin bazı koşullarda verilmediği ya da verilmeyen tepkilerin bazı koşullarda verildiği anlaşılır. Requiem For A Dream’e baktığımızda bu istisnaların filmin hikâyesinin başlangıç noktalarını, benliğe yabancı durum ile nasıl başa çıkıldığının ise köşe taşlarını oluşturduğunu görürüz.

    Filmin karakterleri Sara, Harry, Marion ve Tyrone hikâyenin başında oldukça sabit kişiliklere sahiplerdir.

    Sara kocası öldüğünden beri yapayalnız olan, bütün zamanını televizyon karşısında doldurmaya çalışan yaşlı bir kadındır.

    Harry, bir serseri mayındır. Hayata dair geniş çaplı bir planı yoktur. Günü gününe yetecek kadar para kazanıp aynı zamanda kısa yoldan köşeyi dönme hayalleri kurar.

    Tyrone tıpkı Harry gibi zaman öldüren biridir. İstediği, bir gün başarılı olup annesini memnun etmektir, annesi artık hayatta olmasa da.

    Marion ise güzelliği ve tarzı ile ön plana çıkarılan, ailesiyle sorunlar yaşayan genç bir kadındır.

    Harry, Tyrone ve Marion karakterleri filmdeki ilk sahnelerinden itibaren uyuşturucu kullanırken gösterilir. Sara’nın durumunda ise herhangi bir uyuşturucu madde kullanmadığı halde bağımlı olmaya müsait bir kişiliğin ipuçları verilir.

    Filmin başlangıç noktalarını oluşturan istisnalardan ilki hamilelik sürecidir. Tauber, anneden farklı bir DNA dizilimine sahip olmasından dolayı yabancı olarak algılanan fetüsün saldırıya uğramamasını bir mucize olarak tanımlar. Bunu sosyal hayata uyarladığımızda, sadece hamilelik değil bütün ebeveyn-çocuk ilişkisi boyunca görebiliriz. Sara ve Harry’nin ilişkisi, yaşadıkları bakımından bunun ekstrem bir örneğidir. Kocasının en sevdiği elbiseye sığmak için diyete giren naif bir kadından elektroşok tedavisine giden çöküşü boyunca Sara, Harry’e asla zarar vermez. Sara, Harry’nin bütün sorularına rağmen hiçbir şey yokmuş gibi davranır ve asla ondan yardım istemez. Üstelik fetüsün anneye zarar verdiği bir sürü durum olmasına rağmen, örneğin filmin başında Harry ile tanışmamız annesinin televizyonunu kiralamak için onu dolaba kilitlemesiyle olur.

    Simbiyoz bunlardan diğeridir. Ortak yaşam olarak da çevrilebilecek olan simbiyoz kavramı, her ne kadar birbirlerinden farklı olsalar da yaşamlarına devam etmek için birbirlerine ihtiyaç duyan hücreler anlamına gelir. Tauber bu iki hücrenin birbirine saldırmamasını bağışıklığın bir istisnası olarak görmektedir. Filmde bunun karşılığı Harry ve Marion’ın ilişkisidir. Seyirci olarak ilişkilerini gözlemleyebildiğimiz kadarıyla hayatlarında uyuşturucu hep olmasına rağmen beraber olmayı başarırlar ve birbirlerine iyi gelen enerjileri vardır. Birbirlerinden kopmaya başladıklarında ise gerçek anlamda çöküşleri gerçekleşir.

    Bu istisnalardan sonuncusu hücrenin kendi kendine saldırması durumudur. Bu, filmin ‘‘kış’’ segmentinin başladığı bölüme tekabül eder, yani Requiem For A Dream’i Requiem For A Dream yapan sahnelere. Simbiyoz, anne-çocuk ilişkisi gibi umut veren mucizelerden sonra bu değişim seyircide şok etkisi yaratmaktadır.

    Film ilerledikçe baştaki statik kişilikler yabancı bir durumla karşılaşıp dinamik hale gelirler. Bu durumun ‘‘iyi’’ veya ‘’kötü’’ olması önemli değildir, bağışıklık sistemi yapısı gereği bir şekilde tepki vermek zorundadır.

    Sara, sonunda koltuktan diğer tarafa geçme fırsatı yakalar. En sevdiği yarışma programlarının birinden davet alır.

    Uyuşturucu ticareti sayesinde Harry ve Tyrone’un eline birden köşeyi dönebilecek miktarda yüklü para geçer.

    Marion ise yine bu para sayesinde hayalindeki gibi bir butik açabilecek duruma gelir.

    Ancak benlik karşılaştığı bu fırsatları ve bunların olası sonuçlarını birer tehdit olarak algılar. Karakterleri umutlarını yitirmemek adına normalde asla yapmayacaklarını düşündükleri şeyleri yaparken izleriz; bağlılıklarını devam ettirme, yani benlikleriyle olan ilişkilerini sürdürme uğruna değişim süreçlerinden geçerler. Bu, kendine saldırmaya kadar giden yıkıcı bir değişimdir. Elektroşok tedavisi gören Sara’yı ziyarete gelen arkadaşları, Sara’nın eski haliyle alakası olmadığını ve bir daha da asla olamayacağını fark edip durakta ağlamaya başlarlar, çünkü o kurtulmak uğruna kendi benliğini yok etmiştir. Eroin kullanmaktan iltihaplanan kolu son çare ameliyatla kesilen Harry, hemşirenin ona kız arkadaşını getireceğine söz vermesine rağmen onu dinlemez. Kilometrelerce ötede fuhuş yaptıktan sonra evine dönen Marion ile ortak yaşamlarının bittiğini fark etmesi ile kendi sonu da gelmiştir; gerçekten de bir parçası, bir uzvu kopmuştur.

    Tyrone ise hapishanenin vahşi ortamından yine benliğinden fedakarlık yaparak kurtulmaya çalışır, annesiyle olan bağının onu her zaman korumayacağını bilerek.

    Seyirci olarak filmin sinema tarihine geçmiş son sahnesini defalarca izlememize rağmen zor hazmederiz. Bütün karakterler cenin pozisyonuna geçip bize anne karnındaki zarar görmedikleri huzurlu ortama geri dönmek istediklerini anlatır.

    Aradan geçen yıllara rağmen Requiem For A Dream’i başka bir açıdan izleyip yorumlayabilmenin hâlâ mümkün olduğunu görüp Aronofksy ve Tauber gibi isimlere, birbirinden uzak düşündüğümüz alanların aslında ne kadar yakın olabileceklerini göstermeleri ile bir kez daha hayran oluruz.

    Çağla Demirbaş
  • Anne Sexton 1928 yılında Massachusetts’de doğdu. Hayatı boyunca New England’da bulundu.

     

    Akıl hastalıklarının yaygın olduğu bir ailede büyüdü. Sexton’ın teyzesi uzun süre akıl hastanesinde tedavi gördü, kız kardeşi ise kendisinden önce intihar etti. Öğrenciliği sırasında modellik yaptı ve kütüphanelerde çalıştı. Bir süre bir caz topluluğunda müzik yaptı.  Boston Üniversitesi’nde Robert Lowell’ın gözetiminde şiir sanatı üstüne öğrenim gördü. Daha sonra aynı üniversitede “yaratıcı yazarlık” dersleri verdi. Yirmi yaşında evlendi. 25 yaşındayken doğurduğu kız çocuğu yüzünden depresyona girdi ve bir süre klinik tedavi gördü. Bir yıl sonra doğan diğer çocuğundan sonra da aynı durumu yaşadı ve intihar girişiminde bulundu.

    Bir psikiyatrisin önerisiyle şiir yazmaya başladığında yirmi sekiz yaşındaydı ve ondan önce hiç şiir yazmamıştı. 1959 yılında Sylvia Plath’la tanıştı ve Plath’ın intiharına kadar sıkı dostlukları oldu. “ÇOK SIK OLARAK, SYLVIA İLE UZUN UZUN İNTİHAR GİRİŞİMLERİMİZDEN KONUŞURDUK. BİR TARAFTAN CİPS YERKEN DİĞER YANDAN DA İNTİHAR GİRİŞİMLERİMİZİN AYRINTILARINI KONUŞURDUK. İNTİHAR EN ÇOK ŞİİRİN ZIDDIDIR VE BİZ GENELLİKLE UÇTA OLANDAN KONUŞURDUK.”

    1962 yılından sonra rahatsızlığı artan Sexton, birkaç yıl boyunca sürekli hastanede tedavi gördü. Bu esnada bir intihar girişiminde daha bulundu. (“Ölmüştüm neredeyse ki/ gelip damarlarımdan çektiler zehiri…”) Beş ödül  aldığı 1970 yılında üçüncü kez intihar girişiminde bulundu. Bundan sonraki birkaç yıl boyunca verimli çalışmaları oldu. Sağlık durumundan dolayı eşiyle olan anlaşmazlıklarına 73’te boşanarak son verdi. Ruhsal bunalımlarının artması ve alkol bağımlılığının da etkisiyle bir yıl sonra, evinin garajında, arabasından çıkan egzoz gazıyla intihar etti.

    Şiirlerinin ağırlıklı konusu ölüm olan Sexton, intihar eğiliminin en uç noktaya vardığı eseri “Yaşa ya da Öl” isimli şiir kitabıdır. Şiirlerinde kendi yaşamını dışa vuran bir yoğunluk vardır. On sekiz yıllık şiir serüveninde neredeyse her yıl bir ödül almış ve edebiyat dünyasında önemli bir yer sahibi olmuştur.

    (İzdiham)

    ×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×


    Boston’da bir bar. 1959 yılının Nisan ayı, iki şair; 26 yaşındaki Sylvia Plath ile 30 yaşındaki Anne Sexton, bir taraftan martini extra dry’larını yudumluyor, diğer taraftan büyük bir doğallıkla intihar girişimlerinden dem vuruyorlar.

    Plath 5 yıl önce ölme girişiminde bulunmuş, kurtarılmış, uzun bir tedavi ve üç elektroşoktan sonra yaşama dönmüştü.

    Arkadaşı, intihar girişimini ve onu izleyen süreci bir kitapta dile getirmişti bile. O Nisan akşamından tam 4 yıl sonra Plath, iki çocuğunu da odalarına kilitleyip, fırının gazı ile ölmeyi başaracak ve arkadaşı onun için “Sylvia’nın Ölümü” şiirini yazacaktı. Ne var ki, Sexton yazmaya devam edemedi, ’74 yılının bir Ekim akşamı aynen arkadaşının seçtiği yöntemle yaşamına son verdi.

    Tek farkla, Sexton bu iş için arabasını kullanmıştı.

    Sylvia Plath ve Anne Sexton’un yaşamları ve ölümleri arasında hep paralellik kuruldu. İkisi de Amerikalı, ikisi de eş ve iki çocuk annesiydi. İkisi de daha önce hiç ortaya atılmamış konuların kahramanıydı. Yaşarken aralarındaki en önemli fark, Plath’ın büyük ekonomik güçlükler içinde boğulması, Sexton’un ise çok zengin bir işadamının güzel karısı olmasıydı. Ayrıca Sexton ölümünden önce ünlenmişti, kitapları best – seller olmuş, Pulitzer ödülü kazanmış hatta şiirlerini besteleyen bir soft rock grup kurmuştu. Ama kaderlerini esas ayıran ölüm oldu. Sylvia Plath tüm dünyada ünlenirken, Sexton unutulmaya yüz tuttu.

    İki arkadaşın kaderi bugünlerde yine birleşti: Sylvia Plath’ın “Günlük”ü ve Diane Wood Middlebrook’un yazdığı “Anne Sexton Bir Yaşam” adlı kitaplar Avrupa’da aynı anda piyasaya çıkarıldı.

    İlahi güçler onları daha fazla ayrı tutamadı!

    Anne Sexton’in Sylvia’ya atfettiği iki şiiri vardır Sylvia’s Death ve Wanting to Die..

     

    Sylvia’s Death / Sylvia’nın Ölümü – Anne Sexton

    Ah Sylvia, Sylvia
    bir tabut dolusu taş ve kaşıkla
    iki çocuk, iki meteorla
    küçük bir oyun odasında başıboş geziniyorsun.
    çarşaftaki ağzınla,
    çatıdan gelen huzmeleri içinde,dilsiz duanın içerisinde,

    Sylvia, Sylvia
    devonshire’dan
    bana yazdıktan sonra,
    patates yetiştirmek
    ve arıcılık yapmak hakkında,
    nereye gittin?

    neye tutundun,
    ve nasıl içine yatıp uzandın?

    “Hırsız-
    nasıl içine doğru süründün?
    yalnız başına emekledin
    ölüme doğru,benim uzun zamandır çok fazla arzuladığım?”

    ölmek için ikimizin de çok geç kaldığını söylemiştik,
    o bizim sıska göğüslerimizin üzerine
    giyindiğimiz şey,
    o bizim her zaman sıkça bahsettiğimiz şey.

    Boston’da üç ekstra sek martini devirdik
    psikanalistlerin ve tedavilerin bahsettiği ölüm mü,
    entrikacı gelinler gibi adından bahsedilen ölüm mü,
    içtiğimiz ölüm,
    güdüler ve sessiz hareketler mi?

    Boston’dayken
    taksilerde
    ölen gezinti,
    evet yine ölüm,
    sevgilimizle eve giden ölüm.

    Ah Sylvia, uykulu davulcuyu hatırlıyorum
    gözlerine eski bir hikayeyle vuran,
    nasıl istemiştik onun gelmesini
    bir sadist ya da bir new york perisi gibi
    işini yapmak için,
    bir ihtiyaç, duvardaki bir pencere ya da karyola gibi
    ve beklediği zamandan beri
    kalbimizin altında,yük dolabımızda,
    ve şimdi onu yüklüğe kaldırdığımızı görüyorum.
    yıllar yıllar sonra, eski intiharlar.
    ve anlıyorum ki senin ölüm haberindeki tad
    korkunç, tuz gibi,

    ve ben,
    ben de.
    ve şimdi, Sylvia,
    sen yine,
    ölümle yine,
    sevgilimizle eve giden.

    ve sadece diyorum ki
    o taştan yere uzanmış kollarımla,
    senin ölümün nedir ki
    eski bir aidiyetten başka,
    şiirlerinden birine düşen
    bir köstebekten başka?

    ah arkadaşım,
    ay kötüyken,
    kral gitmişken,
    kraliçe aklının sınırındayken
    sopa böceği şarkı söylemeli!
    oo küçük anne,seni!
    oo tuhaf düşes!
    oo sarışın şey.”

    http://www.yasamaugrasi.com/...umu-anne-sexton.html
  • İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir ailey mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir alimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.
    Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başlar.

    Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.

    Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.

    Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.

    İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili olur.

    Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.

    Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi’dir.

    İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.

    İslam’da Tevhit Tasavvuru

    Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teala da zât, sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır.

    Müminler yalnız Allah Teala’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.

    Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.

    Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar

    İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran “ehl-i kıble”, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.

    İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala’nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.

    Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.

    İbn Teymiyye’nin Mezhebi

    Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.

    Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “ehl-i zeyğ” olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu’tezili, eşari kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.

    İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenab-ı Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[1], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[2]” [3]

    Ayet ve hadislerin Allah Teala’nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]

    Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden mu’tezile ile, Ona cismiyet isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teala’yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.[5]

    Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekan isnat ederek inkar ettiği tecsim akidesini savunmuştur.

    İbn Teymiyye’nin Uç Görüşleri

    Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler: “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[6], “Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[7], “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[8], “Fakat Allah Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[9], “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[10]

    İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.”[11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]

    Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekansal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[13]

    Selefin Allah Teala’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[14]: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.”[15]

    Allah Teala’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16] bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]

    Allah Teala’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te’vil eden kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[19]

    Müşebbihe ve mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile aynı akideyi paylaşır.

    İbn Teymiyye’nin Allah Teala’ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.

    Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala’nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu?”[20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teala’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir.”[21]

    Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.

    Müfessirler ve İbn Teymiyye

    Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]

    İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye’nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki “O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır.”[24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye “kürsü” kelimesini –haşa- Allah Teala’nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak anlamaktadır.

    “Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.

    Firavun Örneği

    Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[26] olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[27]

    İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun’un, Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala’ya iman etmiş olurdu.

    Nüzul Hadisi

    Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.

    Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala’yı, “yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek”[29] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.”[31], “Allah Samed’dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[32] Buna göre “nüzul” kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.

    Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[33] şeklinde olacağını söylemektedir.[34]

    Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teala’ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teala’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.

    Mecaz ve Hakikat Telakkisi

    İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi” kabul eder.

    “Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’ söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir.”[35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[36]

    Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, “vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teala’nın emrinin gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekan itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.

    Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir.[37]

    Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[38]

    Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat” bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala’ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.

    Tefvîz Ve Te’vil Sistemi

    Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[40] ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[41] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva” kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teala’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.

    İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.

    Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil” ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.

    İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef alimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[43]

    “Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri” manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil” sistemiyle anlaşılmıştır.

    Teşbihin Tanıkları

    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.

    İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.

    İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.

    İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[44]

    İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

    Teşbihin Anlamı

    Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu “yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. “Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim “alim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “alim” ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan” ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.

    İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu getirecektir.

    Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, “Halbuki O Allah göklerde ve yerdedir.”[52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da “alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.

    Sonuç

    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.

    Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.

    Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

    Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.

    Dipnotlar:
    [1] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [2] Kur’an, İhlas(112): 1-4.
    [3] Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b.Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü’t-Tedmüriyye,Kahire,1954,s. 7
    [4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.
    [5] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s. 249.
    [6] Kur’an, Fatır(35): 10.
    [7] Kur’an, Al-i İmaran(3): 55.
    [8] Kur’an, Mülk(67): 16.
    [9] Kur’an, Nisa(4): 158.
    [10] Kur’an, Taha(20): 5.
    [11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446.
    [12] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.
    [13] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419.
    [14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.
    [15] Kur’an, Zümer(39): 67.
    [16] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.
    [17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s. 120.
    [18] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647.
    [19] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655.
    [20] Kur’an, Sad, (38): 75.
    [21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, 1992, I, 92.
    [22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.
    [23] İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’ adlı esiridir.” Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir, Beyrut, 1997, s. 110.
    [24] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11.
    [26] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [27] Kur’an, Mü’min(40): 36-37.
    [28] Kur’an, Mü’min(40): 37.
    [29] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1998, s. 822.
    [30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII, 291.
    [31] Kur’an, Şura(42): 11.
    [32] Kur’an, İhlas(112): 2.
    [33] Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [34] Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.” (Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail indirmiştir.” (Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93) ayetinde söz söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.” ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı “rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [35] Kur’an, Bakara(2): 25.
    [36] İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire, 1367, s. 12.
    [37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003, s. 287.
    [38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.
    [39] İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki, Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri), Kahire, t.y., s. 298.
    [40] Kur’an, Taha(20): 5.
    [41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231.
    [42] Bu yüzden onlara “mufevvida” denir.
    [43] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.
    [45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.
    [46] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.
    [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.
    [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.
    [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91.
    [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
    [52] Kur’an, En’am(60): 3.
  • Reha Çamuroğlu’nun ilk romanı olan "İsmail", üç temel noktadaki çıkarımlarıyla da büyük önem taşır.
    Birincisi, zulüm üreten her tür siyasal iktidardan uzak durarak gönüllerde taht kurmayı seçen heterodoks İslam, kendisi devlete dönüşünce özünden uzaklaşmıştır. İkincisi, sosyal tabanının büyük kısmını ve özellikle silahlı gücünü Anadolu Türkmenlerinin oluşturduğu Safevî Devleti’ni bir tür "ihanet" sayan Osmanlı, bunun bedelini Alevîlere kanlı bir şekilde ödetmiş, Anadolu’da "Alevî-Sünnî" çatışması resmiyet kazanmıştır. Üçüncüsü, Osmanlı Devleti’nin (kamu hukuku anlamında) getirdiği Sünnî şeriata inançları nedeniyle karşı çıkan Alevî Türkmenler, devletleştikten sonra Şiî şeriatını benimseyen Safevîlik tarafından da dışlanarak yalnızlaştırılmıştır.
    "İsmail"in olay örgüsü, daha sonra Şah İsmail olarak tarihe geçecek olan İsmail’in 1487’de doğmasıyla başlayıp 22 ağustos 1514’te Çaldıran Ovası’nda Osmanlı ordusuna yenilmesiyle son bulur. Ancak roman, bir süreci aktardığı için, Safevîliğin oluşum aşaması ile yenilgiden sonra Şiî karakterinin nasıl kesinleştiğini de gözler önüne serer. Böylece "İsmail", kronolojik bir yaşamöyküsü olmaktan çıkıp ortodoks ve heterodoks İslamî zihniyetlerin çatışma dinamiklerinin açımlandığı bir metne dönüşür.
    Bir heterodoks İslam tarikatı olarak Safevîlik, XIII. yüzyılın sonuna doğru, Hazar Denizi’nin güney kıyısında, bugün Azerbaycan toprakları içinde yer alan Erdebil şehrinde yaşayan Şeyh Safî’nin çevresinde oluşur. Irak, Suriye, İran ve Anadolu’nun batı ve Akdeniz kıyılarına kadar yaygınlık kazanan, şeyhliğin babadan oğula geçtiği tarikata, Osmanlı sultanları da uzun süre "çerağ akçesi" adı altında hediyeler gönderir. Tarikatın tarihinde en önemli rolü ise Ankara Savaşı’nda (1402) Yıldırım Bayezid’i yenen Timur oynar.
    Anadolu’dan çekilirken savaşta aldığı çok sayıda esiri de yanında götüren Timur, bu savaşçı Türkmenleri devrin Safevî Şeyhi Hoca Ali’nin (1392-1429) şefaatiyle serbest bırakır. Ayrıca Erdebil ve çevresindeki büyük araziye sahip köylerin mülkiyetini de tarikata bağışlar. Anadolu’dan geldikleri için Rumlu adıyla anılan bu Türkmenler, daha sonra Kızılbaş adıyla tarih sahnesine çıkacak Safevî askerlerinin en cengâver kesimini oluştururlar. Timur’dan gördüğü himaye, tarikatı, Ege kıyılarından Horasan’a kadar geniş bir coğrafyada heterodoks İslam’ın cazibe merkezi haline getirir. Tarikatın ulaştığı büyüklüğü, önce Şeyh Cüneyd (1447-1460), ardından da Şeyh Haydar (1460-1488) siyasal bir güce dönüştürmeye çalışır. 
    Şeyh Haydar zamanında Safevîler, edindikleri silah ve donanımla askerî örgütlenmeye geçer. Başlarına kızıl keçeden yapılmış, Hz. Ali ve On İki İmam’ı simgeleyen on iki dilimli başlık giyip sarık saran Safevî müritler, bu dönemden itibaren Kızılbaş olarak anılır. Tarikatın siyasal anlamda genişleme girişimleri, önceleri Anadolu’nun doğusuyla sınırlıdır. Şeyh Haydar’ın bu amaçla giriştiği bir savaşta ölmesi, Safevîliğin devlet olma çabalarının ilk evresini oluşturur.
    İkinci evre, Şeyh Haydar öldüğünde henüz bir yaşında olan İsmail’in on üç yaşına girmesiyle (1499) başlar. Henüz çocuk denecek yaşta olmasına karşın tarikat postuna oturan Şeyh İsmail, gördüğü eğitim ve deha düzeyindeki kişisel yetenekleri sayesinde çevresinde son derece etkilidir. Komutasındaki Kızılbaşlarla iki yıl içinde düşmanlarını yenerek, taç giyip Safevî Devleti’nin hükümdarı olur (1501).
    Hükümdarlığı sembolik anlamda "On İki İmam inancı"yla örtüştürülen Şah İsmail, Mehdî (Allah’ın yeryüzünde bedenlenmiş hali) olarak algılanır. Dolayısıyla da başta Anadolu’daki heterodoks (Alevî) Türkmen, Rumlu, Ustaclı, Tekeli, Bayburtlu, Karamanlı, Çapanlı, Dulkadırlı olmak üzere, Karadağlı, Varsak, Avşar, Kaçar, Şamlu, Musullu ve Hindli aşiretlerinden on binlerce savaşçı, topraklarını terk ederek Safevî ülkesine akın eder. Ordusu beklenmedik bir şekilde büyüyen Şah İsmail, Irak ve Diyarbakır’ı topraklarına katar, Anadolu’da da Elbistan’a kadar ilerler. En büyük rakibi Osmanlı’yla hesaplaşmak için hazırlıklara girişir. 
    Roman olarak "İsmail"in birinci katmanını oluşturan olay örgüsü, kronolojik bir çizgide ilerler. Yazar, hemen her tarih kitabında bulunabilecek bu bilgiden romanın ikinci katmanını açımlamada yararlanır. Bu yüzden de "İsmail", yansıttığı olaylardan çok olgusal anlamda önem kazanır, çünkü asıl istediği, devrinin en güçlü heterodoks tarikatının, Şeyh Cüneyd’le başlayıp Şah İsmail’le devletleştiğinde özüne yabancılaşmasının nasıl ve nedenlerini sergilemektir. Bu açıdan bakıldığında "İsmail", yazarın daha önce "Tarih, Heterodoksi ve Babaîler" adlı kitabında geliştirdiği "Heterodoksi iktidar karşıtıdır" tezinin bir tür doğrulanmasıdır.
    Heterodoks İslam sayesinde bireyde gelişen karşı bilinç, kul olmayı reddeder. Safevî tarikatının da dünyaya hak, adalet, özgürlük ve doğruluğu yerleştirmeyi amaçlayan savaşı, Şeyh Cüneyd zamanında nitelik değiştirmeye başladığında tarikat içinde tartışma çıkar ve bu tartışma Şeyh Haydar zamanında da sürer. Ancak tarihin o noktasında iç ve dış etkenler, siyasallaşmaya karşı direncin kırılmasına yol açar.
    Tarikat-inanç-iktidar ilişkisi, küçük yaşına rağmen hak ve hakikat bilgisiyle yetişen Şah İsmail için de içinden çıkılması güç sorunlardan biridir. Yazar, inanç ile gerçeklik arasında ortaya çıkan çelişki ve çatışmaları, kahramanının ağzından, her zaman olduğu gibi, belgelere yaslanarak yansıtır. Önce şeyh sonra şah olarak kazandığı zaferlerin muhasebesini en yakın dostuyla (Necm) yapan Şah İsmail, her defasında özünden biraz daha uzaklaştığının farkındadır. Kimi zaman bilincini yitirecek kadar yoğun yaşadığı iç hesaplaşmalarını Hatayî takma adıyla yazdığı şiirlerine yansıtır. Ancak son tahlilde, inancını yedeğe alıp iktidarını güçlendirmekten vazgeçmez. 
    Şeyh kimliğinden uzaklaşıp şah kimliği baskın hale geldiğinde, yakın çevresindekiler de fetihçi figürlerle yer değiştirir. Yeni hedef artık Osmanlı ülkesidir. "Eğer hızlı bir darbeyle Osmanlı yok edilirse ehlibeyt dostlarının hiçbir ciddi rakibi kalmaz, eğri Müslümanların doğru yola gelmekten başka bir seçeneği olamaz" tezi, Şah İsmail tarafından da kabul görür. Tam da o sırada Anadolu’da, Teke ilinde (bugünkü Antalya’nın Teke köyü) yerleşik Tekelü oymağı, Osmanlı zulmüne karşı, Şahkulu önderliğinde ayaklanır (1511). 
    Merkezden uzakta yaşayan Safevî yanlıları, tarikatın geçirmekte olduğu dönüşümün farkında değildir. Nitekim, harekete geçmeden iki yıl önce Şahkulu, kendisini vazgeçirmeye çalışan babasına, "İsmail"de yer alan şu sözlerle karşı çıkar: 
    "Adımdan başlayalım baba. (.....) Adımı sen koydun, Şahkulu dedin, iyi de ettin, doğrudur, ben şahın kuluyum. Ama hangi şahın? İsmail Şah'ın mı? Yoksa âlemlerin efendisi Allah’ın mı? Ben her zaman bu ismi ikinci şekilde anladım. Ben Allah’ın kuluyum, ben Şahkulu’yum. Ama sen şimdi de bu söylediğimden Şahım İsmail’e bir saygısızlık ettiğimi çıkarırsan yanlış edersin. Ona saygım da, aşkım da pek büyüktür. Fakat seni sürekli dinledim, Tekelülere davamızı anlatırken hep Erdebil Ocağı’na hizmetten söz edersin, doğrudur ama niçin? Zulme karşı savaşan, zulmü yok etmek için canı başı ortaya koyan tek ocak olduğu için değil mi? Peki baba sana sorarım, zulüm sadece Azerbaycan’da, Irak-ı Arap’ta, Irak-ı Acem’de midir? Rum ülkesinde zulüm yok mudur? Osmanlı ülkelerinde, Memluk ülkelerinde zulüm yok mudur? Şimdi yarın Şam’da, Halep’te, Kahire’de zulme karşı bir kıyam ortaya çıksa ne dersin? Durun, oturun, Erdebil’den, Tebriz’den, İsmail Şah’tan emir bekleyin mi dersin? (.....) Şahım İsmail bir örnek verdi, biz de bu örneği gördük, daha ne emir beklersin? O bize bir şey gösterdi, gösterdi ki, dervişler ağzına vur lokmasını al değildir. Gösterdi ki dervişler aşktan anlamayan kayaları tokmakla parçalayabilirler. Gösterdi ki, bu kaba Türkmenler, hepsi birer aşk bülbülü olabilir, ülkeleri güle çevirebilir, peki ben Şahım İsmail’den ne emri bekleyeyim?" 
    Babasının ölümünün hemen ardından ayaklanan Şahkulu, ilk anda beş bin kişilik bir güce ulaşır. Teke İli Sancakbeyi Şehzade Korkud, Manisa’ya çekilirken yolu kesilir, hazinesi ele geçirilir. Sünnî halktan topladığı üç bin kişilik bir güçle yardıma gelen Antalya subaşısı da Şahkulu kuvvetlerince yenilir. Antalya, Kızılcakaya, İstanos, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu yağmalanır, yağmalanan yerlerin kadıları öldürülür. Şahkulu’nun "Allah’a hamt etmek için ibadethane gerekmez" sözü uyarınca camiler, medreseler, mescitler yakılır. Şahkulu, Burdur’u teslim aldığında, etrafında kadın ve çocuklarla birlikte yirmi bin Kızılbaş vardır. 
    Kızılbaşlar, isyanı bastırmak üzere yola çıkan Osmanlı paşasını da Kütahya’da yenince, Saray, bu kez de Veziriazam Hadım Ali Paşa komutasındaki dört bin yeniçeri, dört bin kapıkulu sipahisi ve elli topla donanmış bir kuvveti sefere sürer. Anadolu’daki beylerin de katılmasıyla Veziriazam Hadım Ali Paşa’nın ordusu, kısa sürede otuz bin kişiye yükselir. Veziriazam Hadım Ali Paşa, Şahkulu ve Kızılbaşları ile Osmanlı birliklerinin Sivas yakınlarındaki Gedikhanı’nda yaptığı savaşta ölür. Şahkulu ve beraberindeki on beş bin Kızılbaş kuşatmayı yararak "Şah'a gitmek" üzere Tebriz’in yolunu tutar.
    Şah İsmail olayı Irak’tayken öğrenir ve çok sinirlenir. Kurmaylarını toplar. Reha Çamuroğlu, "İsmail"de, Şah İsmail’in "Ben bu Türkmenlerle ne yapacağım?" diye başlayan konuşmasını şöyle sürdürür: 
    "Savaşta bunların üstüne yoktur, bağlılıkta, imanda en önce bunlar gelir. Ama bunlar akıllarını Allah’a vermiş, yerine aşk almışlar. İnceden inceye düşünüp davranmaktan söz edeceksen bunların dizginlerini sıkıca ele alacaksın. Bakın şu Şahkulu denen deyyusun yaptıklarına, nasıl da bir hamlede bütün planlarımızı altüst etti, nasıl da bir çırpıda Osmanlı’nın düşmanlığıyla bizi karşı karşıya bıraktı. Ortalığı kasıp kavurdu, düşmanlarımıza hizmet etti, şimdi de ‘Şah’a gidelim’ diye tutturmuş, bize geliyor." 
    Şah İsmail’in konuşmasına yansıyan bu tutumu, heterodoks (Alevî) Türkmenler ile Safevîlik arasına çektiği kalın çizginin de en önemli göstergesidir. 
    Kurduğu devleti Şiî şeriatı esaslarınca yönetmeye karar veren Şah İsmail, daha önce yüzüne bile bakmadığı Şiî din bilginlerini göreve çağırmıştır. Bu yüzden de ciddi bir tehlike arz eden Şahkulu öldürülür, on beş bin askeri de çeşitli biçimlerde tasfiye edilir. Olay, heterodoks Anadolu İslamı (Alevîlik) ile Şiîliğin bir daha buluşmamak üzere yollarının ayrılmasına yol açar. Ancak, yaşanacaklar bununla sınırlı değildir.
    Kardeşlerini devre dışı bırakan I. Selim Osmanlı tahtına çıkar çıkmaz öncelikli olarak Safevî Devleti’ni besleyen damarları kesmeye yönelir. Ordusuyla Safevî ülkesine doğru yol alırken, "arkadan vurulma ihtimali"ni ortadan kaldırmak üzere, Sünnî din bilginlerinin verdiği fetvalara dayanarak Anadolu’nun her yerinde büyük bir temizlik harekâtına da girişir. 
    Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in orduları, 1514’te Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya gelir.
    Reha Çamuroğlu, "İsmail"de, savaş başlamadan önce, komutanlarına dönen Şah İsmail’e şu sözleri söyletir:
    "Şu işe bakın. Bu iki ordu burada İslam’ın geleceğini tayin edecekler ve iki orduda da kâfirler var."
    Gerçekten de iki orduda da "kâfirler" vardır. Osmanlı ordusunda Rumeli’den gelme çok sayıda Hıristiyan beyi ve askeri, Safevî ordusunda da Gürcü ve Ermeni prensliklerinden gelen kuvvetler. Sultan Selim, İran topraklarında gereğinden fazla ilerlemediği için İslam’ın geleceğinde etkili olamaz. Ama iki ordunun komutanı da, Alevîlik ile Sünnîlik ve Şiîlik arasında yüzyıllarca sürecek kötülük tohumlarını ekmiş olurlar.
  • Öncelikle yüzyılın en iyi romanları arasında gösterilen Niteliksiz Adam romanı toplamda 3 ciltlik bir roman. Son cildi Robert Musil beyin kanaması geçirip ölünce yarım kaldı. 3.cilt haric diger iki cilt Türkçe'ye Ahmet Cemal tarafından çevrildi.

    Birinci cilt 864 ve ikinci cilt 1310 sayfa olmak üzere bitmemiş haliyle 2000 sayfadan fazla.

    İnceleme baştan aşağıya SPOİLER!!! içermektedir. Uyarayım.
    Hem kitabın bölüm bölüm özeti, hem de incelemesini birarada yazdım.
    İncelemem 2 cilti de kapsamaktadır.

    Musil sonradan Avrupa'da yükselişe gececek olan faşizmin ayak seslerini bu romanında öngörmüştür.

    l-
    Doğum ve Giriş

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ya da Kakanien'in başkenti Viyana'da dünyaya geliyor kahramanımız Ulrich.
    Önce matematikçi, sonra orduda teğmen oluyor ve Napolyon gibi başarılı bir komutan olamayınca da ordudan istifa ediyor.

    ll-
    Bonadea ile Karşılaşma

    İmparatorluk, çayın içine atılan şeker gibi erime sürecine girmiştir.
    Birşeyler olmalı-birseyler yapılmalı diye düşünen Ulrich'i üç kişi dövüp cüzdanını çalarlar.
    Oradan arabasıyla geçen ve yüksek mahkeme yargıcıyla evli olan soylu Bonadea, Ulrich'i arabasına alır.

    lll-
    Paralel Eylem

    Almanya, İmparatorlarının otuzuncu yıl taht şenliklerine başlarken, Avusturya ise misilleme olarak 1918'i Avusturya Yılı ilan eder. Bütün halkın bu kutlamalara katılması için Kont Leinsdorf önderliğinde 'Paralel Eylem' grubu oluşturulur.
    Toplantilar genelde Ulrich'in kuzeni Diotima'nin evinde gerçekleşir ve Ulrich de bu grubun genel sekreteridir.
    Grubun önde gelenleri arasında General Stumm ile Alman Sanayici Arnheim de vardır. Amaç Almanya'nın kimliği altında ezilen Avusturya'nın gücünü tüm dünyaya göstermek.

    lV-
    Aşk Öğretmeni Diotima

    Diotima, bakanlıkta çalışan Tuzzi ile evlidir.
    Diotima'nın gerçek adı Ermelinda ikinci adı da Hermine'dir.
    Diotima Platon'un aşk öğretmeni rahibe Diotima'dan gelmedir.
    Diotima, bütün soyluları evinde topladığı ve ateşli/heyacanlı konuşmalar yaptığı için bütün soylular bu aşk ögretmenine aşıktır. Fakat Diotima'nın bedeni kocası Tuzzi'ninse ruhu da Arheim'ındır.
    Diotima, toplumsal kuralların dışına çıkamadığından kocasını da boşayamaz.

    V-
    Moosbrugger Olayı

    O sıralar en çok konuşulan Moodbrugger olayıydı. Bir marangoz olan Moosbrugger,gece Viyana sokaklarında dolaşırken, köprü üstünde bir fahişe görür ve fahişe onun peşine düşer. Moosbrugger ne kadar da kovsa gitmez, durunca kız da durur, koşunca kız da koşar ve bir parka geldiklerinde Moosbrugger kızı çılgınca tutar, boğazını keser, memelerini kopartır, karnını yarıp dışarı boşaltır bağırsaklarını. Otuzbeş yerinden bıçaklar kızı ve ancak rahatlar.
    Defalarca akıl hastanesine girip çıkan bu dengesiz adam, o anda-olay esnasında bilincini yitirmiş miydi yitirmemiş miydi? Bu soru mahkemede de tartışılır ve hakim idama mahkum eder Moosbrugger'i.

    Avusturya bu konuda ikiye bölünmüştür: bir kısım suçlu der, ötekilerse beden suçlu da olsa ruh suçsuzdur, o anda da cezai ehliyeti yoktur der.
    Daha sonra avukatlar kararı temyize götürürler.

    Vl-
    Clarisse

    Clarisse Ulrich'in arkadaşı Walter'le evli genç, güzel, piyano çalan, Nietzsche okuyan bir kadındır. İlk zamanlar kocasını çok seven Clarisse, daha sonra Ulrich'den hoşlanmaya başlar.
    Walter içten içe Clarisse ile Ulrich'i kıskanmaya başlar ve Ulrich de bunu hisseder.

    Walter ısrarla Clarisse'den bir çocuk istemektedir. Walter'in çocuk isteklerinden bunalan Clarisse ise bir gece habersiz Ulrich'in evine gider ve Ulrich'e der ki: Walter bir çocuk istiyor benden ama ben Ulrich o çocuğu senden istiyorum, sen de benim gibi tuhaf-gizli ve farklısın.

    Ulrich ise Clarisse anında teşhisi koyar ve bu kadın bir delidir der.
    Clarisse ani bir hareketle Ulrich'in dudaklarına yapışır, Ulrich ise Clarisse'i üstünden atar ve evden dışarı atar.

    Vll-
    Gerda

    Gerda, Lloyd Bankası müdürü Leo Fischel'in yaramaz, güzel ve 23 yaşındakı kızıdır.
    Leo Fischel herşeye karşı olan ve kendisine pis kapitalist diyen kızından yaka silkmiştir.
    Ulrich ise Gerda'nın sevgilisi Hans Sepp ile aşk, evlilik ve mülkiyet konularında sık sık tartışır.
    Gerda, Ulrich'e her zaman yakın ilgi göstermiştir.

    Gerda bir akşam Ulrich'in evine gider, Ulrich buna çok sevinir. Hemen öpüşmeye başlarlar. Ulrich, Gerda'yı soymaya başlarken Gerda der ki: henüz hazır değilim, durumu anlayışla karşılayan Ulrichse hemen geri çekilir.

    Vll-
    Alman Sanayici Arnheim

    Arnheim, doktor, yazar ve büyük alman sanayiciydi.
    Ruhtan söz ederdi sürekli.
    Ruh ve kömür fiyatlarını(para ve imanı) özel şahsında birleştirmişti bu adam ve paralel eylem'in içindeydi.
    Galiçya'daki petrol yataklarını satın almaktı amacı ve ayrıca Diotima'ya körkütük aşıktı.
    Arnheim, Diotima'yı kocasından istemeyi düşünse de toplumsal kurallardan çekindiğinden bunu yapamıyordu.

    lX-
    Tarih ve İnsan

    Tarih ki yazarsız oluşur büyük bölümü,
    bir merkezden gelişerek değil fakat çevreden oluşur.
    O insan ki, hem yamyam hem de moderndir.
    Yine o insan ki, alışkanlıklardan-ön yargılardan ve topraktan oluşur.
    Ne rahattır şu insanlar,
    tarih ilerlerken kendileri ve imparatorlukları, yerinden sayarlar.
    Ne çöküşü algılarlar ne de geçişi.

    X-.
    Paralel Eylem'in Çöküşü

    Büyük bir protestoya neden oldu Paralel Eylem hareketi.
    Parael eylemi almanlar alman karşıtı, slavlar slav karşıtı, halk da kendine karşı bir eylem olarak gördü.

    Sarayında olanları seyreden Kont çok üzgündü ve bir yerde hata yaptık Ulrich dedi.

    Xl-
    Babamın Ölümü

    Senatoda olan Ulrich'in hukuk uzmanı babası hastanede ölünce, Ulrich'e ölüm telgrafı çekilir. Annesini daha çok küçükken kaybeden Ulrich, babasını da kaybedince dünyada yapayalnız kaldım der.
    Ulrich babasının cenazesinde büyük bir sürprizle karşılaşır: çocukluğundan beridir görmediği kızlardeşi Agathe'yi görür.
    İki kardeş birbirine sıkıca sarılır, hasret giderirken Ulrich, seni bulmuşken bırakmam der Agathe'ye.
    Artık Agathe Ulrich'in herşeyidir.

    Xll-
    Matematik ve Hayat

    Bir bütündür matematik,
    kuralları sabit
    sonuçları değişmezdir.
    ne acı ne hayalkırıklığı ne de sürpriz vardır matematiğin doğasında.
    ama hayat
    ne kadar toplarsan topla
    asla ulaşamaz bir bütüne.

    Xlll-

    Agathe/Yasak Aşk/Evrensel Tema

    Ulrichle Agathe el ele Tuna nehri kıyısında gezer, ağaçlar altında oturur ve kuşların ötüşlerini dinlerler.
    Ulrich giderek kızkardeşi Agathe'ye aşık olur ve onun o çekim merkezinden çıkamaz, Ulrich toplum ve onun kurallarını hiçe sayar bu noktada ve bu yasak aşktan kendini geri çekmez.
    Agathe ise Ulrich'in tersine toplum kurallarına ve toplumsala büyük önem atfeder.

    Ulrich, topluma ve işe yaramaz insanlığa şöyle seslenir:
    - Kimi sevdiğim sizi ne ilgilendirir.
    Eğer benim için başka her kadından daha hoşsa neden aşık olmayayım kızkardeşime? Yasak olduğu için mi?Tehlikeye soktuğu için mi soyun devamlılığını? Peki ya bundan vazgeçersek, sizler ayıp diye adlandırdığınız için mi?!
    Oysa bu ayıp YASALDI eski zamanlarda.
    Büyük Goethe der ki:
    ah sen simdi kapanmış zamanlarda
    kızkardesim ya da karımdın.

    XlV-
    Birey Üzerinde Kapitalizm

    Neden sonuna kadar gidemiyordum
    sevgilim ve kızkardeşim Agathe'yle.
    Neden toplumdan korkuyorduk bu kadar.
    İnsan toplumsal bir varlık diye: nedir bu birey üzerindeki kapitalizm.
    Neden sürekli bireyi engelliyor, kolları arasında sıkıyordı bu toplum kapitalizmi.
    Neden bana aşık olduğu halde, bu lanet toplum yüzünden, ileri gidemiyor-kendini bana tam bir teslimiyetle bırakamıyordu Agathe.
    Neden aramızda bir duvar gibi,
    süreklu duruyor-yükseliyordu
    bu toplumsal kapitalizm.
    Neden evlenemiyordum Agathe'yle
    neden bir çocuğum olamıyordu ondan
    neden neden neden!!!

    XV-
    Agathe ile Aşk/Devam
    (bu son bölümü şiirsel bir özet halinde yazdım.)

    Bir gece dışarıya operaya gidecektik Agathe'yle.
    Güzel ve serin bir geceydi.
    Şeftali gibi olgun ve parlak bir ay yükseliyordu Viyana üstünde.
    Aşkım Agathe hazırlanırken o kadar güzeldi ki,
    dayanamadım ve onu pencerenin kenarına-ayın altına çektim
    o güzel göğüslerinin hareketini ta içimde hissettim
    ve onu öptüm
    sonuna kadar gidip
    uçurumdan düşmek istedim
    ama Agathe yine ürktü
    ve engel oldu bana yine
    olmuyor işte Ulrich dedi
    ------aslında bizler korkunç eylemsizleriz
    bir yaşama biçimi değildir sınırsız bireycilik
    unutma ki insan toplumsal bir varlıktır.
    Toplumsalla bütünleşmeyen bütün bireycilikler yokolmaya mahkumdur.

    Agathe'yle aşkımız, tutkulu/melankolik bir çıkmaza girmişti.

    - Roman tamamlanamadığından bu yasak aşk acaba nasil sonuclanacakti diye merak etsem de bütün ömrünü bu kitaba veren Robert Musil beyin kanamasından ve İsviçre/Cenevre'de büyük bir yalnızlık ve yoksulluk ve unutulmuşluk içersinde öldü.

    Ünlü yazar Thomas Mann şöyle yazmış günlüğüne Niteliksiz Adam için:

    “Işıltılar saçan bu kitap epik komedi ile deneme arasındaki hassas dengeyi çok iyi muhafaza ediyor. Tanrı’ya şükürler olsun ki bu artık bir roman değil alışılmış mânâda. Goethe’nin dediği gibi her mükemmel eser kendi türünü aşar ve mukayese kabul etmez yeni bir şey olur. Alaycı tarzı, zekâsı ve maneviyatı ile bu eser son derecede dini, çocuksu ve şiirsel”

    Niteliksiz Adam romanı, bir modernite eleştirisidir. Bir çöküş ve geçiş romanıdır. Adına modern insan denen o çalkantılı dönemin aslında bir gerileme dönemi olduğunun dışavurumudur.
  • Tezer Özlü ömrü boyunca kimliği, burjuvalığı, kadınlığı ile hesaplaştı. Hiçbir yerli olmadı, hiçbir şeyi, hiç kimseyi sahiplenmedi ve kimsenin olmadı.

    Alabildiğine riyasız ve açık yürekliydi. Aklın ve deliliğin sınırlarında psikiyatri kliniklerinde gezinirken üzerine zorla giydirilmeye çalışılanları reddetti. Tıpkı ömrü boyunca tüm otoriteleri reddedeceği gibi.

    Türkiye edebiyatının bu çetin cevizi 31 sene önce hayata veda etti. O şimdi belki de bir yerlerde kolayca uyum sağlayanlara, nerede, nasıl davranması gerektiğini bilenlere gülümseyerek el sallıyor.

    Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğdu. Öğretmen bir anne ve babanın üçüncü ve son çocuğuydu. Ailesinin işi gereği Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü. O yılları ileride “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” diyerek anlatacaktı.

    On yaşındayken İstanbul’ gelen Özlü Avusturya Kız Lisesi’nde ortaöğretime başladı. Henüz lisedeyken okul kampıyla Viyana’ya gitti. Son sınıfta okulu bıraktı ve 1962 – 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezdi. Özlü 1965’te babası kırmayıp dışarıdan girdiği bitirme sınavlarının ardından İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu.

    Özlü “Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan” diyen bir çocuktu. İleride eli kalem tutunca ünlü yazarlar Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesare Pavese onu çok etkileyecekti. Hatta Özlü, Pavese’nin izini sürerken onunla doğumunda bile özdeşlik kuracak ve “Pavese’in doğduğu gün doğduğumu şaşarak öğreniyorum: 9 Eylül. Ben gece yarısından sonra. Ama Anadolu’da gece yarısı geçtiğinde, S. Stefano Belbo’da henüz belki de gece yarısı olmamıştı. Aynı gün, aynı yıl değilse de” diyecekti.

    Özlü ilk gençliğinde çıktığı Avrupa seyahatinin son durağı Paris’te, Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi, tiyatrocu ve yazar Güner Sümer’le tanıştı. Paris’te epey yağmurlu bir günde Özlü Monteparnesse’daki Cafe Select’e sığındı. Az sonra kapıdan Sümer girdi ve üç aylık Paris macerası böyle başladı. Çift birbirlerine âşık oldular ve 1964’te evlendiler.

    Çift Ankara’ya yerleşince Sümer Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) çalışırken Özlü çevirmenlik yapıyordu. O dönemde Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Kafka, Hans Magnus Enzensberger gibi yazarları Türkçeye kazandırdı.
    Ankara yılları başlangıçta fena değildi. Hatta AST’ın 1963-64 sezonunda Sümer’in yönettiği Brendan Behan’ın Gizli Ordu oyununda rol aldı. Ama kısa sürede Özlü bu evlilikte aradığını bulamadığını fark etti. Aynı dönemde ruh sağlığı da iyice bozulmuştu. Manik-depresif tanısıyla tedaviye alındı.

    1968’de Sümer’den ayrılan Özlü İstanbul’a taşındı. Geçirdiği rahatsızlık yüzünden 1967 – 1972 yıllarında pek çok defa psikiyatri kliniklerinde kaldı. Elektroşok verildi. Birkaç kere intihar girişiminde bulundu

    Özlü çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını ve klinikte kaldığı bu dönemleri 1980’de yayımladığı ikinci kitabı, ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde anlattı. Ölüme nasıl yakın durduğunu tüm sahiciliğiyle şöyle özetliyordu:

    Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.